‘Diyarbakır 5 No.lu Cezaevi, başı ve sonu belli olmayan sınırsız bir vahşet koridoru idi.’

 

12 Eylül Türkiye cezaevleri açısından da kara bir tarih yarattı. Ankara Mamak, İstanbul Metris ve pek çok ilde ki cezaevlerinde zulüm ve işkence yöntemleriyle insanlık suçu işlendi.  Ancak Diyarbakır 5 No.lu da yaşananlar insanlığın can çekişine tanık olunan sahneleriyle tarihe kara bir leke olarak kaydedildi. Onca işkence, kan, ölüm ve zulüm sonrası sağ kalmayı başarabilenler yaşadıkları travmayı hayatları boyunca taşımaya mahkûm oldular. 70 günlük tutukluluk sürecinin 50 gününü işkencede geçiren Bayram Bozyel, “zulüm abidesi” olarak tanımladığı Diyarbakır 5 No.lu cezaevinde 5 yılını geçirdi. Bayram Bozyel’in Nazi kamplarını aratmayan hapishane anılarını, tanıklıklarını büyük bir metanet ve sabırla aktardığı kitabı ‘Diyarbakır 5 No.lu’ nedeni ne olursa olsun yaşanan vahşete duyarsız kalmış herkesi vicdanlarıyla ve tarihin bu kara sayfasıyla yüzleşmeye çağırıyor.

Sizi biraz tanıyabilir miyiz?
Diyarbakır Lice doğumluyum. İlköğrenimimi Lice’de tamamladım. 1975 yılında Diyarbakır Lisesi’ne kayıt olduğumda sosyalist ve Kürt yurtsever hareketi çığ gibi büyüyordu ve ben de kendimi bu uyanışın içinde buldum. Henüz lise üçüncü sınıfta iken Kürtçe yayın bulundurmaktan 5 ayımı cezaevinde geçirdim. Ordunun bir askeri darbe ile iktidara el koyduğu 1980 yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’ne girdim. 1982 yılının başında toplu bir operasyon kapsamında gözaltına alındım. 70 gün süren gözaltı ve işkence döneminden sonra 38 arkadaşımla tutuklanarak Diyarbakır 5 No.lu askeri cezaevine konuldum. 5 yıllık bir cezaevi sürecinden sonra çıktığımda bu kez İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi bölümünü kazanarak buraya kaydımı yaptırdım.Üniversiteyi bitirdikten sonra 1994 yılından itibaren Kürt legal demokratik hareketinde aktif yer aldım. 2002 yılında Hak ve Özgürlükler Partisi’nin kuruculuğunda bulundum ve uzun bir süre partinin yönetim kademelerinde görev yaptım. 2008-2012 yılları arasında iki dönem peş peşe HAK-PAR’ın Genel başkanlığını yürütüm. 5. Kongre’de tüzük gereği bu görevi bırakarak yeni seçilen parti yönetiminde yer aldım. Politik çalışmaların yanı sıra değişik yayın organlarında yazılar yazıyor ve  ‘düşlerimi süsleyen şehir’ olan Diyarbakır’da yaşıyorum.

Vahşetin simgesi haline gelen Diyarbakır 5 No.lu cezaevinde 5 yıl kaldınız. Tutukluluk sürecinizi Diyarbakır cezaevinde geçireceğinizi öğrendiğinizde neler hissettiniz?
Tutuklanma kararı benim için sürpriz olmadı. Böyle bir kararı bekliyordum. Gözaltı süresi boyunca kendimizi Diyarbakır 5 No.lu sürecine hazırlamaya çalışmıştık. Gözaltı ve işkence dönemi her şeye rağmen süresi belli olan bir dönemdi. Diyarbakır 5 No.lu ise başı ve sonu belli olmayan sınırsız bir vahşet koridoru anlamına geliyordu. Oraya adımını atan bir insan için dipsiz bir kuyuyu andırıyordu. Umudun, hayatta sağ kalma ihtimalinin karartıldığı bir yerdi orası. Evet, Diyarbakır 5 No.lu Cezaevi ile ilgili çok şey duymuş, öğrenmiş ve kendimizi belli bir düzeyde hazırlamıştık. Ama bütün bu hazırlıklar, yine de tutuklanma kararının bir yumru gibi içime oturmasını engelleyememişti. Tutuklama kararı ile biz çoğunluğu üniversiteli 38 genç, birazdan çağın en iğrenç zindanına gönderiliyorduk çünkü…

