Başsız Süvari / Rip Van Winkle – Washington Irving

 

“Washington Irving, Amerika’nın İngiliz kraliyet rejimi karşısında bağımsızlığını kazandığı dönemin en popüler yazarları arasında yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası ilk en iyi satan yazarı olarak Irving meşru bir meslek olarak yazarlığı savundu ve hayatı boyunca deneme, hikâye ve biyografi türünde birçok yazı kaleme aldı. Gotik bir hikâye olan Başsız Süvari; 1800’lü yılların başında Amerika’nın Sleepy Hollow Kasabasında anlatılan halk hikâyelerinden biridir ve günümüzde dahi aynı kasabada bu figürle ilgili şenlikler düzenlenmektedir. Başsız Süvari hikâyesinin 1949 yılında Walt Disney tarafından animasyon filmi yapılmış, daha sonraları dünyaca ünlü yönetmen Tim Burton tarafından sinemaya da uyarlanmıştır. Rip Van Winkle ise karısının dırdırından kurtulmak için çareyi çok sevdiği köpeği Wolf ile Catskills Dağlarında ördek avlayarak geçirmekte bulmuştur. Başına gelen doğaüstü olaylar sonucu karşılaştığı manzara karşısında, içinde bulunduğu durumu önce kendisine, sonra çevresindekilere açıklamanın yollarını aramaktadır.” Başsız Süvari ve Rip Van Winkle öykü ikilisini içeren kitaptan Başsız Süvari’den okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Hudson’ın doğu tarafındaki sahillerini girintilerle bezeyen o geniş kovuklarından birinin merkezinde, eski Felemenk gemicilerin Tappan Denizi diye adlandırdıkları nehrin genişleyen kısmında, yelkenleri sarmaya itina gösterip geçerken, Aziz Nicholas’ın kendilerini koruması için ona yakardıkları yerde, bazılarının Greensburgh dediği, ama daha doğru bir şekilde Tarrytown diye bilinen ve pazar kurulan küçük bir kasaba ile köy limanı vardır. Bize söylenene göre, pazarın kurulduğu eski günlerde, köy meyhanesinde zaman geçiren kocalarının bu kökleşmiş arzularından dolayı oraya eskiden bu adı verenler, komşu köyün iyi ev kadınlarıydı. Öyle ya da böyle, ben kendi gözlerimle olayı görmedim, ama sadece kesin ve güvenilir olmak maksadıyla bunları aktarmakla yetiniyorum. Bu köyden çok da uzakta olmayan, belki üç-dört kilometre mesafede, yüksek tepelerin arasında, tüm dünyada en sessiz sakin yerlerden biri olan, küçük bir vadi, daha doğrusu bir dağ eteği vardı. Arasından insana huzur verecek kadar tatlı bir ninni söyleyen küçük bir ırmak akıp gidiyordu. Arada sırada duyulan bir bıldırcın ıslığı ya da bir ağaçkakanın tıkırtısı, tekdüze dinginliği bozan yegâne sesti.

Genç bir delikanlı olduğum zamanlarda, ilk sincap avı serüvenimin, vadinin bir yanını gölgede bırakan yüksek ceviz ağaçlarının arka bahçelerinde geçtiğini anımsıyorum. Tüm doğanın, alışılmışın dışında sessiz olduğu, öğle saatlerinde dalmıştım ağaçların arasına. Ansızın, çevredeki Sebt Günü dinginliğini bozan, hiddetli şekilde yankılanan ve uzayıp giden kendi tüfeğimin gümbürdemesiyle irkilmiştim. Dünyadan ve onun zihin dağıtan şeylerinden bir süre elimi eteğimi çekmek istesem ve dertli yaşamın artıklarından sessizce uzaklaşmayı hayal etsem, bu küçük vadiden başka daha umut verici neresi var bilemiyordum.

