Palto – Nikolay V. Gogol

 

“Toplumsal hayatın kıyısında yer alan “silik” bir karakterin, Akakiy Akakiyeviç adlı sıradan bir “devlet memuru”nun trajikomik hikâyesi anlatılıyor Gogol’ün Palto’sunda. Trajik olanla komik olanın ustaca bir araya getirildiği bu hikâye, gerek Rus edebiyatını gerekse dünya edebiyatını yarattığı karakter itibariyle derinden etkilemiştir. Modern hayatın bürokratik mekanizmaları içine çekilmiş, para sıkıntısı çeken, işini kaybetmekten ürken, çevresindeki insanlar tarafından sürekli aşağılanan, ezilip hor görülen bir memurdur Akakiyeviç. Kendini gerçekleştirdiği tek eylemse, “şevkle” yaptığı işidir: Bu işte, yani mektupları temize çekme işinde sadece kendine ait, değişik, hoş bir dünya bulurdu. İşini yaparken duyduğu mutluluk yüzünden okunurdu; bazı harfler gözdesiydi ve sıra bu harfleri yazmaya geldiğinde kendinden geçer, gözlerini kırpıştırır, gülümser ve sanki dudaklarıyla kalemine yardım ederdi. Yüzüne bakınca kaleminin ucundan hangi harfin dökülmekte olduğu kolayca anlaşılırdı. Kara kışın soğuğundan korunmak için bir paltoya ihtiyaç duyan Akakiyeviç’in, bu paltoyu güç bela edinmesiyle birlikte bütün hayatı altüst olur, komik olan yerini trajik olana bırakır…” Behçet Çelik’in Palto için yazdığı sunuş yazısını paylaşıyoruz.

Behçet Çelik – Hayaletteki Işık ve Gölge

 

“Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık.” Bu sözü sıkça duyarız, ama söyleyenin kim olduğuna dair rivayet muhtelif. Dostoyevski olduğunu söyleyenler ağırlıklı olmakla birlikte, H. E. Bates gibi bunun Gorki’nin bir sözü olduğunu iddia edenler de var. Bu sözdeki “hepimiz”le kast edilenin Rus edebiyatı olduğuysa tartışmasız. Öte yandan, Gogol’un sadece Rus edebiyatı için değil, öykü türü için de çok önemli bir isim olduğunu hesaba kattığımızda, “hepimiz”in içeriğini genişletmek ve dünyanın farklı coğrafyalarından öykücüleri de işin içine katmak mümkün.

Palto’da hikâyesi anlatılan Akakiy Akakiyeviç edebiyatın o dönemlerde çok da üzerinde durmadığı, başlarından geçenlerle ya da iç dünyalarında neler olup bittiğiyle ilgilenmediği “sıradan” memurlardan biridir. Sevimsiz bir tabir olmakla birlikte, bizim edebiyatımızda bir dönem çok dillendirilen “küçük insan”lardandır. Öykü üzerine yazılmış yazılar ve kitaplar araştırılsa, belki de en çok rastlayacağımız tabirin “sıradan insan” ya da “küçük insan” olması, kuşkusuz klişelere düşkünlüğümüzle ve bazı ifadelerin “kanonik” bir hal almasıyla ilgili, ama bu sözlerle ifade edilmek istenenin baştan aşağı yanlış olduğu anlamına da gelmez bu durum.

