Bilge Kan – Flannery O’Connor

 

““Amerikan Gotiği” olarak adlandırılan edebi türün en önemli yazarlarından Flannery O’Connor’ın, deyim yerindeyse “kültleşmiş” ilk romanı Bilge Kan, 1930’ların Amerika’sında geçen, barbarlıkla medeniyeti birbirinden ayıran ince çizgiyi irdeleyen bir hikâye anlatıyor. Ordu hizmetinden ayrılan genç Hazel Motes, buruk bir ruh haliyle evine, Amerika’nın “mitsel” güneyindeki tutucu kasabaya döner. Kasaba erkânının koyu dindarlığına karşı kişisel bir savaş açan Hazel, “kör” vaiz Asa Hawkes ve onun yozlaşmış kızıyla yıkıcı bir ilişkiye kapılmaktan kurtulamaz. Ardı ardına yaşadığı hüsranların etkisiyle kendi dinini kurmaya karar veren Hazel, sokaklarda İsa’sız bir kiliseyi, dogmasız bir dini vaaz eder. Ancak O’Connor’ın derin felsefesi ve benzersiz kurgusunun güdümünde, Hazel’ın bu umutsuz mücadelesi, varoluşun ve kaderin sorgulandığı trajik bir sona doğru doludizgin sürüklenecektir…” Bilge Kan’dan bir bölüm yayımlıyoruz.

Hazel Motes yeşil kadife tren koltuğunda öne eğilmiş oturuyor, bir camdan atlayacakmışçasına dışarıya, bir koridora, vagonun diğer ucuna bakıyordu. Trenin hızla geride bıraktığı ağaçların tepesi alçaldıkça, ormanın uzak kıyısındaki kıpkırmızı güneş meydana çıkıyordu. Daha yakında, sürülmüş tarlalar kıvrım kıvrım gözden kayboluyor, burnunu karıklara gömmüş tek tük yabandomuzu iri, lekeli taşları andırıyordu. Motes’la karşılıklı oturan Bayan Wally Bee Hitchcock, akşamın bu ilk saatlerini günün en güzel zamanı saydığını söyleyip ona da aynı fikirde olup olmadığını sordu. Koltuktan sarkan armut biçiminde bacakları yere değmeyen, şişman bir kadındı; elbisesinin yakası ve manşetleri pembeydi.

Motes bir an ona baktıktan sonra cevap vermeden iyice eğildi ve gözlerini bir kez daha koridorun diğer ucuna dikti. Kadın neye baktığını görmek için başını o tarafa çevirdi, fakat gözüne sadece kompartımanlardan birindeki, etrafı inceleyen çocuk ile vagonun ucunda, yatak çarşaflarının durduğu dolabı açan kondüktör çarptı.

Motes’a dönüp, “Eve dönüyorsun herhalde,” dedi. Motes taş çatlasa yirmi yaşında gelmişti ona, fakat kucağında duran kaskatı, siyah, geniş siperlikli şapka, yaşlı taşra vaizlerinin taktığı türdendi. Sırtında parlak mavi bir takım elbise vardı ve elbisenin fiyat etiketi hâlâ yenindeydi.

Motes ne yanıt verdi ne de gözlerini baktığı yerden ayırdı. Ayaklarının dibindeki çuval ordunun dağıttığı kaba yün heybelerdendi; kadın Motes’un terhis olduğuna ve evine döndüğüne kanaat getirdi. Takımın kaça patladığını görebilmek için ona yaklaşmak istiyordu, gelgelelim kendini gözlerini kısmış, etikete değil, adamın gözlerine, ta içini görmek istercesine bakarken buldu. Motes’un gözleri ceviz kabuğu rengiydi ve çukura kaçmıştı. Cildinin altından kafatasının sade, sert hatları belli oluyordu.

Kadın harcadığı çabadan bezmişti, kendini toparladı, gözlerini kısarak etikete bakmaya başladı. Adam takım elbiseye $11.98 ödemişti. Fiyatla birlikte Motes’a da notunu vermiş oluyordu; bir kez daha yüzüne, bu kez karşısında güç kazanmış gibi baktı. Motes’un burnu örümcekkuşu gagasını andırıyordu, ağzının her iki yanındaysa uzun, dikey kırışıklar vardı; saçı şapkasının ağırlığından temelli düzleşmiş gibiydi, fakat kadının dikkatini asıl çeken, gözleri oldu. Yuvalarına o kadar gömülmüşlerdi ki, kadına başka bir yere açılan dehlizler gibi gelmişlerdi; onlara iyice bakabilmek için koltukların arasındaki boşluğu yarılayana kadar eğildi. Motes birden pencereye döndü, sonra yine aniden, başını biraz önce gözlerini diktiği yere çevirdi.