Buranın uyuşuk huzurundan ve ilk yerleşimci Felemenklerin torunları olan ahalisinin olağandışılığı nedeniyle, münzevi bu küçük vadi, komşu kasabalarda SLEEPY HOLLOW adıyla tanınmış, basit ve kaba saba genç delikanlıları da Sleepy Hollow Boys adıyla çağrılmışlardır. Buraları etkisi altına almış görünen uyuşukluk ve hülyalara dalma işleri hep havada asılı durur. Bazıları, yerleşimin ilk yıllarında soylu bir Alman doktorun bu toprakları büyülediğini söyler. Başkaları da, kabilesinin kâhini ya da büyücüsü olan bir Kızılderili şefin, arazinin Müdür Hendrick Hudson tarafından keşfedilmeden önce, kabile toplantılarını burada yaptığını anlatır. Kesin olan şu ki, bu bölgenin hâlâ, iyi insanların akıllarını bir büyüyle kontrol altına alan, onların sürekli hayallere dalarak dolaşmalarına neden olan birtakım büyücülük güçlerinin etkisi altında olmasıdır. Şaşılası her türde şeye inanmaları sağlanmıştır. Kendilerinden geçmeleri ve hayaller görmeleri söz konusudur. Sık sık da acayip görüntüler görüp havadaki seslere ve ezgilere kulak verirler. Tüm muhitte yerel masallar, cinli perili bölgeler ve alacakaranlık batıl itikatları bol miktarda bulunur. Memleketin diğer bölgelerine göre vadinin her iki yanında yıldız kayması ve meteor düşmesi daha sıkça görülür. Bu küçük vadi, karabasan ve onun dokuz genç tayının hep birden sıçrayıp oyun oynadığı en gözde sahnesi görüntüsündedir.

Gelgelelim, efsunlu bu yöreye sık sık uğrayan başat hayalet, görünüşe göre havadaki tüm güçlerin başkomutanı olan, at sırtında başsız olarak çıkıveren bir şahsiyettir. Bazıları onun bir süvari olan Paralı Askerin ruhu olduğunu, bağımsızlık savaşında adı bilinmeyen bir çarpışma sırasında başını bir top mermisinin uçurduğunu, arada sırada köy halkı tarafından gece karanlığında çok hızlı geçip giderken görüldüğünden bahseder. Uğrak yerleri vadiyle sınırlanmış değildir, aynı zamanda komşu yollara, özellikle de çok uzak olmayan bir kilisenin civarına uğrar. Gerçeği söylemek gerekirse, bu hortlakla ilgili sağda solda dolaşan bölük pörçük malumatları dikkatlice toplayıp birleştiren malum bölgelerin en güvenilir belli başlı tarihçileri, süvarinin bedeninin kilise mezarlığına gömüldüğünü, hayalet sürücünün de geceleri başını aramak için çatışma alanıyla mezarı arasında at bindiğini, bazen gece yarıları çıkan ani rüzgârlar gibi Kovuktan telaş içinde hızla geçmesinin nedeninin, geç kaldığı için tan yeri ağarmadan önce kilise mezarlığına geri dönmek telaşı içinde olduğunu iddia etmektedir.

O gölgeler diyarındaki pek çok çılgın hikâyedeki malzemelerle bezenmiş, bu efsaneleşmiş batıl inanışın genel meali işte böyleydi. Ayrıca hortlak, köydeki tüm meskenlerde, Sleepy Hollow’un Başsız Süvarisi olarak anılmaktaydı.

Sizlere sözünü ettiğim bu düş görme eğiliminin yalnızca vadinin burada doğan ve yaşayan sakinleriyle sınırlı kalmayıp, kısa bir müddet de olsa orada yaşayan herkes tarafından bilinçsizce yaşanması dikkate değerdir. Amma velakin, öncesinde istedikleri kadar uyanık olsunlar, bu uykulu bölgeye girdikten kısa bir süre sonra, efsunlu havayı içlerine çektikçe hayal gücü kuvvetleri birden artarak hayaletler görmeye ve hülyalı düşler kurmaya başlarlar.

Bu huzurlu yeri mümkün olan tüm övgülü sözlerle anlatıyorum ki, muazzam New-York Eyaletinde bulunmasına rağmen gözlerden saklanmış, nüfusu ve görgü kuralları ile geleneklerine sahip çıkıp Felemenk vadilerinin arasında kaldığından dolayı gözden kaçmış, bu kıpır kıpır ülkenin diğer kesimlerinde ardı arkası kesilmeyen değişimlere yol açan büyük göç akımları sonucu meydana gelen gelişmeler buraya uğramadan hızla geçip gitmiştir. Buranın halkı, hızla akan bir akarsuyun kenarındaki durgun suda, usulca demir atmış kamışların ve köpüklerin, akıntının acelesiyle örselenmeden ya da limanı andıran yerinde yavaşça dönüp durduklarını görebildiğimiz küçük kuytular gibidir. Sleepy Hollow’un uyuşuk gölgeliklerini arşınlamamın üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen, acaba o kuytularında saklanan aynı ağaçları, kuru ve anlamsız bir hayat yaşayan aynı aileleri hâlâ orada bulabilir miyim diye kendi kendime sorarım.

