Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım – Elena Ferrante

 

“Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, İtalya’da bir kenar mahallede yetişen iki genç kızın çekişmeler, kıskançlıklar ve sırlarla örülü dostluklarını, zorluklarla geçen büyüme ve varoluş serüvenlerini anlatıyor. “Napoli Romanları”nın ilki 50’lerde, fakir bir mahallede başlıyor. Bu unutulmaz dostluk hikâyesinde fazlasıyla akıllı ve duyarlı iki genç kız, Lenù ile Lila, boğucu erkek-egemen kültür, duyarsız, buyurgan aileleri ve yoksunluklar karşısında birbirlerinde teselli bulur. Ancak bu iki sıradışı arkadaş büyüdükçe, onlara dayatılan değerleri kabule yanaşmayacak, büyük fedakârlıklar da gerektirse, birer kadın olarak tutkularını yaşamak ve yaratıcı olmak için ellerinden geleni yapacaktır…” Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

Lila ve ben, Don Achille’nin apartman dairesine ulaşan karanlık merdivenleri sıra sıra basamakla, dizi dizi merdiven dönemeciyle tırmanmaya karar verdiğimizde arkadaş olduk.

Avlunun menekşe rengi ışığını, ılık ilkyaz akşamına özgü kokuları anımsıyorum. Anneler akşam yemeği hazırlıyorlardı; eve dönme zamanıydı ama biz meydan okuma merakıyla özellikle gecikiyorduk ve cesaret nişanesi olarak birbirimize de tek söz etmiyorduk. Bir süredir okulda ve okul dışında hep bunu yapıyorduk. Lila elini ve kolunu lağım çukurunun kara ağzına sokuyordu; sonra da aynını ben yapıyordum; karafatmalar derimde yürümesin, fareler elimi ısırmasın diye umarken yüreğim küt küt atıyordu. Lila, Bayan Spagnuolo’nun zemin katındaki penceresine tırmanıyor, çamaşır ipinin gerili olduğu demir çubuğa asılıyor, öne arkaya sallanıp kendini kaldırıma bırakıyordu ve ben, düşüp canımı yakmaktan korksam da onun ardından aynını yapıyordum. Lila, bilmem ne zaman sokakta bulduğu ve bir perinin armağanı olarak cebinde taşıdığı Fransız toplu iğnesini çilli derisinin altında yürütüyor; ben de avcunun içinde beyazımsı bir tünel kazan metal ucu inceliyordum. Sonra iğneyi çıkarıp bana uzatıyordu ve aynını yineliyordum.

Derken, anne ve babasını anımsatan bir bakışla, kıstığı gözleriyle ve kararlı bir ifadeyle bana baktı ve sonra Don Achille’nin oturduğu apartmana yöneldi. Korkudan buz kestim. Don Achille masallardaki canavardı, ona yaklaşmamak, bakmamak, onunla konuşmamak ve onu gözetlememek konusunda ailemin kesin emri vardı; ne o ne de ailesi varmış gibi davranmam gerekiyordu. Ona karşı duyulan ve yalnızca benim ailemle sınırlı kalmayan nefret ve korkunun kaynağının ne olduğunu bilmiyordum. Babamın onu anlatış biçiminden iriyarı, suratı mor sivilcelerle dolu, bana sakin bir otorite sıfatı gibi görünen “Don” ön adına rağmen kızgın biri olduğunu hayal ederdim. Ne bileyim, demir, cam, ısırgan gibi bir maddeden yapılmış olmalıydı ama canlıydı ve o kadar canlıydı ki burnundan ve ağzından çıkan nefes adeta tütüyordu. Uzaktan beni görse bile gözlerime yakıcı ve sivri bir şey atacak sanıyordum. Hele hele evinin kapısına yaklaşma çılgınlığında bulunursam, beni kesinlikle öldürürdü.

Lila bir kez daha düşünür ve geri döner diye oyalandım. Ne yapmak istediğini biliyordum, çaresizce bu düşünceyi aklından çıkarır diye ummuştum ama nafile. Daha sokak lambaları da, merdiven ışıkları da yanmamıştı. Evlerden öfkeli sesler yayılıyordu. Onu izlemek için avlunun mavimsi ortamını terk edip apartman kapısından karanlığa girmem gerekiyordu. Nihayet karar verdiğimde önce hiçbir şey göremedim, sadece eski eşya ve DDT kokusu duydum. Sonra karanlığa alıştım ve Lila’nın ilk basamakta oturduğunu gördüm. Kalktı ve tırmanmaya başladık.