Kondüktöre bakıyordu. Haze trene binerken yuvarlak, sapsarı kafası kelleşmiş, ızbandut gibi adam iki vagonun arasındaydı. Haze tereddüt edince, bakışlarıyla hangi vagona bineceğini işaret etmişti. Yerinden kıpırdamayınca da, ona “Sola,” demişti, aksi aksi, “sola.” Haze de hemen ilerlemişti.

“Eh,” dedi Bayan Hitchcock, “aile ocağı gibisi yoktur.”

Haze kadının tilki kürkü rengi şapkasının altındaki kırmızımsı, yassı yüzüne şöyle bir baktı. Kadın trene iki istasyon önce binmişti. Haze daha evvel onu hiç görmemişti. “Kondüktörle konuşmam lazım,” dedi. Kalktı, vagonun ucuna doğru yürüdü; adam burada yatak hazırlıyordu. Yanında durup bir koltuğun koluna yaslandı, görevliyse ona bakmadı. İlerideki kompartımanın duvarındaki kulpu çekiyordu.

“Yatak yapman ne kadar sürüyor?”

Kondüktör, yine ona bakmadan, “Yedi dakika,” dedi.

Haze koltuğun koluna ilişti. “Eastrod’luyum ben.”

“Bu hat üzerinde değil orası,” dedi adam. “Yanlış binmişsin.”

“Şehre gidiyorum,” dedi Haze. “Demek istediğim, Eastrod’da büyüdüm.”

Görevli bir şey söylemedi.

Haze sesini yükselterek, “Eastrod diyorum,” dedi.

Beriki gölgeliği birden aşağı çekti. “Yatağını mı yapayım şimdi, ne diye dikiliyorsun?” diye sordu.

“Eastrod,” dedi Haze. “Melsy’ye yakın.”

Kondüktör koltuğun oturağını sertçe çekip açtı. “Ben Chicago’luyum,” dedi. Koltuğun arkalığını da indirdi. Eğilince ensesi üç yerinden pörtlemişti.

Haze pis pis sırıtarak, “Eminim öylesindir,” dedi.

Adam birden döndü ve “Ayakların koridorun orta yerinde. Milleti engelleme,” dedi, sürtünerek Haze’in yanından geçerken.

Haze kalktı, birkaç saniye olduğu yerde sallandı. Sırtının ortasından bağlandıktan sonra tavana tutturulmuş bir ipin ucundaydı sanki. Koridorda yalpalayarak, ama dengesini kaybetmeden ilerleyen kondüktörü vagonun diğer ucunda gözden kaybolana dek izledi. Adamın Eastrod’lu zenci Parrum ailesinden olduğunu biliyordu. Koltuğuna geri dönüp kamburunu çıkararak oturdu, bir ayağını pencerenin altından geçen boruya yerleştirdi. Eastrod düşüncesi önce zihnini işgal etti, ardından oradan taşıp trenden karanlığın çöktüğü boş tarlalara kadar uzanan araziyi doldurdu. Pencereden iki ev, pas rengi bir yol, tek tük zenci barakası, bir ağıl ve bir cephesinde, silinmeye yüz tutmuş, kırmızı beyaz CCC enfiye reklamının bulunduğu bir ahır gördü Haze.

“Evine mi dönüyorsun?” diye sordu Bayan Hitchcock.

Haze kadına ters ters bakıp siyah şapkasının siperliğini kavradı. Tiz, genizden gelen Tennessee aksanıyla, “Yo, hayır,” dedi.

Bayan Hitchcock da evine gitmediğini söyledi. Kızlık soyadının Weatherman olduğunu ve Florida’ya, evli kızı Sarah Lucile’i görmeye gittiğini anlattı. Dediğine göre, o kadar uzağa yolculuk edecek vakti bir türlü bulamamıştı. Hayatın hayhuyu içinde zaman öyle bir geçiyordu ki, insan hâlâ genç mi, yoksa çoktan yaşlanmış mı, anlamıyordu bile.

Eğer kendisine soracak olursa, Haze ona yaşlı olduğunu söyleyebileceğini düşündü. Bir süre sonra da kadını dinlemeyi bıraktı. Kondüktör tekrar koridordan geçmiş, fakat ona bakmamıştı. Bayan Hitchcock ise neden bahsettiğini unutmuştu. “Birini ziyarete gidiyorsun herhalde,” dedi.

“Taulkinham’e gidiyorum,” dedi Haze ve koltuğa kurulup camdan dışarı bakmaya başladı. “Tanıdığım yok orada, ama işlerim var.”