Dostoyevski’nin ilk kitaplarından İnsancıklar’ın el yazmalarını okuyan Nekrasov, bu romanı Gogol’ü güç delisi Rus toplumunda önemsenmeyen, sürekli aşağılanarak suiistimal edilen “küçük insan”ı yücelten bir yazar olması nedeniyle öven, 19. yüzyılın önemli eleştirmeni Belinski’ye, “Yeni bir Gogol doğuyor,” diyerek tavsiye etmiştir. Nitekim Belinski de, 1846’da kaleme aldığı bir yazıda İnsancıklar’daki Gogol etkisi üzerinde durmuştur. Kendisi de sonradan Dostlara Mektuplaşmalardan Seçilmiş Parçalar kitabı nedeniyle Gogol’le polemiğe  girecek olan Belinski, yine bu kitap nedeniyle Gogol’ün önceki kitaplarının hepsinin değersiz olduğunu ve onda “yalnızca gülmece yeteneği [bulunduğunu], onun da öyle abartılacak düzeyde olmadığını” savunan bir fıkra yazarına karşı Gogol’ü savunmuştur:

“Baştan sona haksızsınız bu yargınızda. Gogol’de üstün bir gülmece yeteneği olduğu gibi, ondan hiç aşağı düzeyde kalmayan bir düzeyde trajedi yeteneği de vardır. (…) Hem gülünç hem de trajik bir yargısı olan Akakiy Akakiyeviç’in öyküsünün anlatıldığı Palto [metinde Kaput olarak zikredilir kitabın adı], trajedi öğesinin büyük bir güçle duyumsandığı gülünç bir öykü değil midir? (…) Gogol’ün gülünç olanla üzünçlü olanı büyük bir başarıyla iç içe verişine gelince, bu bir eksiklik değil, tam tersine, onun yazarlığının ilk ağızda dikkati çeken göz kamaştırıcı yanlarından biridir.”

Belinski, bir başka makalesinde Gogol’ün, Puşkin’in kendisiyle ilgili değerlendirmelerine fazla kapıldığını ileri sürer. Gogol’ün, Dostlara Mek­tup­laşmalardan Seçilmiş Parçalar’da yer alan, “Benim (…) en önemli yanım hep göz ardı edildi. Bunu bir tek Puşkin’in anladığını gördüm. Puşkin bana hep şöyle derdi. ‘Sizin, gözlerden kaçan küçük ayrıntıları herkesin olanca ciddiliğiyle görebilmesi için, adi insanın adiliğini, hayatın bayağılıklarını güçlü bir biçimde betimleyebilme yeteneğiniz henüz hiçbir yazarda yok,’ ” sözüne Belinski önemli bir çekince koyar. Gogol’ün “yaşamın bayağılıklarının usta bir ressamı” olmakla beraber, “konusunu bütün genişliğiyle derinlemesine gör[düğünü] ve onu gerçekliğinin bütünselliği içinde yakala[dığını] vurgular. Gogol’ün “idealleştirmeye hep karşı” olduğunu, “gerçeklikte iyiyle kötüyü, erdemle bayağılığı iç içe gördüğü[nü]” belirtir. “Ciddiyle gülüncün, trajikle komiğin, hayatın beş para etmez bayağılıklarıyla, güzellik, yücelik adına en saygın, en değerli şeylerin iç içe geçişi” konusunda Gogol’ün Avrupa edebiyatı içerisinde sadece Cervantes’le karşılaştırılabileceğini savunur – hatta bu iç içeliğin Don Kişot’ta bile Taras Bulba’daki kadar bulunmadığına dikkat çeker. Taras Bulba’da trajik olandaki komiği ortaya çıkaran Gogol, Palto’da ise, “yaşamın olağan bayağılıklarında trajik olanı bulu[yordur].”

19. yüzyıl Rusya’sının bir başka önemli edebiyat eleştirmeni olan Dobrolyubov da Dostoyevski’yle ilgili yazdığı bir eleştiri yazısında “küçük insan” bahsine değinirken, Palto’yu anmasa da, Gogol’ün birkaç yapıtında gördüğümüz küçük insana dair bazı hususların İnsancıklar’da, Gogol’de olduğundan daha ağdalı ve girift biçimde karşımıza çıktığını belirtir. Dobrolyubov’a göre, “küçük insan”a dair Gogol ve Dostoyevski’nin yapıtlarında karşımıza çıkan şöyle bir şeydir:

“Ezilmiş, aşağılanmış, kişiliği ayaklar altına alınmış bir insanda, insan doğasının canlı, sindirilememiş, sağırlaştırılamamış arzularını, ihtiyaçlarını belirliyor, ruhun derinlerinden baskılara karşı gizli kalmış protestosunu çekip çıkarıyor ve bizim değerlendirmemize, vicdanımıza, duygularımıza sunuyor.”