Duvarlara tutunarak, o benim iki basamak önümde, ben onun iki basamak gerisinde, aradaki mesafeyi kısaltmak ya da çoğaltmak arasında tereddüt ederek çıkıyorduk. Sırtını badanası dökülmüş duvara sürterek çıktığını, merdiven aralıklarının bizim evinkilere oranla çok daha yüksek olduğunu anımsıyorum. Titriyordum. Her adım tıkırtısı, her insan sesi arkamızdan gelen ya da elinde tavuk göğsü yarmaya yarayan koca bir bıçakla karşımıza çıkıverecek olan Don Achille anlamına geliyordu. Kızarmış sarmısak kokusu duyuluyordu. Don Achille’nin karısı Maria beni tavadaki kızgın yağa atacak, çocukları beni yiyecek, kendi de babamın barbun balıklarının kafasına yaptığı gibi başımı içine çekecekti.

Sık sık durduk, her seferinde Lila’nın geri dönmeye karar verdiğini umuyordum. Ben çok terlemiştim, onu bilmiyorum. Arada sırada yukarıya, bilmem nereye bakıyordu; sadece her dönemeçte büyük pencerelerin griliği görünüyordu. Işıklar ansızın ama ölgünce yandı, tozlu lambalar yüzünden hâlâ pek çok bölge tehlike dolu görünüyordu. Düğmeyi çeviren Don Achille miydi acaba diye bekledik ama bir şey işitmedik, ne adım, ne açılan ya da kapanan kapı sesi. Sonra Lila devam etti, ben de peşinden.

O doğru ve gerekli bir şey yaptığını düşünüyordu, bense her türlü mantıklı gerekçeyi unutmuştum ve sadece o çıktığı için çıkıyordum bu merdiveni. O dönemin en büyük tehlikesine doğru ağır ağır tırmanıyor, korkuyla yüzleşiyor ve onu sorguluyorduk.

Dördüncü merdiven dönemecinde Lila hiç beklenmedik biçimde davrandı. Durdu, beni bekledi ve yanına varınca elimi tuttu. Onun bu davranışı aramızdaki her şeyi sonsuza dek değiştirdi.

image8

Onun kabahatiydi. Çok uzun olmayan bir süre önce –on gün, bir ay, kim bilir, o zamanlar zaman kavramımız yoktu– ansızın bebeğimi elimden kapmış ve bodrumun dibine fırlatmıştı. Şimdi korkuya doğru tırmanıyorduk, o gün de koşarak bilinmeze inmek zorunda kalmıştık. Yukarı, aşağı, sanki hep dehşet verici bir şeye doğru gidiyorduk; bu dehşet aslında bizden önce de orada yer alıyordu ama bizi, hep bizi bekleyip durmuştu. İnsan bu dünyada henüz yeni olduğunda, felaket duygusunun kaynağında hangi felaketlerin var olduğunu anlaması zor oluyor; belki bunu anlama gerekliliğini bile duymuyor. Yarın beklentisi içinde olan yetişkinler arkasında dün, bir önceki gün, en fazla bir önceki hafta olan bir şimdi içinde hareket ediyorlar: gerisini düşünmek istemiyorlar. Küçükler ise dünün, önceki günün, hatta yarının anlamını bilemiyorlar; onlar için her şey bu, şimdi oluyor; sokak bu, kapı bu, merdivenler bunlar, bu anne, bu baba, bu gün, bu gece. Ben küçüktüm ve hesaba göre bebeğim benden daha çok şey biliyordu. Ben onunla konuşuyordum, o benimle konuşuyordu. Selüloitten yapılmış yüzü, selüloitten yapılmış saçları, selüloitten yapılmış gözleri vardı. Annemin, nadir mutlu anlarından birinde dikmiş olduğu çok güzel mavi bir fistanı vardı. Oysa Lila’nın bebeği içi talaş dolu, sarımsı bez bedene sahipti; bana çirkin ve pasaklı görünürdü. İki bebek bakışırlar, birbirlerini tartarlar, fırtına koptuğunda, gökler gürlediğinde, daha büyük ve daha güçlü biri sivri dişleriyle onları kapmaya kalktığında kollarımızın arasına kaçmaya hazır beklerlerdi.