“Hiç yapmadığım şeyler yapacağım,” dedi kadına ve yan gözle şöyle bir bakıp belli belirsiz dudağını büktü.

Bayan Hitchcock, Albert Sparks adında Taulkinham’li birini tanıdığını söyledi. Görümcesinin kayınbiraderiydi ve…

“Taulkinham’li değilim,” dedi Haze. “Sadece oraya gidiyorum dedim.” Bayan Hitchcock yeniden konuşmaya başlayınca da sözünü kesip, “Şu kondüktör de hemşerim, ama Chicago’lu olduğunu söylüyor,” dedi.

Bayan Hitchcock Chicago’da oturan birini tanıdığını…

“Her yer birbirinin aynı,” dedi Motes. “Bunu bilir, bunu söylerim.”

Bayan Hitchcock zamanın su gibi akıp geçtiğini söyledi. Kız kardeşinin çocuklarını beş yıldır görmüyordu, görse tanır mıydı, ondan da emin değildi. Kız kardeşinin üç çocuğu vardı, Roy, Bubber ve John Wesley. John Wesley altı yaşındaydı, Bayan Hitchcock’a, Sevgili Cicianne, diye başlayan bir mektup yazmıştı. Çocuklar ona Cicianne, kocasına ise Cicibaba diye hitap ediyordu…

“Günahların bağışlandı sanıyorsundur sen,” dedi Haze.

Bayan Hitchcock elbisesinin yakasını avuçladı.

“Günahların bağışlandı sanıyorsundur,” diye tekrarladı Haze.

Kadının yüzü kızarmıştı. Bir an sonra, evet, dedi, hayat insana esin kaynağı oluyordu, sonra acıktığını söyledi ve Motes’a yemek vagonuna gelip gelmeyeceğini sordu. Beriki o berbat siyah şapkasını takıp kadının peşi sıra vagondan çıktı.

Yemek vagonu ağzına kadar doluydu, insanlar içeri girmek için kuyruk olmuştu. Haze ve Bayan Hitchcock yarım saat sırada bekledi; dar koridorda sallanıyor, ikide bir, vagondan çıkanların geçebilmesi için iyice duvara yapışıyorlardı. Bayan Hitchcock yanındaki kadınla laflamaya başladı. Hazel Motes duvara bakıyordu. Bayan Hitchcock kadına, kız kardeşinin Toolafalls Alabama’da, Su ve Kanalizasyon İşletmesi’nde çalışan kocasını anlatmaya koyuldu, kadın da ona gırtlak kanseri olan kuzeninden bahsetti. Sonunda yemek vagonunun kapısına ulaştılar, içerisini görebiliyorlardı. Bir garson insanlara oturacak yer gösterip ellerine mönü tutuşturuyordu. Saçları da, siyah elbisesi de vıcık vıcık yağlıymış gibi görünen esmer bir adamdı. Bir masadan diğerine karga gibi sıçrayıp duruyordu. İki kişilik boş yer olduğunu işaret etmesiyle kuyruk biraz daha ilerleyince sıra Haze, Bayan Hitchcock ve konuştuğu kadına geldi. Biraz sonra iki kişi daha vagondan ayrıldı. Garson el edince Bayan Hitchcock ile kadın vagona girdi, Haze de peşlerinden. Garson onu durdurdu, “İki kişi,” deyip Haze’i gerisingeri koridora itekledi.

Haze’in yüzü pancar gibi oldu. Önce kuyruğun önündeki kişinin arkasına geçmeye çalıştı, ardından geldiği vagona dönmek için insanların arasından kendine yol açmayı denedi, fakat vagonun girişi hıncahınç doluydu. Durup beklemek mecburiyetindeydi ve bütün gözler üzerine çevrilmişti. Bir süre boyunca yemek vagonundan ayrılan olmadı. Sonunda vagonun uzak ucundaki bir kadın kalkınca garson elini salladı. Haze tereddüt etti, o sırada garsonun elini tekrar salladığını gördü. Koridorda yalpalaya yalpalaya ilerlemeye başladı; yürürken iki kez masalara devrilecek gibi oldu, birinin kahve fincanına çarpan eli de ıslanmıştı. Garson ona papağan gibi giyinmiş, gençten üç kadının masasında yer gösterdi.