bayram_bozyel bayram_bozyel_2

Cezaevinden çıktıktan sonra normal yaşama uyum sağlayabildiniz mi?
Cezaevine girdiğimde geride bıraktığım her şeyi çıkınca çok değişmiş olarak buldum. Geçen dönem içinde Diyarbakır’ın fiziki yapısı değişmiş, çocuk ve genç yaştaki tanıdıklarım tanınmayacak bir biçimde büyümüş, geçmişte geçerli davranış kalıpları, ekonomik, sosyal ve siyasal çevre büyük bir dönüşüme uğramıştı. Hem beş yıllık yaşamın getirdiği doğal bir değişim söz konusuydu hem de 12 Eylül faşist rejiminin yeni simge ve kodlarla dizayn ettiği farklı bir düzen ile karşılaşmıştım. Böylesine farklı bir düzene ayak uydurmam bir miktar zaman aldı. Belli bir bocalamadan sonra hayatın yeni ritmine karşı belli bir bağışıklık kazanmaya başladım. Böylece hayata ve mücadeleye -kaldığım yerden diyemeyeceğim ama- verili koşullar içinde tekrar koyuldum. Hayat bisiklet pedalını çevirmeye benzer. Pedal çevirmeyi durdurduğunuz anda düşersiniz. Ben kısa bir aralıktan sonra tekrar pedal çevirmeye asılarak kötü anıları geride bırakmayı başardım.

Cezaevinden kalan herhangi bir sağlık sorununuz var mı?
Cezaevinden çıktıktan sonra dişlerimin yarısı dökülmüştü. Bedenimde işkence döneminden kalan izler hala var. Çıkıştan sonra belli bir uyum sıkıntısı yaşamadım değil. Öte yandan bir bütün olarak yaşamımı aksatan bir sağlık sorunum olmadı. Fakat işkencede ve cezaevinde yaşadıklarımın genel olarak sağlığımı etkilemediğini söylemem mümkün değil.

Bugünden bakınca orada yaşadıklarınıza inanabiliyor musunuz, neler hissediyorsunuz?
Doğrusu bu gün dönüp geriye baktığımda o dönemde yaşadıklarıma inanmakta güçlük çekiyorum. Bütün o olup bitenleri gerçekte yaşamış mıydım? Bazen Diyarbakır 5. Nolu Cezaevi’ne ilişkin anılarımı okumakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Öte yandan geçen dönem içinde geçmişte yaşadığım kötü anıların birçoğunu unuttuğumu anlıyorum. İnsan iyi ki bazı şeyleri unutabiliyor. Aksi halde onca ağır işkence ve vahşi uygulamaların anısı ve gölgesi altında bir hayat yaşanabilir mi? İnsanoğlu demek yeni koşullara erken adapte olabiliyor ve geleceğe bakma içgüdüsü onu geçmişin gölgesi altında boğulmaktan alıkoyuyor. Tabi bu durumlarda unutmak kavramına belli bir rezerv koyma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Evet, işkenceyi unutmak, onun boğucu etkisinden kurtulmak önemli; ama aynı zamanda onu toplumsal hafızamıza aktarıp unutulmaz hale getirmek daha da önemli. Çünkü geçmişimizle yüzleşmek, onun üstünü örtüp unutmaktan geçmiyor. Aksine toplumsal düzeyde hatırlayarak, ona ilişkin hakikatleri bilince çıkartarak geçmişle hesaplaşabilir ve onun yol açtığı travmalarla baş edilebilir. Geçmişle öylesine doğru ve sağlıklı bir ilişki kurmalıyız ki, ondan özgür, adil ve onurlu bir gelecek için sağlam bir zemin kurabilelim. Bir daha benzer vahşetlerin ve insanlık dışı uygulamaların yaşanmaması için geçmişin tecrübelerinden güçlü bir duyarlılık oluşturalım.

