‘Doğanın ve bireyin çok daha fazla sömürülmesi, tüm dünyada isyan ve direnişi tetikliyor.’

 

“Berke Özenç, Hukuk Devleti: Kökenleri ve Küreselleşme Çağındaki İşlevi’nde soyut normlar vasıtasıyla tarif edilen sosyal ve siyasal ilişkiler yerine somut güç mücadelelerinin biçimlendirdiği bir süreç olarak hukuk ve devlet ilişkisini ele alıyor. Ete kemiğe bürünmüş insanlarla, fiziki ve siyasi mücadelelerin şekillendirdiği hak alma süreçlerini ve bu süreçlerin nasıl tanzim edildiğini tartışıyor. Dolayısıyla soyutluk dünyasına ihraç edilip insanların hayatları üzerindeki etkisi görünmez kılınan hukuki süreçlerin, maddi bir zeminde somut insanların hayatına nasıl etki ettiğini ve somut siyasal sonuçlar ürettiğini tarihsel bir çerçeve içinde inceliyor.”

Kitabınızda ‘hukuk devletinin kökenleri üzerindeki idealist perdeyi bir nebze olsun aralayabilmek’ istediğinizi söylüyorsunuz. Hukuka bağlı siyasi iktidar idealinin, insanlığın gelişimi ve fikir dünyasının olgunlaşması sonucunda kurumsallaştığı fikrini sorgulamaya çalıştığınızı vurguluyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Burada kast ettiğim, aslında yalnızca hukuk devletinin değil, pek çok kavram ya da kurumun gelişimini açıklamak için kullanılan bakış açısı. Yani özellikle siyasi kavramların ortaya çıkışını, insanların fikir dünyasındaki mücadelelerle açıklamaya çalışan ve bu kavramlara aslında şeklini veren güç mücadelelerini ve maddi koşullardaki dönüşümü göz ardı eden bakış açısı… Örneğin hukuk devletini inceleyen çalışmaların büyük bir çoğunluğunda, tarihsel bir silsile içinde, siyasi iktidarın hukuka bağlı bir şekilde yönetmesi idealinin, siyasi düşünürler tarafından nasıl kavramsallaştırıldığı incelenir. Hikâyenin sonuna, yani 19. yüzyıla gelindiğinde, hukuk devletinin kurumsallaşmaya başladığı görülür, sanki bunun nedeni insanlığın artık yeterli olgunluğa erişmesidir. Bu noktada burjuvazinin, mutlak monarşi ve aristokrasi karşısındaki mücadelesine değinilir tabii. Fakat bir yanıyla tüm bu hikâye burjuvaziyi, hukukla yönetme idealinin tek öznesi haline getirme işlevi görür. Daha da önemlisi, yukarıda söylediğim gibi, toplumsal mücadeleler ve üretim ilişkilerindeki dönüşümler bu hikâyede yer almaz. Bu hikâyeyi biraz derinleştirmeye, yukarıdakiler üzerinden geliştirilen hukuk devleti anlatısı karşısına aşağıdakilerin mücadelelerini temel alan bir yaklaşımı koymaya çalıştım. Daha doğrusu Marksist hukuk kuramcılarından Eleştirel Hukuk Çalışmaları’na uzanan bir birikimin, hali hazırda geliştirmiş olduğu bu yaklaşımı bir kez daha derleyip toparlamaya. Bu yöntemin önemini bir örnekle açmak gerekirse… Modern öncesinin siyasi düşünürlerinin eserlerinde gerçekten de siyasi iktidara yönelik “hukukla yönet” uyarılarına sıklıkla rastlanır, fakat düşünürlerin esas kaygısı, yönetilenlerin çıkarlarının ya da özgürlüklerinin korunması olmamıştır. Bu uyarılarda öne çıkan vurgu, düzenin olduğu şekliyle korunmasıdır: Asgari olarak belirli kurallar koy ve bunlara da uymaya gayret et ki, insanlar isyan etmesin, çünkü bu durumda iktidarın sarsılır. Bunun farkında olmak, hukukun bugünkü işlevini kavramak açısından da önem taşır.

