“Ben hep ‘genç’ kaldım, genç şiirler yazdım.”

 

Eylül ayının son günlerinde Bilgin Adalı, 68 yaşında hayata veda etti. Bilgin Adalı, yönetmen, öğretim üyesi, reklam yazarı, çocuk kitapları yazarı, şair, çevirmen, editör… Ve çok daha fazlası, gerçek bir kültür emekçisiydi. Bilgin Adalı, okuryazar.tv platformuna sıcak bir destek vermiş, bize dünyasını açmıştı. “Robin Hood” uyarlaması hakkında yaptığımız söyleşiden sonra temasımız kopmamış, yakın dostu ve okuryazar.tv yazarlarından Kadir İncesu’yla toplu şiirleri Eskimeyen Yüreğim hakkında konuşmak istemişti. Bu onun hem Kadir’e, hem hepimize vedaı imiş, üzülerek anladık. Aşağıda, onunla yazarlık yaşamıyla ilgili yapılmış, sıcak bir sohbetin metnini bulacaksınız.

Yazma serüveniniz ilkokulda şiirle başladı. Kimlerden etkilenmiştiniz o sıralarda?
O yıllarda lise öğrencisi olan ve bizimle yaşayan halamın oğlu, bir cinayete kurban giden Kıbrıslı yazar Kutlu Adalı’dan etkilendim elbette. Çok okur, şiirler, öyküler yazardı. Bana da hemen her gece birkaç sayfa kitap okurdu dramatize ederek. Güzel günlerdi… Sonra ben okuma yazmayı sökünce, gizli gizli onun dosyalarını karıştırmaya, yazdıklarını okumaya başladım. Bir gün çok dağıtmışım dosyalarını, “Madem şiir okumayı bu kadar çok seviyorsun, ceza olarak şiir yazacaksın” diye bana “şiir yazma cezası” verdi. Şiir yazmak çok hoşuma gitmişti. O gün bugündür yazıyorum işte.

Sonra öyküler yazmaya başladınız. Ciddi ciddi Jules Verne’e rakip bile (!) olmuşsunuz. Neydi sizi bu kadar etkileyen?
Evet, dördüncü sınıftayken kısa kısa öyküler de yazmaya başladım. Sanırım Jules Verne, gerçek dünyanın içinde ama ötesinde kimi hayaller sunmuştu bana. Onun yazdıklarını okurken, “Ben olsam nasıl yazardım” diye düşünürdüm. O ara (bu dediğim 50’li yıllar, Tarsus Koleji hazırlık sınıfında okuyordum) Ay’a seyahati anlatan bir roman yazmaya başladım. Okul çantamda dururdu romanı yazdığım sarı defter. Epeyce ilerlemiştim. Sonra o çantayı yitirdim. Gözüm yemedi doğrusu yeniden başlamayı. İyi de oldu sanırım. Yoksa kendimi “yetkin” bir “yazar” olarak görmeye başlayabilirdim. Yazmaya hevesli çocuklar konusunda en korktuğum şey bu duyguya kapılmaları.

Daha 16 yaşınızdayken arkadaşlarınızla Mersin’de Kıyı adlı bir dergi de çıkarmışsınız…
Lise 1-2 yılları. 1961-62 falan… Linolyum muşamba parçaları bulur, üstüne çizdiğimiz desenleri oyar, resim bile basardık Kıyı’da. Haluk Aker’in sayesinde (o üniversitede okuyordu o yıllarda) Nâzım’ı keşfettiğim, İkinci Yeni’nin dümen suyunda koşturduğum yıllar. Sonra İlhan Berk’le, Bilge Karasu’yla, Hüseyin Cöntürk’le tanıştım. Şiiri bir süreliğine erteleyip öyküye ağırlık verdim.