“Küçük insan”a yapılan bu vurgular nedeniyle Gogol’un Palto’su edebiyatta insancıl ve gerçekçi bir damarın başlangıcı olarak kabul edilir. Daha önceki dönemlerde kralların, prenseslerin, soyluların, kahramanların, yüksek duygularla baş etmeye çalışan yüksek mevkilerdeki insanların başlarından geçenleri konu edinen edebiyatın, odağına köylüleri, yoksul kentlileri, küçük memurları, onların maddi sıkıntılarının yanında, manevi dertlerini, iç dünyalarındaki bastırılmış arzuları, hırslarını, korkularını, kendilerinden rütbeliler, yüksek mevkidekiler karşısında içine düştükleri bocalamaları, kendilerini önemsizleştirerek direnmelerini, küçük kurnazlıklarını almasının ilk ve en başarılı örneklerinden biridir Palto. Bu yanıyla kendisinden sonra gelen kuşakları etkilemiş, en azından onlara ilerleyebilecekleri bir yol açmıştır.

Gerçekten de Akakiy Akakiyeviç’i ya da Dostoyevski’nin İnsancıklar’ındaki kimi kahramanları andıran öykü ve roman kahramanları edebiyatta hiç eksik olmamış, Gogol’un açtığı yol derinleştirilmiş, yeni kavşak, sokak ve çıkmaz sokaklarla zenginleştirilmiştir. Türkçe öykünün önemli yazarlarının çoğunda, Sait Faik’te, Sabahattin Ali’de, Memduh Şevket’te, Fahri Celal’de, Oktay Akbal’da, Haldun Taner’de sıkça karşımıza çıkmıştır bu tip. Kürk Mantolu Madonna’nın başkahramanı Raif Efendi mesela, yaşayışı, ezikliği, iş yerindeki arkadaşlarının alaylarına maruz kalışıyla Akakiy Akakiyeviç’i bir hayli andırır. Toplumsal hayat içerisinde önemsenmeyen, gözden kaçan, birbirine benzer hayatlar sürdüğü sanılan insanların yaşantılarında ya da iç dünyalarında anlatmaya değer, onlara özgü ama bir o kadar da önemli şeyler bulunduğu iddiası gidildikçe çatallanan bir başka yol daha açmıştır. Edebiyat (özellikle öykü), insan yaşantılarındaki kimi önemsiz görünen anların üzerine düşürdüğü edebi ışık vasıtasıyla insan olmanın, yeryüzünde yer kaplamanın nasıl bir şey olduğu (ya da olmadığı) gibi soruları içine almaya, tartışmaya ve yeni sorularla didiklemeye başlamıştır. Bu anlık edebi ışığın ilk huzmelerinden biri de Gogol’ün Akakiy’in üzerine düşürdüğüdür.

Ne var ki, şu noktayı göz ardı etmemek gerekir: Edebiyat eserinin önemini, değerini belirleyen konusu ya da anlattığı kişiler değil, bunları nasıl anlattığı, anlatırken edebiyata ne kattığıdır. Nitekim Nabokov da, Palto’yu “küçük insan” ya da “Rus bürokrasisinin eleştirisi” üzerinden değerlendiren okur ve eleştirmenleri sıkça eleştirir. Bu yaklaşımın “edebiyat sanatı açısından tehlikeli bir mikrop” olduğunu savunur. Özellikle Gogol’ün Müfettiş piyesinin sahnelenmesinin Rus yazarların kanına bu mikrobu zerk ettiğini belirtir.