bo_1a bo_1b

Hukuk devletinin ilk misyonu özel mülkiyetin ve kişisel özgürlüklerin korunması üstünde şekilleniyor. Bu da net bir biçimde hukuku, üretim ilişkilerinin ve toplumun sınıflı karakterinin kemikleşmesinin güvencesi haline getiriyor. Hukuk sistemindeki bu dönüşümün hedefi bu muydu?
Bu sorunun yanıtı, hukuk devletinin ortaya çıkmasına neden olan koşullarla bağlantılı. Ne oldu da 19. yüzyıla kadar statü farklılıklarına dayanan bir toplumsal hiyerarşiden ve iktidarın yalnızca ahlaken bağlı olduğu doğal hukuktan, yasa önünde eşitlik ilkesini temel alan ve siyasi iktidarın hukukla, kurumsal olarak sınırlandırıldığı bir düzene geçildi? Buradaki temel dinamik, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimiydi. Hukuk devletinin dayandığı “yasa önünde eşitlik” ilkesi, bireyin piyasa karşısında eşitlenmesi sayesinde ortaya çıkabilmiştir. Daha öncesinde emekçileri, yönetenlerin ihtiyaçları için üretmeye, silah tehdidini de kullanarak “zorlamak” gerekirken, kapitalizmin gelişmesine paralel olarak topraktan koparılarak proleterleşen emekçiler, artık yaşamak için “kendi iradeleriyle” sözleşme ilişkisi içine girerler. Marx bunu “iktisadi ilişkilerin sessiz baskısı” olarak kavramsallaştırır Kapital’de. Bu geçmişe dair bir tespit olarak anlaşılmasın, dönüşümü kavramak için kendi yaşamlarımıza da bakabiliriz. Hepimiz “eşit” ve “özgür” birer “hukuki özne”yiz, dilediğimiz sözleşmeyi yaparak, dilediğinizi alabilir, dilediğimiz yerde yaşayabiliriz. Ama bazılarımız çok daha eşit, yani toplumsal eşitsizlikler, bu soyut eşitlikle çelişir çoğu zaman. Hukuk bir açıdan da, yarattığı bu soyut düzen aracılığıyla önemli bir ideolojik işlev yerine getirir. Ortaya çıkan bu gayri şahsi düzende, yani herkesin hukukla bağlı olduğu, siyasi iktidarı kullananların ya da sermaye sahiplerinin de hukuki çerçevede hareket ettiği, kısacası kişilerin değil de hukukun yönettiği varsayılan bir toplumsal düzende hiyerarşi ve sömürü görünmez oluyor büyük ölçüde.

Sosyal devlet kavramının gelişimini, hukukun dönüşüme açık ve siyasi bir kavram olduğunu ortaya koyması açısından önemsediğinizi söylüyorsunuz. ‘Sosyal devlet’ anlayışının gelişimi hukuku nasıl değiştirdi?
Sosyal hukuk devleti, yukarıda tarif ettiğim, liberal hukuk devletinin yasa önünde eşitlik üzerine kurulu soyut yapısına, kitlelerin karşı çıkışı sonucunda ortaya çıktı ve gelişti. Sosyal güvenlikten, kadınların ya da azınlıkların lehine özel düzenlemelere kadar pek çok kurum ve uygulamada bu mücadelenin izleri görülür. Hukukun işlevini değerlendirmek bakımından önem taşır bu unsur, çünkü hukuku yalnızca hâkim sınıflar ve erkekler üretmezler, çoğu zaman böyledir ama her zaman değil. Dolayısıyla kitlelerin siyasi alanda yürüttükleri mücadeleler sonucunda elde edilen pek çok kazanım hukuki alana işlenir ve burada korunur. Bu durum hukukun, sömürülenler açısından yarattığı çelişkiyi de gösterir bir bakıma. Esas olarak erkek egemen toplumsal düzen ve kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülmesini sağlayan hukuk, sömürülenlerin taleplerinin içine sızmasını engelleyemez ve onlar için de önem taşır. Öte yandan hâkim sınıflar da siyasi istikrarı sağlayabilmek için, aynı zamanda yönetilenlerin çıkarlarını koruyan hukuk reformlarını destekleyebilirler, çünkü hukukun, toplumsal talepleri ve huzursuzlukları soğuramadığı bir ortamda en güvencesiz durumda kalacak olanlar da onlardır.