12 Eylül ile Türkiye cezaevleri açısından da kara bir tarih yarattı. Peki, bunca işkence, kan, ölüm ve zulüm sonrası amaçlarına ulaşmış mı oldular? Kimin hanesine ne yazıldı bu süreçte?
12 Eylül faşist rejimi başvurduğu işkence ve kötü uygulamalarla, gerçekleştirdiği kıyım ve katliamlarla Türkiye toplumunu dar bir kalıba sokmaya, Kürt halkının özgürlük beklentilerinin üstüne beton dökmeye çalıştı. Rejim bu alanda belki amacına ulaşamadı ama ülkeyi bir yangın yerine dönüştürmeyi başardı. 12 Eylül faşizminin ektiği zulüm; büyük bir kin ve hınç fırtınası olarak geri döndü. Kötücül tohumlarını serptiği şiddet dalgası 30 yıldır ülkeyi kasıp kavuruyor. 12 Eylül darbesi Türkiye’nin otuz yılına mal oldu. 50 binden fazla insan yaşamını yitirdi. Kürdistan yakılıp yıkıldı. Yaşam alanları yok edildi, ormanlar tahrip edildi. Milyonlarca Kürt ata topraklarından sürülerek demografik yapı bozuldu. Darbe rejimi aynı zamanda sosyal, siyasal ve moral anlamda büyük bir yozlaşmaya yol açtı. Henüz 12 Eylül rejimi aşılmamış, onunla kapsamlı bir biçimde yüzleşme yaşanmamış olsa bile askeri darbe rejimi hem insanlığın hem de halklarımızın vicdanında kaybetmiştir. O dönemden Türkiye toplumunun gurur duyacağı hiçbir şey yok. Tersine o dönem hep kara bir sayfa olarak ve nefretle anılacak.

bayram_bozyel_4 bayram_bozyel_3

Diyarbakır 5 No.lu, bugünden bakınca ne demek? Orada yaşananları tarihe hangi cümlelerle yazmak istersiniz?
Diyarbakır 5 No.lu Kürt halkının özgürlük iradesini kırmak için geliştirilmiş bir sistem. Faşist rejim Kürt halkının öncü kadrolarını ezmek, onun özgürlük umutlarını yok etmek için Diyarbakır 5 No.lu’yu bir laboratuvar olarak kullandı. Bu amacına ulaşmak için sadece geçmişte kendisine miras kalan ve başka dost rejimlerden ödünç aldığı işkence metotlarını kullanmakla kalmadı. Onlara yeni ultra kıyım ve yok etme metotlarını ekledi. Diyarbakır 5 No.lu’da yapılanlar zamana yayılmış bir toplu katliamdan başka bir şey değildi. Bu katliam projesinde hiçbir tesadüfe yer yoktu. Her şey bir sistem içinde düşünülmüş, ince detayları önceden planlanmış ve aşama aşama hayata konulmuştu. Diyarbakır 5 No.lu’yu bir vahşet abidesi olarak nitelendirmek mümkün. Bu alandaki sıralamada onun dünya çapında bir şöhrete ulaştığı artık bir sır değil.

Diyarbakır 5 No.lu’da yaşananlar tarihte kaldı diyebiliyor musunuz bugün? Oraya dair yaşananların izleri silinebilecek mi sizce?
Diyarbakır 5 No.lu’da yaşananlar belki kronolojik anlamda tarihte kaldı denebilir. Ancak yol açtığı yıkıcı etkiler ve insani dramlar bakımından güncelliğini hala koruyor. Bir kere 12 Eylül rejimiyle, daha somut olarak Diyarbakır Cezaevi’nde gerçekleştirilen vahşetin sorumlularından hesap sorulmadan bu konunun kapanmasından söz edilemez. Yüzbinlerce Kürt, politik olanı ve sıradan insanı ile Diyarbakır Cezaevi’nin ağır işkence çarkından geçti. Yüzlercesi katledildi, binlercesi sakat kaldı. Geriye kalanı ağır baskılara uğradı, hakaretlere uğradı, onurları incindi. Sadece içerdekilerle sınırlı kalmadı kötü uygulamaların etkileri. Yüzbinlerce tutuklunun milyonlara varan yakınları görüş günlerinde, mahkeme koridorlarında olmadık baskı ve hakaretlere uğradılar. İçeri girenlerin ve onların yakınlarının çoğu işini gücünü kaybetti, sürgüne gönderildi, toplumsal yaşamdan dışlandı. Ekonomik, sosyal ve siyasal olarak büyük mağduriyetler yaşandı. Ne yazık ki geçen zaman içinde onca afra tafraya ve söylenen sözlere rağmen yaşanmış bunca mağduriyetlerin giderilmesi yönünde hiçbir adım adımladı. Suçluların, işkencecilerin, dönemin askeri ve bürokratik yetkililerin yaptıklarının hiç birisinin hesabı sorulmadı. Bilindiği gibi darbe lideri Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında bir dava açıldı. Ancak bu davada şimdiye kadar bir arpa boyu yol gidilmiş değil. Ve gidileceği de görünmüyor.