Kadınların elleri masadaydı, tırnaklarının ucu kırmızı mızrakları andırıyordu. Haze oturup elini masa örtüsüne sildi. Şapkasını çıkarmamıştı. Kadınlar yemeklerini bitirmiş, sigara içiyordu. Haze gelince sustular. Haze mönünün ilk satırındaki yemeği işaret edince, başına dikilmiş garson, “Yazıver delikanlı,” deyip kadınlardan birine göz kırptı, kadın burnundan bir ses çıkardı. Haze istediği yemeği yazdı, garson da kâğıdı alıp uzaklaştı. Suratından düşen bin parça olan Haze, bütün ciddiyetiyle karşısındaki kadının boynuna bakıyordu. Kadının sigarayı tutan eli ara ara boynundaki lekenin üzerinden geçiyordu; el Haze’in görüş alanından çıkıyor, sonra bir kez daha lekenin üzerinden geçerek masaya dönüyor, hemen sonra da sigara dumanı, düz bir çizgi halinde, Haze’in yüzüne yaklaşmaya başlıyordu. Kadın dumanı suratına doğru üç dört kez üfleyince, Haze bakışlarını ona çevirdi. Arsız bir tavuğa benziyordu kadın ve küçük gözlerini Haze’e dikmişti.

“Senin de günahların bağışlanmışsa artık,” dedi Haze, “ben istemem, kalsın.” Başını pencereye çevirdi. Camda, yüzünün dışarıdaki karanlık, boş alanla iç içe geçmiş soluk yansımasını gördü. Yanlarından bir yük vagonu, boşluğu yararak, gürültüyle geçti, kadınlardan biri bastı kahkahayı.

Kadına doğru eğilerek, soluk soluğa kalmışçasına, “İsa’ya inanıyorum sanıyorsun, değil mi?” dedi. “Yaşamış olsaydı bile işim olmazdı onunla. Bu trene binse bile dönüp bakmazdım.”

Kadın zehir zemberek Doğu şivesiyle, “Sana inanmak zorundasın diyen mi oldu?” diye sordu.

Haze arkasına yaslandı.

Garson yemeğini getirdi. Başta yavaş yavaş yiyordu, kadınlar o yemeğini çiğnerken çenesinde beliren kasları izlemeye koyulunca daha hızlı yemeye başladı. Yumurtalı ciğerli bir şeydi tabağındaki. Yemeğini bitirdi, kahvesini içti, para çıkardı. Garson onu görmesine rağmen hesabı almaya bir türlü gelmiyordu. Ne zaman masanın yanından geçse kadınlara göz kırpıp Haze’e dik dik bakmakla yetiniyordu. Bayan Hitchcock ve konuştuğu kadın yemeklerini çoktan bitirmiş, vagondan ayrılmıştı. Sonunda garson gelip hesabı çıkardı. Haze parayı eline tutuşturduktan sonra adama sürtünerek yanından geçip vagondan çıktı.

Bir süre iki vagon arasındaki nispeten temiz havada bekleyip bir sigara sardı. Derken kondüktör iki vagon arasından geçti. “Parrum, gelsene bir,” diye seslendi Haze.

Adam durmadı.

Haze onu vagona kadar takip etti. Bütün yataklar yapılmıştı. Melsy istasyonundaki adam ona yataklı vagondan yer satmış, aksi takdirde bütün geceyi koltukta kazık gibi oturarak geçirmek zorunda kalacağını söylemişti; bileti ranzanın üst katınaydı. Haze yatağına yollandı, heybesini aldı, tuvalete gidip yatmak için hazırlanmaya başladı. Midesi şişmişti, bir an önce uzanmak istiyordu. Yatıp dışarısını, penceresinden süzülüp geçen karanlık kırları izleyebileceğini düşündü. Bir uyarı levhasında, yolcuların ranzanın üst katına çıkmak için görevliden yardım istemesi gerektiği yazıyordu. Heybesini yatağına koyduktan sonra kondüktörü bulmaya gitti. Adamı vagonun bir ucunda göremeyince diğer uca doğru yürümeye başladı. Köşeyi dönerken tombul, pembe bir kütleye çarptı; çarptığı şeyin nefesi kesildi, “Sakara bak!” diye homurdandı. Bayan Hitchcock’tu bu, pembe bir örtüye sarınmış, saçını başına düğüm düğüm sarmıştı. Haze’e kapandı kapanacak gözlerle bakıyordu. Küçük topuzlar yüzünü koyu renkli sinek mantarları gibi kuşatmıştı. Haze’in yanından geçmek istiyor, Haze de ona yol vermeye çalışıyordu, ama her denemede ikisi de aynı yöne hamle yapıyordu. Kadının yüzü, bir türlü renklenmeyen küçük, beyaz izler dışında morarmaya başlamıştı. Sırtını dikleştirdi, durup, “Derdin ne senin?” dedi. Haze kadının yanından sessizce geçti, koşar adım gideyim derken koridordaki kondüktöre çarpınca adam yere düştü.