“Gogol’un piyesi vatandaşlarca bir toplumsal protesto şeklinde yanlış yorumlanmış, 50’lerde ve 60’larda, kokuşmaya ve diğer toplumsal bozukluklara karşı çıkan bir yığın edebiyat ürününün ortaya çıkmasına yol açmış, romanını ve kısa hikâyesini mahalli polis memurlarının ve mujikleri ezen beylerin kınanmasına adamayanları yazar sıfatına layık görmeyen bir edebi eleştiri hezeyanı başlatmıştı.”

Palto’yla ilgili şu sözleri de benzer yaklaşımların eleştirisidir.

“Yüzeysel okuyucu bu hikâyede, maskaranın tekiyle ağır şekilde dalga geçildiğini düşünecektir; ağırbaşlı okuyucularsa, Gogol’ün esas niyetinin Rus bürokrasisinin dehşet vericiliğini ifşa etmek olduğuna kesin gözüyle bakacaklardır.

“İlerici Rus eleştirmenleri bu karakterde mazlumların imgesini algıladılar ve hikâyenin tümünü bir toplumsal protesto olarak değerlendirdiler. Ama hikâyede bundan çok fazlası vardır.”

Nabokov’a göre, Palto’nun “gerçek değerini takdir edebilmek için, bir tür zihnî perende atıp edebiyatın basmakalıp değerlerinden kurtulmak, insanüstü hayal gücüyle düşsel bir yola düşmüş olan yazara eşlik edebilmek” gerekmektedir. Ona bu şekilde eşlik etmeyip basmakalıp değerlendirmelerle yetindiğimizde karşımıza çıkacak olansa, “tuhaf mizah ve renkli latifelerden duy[ulan] hazla sınırlı kalacaktır.”

“Ama derin su dalgıçları, siyah inci avcıları, derin sulardaki canavarları plajlardaki gölgeliklere tercih eden kişiler, Palto’da kendi varoluş durumumuzu, ender yaşanan akıldışı algı anlarına bağlayan gölgeler bulacaktır.”

Nabokov’un Palto’ya ilişkin şu saptamaları aynı zamanda Gogol’ün öykü türüne kazandırdıkları hakkında da değerlendirilmeye müsaittir:

“Sadece insan ve acınası değildir Akaki Akakiyeviç. Daha fazlasıdır; tıpkı arka planda bir hicviyeden ibaret olmaması gibi. (…) Çiğ renklerle boyanmış perdelerin gerisindeki bir şeylere dair anıştırmalar, anlatının sathi dokusuyla öyle sanatkârane şekilde kaynaştırılmıştır ki, toplum-faydacı düşünen Ruslar bu anıştırmaları tamamen gözden kaçırmışlardır. Ama Gogol’ün hikâyeleri yaratıcı tarzda okunduğu vakit, şurada ya da buradaki en masum betimleyici pasajların, şu ya da bu sözün, bazen bir belirteç veya önermenin, mesela ‘hatta’ yahut ‘neredeyse’ kelimesinin, cümleyi karabasandaki çılgın havai fişekler misali patlatacak şekilde kullanıldığı ortaya çıkmaktadır; bazen de gelişigüzel bir sohbet havasında başlayan cümle, birden yolundan çıkıp, aslında ait olduğu akıldışılığa doğru yönelir; yahut yine aniden, bir kapı açılıverir, içeri koca köpüklü dalgalar halinde giren şiir, sonunda yine gülünç sözler içinde çözülüp gider ya da kendi parodisine veyahut bir hokkabazın lafazanlığına döner; o lafazanlık da Gogol’ün tarzının bir parçasıdır.”

Bugün öyküden söz ettiğimizde en sık duyacağımız tabirlerin başında “anıştırma”nın gelmesi ya da öyküde anlatılanların “daha fazlası”ndan, “perdenin gerisindeki”lerden dem vurulduğuna sıkça rastlamamız, Gogol’ün paltosundan sonraki kuşaklardan öykücülerin bulup çıkarttıklarıyla ilgili olmalı.

