Düşlerin İzinde – Hazırlayan: Altay Öktem Hakan Bıçakçı

 

“Hayal gücü özgürleştirir… Bu şiarla yola çıkan Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) eserleriyle hayal gücünü yaşatan sanatçıları ödüllendirmeye devam ediyor. 2014’te derneğin verdiği Gio Ödülleri kapsamında dereceye giren öyküler Altay Öktem ve Hakan Bıçakcı editörlüğünde kitaplaştırıldı.” GİO’da Birinci olarak Düşlerin İzinde’de yer alan Binmişim Bir Alamete isimli öyküyü paylaşıyoruz.

Binmişim Bir Alamete – İlyas Engiz

Adım Niyazi… Bir ay öncesine kadar sıradan biriydim.

Sonra ne mi oldu?

Anlatayım…

Huyum kurusun, bir yerde gönüllü arandığında içime bir ateş düşer hemen. Yerimde duramam. Birisi benden önce varır da gönüllü olacağım o görevi kapar, diye koşarak giderim. Bir gün, Uzay Araştırma Merkezi’nin internet sitesinde bir duyuru vardı. Önemli bir görev için gönüllü arıyorlardı. Ben de yemedim içmedim, işte, seni sıradanlıktan kurtaracak, kendini gösterecek bir fırsat, deyip geçtim bilgisayarın karşısına… Gönüllü olduğumu yazdım. Çok geçmedi. Bir çağrı aldım telefonla. Gönüllüler içinden ben seçilmişim. Şu Uzay Araştırma Merkezi nasıl bir yer acaba, deyip ivedilikle bakmaya gittim. Yeni bir kuruluşmuş… Adını da yerini de bilen eden yok! Yeraltında mı, yerüstünde mi, onu da bilen yok! Neyse, paraya kıyıp bindim bir taksiye. Git o yana, git bu yana… Git babam git, dön babam dön! Sorup soruşturduk derken… Birisi, “Şu kuleli yer olabilir,dedi. İn cin top oynayan bir yerde, tek başına bir bina. Önce garipsedim. Çevresinde dolandım bir süre. Ben, binayı ve başımı kaldırıp gözetleme kulesini, enine boyuna incelerken… Girişi çıkışı nerede acaba, diye bakınırken… Kara gözlüklü, kar maskeli kimi adamlar bir hışımla gelip üzerime çullandılar ve başıma bir çuval geçirdiler. Ne olduğunu anlayamadım. Dizlerimin bağı çözülüverdi birden. Aldı mı beni bir korku! İçim “pır pır” ededurur. Kalbim lokomotif kazanı gibi atadurur. Bacaklarım titreyedurur. Dişlerim takırdayadurur. Aklım başımdan fırlayıp gitmiş. Her yanımda çıngıraklar, ziller! Zangır zangır titremekteyim. “N’oluyor ya, dağ başı mı burası?” deyip debelenmeye, çırpınmaya, karşı durmaya çalıştıysam da elektroşok tabancasıyla uyuşturdular beni. Sonra, yaka paça götürüp birisinin karşısına diktiler.

Çuval çıkarıldı başımdan. Ben şaşkın, allak bullak bir yüzle sağıma soluma bakıp ne olduğunu anlamaya çalışırken, suratı mahkeme duvarına benzeyen bir adam da gösterişli bir masanın ardındaki döner koltuğunda huzursuzca kıpırdanıp duruyordu. Meğer beni, binayı incelerken görünce casus sanmışlar. Dertop edip getirmişler, dört köşe suratlı bu adamın karşısına. Ben sapır sapır titreyip şaşkın şaşkın bakarken… Nasıl becerebildiğini anlayamadım… Aktör mü ne? Adamın davul derisine benzeyen duygusuz ve donuk yüzü, ürkünç bir yaratığın saldırgan suratına dönüşüverdi birdenbire. Goril gibi çenesini ileri çıkardı önce. Sonra, bağırıp çağırmaya ve tehdit etmeye başladı beni. Yanıt vermek ve kendimi savunmak istediysem de bırakmadı konuşayım. Durup durup, hangi ülkenin ajanı olduğumu, ne amaçla çevrede dolaştığımı, niyetimin ne olduğunu soruyordu. Korkumdan dilim kilitlenmiş, kem küm edip duruyorum. Kendi içimde sıkışıp kalmışım. Karamsar düşünceler içinde boğulmaktayım. Söylemek istediklerim topak olup tıkamış boğazımı. Neden öyle davrandıklarını anlayamamanın kızgınlığıyla patlamak üzereyim. Her an isyana dönüşebilecek bir başkaldırı var içimde…

