Bedenin Güncesi – Daniel Pennac

 

“Bedenin Güncesi’inde Pennac, insan hayatının en önemli varlığı olanı “beden” mefhumunu masaya yatırıyor. Bedenin inceliklerini, kırılganlıklarını ve zaaflarını olduğu kadar kudret ve potansiyellerini de büyük bir ustalıkla gözler önüne seren yazar, modern insanın bedeniyle olan marizi ilişkilerine çarpıcı bir üslup ve yaratıcı bir zekâyla ışık tutuyor…” Bedenin Güncesi’nden okuma parçası sunuyoruz.


Uyarı

Lison –benim kadim, kıymetli, biricik gıcık dostum– sıkıntı veren hediyeler konusunda ustadır; odamın üçte ikisini kaplayan şu bitmemiş heykel ya da atölyesinin iyice küçüldüğü bahanesiyle evimin koridoruna ve yemek odasına aylar önce bıraktığı tablolar gibi mesela. Elinizde tuttuğunuz, onun son hediyesi. Bir sabah evime daldı ve üzerinde kahvaltı yapmayı düşündüğüm masaya, henüz yeni ölmüş babasının ona bıraktığı defterleri yığıverdi. Kızarmış gözleri, gece boyunca onları okuduğuna işaret ediyordu. Ertesi gece benim de yaptığım gibi. Lison’un babasıyla hayatımda beş altı defa karşılaşmıştım, ondan çekiniyordum. Az konuşan, alaycı, sopa yutmuş gibi dimdik bu adam, her ne kadar öyle görünmese de yaşlı bir bilgenin uluslararası ününe sahipti. Onun hakkında asla tahmin edemeyeceğim tek şey, ömrü boyunca bu sayfaları yazması olurdu! Uzun süredir doktoru olan arkadaşım Postel’e (Malaussène ailesinin doktoru olduğu gibi) şaşkınlık içinde bu defterler hakkındaki fikrini sordum. Cevap yıldırım hızıyla geldi: Yayınlayın! Tereddüt etmeden. Bunları editörüne gönder ve yayınlayın. Bir sorun vardı. Gizliliğinin korunmasını talep eden oldukça ünlü birinin kitabının yayınlanmasını bir editörden istemek kolay bir şey değil! Kitabın dürüst ve saygıdeğer işçisinin bu eserine el koyduğum için vicdan azabı çekmeli miyim? Buna kendiniz karar vereceksiniz.

D.P.