bo_2

Sosyal hukuk devleti için, ‘insanın iktidarında yasal düzen’ diyorsunuz. Sosyal devlet, hukuk sistemi için bir ideali mi temsil eder?
Burada ben aslında siyasi düşünürler tarafından ortaya konan tarihsel bir karşıtlığı vurgulamaya çalıştım. Rule of Men v. Rule of Law. Yani insanın iktidarı karşısında hukukun iktidarı, düzeni. Bu tarihsel karşıtlığın temelinde yatan iddia, insanların çıkarları, bencillikleri, açgözlülükleri doğrultusunda hareket ettikleri ve bu durumun toplumu kaosa sürüklemesini engellemek için çıkarlar üstü, nesnel hukuk kurallarının yaratılması ve bu kuralların toplumsal ilişkilere yön vermesi gerektiğidir. Kulağa oldukça hoş gelen bu düşünce, yukarıda da vurgulanan önemli bir noktayı göz ardı eder. Bu evrensel kuralları kim koyacak? Bu kuralların “herkes”i kapsaması nesnel ve tarafsız olmalarını sağlamak için yeterli mi? Tabii ki hayır. Sosyal hukuk devleti, her ne kadar umut edilen başarıları elde edememiş olsa da, daha geniş kitlelerin çıkarlarını koruyan hukuki düzenlemelerin hayata geçirildiği bir sürece işaret eder. Bu nedenle ideal toplumsal düzen olarak nitelendirilemese de, önemli kazanımları bünyesinde barındırır kuşkusuz.

Yirminci yüzyılın sonları, komünizmin çöküşüyle de birlikte sosyal devlet politikalarının da gerilediği bir döneme sahne oldu. Ama kartlar yeniden dağıtılıyor ve sosyal devlet tartışması bir kez daha devletlerin, politikaların gündemi olmaya başladı. Böyle bir dönüşümden söz edebilir miyiz? Siz nasıl yorumluyorsunuz?
Sosyal hukuk devletinden liberal hukuk devletine yönelik bir dönüş var. Bu süreç, yurttaşların dayanışmasının biçimlendirdiği ve devletin yükümlülüklerinin ön planda olduğu bir siyasi düzenden; eşit ve özgür, bir başka ifadeyle kendi başının çaresine her ne pahasına olsun bakmak zorunda olan bireye ve yalnızca cezalandıran, buna karşın pek çok kamusal hizmeti özel sektöre devreden bir devlete dönüş olarak da değerlendirilebilir. Bunda sosyalist alternatifin ortadan kalkışı ve sermayenin serbestleşmesinin etkisi büyük. Diğer yandan emekçilerin kolektif gücünü yitirmesine tanık oluyoruz. Güç dengesi sermaye sınıfı lehine değişmiş durumda ve bu nedenle de sosyal haklarını yitiren kitleler söz konusu.

bo_3a bo_3b

Bugün temel mesele, piyasa ilişkilerinin belirlediği mülkiyetin alanları ile sosyal hukuk devletinin kazanımları arasındaki kavga mıdır?
Kesinlikle temel meselelerden biridir bu. Bu kavga hukuki düzleme de yansıyor, bazı alanlarda hukuk katı hale gelirken, bazı alanlarda esnekleşiyor. Bunu Türkiye’yi aşan bir düzlemde değerlendirdiğimizde, ortaklıkları görmek ve bunların kapitalist üretim ilişkileri ile olan bağını kurmak daha kolay olabilir. Örneğin çalışma hayatında, eskiye oranla çok daha esnek bir rejiminin geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Fakat öte yandan özellikle yatırım, özelleştirme ve fikri mülkiyet alanlarında katılığı görebiliriz. Bu katılık ile kast edilen ulusal düzlemde siyasi iktidarların dahi müdahale edemeyeceği temel ilkelerin belirlenmesi ve uygulamaya konulması. Bu noktada özel mülkiyet rejiminin her türlü müdahaleden korunması amaçlanıyor. Dünya Ticaret Örgütü, dünyanın %97’sinde etkili bir uluslararası ticaret rejimi kurdu örneğin. Dünya Bankası sahip olduğu mali kaynakların büyük bölümünü, ülkelerdeki altyapı yatırımları yerine hukuk devletini kurumsallaştıran reformlara ayırmaya başladı. Bu reformların hedefi ise sosyal hakların değil, mülkiyet haklarının güçlendirilmesi.  Diğer yandan hukukun sertleştiği bir alan da söz konusu, ceza hukuku. Sıklıkla dile getirilen düşman ceza hukuku anlayışına değinmekle yetinelim burada. Bu çok özgün bir eğilim. Ceza yasalarındaki suç tanımları, özellikle terörle mücadele yasası gibi istisnai düzenlemeler aracılığıyla muğlaklaşıp esnetilirken, cezaların sertleşmesi söz konusu. Bu da kapitalizmin kriziyle birlikte kitleleri sosyal haklarla zapt etme imkânı azalan devletin, şiddet araçlarına yönelmesiyle bağlantılı.