Ellerinde cop, iki kişi de gözlerini üzerime dikmişler, bir yandan bakışlarıyla bana sopa çekerlerken bir yandan da coplarını avuçlarına vurup gözdağı veriyorlardı bana.

Baktım pabuç bağlı, ne olacaksa olsun, deyip çıkarabildiğimce sesimi yükselttim.

“Bu nasıl iştir yahu? Hem çağırıyor hem de kafama çuval geçiriyorsunuz. Ajan falan değilim ben. Gönüllüyüm. Anladınız mı? Ben, adı sanı belli, sapına kadar bir yurtseverim. İnternetteki çağrınız üzerine gönüllü olmuştum,” dedim, biraz kızgın biraz da kaygılı…

“Olamaaaaz! Demek öyle ha! Ver bakayım kimliğini!”

Verdim. Aldı, baktı, inceledi. Çevirdi öte yanını. Sahte olup olmadığını anlamak için olacak, önce kokladı, kartonunu ısırdı, sonra sıvazladı. Tüh be kaçırdık casusu, dercesine bir kez daha baktı bana. Sonra masanın üzerinden kaydırıp elinin tersiyle bana itti kimliğimi.

“Hımmm…” dedikten sonra, çok anlamlı bir söz söylemiş olmanın gururuyla gerdan kırdı. Ardından, “… Doğru ya, sen osun,” dedi. Başını kütletip baktı. “Kusura bakma delikanlı! Bizim çocuklar yanılıp seni ajan sanmışlar. Niye öyle sandılar, dersen. Tipin tıpatıp casusa benziyor da o yüzden… Ben ne söylersem adamın yüzüne karşı söylerim. Bugünlerde ajanlar kol geziyor burada. Birkaçını yakalayıp tıktık içeri. Sorguladık. İşkence de ettik. Islatıp ıslatıp dövdük. Artık oradan ne zaman çıkarlar bilemem. Belki de işkence odasında unuturuz onları… Cesetleri kokunca çıkarıp gömerler nasıl olsa. Anladın mı şimdi, neden ince eleyip sık dokuduğumuzu?”

Bir yandan da caymayayım diye olacak, yaptıklarını ve yapabileceklerini abartarak söyleyip gözümü korkutuyordu. “Tamam, tamam… Anladım ben… Sen osun… Tantanaya gerek yok! İn misin cin misin, neyin nesisin, anlayalım, dedik canım. Ne var ki bunda? Onu da yapmayalım mı yani? Bir süredir davranışlarını, kimlerle konuşup görüştüğünü yakından izledik senin. Yaşadığın, gezip dolaştığın, girip çıktığın her yere böcekler, gizli kameralar koyduk. Görüntüleriniz, arkadaşlarınla konuşmalarınız kayıtlı bizde. Sen de bizden sayılırsın. Senden laf çıkmaz artık. Söz aramızda… Biz herkesi fişliyoruz. Gizli arşivimiz doldu taştı. Yine de fişliyoruz. Biz hem fişler hem de şişleriz adamı. Seni de fişledik. Anladın mı? Telefonlarını da dinledik… Ne o? İtirazın mı var? Biz adamı hem dinler hem de alnını karışlarız!”

Adam, çok güçlü ve gizemli biri gibi görünme çabası içindeydi.