Avluda oynardık ama sanki birlikte oynamaz gibiydik. Bodrum katının zemin penceresinin bir yanında yere Lila otururdu, öteki yanında ben. Burayı severdik, çünkü parmaklığın arasındaki betona ve tel örgüye karşı hem benim bebeğim Tina’nın, hem Lila’nın bebeği Nu’nun eşyalarını yerleştirirdik. Oraya taşlar, gazoz kapakları, minik çiçekler, çiviler, cam kırıkları dizerdik. Lila’nın Nu’ya söylediği şeyleri havada kapar, alçak sesle ve birazcık değiştirerek Tina’ya söylerdim. Eğer o eline bir kapak alır, şapka gibi bebeğin başına koyarsa, ben de yerel lehçeyle kendi bebeğime şöyle derdim: Tina, kraliçe tacını tak, yoksa üşütürsün. Eğer Nu, Lila’nın kucağında seksek oynarsa, az sonra ben de aynı şeyi Tina’ya yaptırırdım. Ama o zamanlar hiçbir oyunu birlikte oynamaz, işbirliği yapmazdık. Hatta o yeri bile konuşup anlaşmadan seçerdik. Lila oraya gider otururdu, ben sanki başka bir tarafa gidecekmiş gibi dolaşırdım. Sonra sanki bir şey olmamış gibi gidip havalandırma boşluğunun öteki yanına yerleşirdim.

Bize en çekici gelen bodrumdan çıkan serin havaydı, ilkbahar ve yaz günlerinde serinleten bir esinti gibiydi. Ayrıca örümcek ağlarıyla parmaklıktan, karanlıktan; kırmızımsı pasıyla, hem benden hem Lila’dan yana iki karşılıklı delik oluşturarak kıvrılmış telden ve o boşluktan karanlığa attığımız taşların yere değdiğinde çıkardığı sesten hoşlanırdık. O zamanlar her şey güzel, her şey korkutucuydu. Bu delikler, kimi zaman kucağımızda güvende olan ama çoğunlukla kıvrık telin yanına bırakılan, bodrumun soğuk esintisine, tehditkâr seslerine, hışırtılarına, çıtırtılarına, gıcırtılarına maruz kalan bebeklerimizi elimizden kapabilirdi.

Nu ve Tina mutlu değillerdi. Bizim her gün deneyimlediğimiz o dehşet duygusu aynı zamanda onlarındı da. Taşların, evlerin, çayırın, evlerin içindeki ve dışındaki insanların üzerine düşen ışığa güvenmiyorduk. Onda karanlık köşeler, bastırılmış ama patlamaya hazır duygular sezinliyorduk. Gün ışığında bizi ürküten her şeyi o karanlık ağızlara, mahallenin apartmanlarının altında açılan mağaralara bağlıyorduk. Don Achille örneğin, sadece en üst kattaki evinde oturmuyordu; aynı zamanda aşağıda örümcekler arasında bir örümcek, fareler arasında bir fare, bütün formlara bürünen bir formdu. Onu uzun hayvan pençeleriyle, camlaşmış, taş kesilmiş ve zehirli otlarla kaplı bedeniyle, yerdeki ızgara deliklerinden düşürdüğümüz her şeyi alıp koca kara çantasına atan bir canavar olarak hayal ediyordum. O çanta Don Achille’nin temel gereçlerinden biriydi, hep yanındaydı, evde bile çıkarmıyordu ve canlı, ölü ne bulursa içine atıyordu.

Lila benim böyle bir korkuya sahip olduğumu biliyordu, bebeğim bu konuda yüksek sesle konuşuyordu. Bu nedenle daha hiç konuşmadan, bakışlar ve hareketlerle bebeklerimizi değiş tokuş ettiğimiz o ilk gün, o Tina’yı elimden aldığı gibi ızgara arasından aşağı attı ve böylece bebek karanlığın içinde yuvarlandı.

. . .

Lila, ben ilkokul bire giderken hayatımda belirdi ve çok kötü yürekli bir kız olduğundan beni hemen etkiledi. O sınıfta hepimiz biraz kötüydük ama bunu sadece Oliviero öğretmen görmediğinde yapardık. Lila ise daima kötüydü. Bir seferinde kâğıt havluyu minik minik parçaladı, bunları önce mürekkep şişesinin deliğine soktu, sonra kalem ucuyla yakalayıp üzerimize fırlattı. İki kez saçıma, bir kez beyaz yakama geldi bu mürekkepli kâğıtlar. Öğretmen hepimizi korkutan iğneli, uzun ve sivri sesiyle kendine özgü o haykırışıyla bağırdı ve hemen tahtanın arkasına cezaya gitmesini emretti. Lila söz dinlemedi ve hatta korkmuş gibi bile görünmediği gibi mürekkebe batmış kâğıtları çevresine fırlatmayı sürdürdü. O zamanlar tahminen kırkını yeni geçmiş bile olsa bize çok yaşlı görünen iri cüsseli Oliviero öğretmen onu tehdit ederek kürsüden inerken kim bilir neye takıldı, dengesini yitirdi ve gidip yüzünü bir sıranın sivri köşesine çarptı. Ölü gibi serildi kaldı zemine.