BİLGİN.ADALI1 BİLGİN.ADALI2

İlk kitabınız 1972 yılında yayımlanmış. İlk kitabınızın yayımlandığı an ile son kitabınızın yayımlandığı andaki duygularınızı merak ediyorum. Sanmıyorum coşkunuz azalsın. Sürekli artan bir heyecan vardır mutlak içinizde. Yoksa insan bu kadar kısa bir zaman içerisinde bu kadar çok kitap yazabilir mi?
İlk kitabım Âşık Garip bir halk hikâyesi uyarlamasıydı. Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun 70’li yıllarda başlattığı bir dizide çıkmıştı. Sanırım bir sığınaktı o benim için. Polatlı Topçu Okulu’nda yedek subay öğrenci olduğum dönemde yazdım kitabın çoğunu. Yatma saatinden sonra gizlice kalkar, banyonun girişine giderdim. Cılız bir ampulün ışığında, uykusuzluktan baygın düşene kadar yazardım. Ancak ondan sonra koğuştaki horultuları duymadan uyuyabiliyordum… Son kitaplarım elime geçtiğinde de benzer heyecanlar duyuyorum. Kargo gelmiş, açıyorum, yeni bir kitabım ya da bir kitabımın yeni baskısı. “Heeeey!” diye bağırmak geliyor içimden. Ama o ilk kitabın heyecanıyla yarışamaz hiçbiri.

1990’lı yıllara kadar şiir, öykü, radyo oyunları yazmaya devam ettiniz. Belgeseller yaptınız… Sonra ne olduysa birdenbire çocuk edebiyatına yöneldiniz. Bu yönelişin nedeni neydi?
Sanırım bir küskünlük dönemi yaşadım, yazdıklarımı yayımlamadım. Basılan şiir kitaplarımın ikisi de okuyucusuna ulaşamamıştı dağıtım sorunları nedeniyle. 1990’da Afa’dan çıkan öykü kitabım Gün Dağların Ardında çok kısa bir sürede tükendi. Ama yayımcı her nedense ikinci baskıyı bir türlü yapmadı. O yıllarda yayımcılık bir endüstriye dönüşmeye başlamıştı, bestseller’lar geziniyordu ortalıkta. Buna bir de reklam yazarlığının tüketiciliğini eklersen… Yorulduğuma karar verip yalnızca kendim için şiirler yazmaya başladım. Bu arada, önemli bir ayrıntı bence, oğluma ve daha sonra kızlarıma yatmaya gittiklerinde her gece bir masal anlatırdım. Bildiğimiz geleneksel masallar bitince, uydurmaya başladım. Öneri kızlarımdan geldi: “Bunları yazsana baba, başka çocuklar da dinlesin ya da okusun” diye. Neden olmasın, diye düşündüm. Çocuklar için yazmaya TRT yıllarımda başlamıştım. Dinçer Sezgin’le yazdığımız uzun soluklu bir dizi vardı. Çeşitli çocuk programlarına katkıda bulunmuştum. O dönemde, çocuklar için yazdığım şiirler hâlâ geziniyor internet sayfalarında. Bencil Dev oyunum İstanbul Şehir Tiyatroları’nda ve AST’ta sergilendi yıllar önce. Yani “cup” diye düşmedim çocuk yazınının içine. Herhalde iyi kitaplar yazıyor olmalıyım ki, çocuklar pek severek okuyor yazdıklarımı. Yoksa 2004’ten bu yana 50 kitaba imza atamazdım…

Çocuklar için yazmaya niyetlenenlerin neleri dikkate almaları gerekir?
Bence “Hangi çocuk?” sorusu çok önemli. “Çocuk”: TDK Türkçe Sözlük’ü, “Küçük yaştaki oğlan veya kız” diye tanımlıyor bu kavramı. Sanki tornada üretilen bir parça. İkizler bile birbirlerine benzemezler ki. Türkiye büyük bir coğrafya. Van’daki, Alanya’daki, Ankara’daki, Edirne’deki çocuklar birbirine benzemez ki. Dünyayı algılayışları da, beklentileri de çok farklıdır onların. Hangisine sesleneceksin? Ben yazarken, öncelikle didaktik olmamaya çalışıyorum, sonra yoksulluk ve yoksunluk edebiyatından uzak duruyorum. Çocukların kolayca, severek okuyabilecekleri heyecanlı bir serüven içinde de onlara anlatılabilecek ve onların severek okuyabilecekleri pek çok şey var. Sanırım, uyarlamalar dışındaki tüm kitaplarımın çatısı bu olmuştur. Tarihte de çevre bilincinde de alternatif yapılar kurmaya çalıştım. Çocuklar için yazmaya niyetlenenlere ne diyebilirim ki? Her yiğidin yoğurt yiyişi…