“Neyse… Arkadaşlarınla konuşurken atıp tutsan da oldukça yürekli laflar ediyordun. Vatan, millet, Sakarya, derken… Mangalda kül bırakmıyordun. Neydi ya, bir vuruşta iki kişiyi birden… Keh! Keh! Yoğurt torbasına benzeyen şu göbeğinle mi? Hah! Hah! Bu dangalak, biraz çatlak olsa da cesur birine benziyor, dedim ben.”

Orada bulunan yardımcılarına döndü. “Değil mi çocuklar, aynen böyle söylemedim mi? Ben, birisinin arkasından ne söylemişsem yüzüne de söylerim. Ya, işte böyle! Ben keşfettim seni… Yiğidin iyisi birazcık deli olur, dedim. Nedense gözüm tuttu seni. Bak, iyi dinle beni şimdi! Bu görev çok kutsal… Ölürsen şehit olacaksın! Ne büyük onur, değil mi? Bu kıyak da bizden… Eh, artık, sayemizde cennet de garanti olunca…”

Bir sır verecekmiş de bunu kimsenin duymasını istemiyormuşçasına sesini alçalttı.

“Neyse… Lafı uzattık gene… Gelelim asıl konuya! Konu şu: Ülkemizde tasarlanmış ve milli kaynaklarımızla imal edilmiş bir uzay aracının ilk denemesi yapılacak. Çok gizli bir bilgi bu. Ne dedik? Gizli bilgi, dedik. Ne demek bu? Çenenizi sıkı tutun, demek. Boşboğazlık istemem. Kimsenin sesi soluğu, gıkı bile çıkmayacak! Anlaşıldı mı?”

Bir süre gözdağı verdikten sonra, “Hani sen biraz delidolusun, uçuk kaçıksın ya… Yüreklisin de… O yüzden bu işte denek olarak seni düşündük. Madem gönüllü oldun… Sen istesen de istemesen de posan çıkana dek kullanacağız seni. Bakma öyle! Bu işin kaçışı, kurtuluşu yok artık! Ne diyorduk? Evet… Birtakım elektromanyetik dalga boylarını algılayan elektronik cihazlarla donanımlı yeni uzay aracımızın ilk denemesinde seni uzaya fırlatmaya karar verdik,” dedi.

Ulan, bu nasıl iştir? Kim istedi sizden beni uzaya fırlatmanızı? Daha gençliğime, karıma, çocuklarıma doyamamışken uzayda ne işim var benim?

Direnmem boşuna… Ok yaydan çıkmış bir kere… Her önüne gelen deliğe burnunu sokarsan olacağı budur işte, dedim kendime. Kızdım. Kafamı yumrukladım. Emir komuta zincirine girmişim. Öyle söylediler. İmzalamamı istedikleri birtakım kâğıtları da imzalattılar bana. Sıkıysa imzalama! Adamların suratı surat değil. Gözleri dersen, kızıl kor… Bakışlarıyla sopa çeken cinsten… Ölümümden, uzay boşluğunda yok olmamdan kimseyi sorumlu tutmayacakmışım. Bak sen! “Ben kime ne kötülük ettim de, kimin günahını aldım da başıma geldi bunlar?” deyip dövünüp duruyorum. Gözlerimi açabildiğim kadar kocaman açmışım. Öfke dolu bir çaresizlik içindeyim. Kafa tutmaya dönüşecek bir kabarma var içimde. Sesimi yükselterek, “Bu gidişin geri dönüşü yok mu ya?” diye soruyorum ekip şefine, biraz da kızgın… “Benim çoluk çocuğum var. Bari haber verseydim, helalleşseydim onlarla,” diyorum. Ellerinde olsa bana, “İşte kapı,derlermiş. Benim ekşi suratıma bakmaya meraklı değillermiş. Bunca sırrı öğrendikten sonra mızıkçılık yapacak olursam, gözümün yaşına bakmaz, casus diye tıkarlarmış içeriye beni. Bir de alay ettiler benimle… Güya, devlet tahsisatı kesince, uzay aracını ucuz olsun diye oto sanayiinden topladıkları hurdalardan, gövdesini de tenekeden yapmışlar. Atmosferden çıkmadan patlayıp darmaduman olması işten bile değilmiş. Amaçları, içime korku salıp korkaklığımı seyrederek şu sıkıcı günde gülüp eğlenmek! Ha, bir de… En önemlisi, karadeliklermiş. Eğer uzay aracı, dünyanın yakınında olup varlıkları bilinen, ancak hiçbir cihazla yerleri tespit edilemeyen, gözlemlenemeyen karadeliklerden birinin içine giriverecek olursa, istense de geri dönülemezmiş. Hiçbir cisim, çekim gücü çok yüksek bu karadeliklerin yakınından bile geçemezmiş. İçine çeker, lüp diye yutarmış karadelik. Işık bile ondan kaçamazmış. Bir de bu uzay yolculuğunu, gizlilik gereği, kimseye bildiremezlermiş. Fiyaskoyla bitecek olursa medyaya şamar oğlanı olmak istemiyorlarmış. Mucize olur da bir yolunu bulup geri dönersem, o zaman dilediğimi yapmakta serbestmişim.