Kitabınızı Yılmaz Demir şahsında Diyarbakır 5 No.lu’da yaşamını yitirenlere adamışsınız. Orada yaşamını yitirenleri düşündüğünüzde neler geçiyor aklınızdan?
İşkenceye ve baskıya karşı direnmek insan olmanın olmazsa olmaz koşulu. Bazıları bu direnişi yaşamları ile ödediler. Cezaevinde yaşamını adayanlar onurlarına ve özgürlüklerine düşkün insanlardı. Onlar her zaman ve sonsuza kadar saygı ile anılması gereken soylu insanlardır. Onların bu gün aramızda olmalarını ne çok isterdim. Ama faşizmin başvurduğu hoyratlık bu imkânı onların ellerinden aldı. Bu gün bize geride kalanların çoğu ise şans eseri olarak hayattayız. Evet, Yılmaz Demir ve adını anamadığım yüzlerce insanımızı saygıyla anıyorum. Ama bu durum onların her birinin yüreğimizde birer parça alıp götürdüğü gerçeğini değiştirmez. Onların içimizde yol açtığı çalkantılı sızıyı tarif etmek imkânsız.

‘5 No.lu da işkencelerin dozunun fazla olmasının tutukluların yurtsever Kürtlerden oluşmasının etkisi vardı’ diyorsunuz. Orada tutuklu bulunanlar farklı etnik kimliklere sahip olsa sizce durum daha mı farklı olurdu?
Faşist rejim kendi kirli amaçlarına ulaşmak için bütün cezaevlerini bir işkence ve kırım aygıtına çevirdi. Ankara Mamak’ta, İstanbul Metris’te ve ülkenin diğer cezaevlerinde hunharca uygulamalara girişti. Ancak Türkiye’nin hiçbir cezaevinde Diyarbakır 5 No.lu’da yaşananların bir benzeri yaşanmadı. Çünkü rejim Kürt halkını aşağılamak ve ona boyun eğdirmek istiyordu. Bunun için Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi pilot bölge olarak seçildi. Burada kurulan işkence ve zulüm çarkı ile Kürtlere tarihin ender tanık olduğu bir vahşet uygulandı.  Faşizm, Kürt halkına karşı genlerinden gelen kin ve nefretini kustu, ırkçı ve halk düşmanı yüzünü bütün hoyratlığı ile açığa çıkardı. Diyarbakır 5 No.lu’da insanlar hiç olmadığı kadar aşağılandı, onurları incindi. Onlara büyük acılar çektirildi. Yüzlercesi hunharca katledildi, binlercesi sakat bırakıldı. Amaç, Kürt halkının geleceğe olan umut ve özgürlük inancını kırmaktı. İnsanlık, daha önce Nazi Almanya’sında, Vietnam’da, Cezayir’de, Şili’de ve dünyanın başka yerlerinde birçok insanlık dışı uygulamaya tanık oldu. Naziler gaz odalarına milyonlarca insanı gönderdiler, esir kamlarında insanları ezip tükettiler. Ama yine de kurbanlarını burada olduğu kadar aşağıladılar mı? Çok açık ki Diyarbakır Cezaevi’nde her şey zıvanadan çıktı. Onun bu alandaki kötü şöhreti sınırları aştı. O dönemde Diyarbakır 5 No.lu’dan kimi nedenlerle başka cezaevlerine nakledilenlerin kendilerini tahliye olmuş gibi bir his yaşadıklarını hatırlıyorum. Diyarbakır Cezaevi’ndeki bu ‘ayrıcalıklı’ uygulamaların tek nedeni hedef kitlenin Kürt muhalif güçlerinden oluşmasıydı. Tutukluların aileleriyle Kürtçe konuşmasının yasaklanması, görüş kabinlerinde ‘Türkçe konuş çok konuş’ biçiminde asılan uyarılar, yüzlerce ırkçı marşın, İstiklal Marşı, Andımız ve Gençliğe Hitabenin bir işkence aracı olarak günde neredeyse onlarca kez tutuklulara okutulması bu farklı uygulamanın somut örnekleri.