Palto’da “küçük insan”ı ve bürokrasi yergisini vurgulayan Belinski ve Dobrolyubov gibi 19. yüzyıl Rus eleştirmenleri “gerçekçi”dirler ve Palto’yu yukarıda özetlediğim (ve Nabokov’un yerden yere vurduğu) nedenlerle önemsemişlerdir. İşin ilginç yanı, 20. yüzyıl başlarında Rusya’da ortaya çıkan “biçimci ekol”ün mensubu eleştirmenler de Palto’yu önemsemişlerdir. Palto’nun çok farklı iki edebi ekolün birlikte ama bambaşka nedenlerle önemsediği bir kitap olduğuna dikkat çekmek gerekir. Gogol’ün bugün öykü türünün en önemli öncü yazarlarından sayılmasının nedeni de budur. Öykünün ileride çok farklı biçim ve üsluplarla yazılacağının, büyük bir çeşitlilik göstereceğinin bir habercisi gibidir. Gogol’ün Palto’sundan çıkan öykücüler (ya da onun paltosundan çıkan yazarların paltolarından çıkanlar) paltoda bulduklarını, kimi zaman onunla çatışarak kimi zaman da onun yolunu izleyerek, kendi öykü çizgisi içerisinde geliştirmişlerdir.

Todorov’un derlediği Yazın Kuramı/Rus Biçimcilerin Metinleri başlıklı kitapta yer verilen tek çözümleme Palto hakkındadır. Rus Biçimciliğinin en önemli isimlerinden Boris Eyhenbaum, “Gogol’ün Palto’su Nasıl Yapıldı?” başlıklı makalesinde bu öyküyü biçimci ekolün ölçüt ve yaklaşımlarıyla çözümlemiş, öyküleme tekniklerini ayrı ayrı incelemiştir. Eyhenbaum, metin boyunca başta öykünün başkahramanı Akaki Akakiyeviç’in isminden başlayarak metindeki cinasları, “mantıksal anlamdan hemen hemen yoksun ama söyleyişe ilişkin anlatımsallığı içinde çok güçlü” olan kelime seçimlerini; Akakiy ile Petroviç’in konuşmalarındaki söyleyiş biçimlerindeki farklılıkları örnekleriyle gösterir. Anlatıcının gevezeleşmesinin (Nabokov buna “lafazanlık” diyor) ise dolaysız anlatı tekniğiyle nasıl bir ilişkisi olduğunu belirten Eyhenbaum, “gereksiz” ayrıntıların kendiliğinden ortaya çıktığı bu tekniğin, “bütün öyküye gerçek bir hikâyenin, gündelik olay biçimindeki, ama bütün ayrıntıları anlatıcı tarafından bilinmeyen bir hikâye görünümü” verdiğini vurgular.

Eyhenbaum’a göre, Gogol Palto’da kullandığı farklı teknikleri (duygusal ve melodram yüklü anlatım, güldürülü öyküleme, “şakacı ve özensiz gevezelikler”) öyle bir biçimde kompozisyon haline getirmiştir ki sonuçta grotesk ortaya çıkabilmiştir. Eyhenbaum da Belinski’ye göndermede bulunur. “Belinski’nin büyülediği naif ve duyarlı yazın tarihçilerimizin bizi inandırdığı gibi” der, “Akakiy Akakiyeviç’in iç dünyası önemsiz değildir, ama çok özeldir ve kesinlikle çevreden yalıtılmıştır.” Gogol öyküde kullandığı teknikler ve oluşturduğu kompozisyonla “kendine özgü yasaları ve boyutları olan” özel bir dünya yaratmıştır, paltonun Akakiy için bu denli önem kazanması bu özel dünya içerisinde böylelikle mümkün olabilmiştir. Kuşkusuz, öykünün sonunda ortaya çıkan hayalet de bu kompozisyonun bir sonucudur.