Toplumsal muhalefetin de sermaye gibi ‘küreselleşmesi’ bu ortak çatışma alanları nedeniyle midir?
Aynen öyle. Önemli bir hususun daha altını çizmek gerekiyor. Kapitalizm, sermayenin değerlenmesi ve kârı amaçlar, bunun dışında her şey ikincildir. Dolayısıyla insanların yaşamları ve mutluluklarının yanı sıra, çevre ve doğa da kolayca göz ardı edilebilir, gerektiğinde sermayenin değerlenmesi için birer meta olarak piyasaya sürülür. Tüm dünyadaki isyan dalgalarını kapitalizmin krizinden ayrı olarak düşünmek olanaklı değildir. Sermayeye yeni değerlenme alanları açabilmek için eğitim ve sağlığın özelleştirilmesi, doğanın çok daha fütursuzca meta haline getirilmesi, emekçilerin üzerindeki baskının arttırılarak ücretlerin düşürülmesi ve emek süreçlerinin, yani çalışma koşullarının kâr odaklı dönüştürülmesi gerekiyor. Bu dönüşüm, doğanın ve bireyin çok daha fazla sömürülmesi anlamına geliyor ve tüm dünyada isyan ve direnişi tetikliyor. Arap Baharı’ndan Bulgaristan’a, İspanya’dan Brezilya’ya, Occupy Wall Street eylemlerine ve tabii Türkiye’deki Gezi direnişine tüm kitlesel hareketlerde bu dönüşümün etkilerini görmek mümkün.

Sonuç bölümünde, ‘hukuk devleti ilkesinin dönüştürücü değil sınırlandırıcı’ nitelikte olduğunu, dönüştürücü olanın toplumsal mücadeleler olduğunu söylüyorsunuz. Peki, hukuk devleti, toplumsal mücadelelerin -yapısı gereği- yanında durabilir mi?
Bu, hukuk devletine dair eleştirel çalışmaların kadim sorusu. Fakat öncelikle hukuk devletinin sınırlandırıcı işlevine dair vurguyu açmak gerekir. Bu vurgunun ilk amacı, hukuku dönüştüren temel faktörün toplumsal mücadeleler ve güç ilişkileri olduğunun altını çizmek. Evrensel ve doğal değerlere ne denli atıf yapılırsa yapılsın, bu değerler hukuki alana, yani pozitif hukuka işlenmediği sürece etkisiz kalırlar. Fakat bir kez hukuki alanda tanındıktan sonra, artık siyasi iktidardan talep edilebilir olurlar. Tabii burada kendisini hukuk devleti olarak tanımlayan ve hukukla yönetmeyi vaat eden bir iktidardan söz ediyorum. Yoksa bu vaat ortadan kalkarsa ki tarihte bunun örnekleri oldukça fazladır, zaten hukuk üzerinden talep edilecek herhangi bir şey de söz konusu olamaz. Ama hukuk olmadan yönetmek de siyasi iktidarın önemli bir rıza üretme aracından vazgeçmesi anlamına gelir ve sürdürülebilir olmaktan uzaktır. Burada hem kapitalizmin ihtiyacı olan asgari öngörülebilirliği, hem de bireylerin sömürü ve adaletsizliklere boyun eğerek sistemi meşru görmelerini sağlayan hukuka bağlı iktidar idealini akılda tutmak gerekiyor. Toplumsal mücadeleler ve hukuk devleti arasındaki ilişkiye gelince… Hukuk, kurumsallaştığı oranda, bireylere hukuk güvenliğini sağlar ve gerçekten günümüz dünyasında bireyler için önemli bir unsurdur. Bir darbe ürünü olan 82 Anayasası’nı düşünelim. Bu anayasada hem kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı gibi ilkeler hem de geniş bir haklar katalogu yer alır. İfade özgürlüğü ya da toplanma özgürlüğü, keyfi olarak kısıtlanamaz yine anayasaya göre. Sınırlamalar demokratik toplumda gereklilik kriterine uygun ve ölçülü olmalıdır. Bunlar toplumsal mücadelelerin gelişebileceği bir zemin yaratır bireylere ve anayasal bir düzen, keyfi ya da totaliter rejimlere göre kuşkusuz tercih edilebilir siyasi ortam oluşturur. Ama tekrar tekrar vurgulanması gereken nokta, bu güvencelerin asgari ve her zaman için güç ilişkilerine bağlı olarak, farklı yorumlarla esnetilmeye ve ortadan kaldırılmaya açık olduğudur. Bu açıdan siyasi bilinç ve mücadele, bireylerin esas güvencesidir diyebiliriz.