bayram_bozyel_5 bayram_bozyel_6

Feda eylemleri ve ölüm oruçları o sürecin dayattığı bir zorunluluk muydu ?
Faşizm Diyarbakır 5 No.lu’da zamana yayılmış bir katliamı hayata geçiriyordu. Sadece bu da değil. Aynı zamanda insanları moral olarak çökertmek, aşağılamak ve onurlarını kırmak istiyordu. Ayrıca bir hiç yere insanları katlediyor ve yok ediyordu. Böylesi koşullarda insanın kendini feda etmesi ya da ölüme yatması oldukça insani ve aynı zamanda soylu bir seçenek olarak ortaya çıkabiliyor. Bu tür durumlarda rasyonel davranmak sanıldığı kadar kolay değil. Bu bir bakıma bir tercih meselesi. Kimi insan dişini sıkarak (eğer buna fırsat verilirse tabi) direnişi seçerken, bir başkası kendini feda etme biçiminde bir direniş örneği sergiledi. O nedenle ben işkenceye, baskıya, onur kırcı uygulamalara karşı yaşamını ortaya koyanlara hep saygıyla yaklaştım.

Fedalar ve ölüm oruçları sonrası cezaevinde bir şey değişti mi? Hangi kazanımları elde ettiniz?
1982 yılında ilk gerçekleşen ölüm oruçları ve feda olaylarının sürecin seyrini durdurmak bir yana, çevre koğuşlardan duyulmasına bile izin verilmedi. 1984 yılında peş peşe birçok insan ya kendisini feda etti ya da ölüm orucunda yaşamını yitirdi. Bu toplu direnişten sonra cezaevindeki sistematik işkence çarkında bir durulma devri başladı, zıvanadan çıkan işkence eğrisinde inişe geçildi. Çünkü rejimin daha fazla insanın ölümünü göğüslemesi giderek zorlaşıyordu. Öte yandan 1984 yılına gelindiğinde 12 Eylül rejimi yeni bir anayasa yaparak kurumsallaşma yolunda önemli bir mesafe kat etmiş ve ardından seçime gidilmişti. Başka bir ifade ile iç ve dış koşulların da cezaevlerindeki uygulamaların yumuşamasında önemli bir etkisi oldu denilebilir.

“Bu çığlıklarda insanlığın can çekişine tanık oluyorum” dediğiniz işkence seslerinden söz ediyorsunuz kitabınızda. Bugün hala o sesler kulağınızda mı?
Geçmişe dönüp bakınca evet. Ama ben geleceğe bakmayı tercih ediyorum. Geçmişin işkence çığlıklarını geçmişte bırakmayı istiyorum. Daha çok geleceğe ilişkin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik çağrılarına kulak kesilmeyi ve bu yöndeki çağrılara güç katmayı ön planda tutuyorum.

Kitapta sormuşsunuz. “İşkence sahnesinde kimler var? İşkence gören ile işkenceci mi? İşkence iki kişinin rol aldığı bir oyun mu?” Peki, kazanan kim bu oyunda? Hangisi daha güçlü?
 ‘Gerçekte, işkenceci ile işkence edilen iki ayrı dünyanın temsilcileridir. İki dünya görüşü, iki politik yaklaşım, bir kavganın iki tarafı. ‘Bu sahnede devrimci tek başına değildir, zulme ve işkenceye karşı insanlık tarihi boyunca süregelen onurlu direnişi temsil eder aynı zamanda. ‘Ya işkenceci? O da tek başına değildir. Sömürüyü, zulmü ve işkenceyi binlerce yıldır sürdüren zorbaları temsil eder. O, fiziksel olanaklar bakımından her zaman üstün durumdadır. İşkence araçları en büyük güç kaynağıdır. ‘Fiziksel güç bakımından devrimci zayıftır, savunmasızdır. Diğer taraftan devrimci, inanç ve düşünce bakımından işkenceciden üstündür. Devrimciye insanlığın nice soylu değeri miras kalmıştır. İşkenceci ise zulüm rejiminin efendileri tarafından tüm insani değerlerden kopartılmış, hayvanlaştırılmış, saldırganlaştırılmış; bir işkence aracı, hatta falaka ya da manyeto haline getirilmiştir. Eli kolu bağlı insanlara işkence ederken kendiyle ne kadar övünse de yaptığı pis işin alttan alta farkındadır. Kurbanının direnci, uğruna ölümü göze aldığı inanç ve değerler karşısında o sürekli bir aşağılık duygusu içinde yaşar. Karşısındaki eli kolu bağlı adam güzel bir gelecek için, özgürlük için savaşırken, o köhnemiş zulüm ve sömürü rejimini ayakta tutmak için çırpınmaktadır. İşkenceci akıntıya karşı yüzmeye çalışan biri gibidir. Kaybettiği nokta da burasıdır işte. Bir gün yorulacağı, o zaman da akıntıya kapılıp gideceği kesindir. Bin bir fırtınayı atlatan devrimci en sonunda galip gelecektir.