Öykünün gazete ve dergilerde anekdotların aktarılmasından çıkıp, edebi bir tür olarak kabul edilmesinde Edgar Allen Poe ile Gogol’ün yapıtlarının dünyanın iki ucunda eşzamanlı olarak ortaya çıkmış olması da ilginçtir – Poe ve Gogol aynı yıl doğmuşlardır, 1809’da. Gogol’ün yaşıtı Poe’nun öykülerinde de hayaletler sıkça karşımıza çıkar. Poe, öykülerinde karşılaştığımız bu gibi gerçeküstü olgulara öykülerinin sonunda bir açıklama getirmeye çalışır. Öykü kişisi sarhoştur, afyon çekmiştir, ateşli bir hastalığı vardır… Gogol’ün anlatıcısı ise çok olağan bir olaymış gibi söz eder hayaletin ortaya çıkışından. (Nabokov’un ise hayaletin ne/kim olduğuna dair ayrı bir açıklaması var.) Yine de bu iki yazarın hayaletlerle haşir neşir olması rastlantısal olmasa gerek. 19. yüzyıl sonunda hayalet hikâyeleri popüler kültürün önemli bir ögesidir – Palto’dan sadece 6 yıl sonra 1848’de yayınlanan Komünist Manifesto’nun girişinde Avrupa semalarında dolaşan bir hayaletten söz edilmesi de boşuna değildir.

Paltoya sahip olduğu kısa süre içerisinde Akakiy değişmiş, neredeyse bambaşka bir insan olmuştur. Bir hayaletken (çok zaman kimsenin varlığından haberdar olmadığı bir hayat sürmesi böyle yorumlanamaz mı?) normal bir insana mı dönmüştür, o kısa süre içerisinde daha önce yapmadıklarını yapması, hissetmediklerini hissetmesi onun kendisinin bir hayaletine ya da olmayan başka bir şeye dönüştüğü anlamına mı gelir, bunlar tartışılabilir. Aynı biçimde, absürd olanın Akakiy’in yıllar boyu sürdüğü hayat mı, yoksa paltonun onun ölümünün ardından hayalete dönüşmesi mi olduğu sorusuna tam bir yanıt vermek mümkün değil. Vermemiz de gerekmiyor. Nabokov’un sözünü yinelemekte fayda var. Palto’yu okuduğumuzda, yayınlanmasının üzerinden nerdeyse 175 yıl geçmesine rağmen, “kendi varoluş durumumuzu, ender yaşanan akıldışı algı anlarına bağlayan gölgeler bul[mak]” bugün de mümkün.

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir. 

Nikolay V. Gogol; 31 Mart 1809’da Ukrayna’nın Soroçinski köyünde, orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Gogol, köy ortamında geçen çocukluk yıllarından sonra 1828’de Petersburg’a gider, edebiyata olan ilgisi de bu dönemlerde başlar. 1831’de kısa hikâyelerini yayımlar. Oyun, öykü ve roman olmak üzere edebiyatın çeşitli formlarında eserler üretir. Gerçekçi ve romantik bir tarzda kaleme aldığı metinleri eleştirmenler tarafından ilgiyle karşılanır. Müfettiş adlı oyununda Rus bürokrasisini eleştirdiği için şimşekleri üzerine çeker ve Rusya’dan ayrılıp Roma’ya geçer. Burada Puşkin’in ısrarıyla Ölü Canlar adlı meşhur romanının birinci cildini yazıp bitirir. 1842’de Palto adlı hikâyesini yazar, aynı yıl en yakın arkadaşı Puşkin’i kaybeder. Puşkin’in ölümünden sonra Rusya’daki popülerliği artar, ömrünün sonuna doğru daha önce eleştirisini yaptığı kilise kurumuna, dini dünya görüşüne dönüş yapar ve dindar bir hayatı benimser. 43 yaşındayken, 4 Mart 1852’de hayata gözlerini yumar.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.