Amerikan tarihinin uzak bir döneminde, diyelim 1800’lerin hemen başında, civarın çocuklarını eğitmek maksadıyla -kendi ifadesiyle “Sleepy Hollow’da oyalanmış!”- Ichabod Crane adında saygıdeğer bir kimse, doğanın gözden uzaklardaki bu yerinde ikamet ederdi. Doğma büyüme Connecticut’lıydı. Birliğe ağaçlandırmada olduğu kadar fikir alanında da öncülük eden, her yıl orman korucuları ve köy öğretmenleri ordusunu göreve yollayan bir eyalettendi. Ailesinden aldığı soyadı Crane “turna” anlamına geliyordu ve onun kişiliğiyle pek de alakasız olduğu söylenemezdi. Uzundu ama son derece sıskaydı. Omuzları dar, kolları ve bacakları uzun, elbisesinin kollarından sarkan upuzun elleri, faraş niyetine kullanılacak ayakları vardı. Vücudundaki tüm uzuvlar bir arada gevşek bir biçimde duruyordu sanki. Başı küçük, tepesiyse dümdüzdü. Kocaman kulakları, donuk bakan yeşil büyük gözleri, çulluğunkine benzer uzun bir burnu vardı. Bu haliyle, ince-uzun torna milini andıran boynuna tünemiş olan bir rüzgâr fırıldağına benziyordu. Rüzgârlı bir günde, bir tepe üstünde, üzerinde uçuşan çuval bezinden kıyafetleriyle, uzun adımlarla yürüdüğünü gören birisi onu, acaba yeryüzüne inmiş bir açlık perisi mi yoksa mısır tarlasından gizlice sıvışmış bir bostan korkuluğu mu diye karıştırabilirdi.

Öğretmenlik görevini ifa ettiği okul binası, kütüklerden kaba bir biçimde inşa edilmiş, genişçe bir odası olan, alçak bir binaydı. Pencerelerin bir kısmına cam takılmış, geri kalan kısmına da eski müsvedde defterlerden koparılan sayfalar yamanmıştı. Boş saatlerde kapı kolu, söğüt çubuklarıyla bağlanarak ustalıkla güven altına alınır, pencere kepenklerine destekler dayanırdı. Böylece hırsızın, içeri çok kolay girebilse dahi dışarı çıkmakta sıkıntı yaşayacağı bir gerçekti; mimar Yost Van Houten’in, yüksek ihtimal yılanbalığı tuzağı gizeminden esinlenilen bir fikriydi bu. Okul binası, oldukça tenha ancak iç açıcı bir mevkide bulunuyordu. Okul, ormanlık bir tepenin hemen dibindeydi, yakınından ırmaklar akıyordu, bir ucunda da büyüyüp gelişen görkemli bir huş ağacı vardı. Burada, derslerini okuyan öğrencilerin alçak sesle mırıldanmaları, uyuşuk bir yaz gününde, arı kovanındaki arıların vızıltıları gibiydi. Arada bir öğretmenin, bazen tehdit eder ya da emir verir şekilde sözünü geçirmeye çalışan sesiyle, bazen de kazara huş ağacından çıkan seslerin ürküttüğü, derse gecikmiş aylak bir öğrenciyi bilginin çiçekli yollarına dönmeye zorladığı anlarda vızıltı sesleri sekteye uğrardı. Doğrusunu isterseniz, vazifeşinas bir adamdı. Altın değerindeki şu özdeyişi daima aklında tutarak canını hiç sıkmazdı: “Kızını dövmeyen dizini döver!” Ichabod Crane’in öğrencileri kesinlikle şımarmazlardı.

Gelgelelim ben, öğrencilerinin sızlanmalarından zevk alan bu adamın aslında okulun gaddar hükümdarı olduğunu düşünmeyip, tam tersine, adaleti şiddetle değil, daha ziyade ayrımcılık yaparak uyguladığını, yükü zayıfların üstünden alıp güçlü olanların sırtına koyduğunu düşünürdüm. Sizin sade çelimsiz delikanlının, biraz da olsa ürktüğü bilginin bu çiçekli yolunda müsamaha gösterilerek yürüyüp gittiğini hayal ederdim. Sopayla dövülünce daha da direngenlik gösterip suratsız, inatçı, kabadayı, ele avuca sığmaz hale dönüşen Felemenk yumurcaklarının adalet talepleri, çifte porsiyon sopayla cezalandırılırdı. Bütün bunları o, şöyle adlandırırdı: “Öğrenci velilerinin ona yap dedikleri görevi yapmak!” Asla kimseyi kendi inancına uymayan bir cezaya çarptırmaz, canı yanan yumurcağı teselli ederken ona: “Ömrünün sonuna dek bunu hiç unutmayacağını; üstelik kendisine de yaşadıkça teşekkür edeceğini” söylerdi.

