Bedrufi’nin Nefesi – Mehmet Güreli

 

“Hayat belki de gecikmiş karşılaşmaların büyüsü üzerine kuruludur. Bazen hiç tanımadığınız bir ses, bir kelime, beklentinin olmadığı, umutsuzlukların derinleştiği yerlerde çıkar karşınıza, değişik alanlara götürür sizi. Bazen yıllarca saklandığı bir kitabın içinden her şeyini kaybetmiş bir kahraman olarak ortaya çıkar; bazen de bir akordeon ve keman eşliğinde bir şarkı oluverir. Bütün mesele size ne diyeceği ya da ne sunacağıdır. Tabii sizin onu nasıl karşılayacağınız da önemlidir. Bedrufi’nin Nefesi, sonu önceden sezilemeyecek kadar şaşırtıcı, bir o kadar da sürprizli gibi sanılsa da aslında basittir: Herkesin göreceği kadar. Mallarmé’nin dediği gibi: “Bir kitap ne başlar, ne biter, olsa olsa öyle görünür.”” Bedrufi’nin Nefesi’nden iki deneme yayımlıyoruz.

 

Robert Walser’in son resmi…

 

“İşte özgürlük budur,” dedi Hoca hanım. “Kış gibidir, ona uzun süre dayanamazsın. Özgürlükte, burada yaptığımız gibi her zaman hareket ve dans etmelisin. O, soğuk ve güzeldir. Fakat sakın ona gönlünü kaptırma. Bu ileride seni sadece üzer. Çünkü özgürlüğün yanında sadece bir an durabilirsin, daha uzun değil.

Şu an bile haddinden fazla kaldık. Bak, üzerinde süzüldüğümüz bu harikulade pist yavaş yavaş çözülmeye başladı.

Şimdi gözlerini açarsan özgürlüğün ölümüne şahit olabilirsin. İlerideki yaşamında bu yürek burkan manzarayla sıkça karşılaşacaksın.”

Özellikle Kafka’nın çok sevdiği Robert Walser’in Jacob von Gunten romanından bu satırlar…

Önce aktör olmak istiyordu sonra kader onu yazıyla buluşturdu. Geleceğini çizen adam bile denebilir ona.

Kelimelerinin büyüleyen etkisiyle, aklın çözemediği görüntülere uzanan, büyük yapıtların her türlü saçmalıkla, duygusuzlukla başedebilecek güçte olduğunu hiç sesini yükseltmeden anlatır o. Erişilemez üslubuyla bir başka yazardır, ekoldür kısaca. Quay Kardeşler’in The Institute Benjamenta filmi de müthiştir.

Son otuz yılını dünyadan kopuk, her türlü yetisini kaybetmiş olarak yaşamıştı Walser. Aklı kelimeleri toparlayamıyor, son resmi biraraya getiremiyordu bir türlü. Kötü bir oyunda, yazabilmesini elinden almıştı hayat. Aklı ile eli arasındaki tüm yolları kapamıştı. Ve otuz yıl yazmadan yaşamaya mahkum etmişti. Hölderlin’i hatırlatan bir tavırla. Acılarla, yalnız ve kuramadığı cümlelerin gölgesinde…

Bir gün karlı bir havada yine tipik yürüyüşlerinden birinde yığılır kalır beyazlıklar üzerinde. Ve o sırada, yıllar sonra onu hatırlayan bir fotoğrafçının o gün orada olması bize bir fotoğraf bırakır; son fotoğraf, yani tesadüfle gelen bir armağan. Sanki Walter Benjamin’in dediği gibi, “Peri masallarının bittiği yerde, Walser başlar.” Belki de bir yazar için söylenebilecek en güzel söz…

Yıllar önce her anlattığı dersin bir bölümünden ahlak manzumeleri aktarmaya çalışan, hep ayakta bir hocamız vardı. Bir gün bir vecize yumurtlamıştı: “Oturursam arka sıradakiler beni göremez.” Sanırım kendinin göremeyeceğini söylemek istemişti. Hele soruları geri çevirmekte, hatta püskürtmekte çok ustaydı.