“Parrum, yatağa çıkmama yardım etmen lazım,” dedi.

Kondüktör ayağa kalkıp sendeleyerek ilerledi, biraz sonra da, yine sallanarak, buz gibi bir ifadeyle, elinde merdiven, geri geldi. Haze adamın merdiveni yerleştirmesini izledikten sonra basamakları çıkmaya başladı. Merdivenin ortasında durup dönerek, “Hatırlıyorum seni. Baban Cash Parrum diye bir zenciydi. Memlekete dönemezsin, kimse dönemez, istesen de olmaz,” dedi.

“Chicago’luyum,” dedi adam asabi asabi. “Soyadım da Parrum değil.”

“Cash öldü,” dedi Haze. “Domuzdan kolera kaptı.”

Kondüktörün açılan ağzından, “Babam demiryolunda çalışırdı,” cümlesi döküldü.

Haze güldü. Adam birden sertçe asılıp merdiveni çekince de şilteye sarılı battaniyeye tutunmak zorunda kaldı. Birkaç dakika boyunca hiç kıpırdamadan, yüzükoyun yattı. Sonra döndü, ışığı bulup yaktı ve etrafı incelemeye koyuldu. Pencere göremedi. Perdenin üstündeki küçük boşluk sayılmazsa, daracık yere sıkışıp kalmıştı. Yatağı kavisli tavana çok yakındı. Uzanmış yatarken, tavanın üstünü tam olarak örtmediğini, örtmesine ramak kalmış gibi göründüğünü fark etti. Bir süre kımıldamadan yattı. Boğazına tadı yumurtaya benzeyen, süngerimsi bir şey takılmıştı, o şey yer değiştirecek diye hareket etmeye korkuyordu. Işığı kapatmaya niyetlendi. Yüzünü dönmeden uzandı, düğmeyi bulup basınca karanlığa gömüldü, ardından tepesindeki boşluktan sızan koridor ışığıyla, karanlık az da olsa dağıldı. İçeriye ışık girmesini değil, etrafın zifiri karanlık olmasını istiyordu. Kondüktörün yaklaştığını işitti, halının yumuşattığı muntazam adımlarının yeşil perdelere sürtüne sürtüne ilerleyişini, duyma eşiğinin ötesine geçişini dinledi. Bir süre sonra, tam uykuya dalacaktı ki adımların yeniden yaklaştığını duyduğunu zannetti. Perdesi kıpırdandı, adımlar duyulmaz oldu.

Uyku sersemi, yattığı yerin tabuta benzediği geçti aklından. Gördüğü ilk dolu tabut dedesininkiydi. İhtiyar içine konmuş halde eve getirdikleri gece, tabutun kapağını bir çıra parçası yardımıyla açık tutmuşlardı ve Haze az ötede durup bakarak şöyle düşünmüştü: kapağı üstüne kapatmalarına izin vermeyecek; zamanı geldiğinde dirseğini aralığa sokacak. Dedesi hayattayken gezici vaizdi; zihninde yabanarısı iğnesi gibi sakladığı İsa’yla, eyaletteki üç bölgeyi karış karış dolaşan, huysuz bir ihtiyar. Onu toprağa verme vakti geldiğinde, aile tabutun kapağını kapatmış, ihtiyar ise kılını kıpırdatmamıştı.

Haze’in iki küçük erkek kardeşi vardı, biri bebekken ölmüştü, onu küçük bir tabutta gömmüşlerdi. Diğeri yedi yaşındayken ekin biçme makinesinin önüne düşmüştü. Onun tabutu normal tabutların yarısı kadardı; kapağını kapadıklarında Haze koşup açmıştı. Görenler, kardeşinden ayrılacağına çok üzüldüğünden böyle davrandığını söylemişti, ama nedeni bu değildi, ya tabutta kendisi olsaydı da kapağını üzerine kapatsalardı diye düşündüğü içindi.