Sonra ne oldu hatırlamıyorum, tek hatırladığım öğretmenin koyu renk bir bohça gibi yerde yatan devinimsiz bedeni ve Lila’nın onu ciddi bir ifadeyle seyredişiydi.

Aklımda bunun gibi pek çok kaza kalmış. Çocukların ve büyüklerin sıklıkla yaralandığı bir dünyada yaşıyorduk; yaralardan kan akar, iltihap toplardı; kimi zaman da ölürdü insanlar. Bayan Assunta’nın kızlarından biri çiviyle yaralanıp, tetanostan ölmüştü. Bayan Spagnuolo’nun en küçük oğlu boğmaca yüzünden can vermişti. Kuzenlerimden biri yirmi yaşındayken bir sabah, küreğiyle enkazda çalışmaya gitmiş, akşam ağzından ve kulaklarından kan gelesiye ezilerek ölmüştü. Annemin babası inşaatta çalışırken aşağı düşmüş, hayatını kaybetmişti. Bay Peluso’nun babasının bir kolu yoktu, çünkü beklenmedik biçimde tornaya kaptırmıştı. Giuseppina’nın ablası, Bay Peluso’nun karısı yirmi iki yaşındayken veremden ölmüştü. Don Achille’nin –hiç görmesem de sanki hatırlarmışım gibi hissettiğim– büyük oğlu savaşa gitmiş, iki kez ölmüştü; önce Pasifik Okyanusu’nda boğulmuş, sonra da köpekbalıklarına yem olmuştu. Melchiorre ailesinin tamamı, birbirlerine sarılmış olarak, dehşet çığlıklarıyla bombardıman altında can vermişti. Yaşlı Bayan Clorinda hava yerine gaz soluyarak gitmişti öteki dünyaya. Biz ilkokul birdeyken dördüncü sınıfa giden Giannino günün birinde bir el bombası bulup ona dokunduğu için can vermişti. Avluda birlikte oynamış olabileceğimiz ya da öyle olmayıp sadece bir isim olarak kalmış olan Luigina’yı öldüren ise lekeli hummaydı. Dünyamız böyle bir yerdi, öldürmekle ilgili kelimelerle doluydu: boğmaca, tetanos, lekeli humma, gaz, savaş, torna, enkaz, iş, bombardıman, bomba, verem, iltihap. Ömrüm boyunca bana eşlik etmiş pek çok korkuyu bu kelimelere ve o yıllara bağlıyorum.

Sıradan görünen şeyler yüzünden de ölünebilirdi. Mesela terlersen ve önceden bileklerini ıslatmadan musluktan soğuk su içersen ölebilirdin: bedenin minik, kırmızı beneklerle dolar, öksürük tutardı ve bir daha soluk alamazdın. Vişne yer de çekirdeğini tükürmezsen ölebilirdin. Sakız çiğner de dalgınlıkla yutarsan ölebilirdin. Ama olur da şakağına bir darbe yersen, ölüm kaçınılmazdı. Şakak çok kırılgan bir noktaydı ve buna hepimiz çok dikkat ederdik. Bir taş gelmesi yeterliydi ve taş atmak hayatın bir parçasıydı. Okul çıkışında köylü oğlanların oluşturduğu bir çete beklerdi bizi; başlarında manav Assunta’nın oğullarından biri olan Enzo (ya da Enzuccio) olurdu ve bizi görünce taş atmaya başlarlardı. Biz kızlar onlardan daha akıllı olduğumuz için onurlarının kırıldığını düşünürlerdi. Taşlar yağmaya başlayınca hepimiz kaçışırdık ama Lila bunu yapmaz, normal adımlarıyla yürümeyi sürdürür ve hatta bazen de dururdu. Taşların izlediği yolu sezmekte çok başarılıydı ve bugün zarif diyeceğim sakin bir hareketle hepsini savuştururdu. Bir ağabeyi vardı ve ne bileyim, belki ondan öğrenmişti; benim erkek kardeşlerim küçük olduğundan onlardan öğrendiğim bir şey yoktu. Lila’nın geride kaldığını fark ettiğimde çok korksam da durur onu beklerdim.