Pıtrak gibi çocuk kitabı yayımlanıyor… Çocukluğunuzla karşılaştırdığınızda çocuk edebiyatının bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim çocukluğumda daha seçmeci bir anlayış vardı sanırım. Birkaç yayınevi, gerçekten seçme çocuk kitapları basardı. Gümüş Patenler, Pal Sokağı, İki Çocuğun Devriâlemi vb. Örneğin, Kemalettin Tuğcu’nun hiçbir kitabını okuyamamıştım ben. Çeviriler daha uygun gelmişti bana. Zaten ilkokul beşten sonra Varlık Yayınları’nın, Sardalya Sokağı, İhtiyar Balıkçı gibi kitaplarıyla buluşmuştum. Sanırım benimki biraz özel bir durum. Pıtrak gibi çocuk kitabı yayımlanıyor çünkü yayımlayanlara para getiriyor. Hele yanına bir de cicili bicili bir armağan koyarsan. “Bir liralık” kitaplar, Harp ve Sulh’un 45 sayfalık özetleri… Kendine özgü bir anlayışı ve saygınlığı olması gereken yayımcılık ne yazık ki tam anlamıyla bir bakkal ticaretine dönüştü son yıllarda.

Jack London’ın Beyaz Diş’ini çevirmemi istedi Serhat Yayınevi. Tam metin olarak çevirebileceğimi söyledim, kabul ettiler. Çeviriye başladım. Sonra merak ettim, benden önce de çevrildi bu kitap, acep nasıl bir şeyler var kitapçılarda, diye. Bir kitapçı dostuma sordum. “Hangisini istiyorsun, 30 sayfadan 300 sayfaya kadar 26 Beyaz Diş çevirisi var” dedi. Benimki 27. çeviri olarak raflardaki yerini aldı. Telif kitaplarda da durum farklı değil. Birileri yazıyor, birileri basıyor, yol göstereni olmadığı için de, çocuklar bu kitapları alıyor. Mısır gevreği, sakız ya da cips pazarlıyorlar sanki. Satan kitapların da hemen taklitleri üretiliyor…

BİLGİN.ADALI3-ANASAYFA BİLGİN.ADALI4

Yayımcı, yazar ve okur açısından da değerlendirir misiniz?
İyi yayımcı, bu rekabet ortamında ne yapabilir ki doğru bildiği kitapları basmaktan başka? Belki Yayıncılar Birliği birtakım ölçütler oluşturabilir, zerzevattan kitapların basılmasını engellemek için kimi kurallar getirebilir mi? Hayır getiremez. Kimi güçler engel olacaktır buna. Gerçek yazar bildiği yolda yürüyecektir. Ama kendini “yazar” sanan zerzevatçıları, kitaplarını basacak sürüyle yayınevi varken engellemek olanaksız. Okur, bu ortamda, umarsız bir kurban… Hangi okura kim yol gösterebilir ki doğru seçimler yapabilsin?

Her isteyen çocuklar için yazabilir mi?
Bunu engelleyen bir kural ya da yasa yok. Çevreme baktığımda 20 bilemedin 30 kadar iyi çocuk yazarı ve bunların kitaplarını basan yayınevi görüyorum. Ama yüzlerce “çocuk yazarı” geziniyor piyasada. Kitapları da şakır şakır basılıyor. Emekli öğretmenler, anneler, babalar, kendi çocukluğunu bile doğru dürüst yaşayamamış olanlar, akla gelebilecek herkes çocuk kitabı yazarlığına soyunmuş durumda. Soruna net yanıt: Hayır, herkes çocuk kitabı yazamaz. Yazmamalı da… Belki de bu bağlamda çocukların korumaya alınması gerekir… Kabzımalları, emlakçıları, ne bileyim hekimleri denetleyen meslek kuruluşları var. Yazarları denetleyen bir kuruluş yok. Her isteyen, aklına gelen her şeyi yazıyor, yayımcısını da bulabiliyor. Keyfine göre kasaplık yapamazsın ama yazarlık yapabilirsin. Kuzucuklar yazdıklarını okumak için bekliyor.

