Sadece acılarımızı değil, kendimizi de benzersiz sayıyoruz.’


Behçet Çelik, yeni öykü kitabı Kaldığımız Yer’de yaşadığımız çevrenin, coğrafyanın, günlük hayatta girdiğimiz ilişkilerin, yorgun, soru sormaktan yılmış ruh halimizin fotoğraflarını çekiyor. Geçmişin acıları, o acıları yaşayanlar, “buraları” terk etmiş olanlar, seslerini, bakışlarını bize ulaştırmaya devam ediyorlar. Çünkü kaldığımız yer, bir araf değildir; konuşup hesaplaşamadığımız sürece bizi almayacak, karşıya geçirmeyecek bir acılar köprüsüdür.” Behçet Çelik ile Kaldığımız Yer’i konuştuk.

Kaldığımız Yer… “Kişinin kaderi yaşadığı coğrafyaya benzer” düşüncesi etrafında mı şekilleniyor bu hikâyeler?
Yazmak bir seçim yapmaktır, sayısız seçeneklerden bazısını seçip onlar hakkında yazarız. Coğrafyayla da kuşkusuz ilgisi vardır seçimimizin, ama daha önemli bir nokta var: O coğrafyadaki büyük bir çeşitlilik arz eden insanların bazılarını seçer, onlara odaklanırız. Kitapla doğrudan ilgisi olmayan bir örnek vereyim. 2011 senesinin son günlerinde Roboskî’de 34 yurttaşımız katledildi, iki gün sonra çılgınlar gibi eğlendi insanlar. O ölen gencecik insanlar da, katliamın ertesinde eğlenenler de, bu coğrafyada, aynı ülkenin sınırları içerisinde, aynı ülkenin yurttaşları olarak yaşıyorlardı. Bir de bu eğlenceleri gördüklerinde kendileri ve başkaları adına utanıp yerin dibine girenler vardı. Onlar da bu coğrafyadalar. Aynı coğrafya ama çok farklı kaderler söz konusu. Galiba bu kitabın ilk bölümündeki öykü kişileri daha çok bu coğrafyanın sözünü ettiğim son grubundakilere yakınlar.

“Çatısız Binaya Damdan Girdik” diğer hikâyelerin yanında bir farkı olduğunu fısıldıyor gibi. Türkiye coğrafyasının bütün acılarından geçmiş gibi. Bu hikâye için “panoramik bir Türkiye görüntüsü” demek ne derece doğru olur? Hikâyenin böyle bir yapısı var mı?
O öyküde Türkiye coğrafyasının bütün acılarının bir panoraması olduğunu sanmıyorum. Böyle bir şeyi amaçlamadım. Yolları kesişmiş bir ikisinden söz edilebilir, ama bu zamanda ve burada yaşanan acılar da, ne yazık ki büyük bir çeşitlilik gösteriyor. Öykü bütün acılardan değil, bir ikisinden geçiyor ancak. Öyküde farklı nedenlerle doğduğu yerden sürülmüş, kaçmış, kaçmak zorunda kalmış, yurtlarını, mahallelerini, şehirlerini terk etmiş olanların yolları, başka bir grup insanın terk ettikleri ya da terk etmek zorunda kaldıkları bir mekânda kesişiyor. Bu mekân kentsel dönüşüm nedeniyle boşaltılmış, yarısı inşaatlardan yarısı henüz yıkılmamış binalardan oluşan bir mahalle. Mekânın kendisi de, geçici olarak konuk ettikleri gibi yersiz-yurtsuzlaşmış durumda. Belki buradan bakıldığında panoramik bir görüntüden söz edilebilir.

image16

“Acılar yarışmaz, yarıştırılmaz; her acı acıttığı yere kayıtlıdır, orayı deşer, kanatır ama başkalarının acılarına kayıtsız kalmamızı gerektirmez bu.” Günümüz insanının sorunlarından biri de herkesin kendi acısını benzersiz sayması mı? Dönüp de bir başkasının acısına bakmıyor, onun acısına duyarsız mı kalıyoruz çoğu zaman?
Sadece acılarımızı değil, kendimizi de benzersiz sayıyoruz galiba. Acılarına değil sevinçlerine de kayıtsızız bizim gibi olmayanların. Gündelik hayatlarına da, nasıl geçindiklerine, geçinemediklerine… Kendimizi dünyanın merkezi sayıyoruz. Çok yanlış değil, kendi dünyamızın merkezindeyiz elbette, ama başkalarının da kendi dünyalarının merkezi olduğunu göz ardı ediyoruz. Kendi üzerimize kapanıp kaldığımızda kendi acılarımızın da farkında olmuyoruz. Kendimize acıyor, kendimize acımanın bize kazandırdıklarıyla yetiniyor, eğleşiyoruz, oyalanıyoruz. Farkında olmadığımız acılarımız ise bizi içeriden çürütüyor. Edebiyat, hem biricik olduğumuzu hem de birbirimize ne çok benzediğimizi hissettirir. Çok büyük acıları da anlatsa bir edebiyat metni, “Sizin acılarınız anlattığım bu acının yanında nedir ki?” demez, aksine insanın kendi acısının farkına varmasını sağlar. Edebiyat, “başkalarının acılarına karşı duyarsız olmayın” da demez, öğüt vermez, nasihat etmez, acının ne olduğu, nasıl yaşandığı, hayattan, hayatlardan neler alıp götürdüğüyle ilgilidir.