Okul saatleri dışında, daha büyük çocuklarla arkadaşlık eder, oyunlarına katılırdı. Öğleden sonrası tatillerinde bazı küçük çocukları önüne katıp yeme-içme konusunda iyi ağırlamakla ünlü, güzel kızları da olan annelerinin yanlarına, evlerine götürürdü. Gerçeği söylemek gerekirse, öğrencileriyle arasındaki koşulları iyi tutması da gerekiyordu. Okuldan kaynaklanan geliri çok azdı, günlük yiyeceğini karşılamaya güçbela yetiyordu. Sıska olmasına rağmen devasa bir iştaha sahipti, yemek yerken ağzı genişleyen anakonda güçleri vardı onda. Geçimine katkısı olsun diye, o köyün geleneklerine bağlı olarak, çocuklarına eğitim verdiği çiftçilerin evlerinde, pansiyonda kalır gibi konaklardı. Her hafta sıra ile birinde kalır, böylece tüm dünyalıklarını iple sardığı pamuklu bir mendile koyar, muhitin çevresinde dolanırdı.

Tüm bu durum, okul masraflarını ağır bir yük ve öğretmenleri de sadece birer parazit gibi gören köylü patronların ceplerine pek külfet yüklemese de o, kendini yararlı ve kabul edilir kılmak için türlü türlü yollara başvururdu. Zaman zaman çiftçilerin arazilerindeki hafif işlere yardım ederdi; otları biçip kurutur, çitleri tamir eder, atları suya götürür, inek sürülerini otlatır, kış için yakılacak odun keserdi. Üstelik kendi küçük krallığı olan yerde, okulda takındığı tüm mutlak hükümranlık tavırlarını bir kenara bırakır, mükemmel derecede nazik ve sokulgan olurdu. Çocukların başını okşarken anneler tarafından rağbet görürdü, özellikle de en küçük olanlarını. Kuzuyu elinde cömertçe tutan yürekli sabık bir aslan gibi, çocuğu bir dizine oturtur, ayağıyla beraber onu saatler boyunca beşik gibi sallardı.

Diğer ek uğraşlarının yanında, muhitin şan öğretmeniydi. Gençlere mezmur okuma sanatı konusunda eğitim vererek ışıl ışıl İngiliz gümüş paraları kazanırdı. Pazar günleri de asla boşa geçmezdi. Seçilmiş şarkıcılarından oluşan bir grupla birlikte kilise koridoru önünde vaziyet alır, kendince, papazı avucunun içine aldığı hissine kapılırdı. Bu şüphesiz böyledir, cemaatin geride kalanlarının tümüne hâkim olan sesi uzaklarda yankılanır. Bugün hâlâ o kilisede duyulan, olağan dışı titreşimler vardır. Değirmen havuzunun tam karşı tarafında, havanın durgun olduğu Pazar sabahlarında, helalinden aile mirası ve Ichabod Crane’in genzinden çıktığı söylenen bu ses, bir kilometre öteden bile duyulabilirdi. Böylece, çeşitli ustaca çözümler ve yaygın bir şekilde ifade edildiği gibi: “Ne pahasına olursa olsun!” ile değerli öğretmenimiz, yeteri düzeyde hoşgörülü bir biçimde kendi çaresini bulmuştu. Kafa işi emeğinden hiç mi hiç anlamayan hemen herkes, onun mükemmel şekilde rahat bir yaşamı olduğunu düşünüyorlardı.