Kendi çocukluğunuzu baz alarak sormak istiyorum. Bugüne kadar çocukların beğenilerinde nasıl bir değişim oldu? Yazarların yapıtlarını oluştururken çocukların beğenilerini de mutlaka göz önüne almaları gerekir mi?
Çağımız çok hızlı bir değişim süreci içinde. Ben ayak uyduramıyorum, ama çocuklar bire bir yaşıyor bu değişimi. Ben 1968’de ilk televizyon programımı yayınlarken, Ankara Televizyonu 70 kilometre karelik bir alana deneme yayını yapıyordu. Bugün, ulusal ve yerel yayın yapan TV kanallarının sayısını tam olarak RTÜK bile söyleyemez. Benim çocukluğumda ise pek çok ilimizde elektrik bile yoktu. Yazarın da çağımızı bir parça dikkate alması gerekir sanıyorum. Ama benim en sevilen kitaplarımdan biri Kaledibi Sokağı. Üstelik çocuklar kadar yetişkinler de severek okuyor. 1950’li yıllardan söz eder o kitap. Tümüyle benim çocukluk anılarımdan yola çıkar. Niye sever ki çocuklar ya da yetişkinler o kitabı? Elbette yazar, çocukların beğenisini de dikkate almak zorunda ama daha önemlisi, yazar yeni şeyler yazmak zorunda. Çoban Ali’nin öyküsünü yazarken bile, yeni bir öyküyle, yeni bir kurguyla, bir yenilikle ortaya çıkmalı. Benim onca kitabımın her birini neden seviyor sanıyorsun okuyan çocuklar? Benim çocukluğumdan bu yana dil de ciddi bir değişim geçirdi. Ona bağlı olarak anlatım da elbette. Ama ne yazarlarımız ne de çevirmenlerimiz bunun gereği kadar farkına varabilmiş değil sanıyorum. Pırıl pırıl Türkçe karşılığı varken öyle sözcükler, terimler kullanılıyor ki… Bu hızla değişen dünyada, çocuklara yetişebilmek için epeyce bir çaba harcamamız gerekiyor sanırım.

Öğrenci, öğretmen, anne baba kitap seçimini nasıl yapmalı?
Sancılı sorulardan biri de bu işte. Öğretmenin çıkan her kitabı izleyecek gücü yok. Anne baba zaten bu konuyla pek ilgili değil. Bıraksınlar çocuk kendisi seçsin okuyacağı kitabı. Kitap fuarlarında öğrencileriyle gelmiş, “Kitaplara dokunmayın!” diye bağıran öğretmenlere tanık oldum pek çok kez. Öyleyse niye getiriyorsun çocukları kitap fuarına? Kitap okumasını istiyorsanız, özgür bırakın çocukları, onlar doğru seçimleri kendileri yapacaklardır bu “çocuk kitapları” furyasına rağmen.

MEB’in “100 Temel Eser” listeleri konusunda ne düşünüyorsunuz?
Birkaç yazı yazdım o konuda. Cumhuriyet’in, Radikal’in kitap eklerinde yayımlandı. Birkaç cümleyle özetleyeyim: Böyle kepazelik olmaz. Hangi kitap, kime göre, hangi nedenle 100 temel eser içinde yer alabilir ki? Türk ve dünya edebiyatında okunması gereken öyle çok temel eser var ki. Hangi yetkili kurul bunu 100’e indirgeyip bir sınır getirebilir? Hangi ölçütle, neye göre? Sınırlandırıcı bir zihniyetin örneği bu. Bırakın çocuklar, öğretmenlerinin kılavuzluğunda, okuyacakları kitapları kendileri seçsin. Öğretmenlere de güncel kitapları okuyabilme olanağı verilsin.