3 Ağustos 2010

Canım Lison,

Cenazemden döndün, evindesin, üzgünsün elbette ama Paris seni bekliyor, arkadaşların, atölyen, bitmemiş tabloların, Opera dekoru dahil olmak üzere onlarca projen, politik öfkelerin, ikizlerin geleceği, hayat, hayatın. O da ne, eve döndüğünde Avukat R.’den bir mektup var, noter jargonuyla babanın sana bıraktığı bir paket olduğunu yazmış! Vay canına, babadan postmortem bir hediye! Hemen koşarak gidersin tabii. Ve oldukça garip bir hediye teslim ediyor sana: Bedenimi! Hayır, etiyle kemiğiyle bedenim değil ama onun yaşamım boyunca gizlice tuttuğum günlüğünü (sadece son zamanlarda annenin haberi vardı). Her neyse, sürpriz işte. Benim babam bir günlük yazmış! Sana ne oldu baba, bir günlük demek, sen ki o kadar farklı, o kadar ulaşılmaz olan? Hem de yaşamın boyunca! Sıradan bir günlük değil kızım, değişken ruh halimizin yazılması konusunda ne kadar önyargılı olduğumu biliyorsun. İş hayatımla ilgili de bir şey bulamazsın; görüşlerime, konferanslarıma ya da Étienne’in abartarak dediği gibi “kavgalarıma” günlük pedere ve akıp giden hayata dair hiçbir şey. Hayır Lison, salt bedenimin güncesi bu, gerçekten. Pek “fiziksel” bir baba olmadığım için buna daha da şaşıracaksın. Sanırım çocuklarım ve torunlarım daha önce beni hiç çıplak görmediler, nadiren mayoyla gördüler; ama beni hiçbir zaman aynanın karşısında pazılarımı zıplatırken yakalamadılar. Sevgimi gösterme konusunda usta olduğumu düşünmüyorum maalesef. Sana ve Bruno’ya yaralarımdan bahsetmektense ölmeyi tercih ederim; ki öyle de oldu ama zamanım dolduğunda. Beden, aramızda sohbet konusu değildi; Bruno ile seni kendi bedeninizin gelişimiyle baş başa bıraktım. Bunda ilgisizlik ya da farklı bir ahlak algısı görme. 1923’te doğan biri olarak o zamanların burjuvalarındandım sadece; hâlâ noktalı virgül kullanan ve kahvaltıya asla pijamayla inmeyen ancak yıkanmış, tıraş olmuş, günlük giysilerini olması gerektiği gibi seçmiş bir halde oturanlardan. Lison, beden sizin kuşağınızın bir icadıdır. En azından onu kullanma ve sergileme şekline bakarsak. Ruhumuzun, içi sürprizlerle dolu bir torba ve dışkı boşaltma pompası gibi algıladığı bedenimizle ilişkisine gelince bu konudaki sessizlik, bugün, en az benim zamanımdaki kadar derin. Daha yakından inceleyebilseydik en çıplak porno oyuncularından ya da en iyi şekilde soyunmuş beden sanatçılarından daha edeplisinin olmadığının farkına varırdık. Doktorlara gelince (En son ne zaman oskültasyon yaptırdın?), günümüzdekilere beden çok basit geliyor, ona dokunmuyorlar bile. Hücrelerin yapbozuna, röntgenlere, ultrason taramalarına, analizlere, bedenin biyolojik, genetik, moleküler haline ve antikor üretimine odaklanmış durumdalar. Sana bir şey söyleyeyim mi? Bu modern bedeni ne kadar çok inceleyip teşhir edersek o kadar eksiliyor varlığı. Göz önünde tutulduğu kadar yok oluyor. Ben, başka bir bedenin güncesini yazdım; yol arkadaşımızın, bizi var eden makinemizin. Günce, çok söylemek anlamına geliyor; eksiksiz bir günce okumayı bekleme, bunlar günden güne değil de sürprizden sürprize yazılanlardır –bu konuda bedenimiz pinti değildir–, sessizliklerle noktalanmış on ikinci senemden son olarak seksen sekizinci seneme kadar, hayatın sahillerinde kendini unutmaya bırakmış bedenimizi göreceksin. Bedenim, kendini ruhuma gösterdiği her anda, elimde bir kalemle günün sürprizini beklerken buldu beni. Bu gösterileri olabildiğince titizlikle betimledim; elimdeki imkânları kullanarak, bilimi kenarda tutarak. Benim sevgili güzel kızım, mirasım budur: Fizyolojik bir poliçe değil, benim ortak alanımızdan uzakta olan gizli bahçem. Onu sana emanet ediyorum. Peki tam olarak neden sana? Çünkü seni çok fazla sevdim. Sağken bunu sana söylemediğim doğrudur ama bu küçük mutluluğa ölümümden sonra izin ver. Grégoire yaşasaydı bu günceyi şüphesiz ona bırakırdım, içindeki doktorun ilgisini çekerdi ve torunumu sevindirirdi. Tanrım, ne çok sevdim bu veledi! Bugün büyükanne olan sen ve çok genç yaşta ölen Grégoire, mutluluk bavulumu, büyük yolculuk için yolluğumu hazırlayın. Peki. İç dökmenin sonu. Bu defterlerden istediğini yapabilirsin; bunu bir babanın kızına verdiği yersiz bir hediye olarak görürsen çöpe atabilirsin, canın isterse aileyle paylaşabilirsin, gerek duyarsan da yayınlatırsın. Son seçenek için, yazarın anonim olmasına dikkat etmelisin –herhangi bir isimle de olabilir–, kişi ve yer adlarını değiştir, kimin neye alınacağını hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Ayrıca, yılların geçmesiyle birlikte birkaç defter kayboldu, bazılarının içeriği de tamamen tekrardan ibaret. Geç onları; çocukluğumda çektiğim şınavların ve karın kası hareketlerinin hesabını yaptığım yerleri düşünüyorum ya da gençliğimde bir hesap uzmanı gibi tuttuğum cinsel hayatımın aşk maceralarının listesini mesela. Her neyse, bunların tamamından dilediğini yapabilirsin istediğin şekilde, sonuç iyi olacaktır.

Seni sevdim.
Baban

Birinci Gün
(Eylül 1936)

Annem, çağırmadığım tek kişiydi.