Uyuyordu şimdi, rüyasında yine babasının cenazesinde olduğunu gördü. Babası tabutta kamburunu çıkarmış, dört ayak üzerinde duruyordu, mezarlığa bu halde götürülüyordu. “Kıçımı yukarı kaldırdım mı,” dediğini duyabiliyordu ihtiyarın, “kimse kapağı örtemez,” ama mezara indirirken tabutu sertçe bırakıvermişlerdi; babası da, herkes gibi, içine boylu boyunca serilip kalmıştı. Haze trenin sarsıntısıyla uykusundan sıyrılır gibi olunca, o zamanlar Eastrod’da, üçü Motes, yirmi beş kişi vardı, diye düşündü. Şimdi ne Motes’lar kalmıştı, ne Ashfield’lar, ne Blasengame’ler, ne Fey’ler, ne Jackson’lar… ne de Parrum’lar – zencilerin bile canına tak etmişti. Tren dönemeci arkada bırakırken, karanlıkta, ön cephesi tahtayla kapatılmış dükkânı, duvarları eğilmiş ahırı, ahırın yanındaki, temeli kaymış küçükçe evi gördü, evin ne sundurması kalmıştı ne de hol döşemesi.

On sekiz yaşında evi terk ettiğinde memleketi bu halde değildi. O dönem on kişi vardı orada, Eastrod’un daha babasının zamanında küçülmeye başladığını hiç fark etmemişti. Evden on sekizinde, ordudan celp geldiği için ayrılmıştı. Başta ayağına ateş edip gitmemeyi geçirmişti aklından. Dedesi gibi vaiz olmak istiyordu ve vaizler ayakları olmadan da çalışabilirdi. Onların gücü boğazlarından, dillerinden ve kollarından gelirdi. Dedesi Ford otomobiliyle üç bölgeyi dolaşırdı. Eastrod’dan ayrılışının üzerinden dört hafta geçtikten sonraki ilk cumartesi günü, herkesi cehennemden kurtarmaya tam vaktinde yetişmişçesine kasabaya döner, daha arabanın kapısını bile açmadan avaz avaz bağırmaya başlardı. İnsanlar Ford’un etrafına üşüşürdü, zira herkese yaklaşmaları için meydan okuyor gibi bir tavır takınırdı. Arabanın kaputuna çıkıp vaaz vermeye başlar, bazen de tepesine tırmanıp herkesi paylardı. Taştan farkınız yok! diye bağırırdı. Ama İsa, günahları bağışlansın diye canını vermişti! İsa insan ruhuna öylesine açtı ki, hepsi adına tek bir ölüm ölmüştü, ama bir kişi uğruna her ruhun ölümünü de seve seve tadardı! Bunu idrak edebiliyorlar mıydı? Her taş ruh için on milyon ölüm öleceğini, kollarıyla bacaklarından haça gerilip her biri için on milyon kez çivilenmeye razı geleceğini anlıyorlar mıydı? (İhtiyar parmağıyla torunu Haze’i işaret ederdi. Onu özellikle hakir görürdü, zira suratı kendininkinin kopyasıydı neredeyse ve onunla dalga geçiyor gibiydi.) İsa’nın şu oğlan için bile, şurada dikilmiş, beline dayadığı pis yumruklarını sıkıp duran şu aşağılık, günahkâr, saygısız çocuk uğruna bile, ruhunu kaybetmesine izin vermektense on milyon ölüm öleceğini biliyorlar mıydı? Bu çocuğu günah denizleri üzerinde kovalardı İsa! İsa’nın günah denizleri üzerinde yürüyebileceğinden şüpheleri mi vardı yoksa? Şu çocuğun günahları affedilmişti ve İsa onu asla terk etmeyecekti. Çocuğun vebalinin bağışlandığını unutmasına hiçbir zaman izin vermeyecekti. Günahkârlar ellerine ne geçeceğini sanıyordu ki? Sonunda İsa’nın olacaklardı!

Çocuk bunları duymasa da olurdu. İsa’dan sakınmanın yolunun günahtan sakınmaktan geçtiği düşüncesi çoktan derin, kopkoyu ve sessiz bir inanç olarak zihninde yer etmişti zaten. On iki yaşına geldiğinde, büyüyünce vaiz olmaya karar vermişti bile. Sonradan gözünün önüne İsa’nın daldan dala atlayan yabani, pejmürde bir adam olduğu da gelecekti; Haze’e dönmüş, adımını nereye attığını bilemeyeceği, pekâlâ suyun üzerinde de yürüyor olabileceği, durduğu yeri birdenbire idrak ettiğinde ise boğuluvereceği karanlığa dalmasını işaret ediyordu. Oysa Haze her iki gözünü de açık tutabileceği, elleriyle aşina olduğu şeylere dokunabileceği, bildiği yollarda yürüyüp aklına estiği gibi konuşamayacağı Eastrod’da kalmak istiyordu. On sekizine gelip de askere çağrıldığında, savaşın onu şeytana uymaya zorlayacak bir dalavere olduğunu düşündü; birkaç ay içinde, günaha girmeden geri döneceğinden emin olmasa, kendini ayağından vururdu. Şeytana karşı koyma konusunda iradesine güveni tamdı; bu özelliği de, tıpkı yüzü gibi, dedesinden mirastı ona. Hükümet onunla işini dört ay içinde bitirmezse, her halükârda ordudan ayrılacağını hesapladı. O zamanlar, henüz on sekiz yaşındayken, hükümete tamı tamına dört ayını vereceğini düşünmüştü. Ama dört yıl kalmıştı orada, memleketine geri dönmemiş, ailesini ziyaret bile edememişti.