bayram_bozyel_8 bayram_bozyel_7

İşkencede direnmek ve teslim olmamak, işkence yapanı nasıl etkiliyor ve bu size nasıl yansıyordu?
İşkenceciler bir an önce avını dize getirmek ve çözmek üzere kurgulanmış vahşi hayvanları andırıyordu. Hedeflerine ulaşamamaları onları hırçınlaştırıyor ve kudurtuyordu. Bu tür durumlarda işkencenin dozunu artırıyor, panik bir ruh haliyle tutuklulara saldırıyorlardı.İşkenceciye teslim olmamak, istedikleri şeyleri o iğrenç yaratığa vermemek ise bir tutuklu için hayatta eşine az rastlanır bir moral kaynağına dönüşüyordu. Cellâtlar size arkadaşlarınızı onlara teslim etmek için işkence yapıyorlar. Siz ise hayatınızı ortaya koyarak arkadaşlarınızı ve sevdiklerinizi onlara kaptırmamak için direniyorsunuz. Bu direnişiniz sayesinde onlarca arkadaşınızı acıdan, işkenceden ve belki de ölümden kurtarıyorsunuz. Bunun hazzını düşünebiliyor musunuz? Arkadaşlarınızın, yoldaşlarınızın hayatını kurtarmaktan daha gurur verici bir şey olabilir mi?

Cezaevlerinde herkese zorunlu imzalatılan ölüm fermanlarını okuyunca tüyleri ürperiyor insanın. Peki, onca zulme direnen tutuklular bu fermana karşı neden direnemedi ya da itiraz edemedi?
Kabul edelim ki tutukluların direnişleri çoğu kez acımasız bir biçimde bastırıldı. Direnme bakımından mahkûmların takatsiz bırakıldıkları dönemler oldu. En azından görünüşte ve görece mahkûmlar teslim alındı. İşte ölüm fermanlarının imzalatıldığı dönem böylesi karanlık dönemlerdi. O zamanlarda her şey zıvanadan çıkıyor ve işkenceciler bildik işkence yöntemlerini aşarak yenilerini devreye sokmak için kendilerini zorluyorlardı. Tutuklular ise öfkelerini içten içe biriktiriyor ve fırsat bulduklarında tekrar direnişe geçiyorlardı. Cezaevlerinde ne baskı tümüyle eksildi ne de direniş ihtiyacı ortadan kalktı. 12 Eylül rejiminin ağır baskı dönemi geride kaldıktan sonra bile bu baskı ve direniş döngüsü sürüp gitti.

Sorgu merkezi disko nasıl bir yerdi? Orada neler yaşandı?
Disko, soruşturma yerinde yaşanan yoğun işkence ve işkenceye uğrayanların bağırışlarından esinlenerek üretilmiş bir isimlendirme. Orası muhaliflerin çözülmesi ve teslim alınması üzere organize edilmiş bir merkezdi. Orada tek ve biricik geçerli yöntem işkence idi. Ancak işkencenin araçları ve yöntemleri değişebiliyordu. İşkenceciler tutukları çözmek için her türlü yöntemi deniyor, tutuklu ölüm sınırına geldiğinde işkenceyi durduruyorlardı. Çünkü onlara sağ insan lazımdı. Bilgi veren, arkadaşlarını isimlerini sayan, örgütlerinin çözülmesine katkıda bulunacak sağ insanlara ihtiyaçları vardı. Ölülerden bu tür beklentilerini karşılayamazlardı. Ancak bütün bunlara rağmen ölçüyü kaçırtarak işkencede öldürdükleri insanlar da oldu. Ölmeyenlerin çoğu ise işkencenin izlerini ve etkilerini bedenlerinde ve ruhlarında taşıdı. Birçokları yedikleri ağır darbelerden dolayı bir ömür sakat kaldı.