Bazı kitaplar uzun yıllar boyunca çocuklar tarafından ilgiyle okunuyor. Onca kuşak farkına karşın bu beğeninin temelinde neler olabilir?
Bilemem ki… Sanırım okuyan çocuk seçmeyi de biliyor. Kimi kitaplar eskimiyor. Zaman Bisikleti’nin ilk basımı 2004’te yapılmıştı. Geçenlerde 22. basımı çıktı. Demek ki 8 yıl boyunca değişen çocuk okuyucusuna kendini okutabilmiş. Bu arada, benim ne olduğunu bile çözemediğim i-pod’lar falan çıktı. Dünyamız hızla değişiyor. Belki şöyle söylemeli: Çocuk, kendisini değişik dünyalara götüren kitapları daha çok seviyor. Yine de bilmiyorum doğru yanıtı. Ben hep, kendi çocukluğumda severek okuyabileceğim kitapları yazmaya çabalıyorum. Robinson’u, Gulliver’ı, özellikle de Küçük Prens’i hâlâ keyifle okuyorum. Bir sırrı olmalı ama, henüz çözebilmiş değilim…

“Tanrı çocuklarımızı, iyi niyetli kötü yazarların zararlarından korusun” demek yetmez galiba. Neler yapmalı tam anlamıyla korumak için?
Korkarım bu benim değil “iyi niyetli kötü yazarların” dikkate alması gereken bir şey bu. Gerçekten iyi niyetle yazıyorlar ama “kötü” şeyler yazıyorlar. İyi niyetli tüm çocuk yazarlarının arada bir kendi yazdıklarını biz süzgeçten geçirmesi gerekir diye düşünüyorum. Hani bu endüstriyel üretimden bir pay koparmak peşinde olmayan herkesin, çocuk yazınındaki gelişmeleri izlemesi, kendisini geliştirmesi gerekir, diye düşünüyorum. Yoksa “Çoban Ali”yi oturup “Ali Çoban” diye de yazabilirsiniz. İyi yazmışsanız, çocuklar da severek okur. Ama Ali’nin bir gece yıldızları izlerken oraya doğru uçmasının, yıldızlar arasında bir serüven yaşamasının öyküsünü pek çok çocuk, daha severek okur sanırım.

BİLGİN.ADALI5 BİLGİN.ADALI6

Bir yazarın “çocuk yazarı” diye nitelenmesi doğru mu?
Öncelikle, “yazar” kavramı erozyona uğramıştır. İlk cinsel deneyimleri bile anlatan kitaplar, “çoksatar” oldu günümüzde. Ben kitaplarımın yalnızca çocuklara seslendiğine inanmıyorum. Belki şöyle söyleyebiliriz: Ağırlıklı olarak çocuklar için yazan yazarlarımız vardır… Onun ötesindeki bir etiketlemeye katılmıyorum.

Yazarlığın okulu olur mu?
Olmaz. Okuyup yazmaktan, yazdıklarının çoğunu çöpe atmaktan geçen bir süreçtir bu. Yazarlıkla ilintili okullar, yalnızca kimi metinlerden yola çıkarak, kılavuzluk yapar insana. Sonuçta yazarlık, bilgi, birikim ve bir parça da yeteneğe bağlıdır sanıyorum. İlginç kompozisyonlar yazabilen herkes “yazar” olamaz.

Peki, nasıl yazar olunur?
Bilmem ki… Ben uzun yıllar örnek aldığım yazarlara öykünerek yazdım kimi metinlerimi. Sonra onlara kendimce başkaldırdım. Başka türlü metinlerin de yazılabileceğini göstermeye çabaladım. Sanırım çok çok okuyarak, yazdıklarımın da çoğunu çöpe atarak “başka” olmaya çabaladım. Olabildim mi bilemiyorum…

Uzun yıllardır yazıyorsunuz. Sadece yazarak geçinmek mümkün mü?
Hayır. “Çoksatarlar” listesine girmeden bu olanaksız. Şimdiye kadar çoksatarlar listesine giren bir çocuk yazarıyla karşılaşmadım. Harry Potter da ilginç ve çok başarılı bir tanıtım örneğidir sanırım.

Telif hakları yazarı tam anlamıyla koruyor mu?
Telif hakları, yazara karşı yayınevlerini korumak için yapılmış bir düzenleme gibi geliyor bana. Yine de, telif haklarıma saygılı yayınevleriyle çalıştığımı belirtmeliyim.