Aşağı yukarı yirmi beş gün eğitildim orada. Aslında bu süre, böyle bir eğitim için yeterli değilmiş. Fırlatma tarihi önceden belirlendiğinden, o güne yetiştirebilmek için hızlandırılmış eğitime geçilmiş. Yeme içme yok. Karnımda açlığın çığlıkları! Midemde guruldama… Bu Niyazi açmış, tokmuş kimin umurunda… Ağırlık fazlam varmış. Göbeğim yüzünden… Habire hap tıkıştırıyorlardı ağzıma. Köpek ya da kedi mamalarına benzeyen haplar… Yutunca içimde şişen… Tokluk hissi veren… Basınca dayanıklı olup olmadığımı anlamak için de beni giydirip içine sokmadıkları kabin, sandık bırakmadılar. Ceset torbasına bile soktular. Sıkıp mıncıklamadık yerimi bırakmadılar. Bacaklarımdan sallandırıp derin sulara sokup çıkarttılar. Tepe aşağı sarkıttılar. Yanan ateşlerin içine attılar. İşlemin adı: Dayanıklılık testiymiş…

Neyse… Bu kadarla kalır mı? İçinde uzay yolculuğu yapacağım aracın tüm aygıtlarının kullanımını, elektronik donanımını, devrelerini, uçuş sırasınca yapmam gerekenleri öğrettiler.

Sonuçta hazırlık dönemi bitti. Bitti ya, bende de ne bir dirhem et ne de bir damla yağ kaldı. Göbek eridi gitti. Karnım sırtıma yapıştı… Bir deri bir kemik kaldım…

Beklenen an geldi sonunda. Ben, korkumdan, bir türlü stop edemeyen bir otomobil gibi sarsılarak titremekteyim. Oramda buramda, sakatatçı dükkânında iplere asılı bağırsaklara benzeyen kordonlar. Başımda, sünger avcısı dalgıçların kullandığı dönemden kalma paslı bir başlık. Sözüm ona, ben gerçek bir astronot olmuşum. Aynada baktım kendime. Ne göreyim? Kabaca yontulmuş, hantal görünüşlü Hitit heykellerine benzemiyor muyum?Bu, ben miyim ya?deyip şaşırdım. Pörtlek gözlü canavarlara benzediğimi görünce de kendimden korktum.