Daha o zamandan onu terk etmemi engelleyen bir şeyler vardı. Lila’yı iyi tanımıyordum, sınıfın içinde ve dışında sürekli yarış halinde olsak da onunla tek bir kez konuşmuşluğumuz yoktu. Ama bulanık bir düşünceyle, öteki kızlarla kaçarsam onda bana ait olan ve bir daha asla iade etmeyeceği bir şeyi terk edecekmişim gibi hissederdim.

Önceleri bir köşenin ardına gizlenir, Lila geliyor mu diye başımı çıkarır bakardım. Sonra yerinden kımıldamadığını görür, yanına gitmek için kendimi zorlardım, taşları geçiştirir hatta ben bile taş atardım. Ne var ki bunu inançsızca yapardım, zaten hayatta pek çok şey yaptım ama hiçbirine inanmadım, kendimi eylemlerimden kopuk hissettim hep. Lila ise küçüklükten beri –altı ya da yedi yaşında mıydı, pek çıkaramıyorum; Don Achille’nin evine çıkan merdivenleri tırmandığımızda sanırım sekiz ya da dokuz yaşımızdaydık– mutlak bir kararlılığa sahip olma özelliği sergilerdi. Bayrağımızın üç rengini taşıyan kalemi, bir taşı ya da karanlık merdivenlerin korkuluğunu tutuşunda –kalem ucunu sıranın tahtasına saplamak, mürekkebe batırılmış kâğıtları fırlatmak, köylü çocuklara taş atmak, Don Achille’nin kapısına kadar tırmanmak gibi–, bundan sonra gelecek edimi tereddütsüz yapacağı mesajını da iletirdi.

Çete, demiryolunun toprak sekisinden gelirdi, taşları da rayların arasından toplarlardı; bizden en az üç yaş büyük olan reisleri Enzo son derece tehlikeli bir çocuktu; defalarca sınıfta kalmıştı; çok kısa kesilmiş sarı saçları, açık renk gözleri vardı. Sivri kenarlı minik taşları tam hedefi vururdu ve Lila onları nasıl savuşturduğunu göstermek için bu minik taşları bekler, onu daha çok öfkelendirir ve daha da tehlikeli atışlarla karşılığını verirdi. Enzo’yu bir kez sağ ayak bileğinden vurduk, vurduk diyorum çünkü yassı ve kenarları keskin taşı Lila’ya veren bendim. Taş bir jilet gibi sıyırdı Enzo’nun cildini ve hemen kanayan kırmızı bir leke bıraktı orada. Oğlanın yaralanan bacağına bakışı hâlâ gözlerimin önünde: başparmağıyla işaretparmağı arasında atmaya hazırlandığı taşı tutuyordu, fırlatmak için kolunu havaya kaldırmıştı bile, ama şaşkınlık içinde donakaldı. Emrindeki oğlanlar da kanayan yaraya hayretler içinde bakıyorlardı. Lila ise atışının başarılı sonucu karşısında bir tatmin sergilemeyip, eğilip yeni bir taş aldı. Ben onu kolundan yakaladım ve bu bizim ilk temasımız oldu; ani ve korkutucu bir temas. Çetenin daha vahşileşeceğini hissetmiştim ve geri çekilelim istiyordum. Buna zaman kalmadı. Enzo kanayan bileğine karşın şaşkınlıktan sıyrıldı ve elindeki taşı fırlattı. Taş Lila’nın alnına vurduğunda ve darbenin etkisiyle onu devirdiğinde elim hâlâ onun kolundaydı. Bir an sonra kafası kırılmış durumda kaldırımda yatıyordu.

. . .

Kan. Genellikle feci lanetlemeler ve iğrenç küfürler havada uçuştuktan sonra akardı yaralardan. Sıralama buydu. Bana iyi bir adam gibi görünen babam bile, ona göre bu yeryüzünde bulunmayı hak etmeyen insanlar için sürekli hakaret ve tehdit yağdırırdı. Özellikle de Don Achille’ye takmış durumdaydı. Hep söyleneceği bir şeyler vardı ve arada sırada onun bu kötü sözlerinden etkilenmemek için ellerimle kulaklarımı tıkardım. Annemle konuşurken “senin kuzenin” derdi ama annem hemen bu kanbağını reddederdi (çok uzak bir akrabalık vardı) ve hakaretlerin dozunu yükseltirdi. Onların öfkesi beni ürkütürdü. Beni daha çok ürküten Don Achille’nin, hakkındaki hakaretleri çok uzaktan da olsa duyabilecek kadar büyük kulakları olmasıydı. Her an gelip bizi öldürecek diye korkardım.