Toplumsal cinsiyet ile hukuk devletinin dönüşümü ve işlevi arasındaki bağlantıları, çalışmanızın dışında tutuğunuzu yazmışsınız. Bu söyleşide, kitaptaki gibi bilimsel bir çerçeveleme içinde olmadığımıza göre, bizi biraz bilgilendirir misiniz? Toplumsal cinsiyet ile hukukun işlevi arasındaki ilişki hakkında kişisel yorumlarınız neler?
Toplumsal cinsiyet ve hukuk devletinin işlevi arasındaki bağlantıyı kurmakta yaşadığım güçlük, herhalde erkek olmamdan kaynaklanıyor öncelikle. Toplumsal cinsiyeti derinlemesine incelememem salt “bilimsel” bir yaklaşım değil diğer bir ifadeyle. Benim, kitapta da değinebildiğim şu oldu: Kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülmesi için olduğu gibi, toplumsal cinsiyetten kaynaklanan baskı ve sömürünün sürdürülmesi için de hukuk önemli bir araç. Örneğin yasa önünde eşitlik ilkesi kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikleri de görünmez kılar ve aile, özel alanın bir parçası olarak kurgulandığı için, bir yanıyla siyasi iktidarın dokunmaması gereken ilişkilerin hüküm sürdüğü bir kurum olarak düşünülür. Oysa erkeğin iktidarı aile ilişkilerinde belirleyicidir ve feminist hareketin “özel olan siyasaldır” uyarısı buna işaret eder. Ben bir yandan siyasi iktidarın hukuk devleti olarak örgütlenebilmesini sağlayan esas etkenin kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte, yasa önünde herkesin eşit olduğu piyasa toplumunun gelişmesi olduğunu düşünüyorum. Ama öte yandan, dediğim gibi, bir yönetme tekniği olarak hukuk devleti, kadının sömürülmesini sağlayan ya da bunu gizleyen pek çok mekanizmaya sahip ve bunun ayrıntılı bir incelemesi benim kitabımda yer almayan önemli bir eksiklik.

bo_5a bo_5b

Son zamanlarda hükümet üyelerinin ifadelendirdiği ‘milli hukuk’, bir yasanın ‘milli’ olup olmaması hakkındaki söylemler için ne düşünüyorsunuz?
Bu milli hukuk söylemi hem önemli bir çelişki barındırıyor hem de çok tehlikeli. Çelişki şu: Güncel meseleler olan Twitter ve Taksim yasakları üzerinden gidersek, aslında bu yasaklar tam da “milli” hukuka aykırı. Anayasa’da hem ifade hem de toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü düzenleniyor. Ayrıca yine Anayasa’ya göre Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile yasalar çelişirse, sözleşmenin esas alınacağına dair açık bir hüküm var. Anayasa Mahkemesi’nin denetimi de anayasal olarak tanınmış bir yetki. Dolayısıyla burada bir kelime oyunu söz konusu. Siyasi iktidar milli hukuka değil, aslında milli değerlere atıf yapıyor ve hukukun ve yargısal kararların meşruluğunu bu milli değerler üzerinden tartışmaya açıyor. Bu söylem, hukukun yönetilenler için sağladığı asgari güvencenin de ortadan kalkması tehlikesini taşıyor. Şöyle ki, hukuk, belirli prosedürlere uygun olarak yapılır ve örneğin anayasa açısından düşünürsek, değiştirilmesi için şu anki iktidar partisinin meclis çoğunluğu yeterli değil. Yani bu özgürlükleri, anayasa mahkemesinin denetimini ya da AİHS’in bağlayıcılığını ortadan kaldırmak için. Tabii buna rağmen siyasi iktidara yakın bir bürokrasi, polis gücü ve yargı varsa, hukukun uygulaması, siyasi iktidarın söylemleri doğrultusunda şekillenebilir. Fakat bu denli uyumlu bir devlet aygıtının inşası ve anayasanın bu doğrultuda değiştirilmesi o denli de kolay değildir ve hukukun asgari güvencesi de budur. Bu asgari güvenceyi ortadan kaldırabilmek için, var olan hukuku aşan bir meşruiyet söyleminin “millilik” üzerinden inşa edilmeye çalışıldığını söyleyebiliriz. Bu milli değerler söylemi baskın hale getirilebilirse, her yargısal karar ya da yurttaşların her düşüncesi ve faaliyeti “gayri milli” ilan edilerek yok sayılabilir ve cezalandırılabilir.