Fransız devrimci Henri Alleg’in işkence anılarını anlattığı “sorgu” kitabına da gönderme yapmış ve “biz mi şanslıyız Alleg’mi ” diye sormuşsunuz. Bugünden baktığınızda hanginiz daha şanslıydı? Ya da işkence uluslara göre nasıl şekil değiştiriyor?
Günümüzün ya da 12 Eylül rejiminin işkencecilerinin teknik donanım, işkence sistematiği, işkence tekniklerinin etkilerini kontrol etmek bakımından Henri Alleg dönemindekilerden ilerde olduklarına kuşku yok. Aynı durum işkenceye uğrayan muhalifler içinde geçerli elbet. Bizim kuşak geçmiş nesillerden nice mücadele birikim ve deneyimi miras aldı. Bu açıdan değerlendirildiğinde belki de bizim kuşağı şanslı saymak mümkün. Belki de kurbanın, işkence görenin, ölüme yatanın şanslısı mı olur demek en doğrusu. Eğer mücadele deneyimi denen bir şeyden söz edilecekse,  bu konuda her kuşağın bir öncekinden şanslı olduğunu iddia etmek mümkün. Aksi halde geçmişteki onca mücadele birikimini yok saymak olur ki bu bir hafıza yitimi gibi kabul edilemeyecek olumsuz bir anlam ifade eder.

Yemek konusuna da değinelim, nasıl besleniyordunuz orada? Sağlığınızı nasıl korudunuz ya da koruyabildiniz mi?
Cezaevinde yemek politikası zamana yayılmış katliamın bir parçasına dönüşmüştü. Onbinlerce tutukluyu bir anda öldürmek rejim açısından siyaseten olacak bir şey değildi. O nedenlere insanlara bir anda ölmeyecekleri az miktarda yemek veriliyordu. Böylece insanlar zamanla gıdasızlıktan eriyerek parça parça ölüyorlardı. Yemek aynı zamanda bir işkence aracı olarak da kullanıldı. İçine böcek doldurulan yemekler insanlara yedirildi. Yemek ve açlık zafiyeti kullanılarak insanlar itirafa zorlandı. Sudan gerekçelerle yemeğe yasak konuldu ve o sınırlı miktardaki yemekler de kesildi. Sadece benim koğuşumda gıdasızlıktan dolayı Medet Özbadem ile Ramazan Yayan adında iki tutuklunun yaşamını yitirdiğini hatırlıyorum. Geriye kalanların sağ kalmaları ise bir mucize.

bayram_bozyel_10 bayram_bozyel_13

Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran ve köpeği Co’nun tutuklular üzerindeki işkencelerini anlatıyorsunuz kitapta…
Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran Diyarbakır 5 Nolu sisteminin baş mimarı idi. Orada olup biten her şeye o damgasını vurdu. O karanlık ve kıyım sürecini kendisi yönetti. Cezaevinde tek tek tutuklulara ilişkin inisiyatifler kullandı. Cezaevinde infazların gerçekleştirilmesinde bizzat bulundu. Denilebilir ki oradaki işkenceleri en ince ayrıntılarına kadar o belirledi. Köpeği Co ise onun ayrılmaz bir parçasına dönüşmüştü. Co’suz bir Esat düşünülemezdi bile. Her koğuşa, her hücreye birlikte gider, teftişte bulunur, gerekli düzenlemeyi gerçekleştirir ve birlikte çekip giderlerdi. Öte yandan Co aynı zamanda bir işkence aracına dönüştürülmüştü. Kimi durumlarda Co köpeği tutuklulara saldırtılıyor, onunla insanlara korku salınıyordu. Mahkûmların Co’ya tekmil vermesi ise ayrıca traji-komik bir görüntü oluşturuyordu.

Sağlık sorunu yaşadığınızda doktorların tavrı nasıldı tutuklulara?
Doktorlar da Cezaevinde işkence çarkının bir dişlisi durumundaydı. Onlar ettikleri Hipokrat yemininden çok cezaevi idaresinin talimatlarına ve politikalarına göre hareket ediyorlardı. Tutuklulara, hasta yerine yok edilmesi gereken düşman gibi bakıyorlardı. Tedavi için gidenlere yaptıkları şey onları azarlamak ve baştan savma birkaç ilaçla geri göndermekti. Ayrıca doktora çıkmak bazen aylar alır ve bu da tümüyle koğuş gardiyanlarının insafına terk edilmiş bir şeydi.

Bugün Gezi olaylarında yaralılara müdahale eden doktorların gözaltına alınmasını sorgulanmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Hekimlik mesleği kutsaldır. Hiçbir gerekçeyle doktorların kendi mesleklerini icra etmelerine engel olunmamalı.