Askere giderken Eastrod’dan yanına yalnızca siyah ciltli İncil ile annesinin gümüş çerçeveli gözlüğünü almıştı. Taşra okulunda okuma yazmayı öğrenmişti ama öğrenmemek daha akıllıcaydı; okuduğu tek kitap İncil’di. Gerçi kapağını çok sık açmazdı, ama okurken annesinin gözlüğünü takardı. Gözlük gözlerini yorduğu için kısa süre içinde kitabı bırakmak zorunda kalırdı. Askerde onu günaha teşvik edeceklere Eastrod, Tennessee’den geldiğini, memleketine dönüp hayatının geri kalanını orada geçirmeye niyetli olduğunu, vaiz olup insanlara İsa’nın öğretilerini aktarmak istediğini, hükümetin ya da hükümetin onu gönderdiği yabancı yerlerin ruhunu lanetlemesine göz yummayacağını söylemeyi aklına koymuştu.

Kışlada geçirdiği birkaç haftanın sonunda bazı dostlar edinince –tam olarak dost sayılmazlardı, ama onlarla idare etmesi gerekiyordu– beklediği fırsat ayağına geldi: Bir davet. Cebinden annesinin gözlüğünü çıkarıp taktı. İşte o zaman, üste para verseler peşlerine takılmayacağını söyledi onlara; Eastrod, Tennessee’li olduğunu ve hükümetin de onu gönderdiği yabancı yerlerin de ruhunu lanetlemesine göz yummayacağını… fakat sesi çatlayınca sonunu getiremedi. Gözlerini onlara dikip sert bir ifade takınmaya çalıştı. Arkadaşları rahip dışında kimsenin onun mendebur ruhuna meraklı olmadığını söyleyince, papanın emrindeki rahiplerin ruhunu kurcalayamayacağını demeyi becerebildi. Arkadaşları ona ruhu falan olmadığını söyleyip genelevin yolunu tuttu.

Onlara inanması uzun zaman aldı, zira onlara bütün kalbiyle inanmak istiyordu. Hatta dediklerine kanıp ruh denen meretten ilelebet kurtulmaktan başka bir şey istediği yoktu ve burada ondan yakayı ahlaksızlığa bulaşmadan sıyırmanın, kötülük yerine yokluğu savunan bir dine geçmenin fırsatını buldu. Ordu onu dünyanın öbür ucuna gönderip varlığını unuttu. Yaralanınca da, göğsündeki şarapneli almaya yetecek kadar hatırladı onu –çıkardıklarını söylemelerine rağmen şarapneli ona hiç göstermedikleri için hâlâ göğsünde olduğunu, paslanıp onu zehirlediğini hissediyordu–, sonra onu başka bir çöle postalayıp yeniden akıllarından çıkardılar. Ruh konusunu deşmek, onun var olmadığına ikna olmak için bol bol zaman bulmuştu. Ruhu olmadığından en ufak bir şüphesi kalmayınca, bunu zaten en baştan beri bildiğini fark etti. Istırabının nedeni sıla hasretiydi, İsa değil. Ordu onu nihayet salıverdiğinde, hâlâ günaha bulaşmadığı düşüncesi hoşuna gitmişti. Sadece Eastrod, Tennessee’ye geri dönmek istiyordu. Siyah ciltli İncil ve annesinin gözlüğü heybesinin dibindeydi hâlâ. Artık kitap okumuyordu, ama evden getirdiği için İncil’i atmamıştı. Gözlüğü de, gözleri günün birinde bozulabilir diye saklıyordu.

Ordu onu evvelki gün, dönmek istediği yerin yaklaşık beş yüz kilometre kuzeyinde kalan bir şehirde terhis ettiğinde, hiç vakit kaybetmeden gara gidip Eastrod’a en yakın istasyon olan Melsy’ye bilet almıştı. Sonra, trenin kalkmasına daha dört saat olduğu için, garın yakınındaki loş bir manifaturacıya dalmıştı. İçeri doğru ilerledikçe iyice ışıksız kalan, karton kokusuna boğulmuş, dar bir dükkândı burası. Dükkânın en arkasına kadar gidip mavi bir takım elbise ile siyah bir şapka satın aldı. Üniformasını paketletip köşedeki çöp tenekesine tıktı. Aydınlığa çıktığında takım elbisesinin mavisi parlaklaşmış, şapkası ise kaskatı kesilmiş gibi geldi ona.