Otoriter politikalar, hukuku bu milliyetçi söylemlerle belirleme, sınırlama yoluyla mı toplumu özgürlüklerden uzaklaştırmaya çalışır?
Tarihsel olarak bunun en bariz ve uç örneğini faşist rejimlerde görüyoruz. Almanya’da Nazi rejiminin kurulmasına ön gelen Weimar Cumhuriyeti’nin son yılları, bu açıdan çok çarpıcı bir dönemdir. Dönemin ünlü anayasa hukukçusu Carl Schmitt’in eserlerinde de yansımaları görülür bu söylemin. Schmitt, özetle eleştirisini, hukuk devletinin esas gayesi olduğunu ileri sürdüğü hukuk güvenliğine yöneltir. Hukuk güvenliği; siyasi iktidarın, açık ve öngörülebilir normlardan oluşan hukuk kurallarının belirlediği usullere uyarak faaliyetlerini yürütmesi sayesinde bireylerin güvenliğinin sağlanmasını ifade eden bir kavramdır özünde.Örneğin kanuna aykırı elde edilen delillerin yargılamada kullanılamaması gibi. Konut dokunulmazlığını, özel hayatın gizliliğini ihlal ederek ya da işkence sonucu alınan itiraf ile hüküm kuramazsınız, bu keyfilik olur ve hukukun sağladığı güvenliği ihlal eder. Schmitt’in eleştirisi kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesine yöneliktir. Basitleştirmek gerekirse, öyle durumlar vardır ki der Schmitt, siz bir kişinin bir suç işlediğini biliyorsunuz, ama hukuki prosedürlere uymak adına, bu kişiyi cezasız bırakıyorsunuz, bu adil değil. Pek çok kişiye makul gelebilecek bu söylemin uygulamaya nasıl yansıdığını görmek, tehlikenin farkına varılmasını sağlayabilir belki. Nazi rejiminin yaptığı ilk “reformlardan” biri, yasaların suç olarak düzenlediği fiillerin yanı sıra, “sağlıklı milli şuur” uyarınca cezalandırmayı hak eden eylemlerin de cezalandırılacağını Ceza Yasası’na eklemek olmuştur. Bu kısaca şu anlama gelir: Her eylem ya da düşünce cezalandırılabilir, çünkü sağlıklı milli şuur öylesine muğlak bir kavramdır ki her şey bu kapsamda değerlendirilebilir. Söz konusu olan hapis ya da ölüm cezasıdır ve de… İşte hukukun, her şeye rağmen asgari bir güvence olduğundan söz edilebilecekse, bu tespite anlamını veren somut bir örnektir bu. “Milli” ya da “adil” olanı, var olan hukukun üzerine yerleştirmenin varabileceği sonuç… Hukuk devletinin yönetilenler için bir değeri varsa, siyasi iktidarın şiddetinin bu noktaya varmasını engellemektir.

bo_6a bo_6b

Hukuk Devleti – Kökenleri ve Küreselleşme Çağındaki İşlevi / Yazar: Berke Özenç / İletişim Yayınları / İnceleme – Araştırma / Editör: Kerem Ünüvar / 1.Baskı 2014 / 336 Sayfa

Berke Özenç; 1981 yılında İstanbul’da doğdu. Cağaloğlu Anadolu Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı ve 2004 yılında aynı üniversitenin Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı’nda asistan olarak göreve başladı. Yüksek lisans ve doktorasını yine İstanbul Üniversitesi’nde kamu hukuku alanında tamamlayan Özenç, 2013 yılından bu yana Türk-Alman Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde çalışmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İnanç Özgürlüğü (Kitap Yayınevi, 2006) isimli kitabının yanı sıra çeşitli dergilerde yayınlanmış makaleleri bulunmaktadır. Hukuk Devleti (2014) İletişim Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.