“Ta İstanbul’dan kalkıp ülkenin bir ucuna tanımadığı etmediği insanlara yardım için gelmiş biri, ya çok memnundur halinden ya da kaçtığı büyük bir mutsuzluk vardır,” diyor anlatıcı, kitabın ilk hikâyesinde. Birinin yaşadığı yeri terk etmesi sanıldığı gibi öyle kolay değil herhalde, yanılıyor muyum? Muhakkak geride bıraktıklarına bakmak gerekiyormuş gibi gelir bana, siz ne düşünürsünüz?
Bu öykünün anlatıcısı derinlerde gıpta ettiği arkadaşının hayatında da bir oturmamışlık aradığı için, bunu bulabilirse kendi hali gözüne o kadar da kötü görünmeyeceği için böyle bir cümle kuruyor. Dikkat ederseniz, arkadaşı temelli bir yeri terk etmiş de değil zaten, senelik izninde bir mülteci kampına çalışmaya gitmiş sadece. Eşini, kızını geride bırakmışsa da belirli bir süre için yapmış bunu. Öyküde anlatılan günün ertesinde de onların yanına varmış olacak. Öykünün anlatıcısının bu cümlesinde günümüzde hayli yaygınlaşmış sinik bir bakış açısı var; o kadar yaygın ki kimi zaman bunu kendi hal ve tavırlarımızda da görmemiz mümkün. Bir yandan içten içe bir şeylerin değişmeyeceğine, böyle gelmiş olanların böyle gideceğine inanıyoruz, bir yandan da bir şeyleri değiştirmek için küçük adımlar atanları hor görüyor, küçümsüyoruz. Özellikle orta sınıfın karakteristik bir özelliği halini aldığı bile söylenebilir bu bakış açısının. Kendi kımıltısızlığını, umutsuzluğunu, beklentisizliğini, teslimiyetini haklı çıkarmanın yolunu başkalarındaki olumlu çabaların beyhudeliğini vurgulamakta bulan bir tutumdan söz ediyorum. Öykünün anlatıcısının arkadaşına izafe ettikleri de ondaki benzer bir tutumun sonucu.

image18

Yine aynı hikâyede “Savaş mavaş değil dostum, apaçık yeryüzünden silmeye azmetmişler. Dertleri de din falan değil, hâkimiyet, güç kazanmak…” diyor karakterlerinizden biri. Bu isyanın nedenini günümüz siyasetiyle bağdaştırabilir miyiz? Artık bir biçimde koltuğu sallanan iktidarın da böyle mi yaklaşımı olduğu söylenebilir mi?
Yüz yıl önce bu coğrafyada yaşananlara hayli benzeyen şeylerin burnumuzun dibinde, sınırın hemen ötesinde aynen yaşandığından söz eder o karakter. Onun isyanı bunca zaman geçmiş olmasına rağmen bir şeylerin çok değişmemiş olmasına, aynı stratejilerin ortaya konmasına daha çok. Yaşanan kötü şeylerin, katliamların, kırımların, soykırımların ardından sular durulduğunda olanları hatırlar alıntıladığınız cümlenin devamında, isyanı aynı zamanda bunadır. Ölenler ölür, katledilenler katledilir, peşinden topraklar, zenginlikler paylaşılır, bu paylaşımdan nemalananlar, bunlar hiç olmamış gibi, zenginliklerinden, güçlerinden, hâkimiyetlerinden söz eder, bununla gurur duyarlar.