64 sene, 2 ay, 18 gün     28 Aralık Pazartesi 1987

Grégoire ile Philippe’in küçük Fanny’ye yaptığı aptal şaka, bu günlüğün başlangıç sahnesini, onu doğuran travmayı hatırlattı bana.

Ortalıkta yer açmayı seven Mona, çoğu Manès zamanından kalma eski eşyalardan oluşan büyük bir ateş yakılmasını istedi: Yamuk sandalyeler, küflü somyalar, kurtlu el arabası, kullanılamaz tekerler, kısacası kötü kokulu devasa bir ateş diyebiliriz (ki böyle bir ateş, neresinden baksan, “garage sale” kadar korkunç değildir). Mona, Jeanne d’Arc’ın davasını canlandırmaya karar veren çocuklara eşyaları yükledi. Kutsal kadın rolünü canlandırmak için seçilen küçük Fanny’nin çığlıkları beni işimden alıkoydu. Grégoire ile Philippe, bütün gün boyunca, Fanny’ye altı senelik ömründe ismini hiç duymadığı Jeanne’ın meziyetlerini anlatıp kutsal kadını övdükçe övdüler. Cennetin ona sunduğu güzellikleri öyle bir abarttılar ki infazına yaklaştıkça mutluluktan havaya uçuyor, ellerini çırpıyordu. Ama onu canlı canlı ortasına atmak istedikleri ateşi görünce çığlık çığlığa eve koştu (Mona, Lison ve Marguerite çarşıdaydılar). Korkunun pençesinde küçük elleri bana yapıştı. Büyükbaba! Büyükbaba! “Tamam, tamam”, “geçti”, “bir şey yok”larla onu sakinleştirmeye çalıştım (aslında önemsiz değildi, hatta oldukça vahimdi, bu azizelik oyunundan haberim yoktu). Onu dizlerimin üzerine oturttum, nemli olduğunu hissettim. Dahası, korkudan altına yapmış, kendini pisletmişti. Kalbi korkunç bir hızda atıyordu, kesik kesik nefes alıp veriyordu. Çenesi öylesine kenetlenmişti ki tetani krizi geçireceğinden endişelendim. Sıcak bir banyoya soktum onu. O sırada, bu iki aptalın ona reva gördüğü yazgıyı, kalan son iki hıçkırık arasında parça parça anlatmaya başladı.

