“Yine de günlerce sormasını bekledim.”

 

“Yıllar süren bir ayrılıktan sonra eve döndüğüm ilk gün çıkmıştım çatıya. Kapıyı annem açmıştı. Zamansız başlayan sağanak bir yağmurdu onun konuşması. Nereleri ıslattığını hiç bilmezdi yağmur. Öylesine bir boşalış. Babamdan şikâyetçiydi. Kardeşimden, kapıya gelen kediden, kocaya kaçan komşunun kızından, daha öte öte kentlerden bile konuşmuştu da sözü bir türlü bana getirememişti. Bunca sözü bir araya getirme yetisinde olan annem, asıl sorması gerekeni sorabilse bir, dese örneğin, sen mutlu musun ömründe, diyebilse, ona verebileceğim bir yanıtım yoktu. Yine de günlerce sormasını bekledim.” Bu alıntı, Berna Durmaz’ın Tepedeki Kadın kitabından. Berna Durmaz, yeni öykücüleri bizimle buluşturmakta oldukça cesur ve atak davranan Can Yayınları’nın yeni yazarlarından biri.

Tepedeki Kadın bir ilk kitap… Sizi biraz tanıyabilir miyiz, hayatınızın akışı, edebiyata yönelişiniz nasıl oldu, neler hedeflediniz?
Dokuz yaşlarındaydım. Defter kâğıtlarından parmak kitaplar tasarlar, ortalarını iğneyle diker, içine resimli hikâyeler yazardım. Ben büyüdükçe parmak kitaplarım da büyüdü, içindeki öyküler de. Oyunum bir hayale dönüşmüştü. Ama sonra o hayali unuttum bir yerlerde. Araya uzun yıllar girdi. Bir gün, kızım beş yaşındaydı, ona, çocukken yaptığım parmak kitapları anlatırken, içim acıyarak yeniden hatırladım hayalimi. O günden sonra da, bu hayal bir hedefe dönüştü.

Tepedeki Kadın yazdığınız ilk öyküler (metinler) mi? Bu kitap nasıl tasarlandı, oluştu?
Kitaptaki öyküler ilk metinler değil. Çok önce, üniversite yıllarında yazıp, yayımladığım öykülerim vardı. Gençlik hevesleri arasında kaybolup giden öyküler. Yıllar sonra bir kitap yazma hayaliyle oluşmaya başladı Tepedeki Kadın öyküleri. Uzun bir zaman diliminde, yaklaşık beş yıl kadar, yavaş yavaş yazılıp, dosyamda birikmeye başladılar. İlk yazıldıklarında, birbirlerinden kopuk, bağımsızdılar. Bütünlüklü bir yapı içinde olmalarına karar verdiğimde tümü, yeni baştan yazıldı. Hem de defalarca. Her yazılışlarında kitabın ruhu yavaş yavaş hepsine sindi. Her öykü yapboz parçalarından biri gibiydi. Biri ötekinin tamamlayanı oldu zaman içinde. Kitap böyle oluştu.

Kısa biyografi metninizde, Sema Kaygusuz’un öykü çalışmalarına, Semih Gümüş’ün Notos Edebiyat Atölyesi’ne katıldığınız yazıyor. Bunlar nasıl deneyimlerdi, size ne kattı?
Bir üslubun oturması çok sancılı bir süreçtir. Bunu çok sevdiğim iki değerli yazarın tanıklığında yaşamak, adımlarımı daha emin atmamı sağladı. Kendimle ve öykümle buluştuğum bir yer oldu Notos Edebiyat Atölyesi. Öteki katılımcılarla öykülerimizi paylaşmanın keyfini yaşadığım ve Semih Gümüş’ün, öykülerimizin, nitelikli bir edebiyatın henüz hangi basamağında olduğunu gösteren eleştirilerinden yararlanabildiğim için çok mutluyum.