Öğleden sonra saat beşte Melsy’ye varmıştı, burada pamuk tohumu yüklü bir kamyona atlayıp Eastrod yolunun yarısından fazlasını kat etti. Yolun gerisini yayan gittikten sonra Eastrod’a saat dokuzda, hava tam kararmak üzereyken ulaştı. Ev gece kadar karanlık, geceye karşı korunmasızdı; etrafındaki yer yer çürümüş çite, sundurmanın yabani ot bürümüş zeminine rağmen evden geriye sadece bir kabuk, bir bina iskeleti kaldığını anlaması zaman aldı. Bir zarfı dürdü, ucunu kibritle tutuşturup yayılan ışıkta üst kat ile girişteki boş odaları gezdi. Zarf kül olunca bir tane daha yakıp odaları tekrar gezdi. O gece mutfak döşemesinde uyudu, çatıdan kafasına düşen bir tahta parçası yüzünü çizdi.

Mutfaktaki şifoniyer dışında evde hiçbir şey kalmamıştı. Annesi hep mutfakta yatardı, ceviz ağacından şifoniyerini de oraya taşıtmıştı. Mobilyaya otuz dolar saymış, bir daha da kendine bu kadar pahalı bir şey satın almamıştı. Ortalıkta ne var ne yoksa götürenler onu bırakmıştı. Haze şifoniyerin çekmecelerini teker teker açtı. Üst çekmede iki parça ambalaj ipi vardı, diğer çekmeceler boştu. Böyle bir eşyanın çalınmamasına şaşırmıştı. İpleri aldı, mobilyayı bacaklarından döşeme tahtasındaki boşluklara bağladı ve çekmecelerin her birine birer parça kâğıt yerleştirdi: BU ŞİFONİYER HAZEL MOTES’UNDUR. ÇALMAYA KALKMAYIN, YOKSA PEŞİNİZE DÜŞER, SİZİ GEBERTİRİM.

Uykuya dalmak üzereyken aklı şifoniyerdeydi; mobilyanın güvende olduğunu bilirse, annesinin mezarda huzura kavuşacağını düşündü. Olur da gecenin bir vakti çıkagelirse şifoniyeri görecekti. Annesinin geceleri dolaşıp dolaşmadığını, eve uğrayıp uğramadığını merak etti. Ortaya çıktığında yüzünde o tedirgin, bir şey aranan, Haze’in kadının tabutundaki aralıktan gördüğü ifadenin aynısı olurdu herhalde. Kapağı örterlerken, aradan annesinin suratına ilişmişti gözü. O zamanlar on altı yaşındaydı. Kadının yüzüne vurarak dudak büküyormuş; ölüyken de sağlığındaki kadar hoşnutsuzmuş; sıçrayıp tabutun kapağını açtıktan sonra uçmaya, keyif çatmaya başlayacakmış gibi görünmesine neden olan gölgeyi görmüştü: Yine de kapağı kapatmışlardı. Belki de sahiden tabuttan uçup gidecek, dışarı fırlayacaktı. Rüyasında annesi çukurdan dışarıya atılıyor, korkunç, dev bir yarasa gibi kanat çırparak uzaklaşıyordu; fakat karanlık da çökmeye devam ediyor, onu gittikçe sarıp sarmalıyordu. İçeriden, kapağın kapanmaya başladığını, alçaldığını, iyice alçaldığını ve ışığın, boşlukların gözden kaybolduğunu gördü Haze. Gözlerini açtığında kapak kapandı kapanacaktı; sıçradı, kafasıyla omuzlarını aralığa soktu ve baş dönmesiyle, trenin koridordaki halıyı yavaş yavaş aydınlatan kısık ışığında öylece kalakaldı. Yatak perdesinin üstünden sarkarken vagonun diğer ucundaki kondüktörü gördü; karanlıkta hareketsiz duran, onu izleyen beyaz bir şekil.

“Kötüyüm!” diye seslendi. “Burada kapalı kalamam. Çıkar beni!”

Adam istifini bozmadan onu izlemeyi sürdürdü.

“Yüce İsa,” dedi Haze, “yüce İsa.”

Kondüktör yerinden kıpırdamadı. “İsa kayıplara karışalı çok oldu,” dedi, ters, muzaffer bir ses tonuyla.

(…)

Çevirmen: Emre Ağanoğlu

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.