Her neyse, Don Achille’nin yeminli düşmanı babam değil, Bay Peluso idi, çok mahir bir marangozdu ama daima beş parasızdı, çünkü kazandığı her kuruşu Bar Solara’nın arkasında bulunan odada kumara yatırırdı. Peluso sınıf arkadaşımız Carmela’nın, bizden büyük olan Pasquale’nin ve bizden daha sefil durumdaki iki küçük çocuğun babasıydı; bazen Lila ve ben onlarla oynardık ama hem okulda hem okul dışında bize ait şeyleri, kalemimizi, silgimizi, ayva şekerlememizi çalmaya çalışırlardı ve onlara attığımız dayak yüzünden evlerine yara bere içinde dönerlerdi.

Onu gördüğümüz dönemde, Bay Peluso bize çaresizliğin görüntüsü olarak görünürdü. Bir yandan her şeyini kumarda yitirirdi, öte yandan ailesinin karnını nasıl doyuracağını bilemediğinden insanların içinde kendini tokatlardı. Karanlık gerekçelerle mahvoluşunu Don Achille’den bilirdi, çünkü sanki o belalı bedeni mıknatıstan yapılmış gibi marangozluk aletlerinin hepsini ansızın kapmıştı ve böylece atölye de işe yaramaz olmuştu. Küfür kıyamet adamın atölyesini de elinden aldığını ve orayı salam-sosis imalathanesine çevirdiğini söyler dururdu. Ben yıllarca pense, testere, kerpeten, çekiç, mengene ve binlerce çivinin Don Achille’nin bedenini oluşturan madde tarafından bir arı gibi emildiğini zannettim. Yıllarca salam, kaşkaval peyniri, mortadella, domuz yağı ve jambon gibi farklı ürünlerin gene arı oğulu gibi onun kaba ve ağır bedeninden yayıldığını görür gibi oldum.

Bunlar hep geçmişin karanlığında olup bitmiş işlerdi. Don Achille doğasındaki canavarlığını biz doğmadan önce sergilemiş olmalıydı. Önce. Lila bu formülü çok sık kullanırdı, hem okulda, hem okul dışında. Öte yandan bizden önce olup bitmiş şeyleri pek önemsemediği gibi –büyüklerin ya sustuğu ya çekinerek dillendirdiği şer yüklü olaylar– gerçekten bir “önce” olup olmadığını da önemsemezdi. O dönemde onu kararsızlığa iten hatta kimi zaman sinirlendiren de buydu. Biz arkadaş olduğumuzda şu saçma şeyden –bizden önce– o kadar çok söz etti ki sonunda sinirini bana da iletmeyi başardı. Bu, bizim içinde olmadığımız, uzun, çok uzun bir dönemdi; Don Achille’nin herkese ne mal olduğunu gösterdiği zamanlardı: belirsiz bir mineral-hayvan fizyonomisi içinde kötü bir yaratıktı ve o –sanki– herkesin kanını dökmüştü ama onun hiç kanı akmamış, onu tırmalamak bile mümkün olmamıştı.

Galiba ilkokul ikideydik ve henüz birbirimizle hiç konuşmamıştık ki bir söylenti yayıldı: Sacra Famiglia Kilisesi’nin önünde, ayinden çıktıkları sırada Bay Peluso öfkeyle Don Achille’ye bağırmaya başlamıştı ve Don Achille büyük oğlu Stefano’yu, Pinuccia’yı, yaşıtımız Alfonso’yu, karısını bir kenara bırakmış, bir an için tüyler ürpertici bir görünüme bürünmüş ve Peluso’nun üzerine atılmıştı; onu havaya kaldırmış, parktaki bir ağaca doğru fırlatmış ve başındaki yüzlerce yaradan ve tüm bedeninden kanlar akan yarı cansız adamı öylece terk etmişti; zavallıcık “yardım edin,” diyecek takati bile bulamamıştı.

. . .