Kitap, “Lokma” adlı öyküde, dehşetli bir yemek anlatımıyla açılıyor. Etin, yemeğin, kanın, dişlerin birbirine karıştığı bir kâbus gibi. Bu ürkütücülük okuru itmek yerine, öyküye çekiyor. Bu dehşette gezinirsek mi anlarız kahramanlarınızı, öykülerinizi?
Hayır, tüm öyküleri aynı dehşet duygusuyla okuyamazsınız. Her birinin duygusu farklı bence. Öyküleri, kahramanınızın görüş açısıyla yazınca, dil ve söylem değişir. Orada bir anti-kahraman yaratmayı hedeflemiştim sadece. Ama benim için anlamı şuydu ki, kendimden ne kadar uzağa açıldığımı, kullandığım dilin sınırlarının nasıl genişlediğini görebildiğim bir öykü oldu.

Kasabalar, köyler… Bu kadar sakin, sessiz ve hareketsiz gibi görünürken, içinde bu denli bir şiddeti nasıl oluyor da barındırıyor, nasıl bu kadar saklıyor? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz, sakin ve sıradan görünen insanların ölümcül şiddetini?
Herkes sakin ve sıradan görünür aslında. Otobüste karşılaştığınız bir adamın bir gün birisini öldürebileceğini ya da öldürdüğünü bilemezsiniz. Sessizliğe gelince, o, o kadar sinsidir ki. Ne olacağı haber verir, ne olmuşu. Her şeyi saklayabilen kocaman bir örtüdür. Suç ne kadar büyükse suskunluk o kadar uzun sürer. Sessizliğin kendisi bir şiddettir ayrıca. Uzadıkça sesten daha çok can yakar.

Öyküleriniz, her ne kadar bildiğimiz anlamda fantastik öğeler barındırmıyorsa da, gerçekliğin kaydığı, inanılmaz olana inanmaya başladığımız yerlere uzanıyor. Sizce öykülerinizdeki bu gerçeküstü ton, kahramanlarınızın hayal dünyasıyla mı sınırlı, yoksa bu kaymaları yazar olarak seviyor musunuz?
Yaşadığımız gerçeklikle, kurgunun gerçekliği bazen örtüşmez. Örtüşmemelidir de. Boris Vian’ın bir sözünü çok seviyorum. “Bu romanda her şey gerçektir, çünkü hepsini ben uydurdum” diyor. Ben öykülerimde gerçeküstü hiçbir şey göremiyorum. Kendi kurdukları dünyada her şey gerçek.

BERNADURMAZ IMG_0772

Benzer şeyleri yaşayan kadınlar, birbirinden farklı deneyimlerden benzer acılarla çıkan kadınlar… Tepedeki Kadın neredeyse tek bir kadının hikâyesi gibi de okunabilir mi?
Az önce, biraz da sözünü etmeye çalıştığım buydu. Her öyküye kitabın ortak ruhundan bir parça koymaya çalıştım. Öyle olunca her kadın kendi öyküsü içinde biricikken, bütünün içinde tek bir kadına dönüşüyor.

Bir erkeğin ağzından yazdığınızda bile, kitap boyu tek bir kadının izini sürmüş gibiyiz. Ya da sanki hepsi bir hikâyenin kahramanlarıymış da, farklı farklı hikâyelerde bütünleşmişler gibi. Kitabınızın şahane kurgusu ve akışı bunu hissettiriyor, katılır mısınız?
Kurguyu beğenmeniz beni mutlu etti, ayrıca yapmaya çalıştığım şeyin üstesinden gelebildiğimi gösteriyor bu sorunuz.

Kitabınızda bayraklaşan kadınlar da var, “erkeklerine kul köle kadınlar” da… Bu kitabın, kadından yana bir edebiyat duruşuyla anılması size ne hissettirir?
Kadını ya da erkeği değil, insanı anlatmak için yola çıktım. Kahramanların kadın oluşu kadından yana bir edebiyat olduğunu göstermez.