Bir gün sınıfta bir yazardan pasajlar okumuştu. O kadar heyecanlıydı ki, ne yalan söyleyeyim o zaman için hepimiz “ne oluyor” diye neredeyse ayağa kalkacaktık. Sonra bize derslere geldiği sürece hep bu yazarı okuttu.

İşin tuhafı ben bu yazarla yıllar sonra bir kitapçıda tanıştım, onu artık okumuyordum, ama zaten her şeyi okumuştum, ilgim de hiç yoktu. Biraz da unutulmuştu sanki ama belli etmemeye de çalışıyordu. Ben de birden geçmiş yıllarıma döndüm…

Onun bir romanından söz ettim; zamanında en ilgi çekeni oydu sanırım. Ahbap olduk, beni içmeye davet etti. Ben de hocamızdan söz ettim bol bol.

Bize kendisini nasıl tanıttığını anlattım. Heyecanını, onu ne kadar sevdiğini söyledim. Gecenin sonuna doğru bana artık yazamadığını söyledi. Yargılayacak kimse yoktu onu, hayat bildiği gibi akıyordu istediği yöne. Hocanın heyecanı geldi gözümün önüme; “Yine de her şey ne güzelmiş o zamanlar,” dedim.

Gustave Flaubert’in şu sözüyle daldım gittim… “Budalalık, sonuç çıkarmak istemektedir.”

Eve geldim, yine Robert Walser’e döndüm: “Bu satırları büyük bir telaş içinde yazıyorum. Tüm vücudum tir tir titriyor. Gözlerimin önünde dans eder gibi yıldızlar uçuşuyor. Korkunç bir şey oldu, olmuş gibi oldu; henüz kendime gelemedim, olanların farkına da tam olarak varamadım. Bay Benjamenta bir kriz geçirdi ve beni… öldürmek istedi. Gerçek mi bu?”

Kierkegaard ve Regina…

 

Kelimelerin tabii ki böyle olacaktı hazin sonu birilerinin dilinde, duymak istemesek de… İnsana yararlı olmak ve iyilik dediğinizde nerelere kadar uzanacaktı ana fikrin büyüsü. Nerede başlayacaktı sözleriniz ve ne kadarını hayatınız boyunca savunabilecek kadar bilgi dolu gözlerle yürüyecektiniz sokaklarda?

Sevincin bir kuşa dönüşmüş halini hayal etmemiş miydiniz hiç?

Öyle mi yaşamıştınız?

Bütün bu bilgisizliklerin çıkış noktaları, huzursuz edici etkileri bir tek nedene gelip dayanıyor gibi. Ufkun derinliğinde görme çabalarının anlatılamaz coşkusunu idrak edememe ya da yetersizlikler.

Çünkü artık ilerlemelerin pek tuhaf sayılmadığı, bazı noktaların netleşmeye başladığı çağımızda belki de ilk kez süratin baş döndürücü niteliği bu kadar belli ediyor kendini.

Öyle bir hız ki kendine çarpıyor giderken. O kadar çabuk eskiyor ki buluşlar, yeni eskiyi tanımıyor. Böyle bir derdi de yok ayrıca. Ve yakalanamaz çağın seyri imkânsız sanki. Taşan sellerin hazin görüntüsü… Bir tren düşünün ki önce binmenin zorluğu sizi esir alıyor. Düdükler, raylar, koltuklar, hayal gibi sarıyor benliğinizi. Korkutuyor dışarıda kalmanın ürkütücülüğü.

Mitolojiden bir sayfa düşüyor nehre. Kharon, yeraltı ülkesinde ölüleri Akheron ırmağından geçirip toprağa kavuşturuyor. Bu yüzden de bırakın değişimi, değişenin ne olduğunu bile kısa bir sürede unutturuyor yakalanamaz anın resmi.

Görüyorsunuz ama algılayamıyorsunuz. Bu acizliği gizleyenler her yerde… Ama onları da fark edemiyorsunuz.