“Taşların Şıpırtısı” hikâyesindeki Tülin Hanım ile Küçük Prens arasında müthiş bir bağın olduğunu düşündüm okurken. Tülin Hanım’ın olaylara bakışında, hayatı algılayışında Küçük Prens’in etkilerinden söz edebilir miyiz?
Bu öyküyü yazarken Küçük Prens hiç aklımdan geçmedi doğrusu. Tülin Hanım, öykünün öbür iki kişisine göre yaşı daha ileri, çok şey yaşamış, deneyimlemiş biri. Yaşadıklarının ışığında oluşmuş bir bakışı, algılayışı var – bilmiyorum, belki Küçük Prens’i de okumuştur. Anlattıkları doğrudan yaşadıklarıyla ilgili değil, ama taşlara yakıştırdıklarında bir zamanlarki hayatından, hayal kırıklıklarından izler var. Anlattığı, yakıştırdığı hikâyede onun hayatına dair hikâyelerin de saklı olduğu duygusunu vermeye, bunun ipuçlarının sezdirmeye çalıştım, ne ölçüde becerebildim, bilemiyorum.

“Lori… Lori…” daha önce Bir Dersim Hikâyesi isimli seçkide yer aldı. Şunu merak ediyorum: Seçim sonrası ve devamında Dersim’le yüzleşmenin, Dersim’i anlamanın akıbetinin değişebileceğini, daha farklı bir komunda yer alabileceğini düşünüyor musunuz? Bu konuda bir öngörünüz var mı?
Bir Dersim Hikâyesi için Murathan Mungan bir öykü yazmamı istediğinde katliamın mağdurlarının yaşadıklarıyla ilgili bir şey yazamayacağımı düşündüm. Bir yandan da iyi-kötü bir Dersim külliyatı yayınlanmıştı o güne dek ve çok şey de yazılmış, anlatılmıştı. Mağdurun değil ama failin gözünden yazmak daha mümkün göründü bana. Onu da 1938’de yaşadıklarıyla değil, ancak sonrasındaki hayatında neler olabileceğiyle… Tarihteki bu gibi olaylar, şu ya da bu nedenle birdenbire olmuş değillerdir, bunları bir süreç dâhilinde değerlendirmek gerekir. Üstelik sadece o olayların öncesini değil, sonrasını da bu değerlendirmeye katmak lazım. Bu gibi katliamlar başka olayların sonucu olduğu gibi, daha sonraki olayların da nedeni, basamağı, ateşleyicisi olmuştur. Yüzleşmenin, anlamanın akıbeti, yaşananlar böyle bir tarihsellik içerisinde değerlendirildiğinde değişebilir ancak. 1938’i 1915’ten ve 1990’lardan, hatta günümüzde yaşananlardan ayırarak anlamlandırmak eksik olur. Daha bütünlüklü biçimde geçmişle ve hakikatlerle yüzleşmeye cesaret etmek gerekiyor. Dersim’de yaşananları sadece 1938’de yaşanıp bitmiş olarak gördüğümüzde, o zaman buna karar verenleri yargılar geçeriz, oysa bu kararların öncesi ve sonrası var. Öte yandan 1938’in açıkça tartışılabilmesi, yıllarca saklanmış yanlarının geniş kesimlerce öğrenilmesi öncesinde ve sonrasındaneler yaşandığını görmemiz için de faydalıdır. Odağımız genişler, nedenlerle sonuçlar arasındaki bağı kavramamız kolaylaşır.

image15

Kaldığımız Yer / Yazar: Behçet Çelik / Can Yayınları / Öykü / Yayına Hazırlayan: Faruk Duman / Düzelti: Aylin Samancı, Burçak Karabağ / Mizanpaj: Bahar Kuru Yerek / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Basım: Nisan 2015 / 144 Sayfa

Behçet Çelik, 1968’de Adana’da doğdu. İlk öyküsü 1987’de Varlık’ta yayımlandı. Yazılı Günler ve Virgül dergilerini hazırlayanlar arasında yer aldı. İki Deli Derviş (1992), Yazyalnızı (1996), Herkes Kadar (2002), Düğün Birahanesi (2004), Gün Ortasında Arzu (2007; 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı), Diken Ucu (2010; 2011 Haldun Taner Öykü Ödülü) adlı öykü kitaplarının yanı sıra, Dünyanın Uğultusu (2009), Sınıfın Yenisi (2011), Soluk Bir An (2012) isimli romanları ile Ateşe Atılmış Bir Çiçek/Yazarlar, Kitaplar, Okuma Notları (2012) isimli deneme kitabı yayımlandı. Doğup büyüdüğü Adana hakkında kaleme alınmış yazılardan oluşmuş Adana’ya Kar Yağmış (2006) adlı kitabı derledi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.