Kitabınızdaki karakterler, “tepenin rüzgârına” saçlarını “veren”, “eteklerini, kara noktaya karşı bir bayrak gibi” dalgalandıran kadınlar, birer edebiyat kahramanı olmanın dışında, feminist bir yaklaşımla çizdiğiniz kadınlar mı? Bahsettiğiniz resmin, romantizmini seviyor musunuz?
İkinci öykü kitabımdaki kahramanlar da kadın ama ben yine de, ısrarla, bunun feminist bir duruştan kaynaklanmadığını, sadece, şimdilik, kendi kara sularımda yüzmeyi tercih ettiğim için olduğunu söyleyeceğim.

Kadınlar en büyük yaralarını aile içinde mi alır?
Dışarıya karşı zırhlarımız vardır ve korunmayı biliriz. Oysa en zayıf olduğumuz yerden yara alırız.

“Buluşma” öyküsünde ise bizi sımsıcak bir “iyileşme” hikâyesi bekliyor. Nispeten kontrol altında bir alanda, bir gezi atmosferinde korkularından, kendisine uzatılan ellerle düze çıkan kahraman, “Önümüzde bir dünya açıldı” diyor. Bu öyküyle okuru da “iyileştirmiş” saydınız mı kendinizi? Hiç değilse içine davet ettiğiniz korkulardan?
Kitapta iyileşmenin olduğu öyküler var ama sizin dediğiniz öyküyü bu açıdan düşünmemiştim. Bence iyileşme, tepeye çıkma kararlılığı gösteren ya da tek başına tepede durabilen kadınların olduğu öykülerde.

Öykülerinizi ilk kim okuyor? Onlarla neler konuşuyorsunuz?
Öykülerimi ilk dinleyen diyelim, çünkü ben yazdıktan sonra onu yüksek sesle okumazsam ve eşim beni dinlemezse yazma coşkum eksik kalır. Öykümün yazılışı biter bitmez dinlemek için hazırdır o. Okumam bittiğinde, çok etkilenir eşim; ama yer yer öyküyü oyunlaştırmamdan, ama yazdıklarımdan. Ne fark eder. Benim üretme mutluluğumu sonuna kadar paylaşır.

Kitabınız çıktıktan sonra hayatınızda neler oldu, okuyanlardan duyduklarınız neler?
Benim için çok farklı bir deneyim. Bir süredir o kadar içindeydim ki o öykülerin, şimdi dışına çıktım ve ona herkesle birlikte bakıyorum. Farklı gözlerin, benim göstermeye çalıştığımı görmesi ya da benim hiç görmediğim şeylerden söz etmesi beni şaşırtıyor. Onları hiç yorum yapmadan dinliyorum. Onaylamadan ya da karşı çıkmadan. Bir dostumun söylediği bir söz geliyor aklıma çünkü. “Kitap senden çıktı artık” demişti bir gün.

Yeni yazdıklarınızı ne zaman okuyacağız, hazırlanmış kitaplar var mı?
İkinci öykü kitabımın son düzeltmelerini yapıyorum şu günlerde. Birkaç hafta sonra yayınevine göndereceğim.

Kitabınızın kapak resmi, kitaba çok yakışmış. Sanki sanatçı, kitabınızı okuyup resmi yapmış gibi… Siz de öyle düşünüyor musunuz?
Ben sanatçıların, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, benzer duyulardan yola çıkıp, benzer ürünler yarattıklarına inanırım. Öyle anlaşılıyor ki, ressamın ağacının yapraklarını savuran rüzgâr ile benim öykülerimdeki kadınların saçlarını savuran rüzgâr aynı. İki yaratıyı, öykülerle resmi buluşturan Can Yayınları’na teşekkürler.

Berna Durmaz; 1972, İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Öyküleri, Adam Öykü, Notos, Sözcükler gibi dergilerde yayımlandı. Bir dönem Sema Kaygusuz’un öykü çalışmalarına, iki dönem de Semih Gümüş’ün Notos Edebiyat Atölyesi’ne katıldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.