Bir panik sonrası karaya vuran küçük bir tahta parçasına takılmış gözünüz. Dalgalara yalvarıyorsunuz, güneş yakıyor akrebi, elleriniz son kez yarıyor suları. Bu bir his belki; çoktan beri aynı rüyayı gördüğünüzü sanıyorsunuz. Yine de bir kez daha denemeniz gerektiğini fısıldıyorsunuz kendinize. Daha önce tüm duyduklarınızı, yaşadıklarınızı bir çırpıda bırakıyorsunuz. Sular ellerinizin titremesine izin vermiyor. Boğulma öncesi bir incelik…

Goethe’nin dediği gibi: “Yolculuğu sen yaparsın, nereye olduğunu kader belirler.”

Felsefecilerin en müthişi Kierkegaard dünyaya niye geldiğini belki de en iyi hisseden bireylerin başında gelir; ne yapmak istediğini önceden çizer adeta. Onun için her şeyin özünde yatan çatışmayla geçer ömrü. Ondan fazla müstear isim kullanır. Ve bir gün sevgilisi Regina’ya bir kitap yazacağını söyleyerek Berlin’e gider. Çalışmalarına hız verdiği bir anda bir mektup alır Regina’dan; bir nişan haberidir bu, kulakları sağır eden ayrılığın çanları… Ve gerçek kırılma noktası budur; Kierkegaard’ın eserlerinin de içinde yıllarca bir temaya dönüşür bu kopuş. Ama Regina ile ilişkisi –en azından bir kavram olarak– bir türlü bitmez. Hatta kendisinden nefret etmesi için kaleme aldığı yapıtı da bir işe yaramaz. Regina’yı etkilemez hiçbir şey; ne kopuş vardır ne de birleşme. Sayfalardan taşacak kadar dipnotlara ihtiyacı olan bir felsefi metin gibidir aşkları, ta ki Regina’nın Kopenhag’ı terk etmesine kadar. Ve bu bir gerçek kopuşun görüntüsüdür.

Ölüm de 43 yaşında 1855’te bulur filozofu. Parasının bitmesine saniyeler kala…

Ve Kierkegaard’ın ironi, mizah ve derinlikli eserleri yağmalanmayı bekleyecektir. Ve yıllar sonra “Varoluş” kavramıyla incelenmeye başlanacaktır.

Kahkaha Benden Yana kitabından: “İnsan resmi bir işe girmekten kaçsa bile hareketsiz olmamalı, aylaklıkla aynı anlama gelecek işleri takip etmeli; ekmek kazandırmayan zanaatlarla uğraşmalı.

Bu bağlamda kendini geliştirme yaygın değil, yoğun olmalı ve olgun yaşına rağmen, ‘çocuklar çıngırakla eğlendirilir, samanla gıdıklanır’ atasözünü haklı çıkarabilmelidir.”

Ve bir yerde de şöyle der: “Hayatın hiçbir zamanı kişinin her buluşmada, her bakışta üzerinde sonradan düşündükçe yeniden mutlu olduğu bir şey bulduğu aşkın ilk günleri kadar güzel değildir.”

*Bedrufi’nin Nefesi kitabının 53-58 sayfaları arasındaki bu iki bölümün yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Mehmet Güreli, yazar, müzisyen, yönetmen ve ressam. 1949’da İstanbul’da doğdu. Ortaokulu Avusturya Lisesi’nde, liseyi Hürriyet Koleji’nde okuduktan sonra 2 yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne devam etti. Alope’nin Odası adlı kitabı 2008 yılında yine Sel Yayıncılık tarafından yayınlandı. Mehmet Güreli, Vapurlar/Blues (1988), Cihangir’de Bir Gece (1995), Yağmur (1999), Odamda Yolculuk (2002), İplerin Kopuşu (2007) albümlerinin yanı sıra, Vapurlar (1986), Bir Oyuncunun Portresi: Necdet Mahfi Ayral (Belgesel, 2003), İstanbul’a Yolculuk (Dünya Yazarlarının Gözüyle, Belgesel, 2006), Gölge (Peyami Safa’nın Selma ve Gölgesi kitabından, 2008) filmlerine de imza attı. Yazar halen İstanbul’da yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.