Bir de çocuklar ve kadınlar koğuşu var. O çocuklara ne oldu?
Hiç kuşkusuz Diyarbakır 5 No.lu’da en çok eziyet çeken kadınlar ve çocuklar oldu. Çocuklar bir koğuşta toplatılmıştı ve uzun süre bir uçak kaçırma davasında tutuklu bulunan Yılmaz Yalçıner ile Ömer Yorulmaz adında iki faşiste teslim edilmişti. Söz konusu iki tutuklu çocuklarla aynı koğuşta yatıyor, idarenin programını kendileri hayata geçiriyorlardı. Gardiyanlara ek olarak kendileri çocukları dövüyor, onlara zorla oruç tutturuyor ve namaz kıldırıyorlardı. Yaptıkları sözde eğitim çalışmaları ile çocukların beyinlerini yıkıyor, ırkçı ve bilim dışı safsatalarla şartlandırıyorlardı. Bu durum çocuklarda ciddi travmalara yol açtı ve onları içlerine kapadı. Cezaevi yönetimi diğer tutuklulara yaptığı muamelenin aynısını kadınlara da yaptı. Onlara işkence yaptı ve aşağıladı. Belki de rejimin en iğrenç yüzü kadın ve çocuk koğuşlarından kendini gösterdi.

Barış sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreçle Kürt sorununun çözüleceğine inanıyor musunuz?
Hükümetin MİT kanalıyla İmralı’da gerçekleştirdiği görüşmeler sonucunda, PKK lideri Abdullah Öcalan PKK’ye ateşkes çağrısında bulundu ve güçlerini Türkiye’nin dışına çekmesini istedi. PKK’da Öcalan’ın çağrısı doğrultusunda önce çatışmaları durdurdu ardından da silahlı güçlerini geri çekmeye başladı. Böylece uzun bir aradan sonra silahlı çatışmalar durmuş ve yeni ölümler yaşanmaz oldu. Bu elbette olumlu ve desteklenmesi gereken bir durumdur. Çatışmasız bir ortamda Kürt sorunu başta olmak üzere diğer sorunları çözmek görece daha kolay çünkü. Ancak mevcut duruma bakarak bu aşamada ne Kürt sorunu çözülmüş, ne de kalıcı bir barışa ulaşılabilmiştir denilebilir. Çünkü Kürt sorunu çok daha kapsamlı. Başka bir deyişle Kürt halkının temel haklarının gasp edilmesinden kaynaklı bir sorun. Sorunun çözümü de onun gasp edilen haklarının iadesinden geçiyor. Bu ise son tahlilde yeni bir anayasa yapımını gerektiriyor. Türkiye toplumunun çoğulcu yapısını dikkate alan, ülkenin idari ve siyasi yapısını çoğulcu bir anlayışla yapılandıran, Kürt halkının temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan bir anayasaya ihtiyaç var. Bunun için hükümetin ilk planda yapması gereken şey güçlü bir demokrasi seferberliği başlatmasıdır. Kürt sorununu çözdüğünde Türkiye önemli bir kamburdan kurtulmuş olacak. Böyle bir durumda Türkiye demokrasi ve refah alanında ilerlemek için inanılmaz imkânlar yakalayacak.

bayram_bozyel_11 bayram_bozyel_9

Diyarbakır 5 No.lu – Bayram Bozyel / Yazar: Bayram Bozyel / Anı-Tanıklık / İletişim Yayınları  / Editör: Tanıl Bora / Kapak: Suat Aysu / Kapak Fotoğrafı:  İnsan Hakları Vakfı Arşivi / 2013 / 200 Sayfa

Bayram Bozyel: 1961 Yılında Diyarbakır Lice’de doğdu. Lise yıllarında sosyalist yurtseverlerle tanıştı. 1980 yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsüne girdi. 1982 yılında gözaltına alındı, 70 gün lük gözaltı süresinin 50 günü boyunca işkence gördü. 5 Yıl hapiste kaldı. Hapishaneden çıktıktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. 1989 yılında yayına başlayan Deng dergisinin kuruluşunda yer aldı. 2002 Yılında HAK – PAR (Hak ve Özgürlükler Partisi) nin kurucuları arasında yer aldı. 2008 -2012 yılları arasında bu partinin genel başkanlığını yaptı. Diyarbakır’da yaşıyor. ‘Düşlerimi Süsleyen Şehir’ şiir kitabı 2008 yılında Deng yayınları tarafından yayınlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.