Hem büyükler hem de çocuklar için yazıyorsunuz. Hangisi daha zor?
Elbette çocuklar için yazmak daha zor. Yetişkinler için yazdığım her metinde özgürüm, ben yazarım, isteyen alır okur, istemeyen okumaz. Yarattığım dünya kesinlikle bana ait. Beni seçen okurla paylaşırım o dünyayı yalnızca. Sanki bir tür meydan okuma gibi. Ben yazarım, isteyen okur ya da okumaz. Çocuklar için yazarken ise öyle sınırlamalarla karşılaşıyor ki “iyi” bir yazar, yazdığı her cümle bir tuzak olabiliyor. Bu da sanırım çocuk kitapları yazarlığının en önemli noktalarından biri. Yetişkin okurlara karşı yazdıklarımda hiçbir sorumluluk duymuyorum. İsterlerse okurlar, yazdıklarımda onlara karşı hiçbir sorumluluğum yok. Ama çocuk okura karşı pek çok sorumluluğum var.

Gelelim “toplu şiirler”inize… 30 yıllık bir süreci kapsıyor kitabınızdaki şiirler… Oysa daha eski bir şiir geçmişiniz var. Gençlik dönemi şiirlerinizi yeterli mi görmediniz de kitabınıza almadınız?
Yok, en ilk şiirlerim dışında, yazdığım hemen her şiir var o kitapta. Bir şair olarak okuyucunun karşısına nasıl çıkacaksam, öyle varım Eskimeyen Yüreğim’de. Bir bölümü, gençlik şiirlerimden oluşur. Aslında ben hep “genç” kaldım, genç şiirler yazdım.

“Kuytuda durur şiirim” derken haksız sayılmazsınız. Şair Bilgin Adalı’yı kuytudan çıkaran ne oldu?
Yok be canım, ben kuytuya hiç girmedim ya da kuytudan hiç çıkmadım ki… Bir yerlerde hep vardım. İnternetin şiir sitelerine girersen, mutlaka bulursun benden birkaç dize. Yapı Kredi şiirlerimi topluca günışığına çıkardı. Okuyucu da alıp okuyorsa ne güzel…

Şiire bir şekilde devam etmişsiniz, düzenli olarak yayımlamasanız da… Öyküyü ise bir kenara itmişsiniz. Bu bilinçli bir seçim miydi?
Sanmıyorum. Gün Dağların Ardında adlı ilk ve tek öykü kitabımın ilk öyküsü, babacığımın ölümünü anlattığım “Kırlangıçlar Geçiyor Uzaktan”, sanırım bir doyum noktası oluşturdu. Yazdığım son öyküdür o. Sanırım onu aşabilecek öyküler yazamayacağımı görünce, “yazmama” seçimi kendiliğinden geldi. Daha iyisini yapamayacaksam, niye sürdüreyim ki öykü yazmayı. Ama şiirde öyle olmadı. Kimi küçük karalamalar bile önceki şiirlerimi aşan boyutlara ulaşabildi. Eskimeyen Yüreğim’de en çok “Eller İçin Otuz Üç Şiir” bölümünü seviyorum şimdilerde…

Şiirlerinizde de ağırlıklı olarak çocuklar var yine…
Pek doğru değil bu. Destan uyarlamalarıysa sözünü ettiğin, onlar her yaştan okuru hedef alan denemeler. Annenin kızıyla, babanın oğluyla, hepsinin birlikte okuyabileceğini umduğum metinler. Özellikle, özgün bir metin olan “Çanakkale Destanı”. O inanılmaz savaşı, hamasi bir tavırla değil –bizde hep öyle yapılır bilirsin– savaşın içinde yaşayan insanların gözüyle anlatmak istedim. Çocuklar kadar yetişkin okurlardan da çok güzel tepkiler aldım…

Yaşamaya yeniden başlasanız, yine yazar olmayı seçer misiniz?
Bilmem ki… Ben çiçek yetiştirmeyi de çok severim. Kendi çiçeklerimin tohumlarını dostlarımla paylaşmayı falan. Ama işte tam o başlangıç noktasında, bir Kutlu Adalı çıkıverdi karşıma ve cezam, ömür boyu yazarlık cezasına dönüşüverdi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.