İşte böylelikle, günlük yazma kararını aldığım güne geri döndüm. Eylül 1936. Yaşım on iki, yakında on üç. İzciyim. Önceleri yavrukurttum, Ormanın Kitabı’yla moda olan gülünç isimlerden birini taşıyordum. İzciyim, yani bu çok önemli, artık yavrukurt değilim, büyüdüm, ben bir büyüğüm. Yaz tatilinin sonu. Alpler’ de bir yerde izci kampındayım. Flamamızı çalan bir orduyla savaş halindeyiz. Onu geri almalıyız. Oyunun kuralı basit. Herkes fularını belinde, şortunun kemerine sıkıştırarak taşır. Rakiplerimiz de öyle. Bu fularlara can denir. Bu akından hem flamamızla hem de olabildiğince çok sayıda canla dönmeliyiz. Bunlara kafa derisi de diyoruz ve kemerlerimize asıyoruz. En çok fular getiren tehlikeli savaşçı, “avın ası” ilan ediliyor; tıpkı kabinlerini, düşürdükleri uçak sayısı kadar Alman haçıyla dolduran Büyük Savaş’ın pilotları gibi. Her neyse, savaşçılık oynuyoruz. Cılız olduğum için savaş başlar başlamaz canımı kaybediyorum. Pusuya düşmüşüm. İki düşman tarafından yere yatırılıyorum, üçüncüsü de canımı alıyor. Ölmeme rağmen tekrar savaşa girmeye kalkışmayayım diye beni bir ağaca sımsıkı bağlıyorlar. Ve beni burada terk ediyorlar. Ormanın ortasında. Bağlı olduğum çam ağacının reçinesi çıplak bacaklarıma ve kollarıma yapışıyor. Düşmanlarım sıvışıyorlar. Cephe uzaklaşıyor, gittikçe incelen sesler duyuyorum ara ara ve son olarak hiçbir şey. Ormanın sessizliği hayal gücüme hükmediyor. Varolan tüm gücüyle uğuldayan bir sessizlik: Çıtırtılar, sürtünmeler, gıdaklamalar, ulu ağaçlı ormanın rüzgârı… Oyunlarımızdan rahatsız olan hayvanlar saklandıkları yerden şimdi çıkarlar, diyorum içimden. Kurtlar değil tabii ki, insan yiyen kurtlara inanmıyorum artık, hayır, kurtlar değil ama yabandomuzları mesela. Yabandomuzu ağaca bağlı bir çocuğa ne yapar? Sanırım hiçbir şey, onu rahat bırakır. Peki ya yavruları yanında olan dişi bir yabandomuzu? Yine de korkmuyorum. Sadece her şeyin incelenmesi gereken bir durumda akla gelen tipik soruları soruyorum kendime. Kendimi kurtarmak için çabaladıkça düğümler sıkılaşıyor, çam sakızı daha çok yapışıyor tenime. Katılaşacak mı? Kesin olan bir şey varsa o da bağlarımdan kurtulamayacağım, izciler çözülmesi güç düğümleri iyi bilirler. Kendimi çok yalnız hissediyorum ama beni asla bulamayacaklarını da düşünmüyorum. Buranın uğrak bir orman olduğunu biliyorum, ahududu ve yabanmersini toplayan insanlarla sık sık karşılaşıyoruz. Savaş biter bitmez birinin gelip beni çözeceğini biliyorum. Rakiplerim beni unutsalar da bizimkiler yokluğuma dikkat etmiştir, bir yetişkine haber verirler, böylece özgürlüğüme kavuşurum. Dolayısıyla korkmuyorum. Acımı sabırla çekiyorum. Bu durumun hayal gücüme sunmaya çalıştığı her şey mantığımın kontrolü altında. Bir karınca, ayaklarımdan başlayarak çıplak bacağıma biraz da gıdıklayarak tırmanıyor. Bu yalnız karınca, sağduyumu alt edemeyecek. Özünde zararsız olduğunu düşünüyorum. Beni ısırsa da, şortuma, oradan donuma girse de sorun değil; bu acıyı çekmesini bilirim. Ormanda karıncanın ısırması ender rastlanan bir olay değil, bilindik bir acı, ekşi ve geçicidir. Ruh halim böyle, sakin bir entomolojist gibi, ta ki ağacımın iki üç metre uzağındaki diğer çamın dibindeki karınca yuvasına gözüm çarpana dek: Çam dikeninden oluşan devasa bir yığın, siyah ve kızıl yaşamdan gelen ürkütücü ve durağan bir uğultu. Sandaletime tırmanan ikinci karıncayı görünce hayal gücümün kontrolünü kaybettim. Isırık söz konusu değil artık, bu karıncalar her tarafımı saracak, çiğ çiğ yiyecek beni. Hayal gücüm olayı ayrıntısız sunuyor bana, yani karıncaların bacaklarımdan tırmanarak pipimi ve anüsümü parçalayarak yiyeceklerine ihtimal vermiyorum ya da gözlerimden, kulaklarımdan, burun deliklerimden içime girip bağırsaklarımdan ve sinüslerimden yol alarak beni içten yiyeceklerini de düşünmüyorum; ayrıca kendimi bu çama bağlı bir karınca yuvası olarak da görmüyorum ve benden üç metre uzaklıkta kendi başına guruldayan ürkütücü mideye kırıntılarımı taşıyan işçi karıncaları ölmüş bir ağızdan kustuğumu da kafamda canlandırmıyorum, bu tip işkenceler gözümde canlanmıyor ama şimdi hepsi gözüm kapalı ağzım yırtılırcasına açık bir halde kopardığım korku çığlığında toplanmış durumda. Bütün ormanı, hatta onun dışındaki dünyayı bile kaplayan bir imdat çığlığı, sesimin binlerce parçaya ayrıldığı bir tizlik; tekrar küçük bir çocuk olmuşum gibi vücudumun tamamı bağırıyor, büzgenlerim en az ağzım kadar ölçüsüzce bağırıyor, bacaklarım boyunca boşalıyorum, hissediyorum, şortum doluyor ve sonra akıyor, ishal reçineye karışıyor ve bu olay korkumu ikiye katlıyor; çünkü koku, diyorum kendime, koku karıncaları çekecek, diğer hayvanları da ve ciğerlerim çığlıklarımla dağılıyor, gözyaşı, salya, sümük, çam sakızı ve bok içindeyim. Oysaki karınca ahalisinin umurunda bile olmadığımı, onların yavaşça kendi kendine çalıştığını, sayısız ufak işleriyle meşgul olduğunu görüyorum; bu iki aylak karınca haricinde diğerleri –şüphesiz ki milyon taneler– beni tamamen hiçe sayıyor, görüyorum, idrak ediyorum, hatta anlayabiliyorum ama artık çok geç, korku daha kuvvetli, beni ele geçiren şey gerçeği hiçbir şekilde göz önünde bulundurmuyor, tüm bedenim canlı canlı parçalanmanın korkusunu dile getiriyor, salt ruhumun yarattığı bir korku, karıncaların payı olmaksızın, mahcubiyetle tüm bunların farkındayım elbette ve daha sonra Rahip Chapelier  –ismi Chapelier idi– gerçekten karıncaların seni yiyeceklerini düşünmüş müydün diye sorduğunda ona hayır cevabını vereceğim, olayı abarttığımı itiraf etmemi istediğinde evet diyeceğim, nihayetinde beni çözen gezicileri çığlıklarımla korkutmanın eğlenceli olup olmadığını sorduğunda bilmiyorum diyeceğim, beni arkadaşlarımın karşısına bebekler gibi bok içinde getirdiklerinde utanıp utanmadığım sorusuna evet diyeceğim; beni yıkamak için üzerime hortumla su tutarak soruyor bütün bu soruları, pisliğin en kabasını temizlemek için, giysilerimi çıkarmadan, ki sana hatırlatırım bu bir üniformadır, izci üniforması ve hiç sordun mu kendine, bu gezintiye çıkan insanlar izciler hakkında neler düşünecekler? Hayır, özür dilerim, hayır, onu hiç düşünmedim. Şimdi doğruyu söyle bana, her şeye rağmen bu zırvalık hoşuna gitti ama değil mi? Yalan söyleme, hoşuna gitmediğini söyleyemezsin! Hoşuna gitti, değil mi? Ve bu soruya cevap verebildiğimi hatırlamıyorum; çünkü hayatımın geri kalanı boyunca bedeni ruhtan ayırt etmeye, bundan böyle bedenimi hayal gücümün saldırılarına karşı korumaya ve hayal gücümün yersiz çıkışlarına karşı beni korumaya gönül veren bu günlüğe henüz atılmamıştım. Peki ya annen ne diyecek? Annenin ne diyeceğini düşündün mü? Hayır, hayır, annemi hiç düşünmedim, hatta bu soruyu sorarken farkına vardım, bağırdığım zaman çağırmadığım tek insandı annem; annem, çağırmadığım tek kişiydi.