Çocukluğumuzu özlemiyorum, şiddet doluydu. Hem evde, hem dışarıda her türlü musibet gelirdi başımıza ama gene de payımıza düşen hayatın özellikle kötü olduğunu düşündüğümü hiç hatırlamıyorum. Hayat böyleydi, işte o kadar; başkaları bize hayatı zindan etmeden, biz onlara zindan etmeliyiz zorunluluğuyla büyüyorduk. Sınıf öğretmenimizin ve mahalle papazımızın telkin ettiği nazik davranışları yeğlerdim elbette ama kız olsam bile bu davranışların bizim mahalleye uygun olmadıklarını düşünürdüm. Kadınlar aralarında erkeklerden daha çok dövüşürlerdi; saç saça tutuşup birbirlerinin canını yakarlardı. Can yakmak bir marazdı. Küçüklüğümde gözle görünmeyecek kadar minik hayvancıkların geceleri mahalleye geldiklerini, durgun su birikintilerinden, toprak sekinin ötesindeki kullanılmayan vagonlardan, pis kokulu otlardan, kurbağalardan, semenderlerden, sineklerden, taşlardan, tozdan yayılarak suya, yiyeceklere ve havaya sızdıklarını, annelerimizi, ninelerimizi susamış dişi köpekler gibi öfkeli hale getirdiklerini zannederdim. Erkeklerden çok onlar zehirlenirdi sanki, çünkü adamlar sürekli öfkelenirlerdi ama sonunda sakinleşirlerdi, ancak görünürde sessiz olan, herkesle iyi geçinen kadınlar öfkelendiklerinde dur durak bilmeden kızgınlığı son raddesine vardırırlardı.

Annesinin akrabası Melina Cappuccio’nun başına gelenler Lila’yı çok etkilemişti. Beni de. Melina annemlerin apartmanında otururdu, biz ikinci kattaydık, o üçüncü katta. Otuz yaşını biraz geçmişti, altı çocuğu vardı ve bize yaşlı görünürdü. Kocası da hemen hemen aynı yaştaydı, meyve sebze halinde tahta kasa boşaltırdı. Kısa boylu, şişman ama mağrur bir çehreye sahip, güzel bir adam olarak hatırlıyorum onu. Her zamanki gibi bir gece evden çıktı ve öldü, belki yorgunluktan can verdi, belki öldürüldü. Bütün mahallenin, benim ve Lila’nın ailelerinin de katıldığı çok hüzünlü bir cenaze töreni oldu. Sonra biraz zaman geçti ve Melina’ya olanlar oldu. Dışarıdan bakışta aynıydı, büyük burunlu, sıska, kır saçlı, akşam oldu mu çocuklarına tek tek ve öfkeli bir çaresizlikle uzattığı adlarıyla seslenen kadındı: Aaa-daaa, Miii-chè’. Önceleri onun bir üstünde, apartmanın dördüncü ve en üst katında oturan Donato Sarratore ona çok yardımcı oldu. Donato, Sacra Famiglia Kilisesi cemaatinin sadık bir üyesiydi ve iyi bir Hıristiyan olarak ona para, kullanılmış giysi ve ayakkabı topladı; büyük oğlu Antonio’yu tanıdığı birinin yanına, Gorresio tamirhanesine işe soktu. Melina ona o kadar müteşekkir oldu ki, minneti, bu yapayalnız kadının göğsünde aşka, tutkuya dönüştü. Sarratore bunu fark etti mi bilinmezdi. Gayet kibar ama çok ciddi bir adamdı, evi, işi ve kilise arasında gidip gelirdi; devlet demiryollarının gezgin personeliydi; sabit maaşıyla karısı Lidia ve en büyüğünün adı Nino olan beş çocuğunu gayet güzel geçindirirdi. Napoli-Paola gidiş geliş hattında işte olmadığı zaman evde şunu bunu onarır, alışverişe gider, en son doğanı pusetle gezdirirdi. Bunlar mahalle için çok sıradışı şeylerdi. Kimselerin aklına, Donato’nun bunları karısının yorgunluğunu azaltmak için yaptığı gelmezdi. Hayır: başta babam olmak üzere bütün apartmanlardaki erkekler onu kadınlık rolünü üstlenmekten hoşlanan bir erkek olarak nitelendirirlerdi; zaten şiir de yazardı ve herkese memnuniyetle okurdu. Onu Melina bile anlayamadı. Dul kadın, adamın o nazik ruhuyla karısını şımarttığını düşünmeyi yeğledi ve Lidia Sarratore ile vahşice savaşmaya, erkeği onun elinden kurtarmaya ve daimi olarak kendi yanına yerleşmeye ikna etmeye karar verdi. Bunu izleyen savaş, önceleri bana komik göründü; hem evimde hem dışarıda herkes fesat gülüşmelerle söz ediyordu bu konudan. Lidia tertemiz yıkadığı çarşaflarını balkondan aşağı doğru asıyor, Melina korkuluğun önündeki yükseltiye çıkıp özellikle ucunu ateşte yaktığı bir kamışla çarşafları kirletiyordu; Lidia penceresinin altından geçerken başına tükürüyordu ya da kovayla pis su döküyordu; Lidia ve yaramaz çocukları gündüz vakti onun tepesinde yürüyerek ses çıkarıyorlardı, Melina da bütün gece yer süpürgesinin ucuyla tavana vurup duruyordu. Sarratore onları barıştırmak için elinden gelen her şeyi yaptı ama o çok duyarlı, çok nazik bir adamdı. Böylece sürekli takışmayı sürdüren kadınlar sokakta ya da merdivenlerde karşılaştıklarında birbirlerine kötü sözler söylemeye, kaba ve vahşi sesler çıkarmaya başladılar. İşte ondan sonra olay beni korkutmaya başladı. Çocukluğumun en dehşet verici sahnelerinden biri Melina ve Lidia’nın pencereden ve merdiven boşluğundan birbirlerine haykırdıkları hakaret sözleriyle başladı; annem ev kapısına koşar, açar ve peşinde biz çocuklarla sahanlığa çıkardı; bugün bile tahammül edemediğim son sahnede iki komşu kadın birbirlerine dolanmış halde merdivenden yuvarlandı ve Melina’nın kafası, elinden düşürdüğün kavun misali, ayakkabılarımın birkaç santim ötesine, sahanlığın zeminine vurdu.