Öğretmen, kırsal muhitin daha çok kadın döngüsünde, ekseriya epey önemli bir adamdır. Ancak, köyün kabadayı delikanlıları için biraz avare ve centilmen karakterde gözükmektedir. Üstün zevklere ve başarılara sahip, hatta öğrenme işinde bile sadece köy papazından bir aşağı derecede olduğu düşünülür. Bu yüzdendir ki, bir çiftlik evinde ortaya çıkması, çay masası etrafında bulunanların bir miktar kıpırdanması eğilimine yol açtığı gibi, masaya da gereğinden fazla kek ve tatlı tabağının eklenmesine -muhtemelen de gösteriş yapmak için- ve gümüş çay demliğinin ortaya konmasına neden olur. Bizim edip de, köydeki tüm genç ve bekâr kızların gülücüklerinden dolayı acayip bir şekilde mutlu olurdu. Kilise bahçesinde, Pazar günleri yapılan ayinlerde nasıl da görünürdü aralarında! Çevredeki ağaçları istila eden yabani asmalardan üzüm toplarken, grubun eğlenmesi için mezar taşlarındaki tüm kitabeleri ezberden okurken, ya da kalabalık gurupla beraber değirmen havuzuna bitişik nehir kıyılarının arasında aylak aylak dolaşırken; süklüm püklüm şekilde bu gurubun arkasında duran köyün utangaç saftirikleriyse, onun olağanüstü zarafetine ve hitap yeteneğine imrenmeden edemezlerdi.

Bu yarı gezgin yaşamının yanı sıra, bir tür gezici gazeteydi. Yerel dedikodu yığınını evden eve taşır, dolayısıyla evin kapısında görüldüğü an, daima memnuniyetle karşılanırdı. Bundan başka, kadınlar tarafından kendisine, büyük bilgeliğe haiz bir adammışçasına saygı gösterilirdi; hem sürüsüne bereket kitabı başından sonuna dek gerçekten okuduğundan, hem de Cotton Mather’in “New England Büyücülük Tarihi” eseri üstüne mükemmel bir üstattı. Söz bundan açılmışken, bu tip şeylere kesin ve güçlü bir şekilde inanırdı.

Aslına bakarsanız, sıradan açıkgözlülüğün ve yalın saflığın tuhaf bir karışımıydı öğretmen Crane. İştahı fevkaladeydi. Sindiriş kuvveti de en az iştahı kadar olağanüstüydü. Her ikisi de, bu büyülenmiş bölgede yaşamaya başlamasıyla artmıştı. Hiçbir masal onun inanamayacağı kadar iğrenç ya da korkunç derecede kötü değildi. Genellikle ona sevinç veren şey, öğleden sonraları okuldaki dersler bitip tatil olduğunda, okul binasının yakınında mırıldanan küçük ırmakla sınır olan gür yonca yatağına uzanmak, akşamın alacakaranlığı toplanıp gözünün önündeki basılı sayfaları karartana dek Mather’in uğursuz hikâyelerini dikkatlice okumaktı. Hava karardıktan hemen sonra, yoluna koyulduğu gibi bataklık, akarsu ve oldukça büyük ağaçlık araziyi geçecek şekilde, konaklamakta olduğu çiftlik evine doğru, o efsunlu saatte, doğanın her sesi uyarılmış hayal gücünü pır pır ettirirdi; bayırdaki bir çobanaldatan kuşunun iniltisi, fırtınayı haber veren ağaç kurbağasının uğursuz sesi, cüce baykuşun kasvetli ötmesi ya da tüneklerinde ürkmüş kuşların aniden çalılıkları hışırdatmaları. Karanlık yerlerde çoğunlukla canlı bir biçimde parıldayan ateş böcekleri de, ikide bir korkutuyordu onu, sıra dışı bir aydınlık gibi yolunu bir uçtan diğer uca dalgalandırıyorlardı. Üstelik ya şansından, devasa mankafa bir böcek sakar uçuşunda kendisine doğru kanatlanırsa, bir cadının alametiyle vurulduğu düşüncesiyle zavallı herif, ruhunu teslim etmeye çoktan hazırdı. Böylesi durumlarda tek dayanağı, ya kafasındaki düşünceleri bastırmak, ya da şeytani ruhları defetmek için mezmur ezgiler söylemekti; ikisinden biri işte! Sleepy Hollow’un iyi insanları da, akşamları kapılarının önünde otururken, uzaktaki bir tepeden dalgalanarak ya da oldukça karanlık yol boyunca kulaklarına kadar gelen, onun “tatlılığa bağlılığı uzun süren” genizden ezgilerini duyduklarında, genellikle saygıyla karışık korku içinde olurlardı.

(…)

Çevirmen: Süha Demirel

*Bu okuma parçasının yayını için Tefrika Yayınları’na teşekkür ederiz.
**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.