Kovuldum. Beni almaya annem geldi. Ertesi gün şu satırları yazarak günlüğe başladım: Bir daha korkmayacağım, bir daha korkmayacağım, bir daha korkmayacağım, bir daha korkmayacağım, bir daha asla korkmayacağım.

(…)

Çevirmen: Dilan Kırat

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz. 

Daniel Pennac, gerçek ismiyle Daniel Pennacchioni 1 Aralık 1944’te Fas’ta doğdu. Babası orduda görev aldığı için gittiği yerlere, Afrika, Asya ve Avrupa ülkelerine ailesini de götürdü. Pennac eğitiminin bir kısmını yatılı okullarda geçirdi, sadece tatil dönemlerinde evine döndü. Okul günleri hakkında şunları söyler: “Ben kötü bir öğrenciydim, mezun olamayacağımdan emindim.” Her şeye rağmen yatılı okul sayesinde kitap okuma alışkanlığı edindi. Üniversitede aldığı edebiyat eğitiminden sonra 1969’dan 1995’e kadar, önce ortaokulda sonra lisede ögretmenlik yaptı. 1973’te yazdığı ilk kitabı, milli görevlerin etrafında dönen efsanelerle ilgilidir: Eşitlik, ataerkillik, olgunluk. Daniel Pennac’in 1979’taki iki senelik Brezilya seyahati, yirmi üç sene sonra yayımlanan Diktatör ve Hamak adlı kitabının ilham kaynağı oldu. Bunun yanı sıra, Ayıcık Ernest ile Farecik Celestine’in Romanı, Kuçukuçu, Delidolu Arkadaşım gibi pek çok çocuk kitabının da yazarıdır. Kendini tamamen edebiyata adamak için 1995’te öğretmenliği bırakmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.