O zamanlar biz kız çocuklarının neden Lidia Sarratore’nin tarafını tuttuğunu şimdi bilemiyorum. Belki yüz çizgilerinin düzgünlüğünden, sarı saçlarındandı. Belki de Melina’nın çocukları perişan ve pisken Lidia’nınkilerin tertemiz yıkanmış, saçları taranmış gezmelerinden ve bizden bir-iki yaş büyük olan Nino’dan hoşlanmamızdandı, bilemem. Bir tek Lila Melina’dan yanaydı ama bunun nedenini asla açıklamadı. Sadece bir keresinde Lidia Sarratore öldürülürse memnun olacağını söyledi; ben de bunu biraz kötü kalpliliğine, biraz da Melina’nın uzaktan akrabası olmasına bağlamıştım.

Günlerden bir gün okuldan dönüyorduk, dört ya da beş kızdık. Çoğunlukla bize eşlik eden Marisa Sarratore de yanımızdaydı; onu sevdiğimizden değil, onun aracılığıyla ağabeyi Nino ile tanışmayı umduğumuzdan aramıza alıyorduk. Melina’yı ilk fark eden o oldu. Kadın caddenin öteki tarafında ağır ağır yürüyordu; bir elinde tuttuğu kesekâğıdının içindekileri öteki eliyle alıp ağzına atıyordu. Marisa, şırfıntı diyerek işaret etti onu; aşağılamak için değil, annesi onu bu sıfatla tanımladığı için böyle yapıyordu. Ondan daha ufak tefek ve daha zayıf olan Lila kıza öyle ağır bir tokat attı ki Marisa yere devrildi; Lila bütün şiddet eylemlerindeki gibi ne önce ne sonra bağırmadan, tek bir uyarıcı söz söylemeden, soğuk ve kararlı gözlerini kocaman açmadan buz gibi bir edayla yapmıştı bunu.

Ben önce ağlayan Marisa’ya yardıma koştum, onun yerden kalkmasına yardım ettim ve sonra dönüp Lila’nın ne yaptığına baktım. Kaldırımdan inmiş, geçen kamyonlara aldırmadan koca caddenin öteki tarafına doğru geçmeye başlamıştı. Onun yüzünde değil ama tavrında beni rahatsız eden bir şey gördüm; şimdi onu tanımlamam çok zor, ancak şöyle söylemekle yetineceğim: küçük, kara, sinirli haliyle anayolu keserek yürüyordu, bunu her zamanki kararlılığıyla yapıyordu, kaskatıydı. Annesinin akrabasının yapmakta olduğu şeyde kaskatı, acıda kaskatı, kaskatı bir heykel gibi sessizlikte kaskatıydı. Bir mürit gibi katıydı. Melina ile bir olmuştu; Melina ise bir elinin avuç içinde Don Carlo’nun atölyesinden aldığı yumuşak kara sabun, diğer eliyle ondan bir parça koparıp ağzına atıp yiyordu.

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.