Ağırlıklarım nedeniyle yerimden kımıldayamıyordum. Karşı koymaya çalıştıysam da ite kaka bindirildim uzay aracı dedikleri bir ucubeye… Büyük bir gürültüyle tekmelerle, sanırım balyozla da vurdular. Modülün kapısı sıkıca kapatıldı. Benim de tüm devrelerim kapandı tabii. Bunca hırpalama karşısında bu kapı, sittinsene, bir daha açılmaz, açılmayınca da ben bunun içinden sağ çıkamam, deyip tırstım. Hırsımdan göstergedeki düğmelerin orasını burasını dürtüklerken, yanlış bir düğmeye mi basmışım, yoksa aracın azizliğine mi uğramışım, bir türlü anlayamadım. Birden, içim boşalır gibi oldu. Anladım ki zamanından önce füze ateşlenip fırlatılmış uzay aracı. Bense gırtlağıma kadar korkuya batmışım. Avazım çıktığı kadar bağırıp çağırmaya başladım. Sesimi duyan eden yok! Binmişim bir alamete gidiyorum kıyamete! Bağırsam ne yazar, bağırmasam ne… Baktım ki, laftan sözden anlamaz, burnunun dikine giden bir alametin içindeyim… Dur, dersin durmaz, geri dön dersin dönmez. Arkası bir ateş topu… Git babam git! Git de nereye kadar? Neyse, az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim diyeceğim ama rotamın üzerinde ne dere var ne de tepe! Baktım, dünya masmavi bir top. Birden aydım. Eh, artık olan oldu Niyazi. İt eniği gibi mızıklanmayı bırak! Görev seni bekliyor, dedim kendime ve bana öğretilen bilgilerin aklımda kalanlarıyla aygıtların orasını burasını kurcalayıp devreye sokmaya çalıştım. Şansım da bana yardımcı olmalı ki, başardım… Kumanda panelinde kırmızı, yeşil, mavi ışıklar yanıp söner… Ekranda, Uzay Merkezi’ne gönderilen bilgiler, krokiler, haritalar… Tüm cihazlar planlandığı gibi kimi otomatik, kimi de becerikli elcağızlarımla mekanik olarak çalıştırılmış. Görünüşte her şey tıkırında… Görevimi başarıyla sürdürüyorum. Gurur duyuyorum kendimle… Eh, artık bir de geri dönebilirsem? Ne diyecekler bana? Astronot Niyazi… Vay be! Astronot Niyazi ha! İlk Türk astronotu… Uzay fatihi… Kulağa çok hoş geliyor. Kesin, yurttaşlarım gıptayla bakıp parmakla gösterirler beni… Bak, yolda giden şu korkusuz yiğit var ya, işte o Astronot Niyazi, diyecekler. Ders kitaplarına bile girerim. Desene, ünlü bir kahraman olacaksın Niyazi! Vay anasını! Aslan Niyazi! Kaplan Niyazi! Biliyorum, taframdan kimse yanıma varamaz artık, derken… Boyut mu değiştirdim, benim kurcalamalarımla uzay aracının rotası mı şaştı, ne olduysa oldu. Anladım ki şom ağızlıların söyledikleri o ünlü karadeliklerden birine girmiş, bizim hurda yığını. İçinde ben olmasam umurumda değil de, canlı canlı ve de heyecanlı, ben varım içinde… Etim kemiklerimden ayrılmış. Tüm hücrelerim moleküllerine ayrılıp saçılmış, modülün orasına burasına… Öylesine bir çekim, korkunç bir iç basınç! Işık hızından olmalı! Aklım başımdan fırlayıp gitmiş. Akıl bir yana beyin bir yana! Ruh bir yana gövde bir yana… Lime lime dağılmışım kapsülün içinde. Uzanıp benden uzaklaşan kolumu öteki kolumla yakalayıp yerine taktım. Korkumdan dilimi yutmuş, gözlerim pörtlemiş olarak, ışıktan bir tünelde bir süre yol aldıktan sonra, gözleri kör eden bir ışımayla yere çakıldım.

Nasıl olduğunu anlayamadım. Nasıl olduysa artık, otomatik kapak açılıverdi. Oysa ben, bu kapak sittinsene açılmaz demiştim… Meğer çekilecek çilem bitmemiş henüz. Neyse… İndim araçtan… Yarasız beresiz çok şükür… Yer yer külrengi, yer yer kapkara yüzeyli bir yer… Yangın yerine benzeyen… Toprak desem toprak değil. Kaya desem kaya değil. Ne ağaç var ne de yeşil bir çöp! Her şey, her yer külrengi… Kendime gelir gibi olunca, bir başka ve çorak bir gezegende olduğumu anladım. Çok değişik bir ortamdaydım… Hayalden yapılmışa benzer… Üfürüklerle ayakta duruyormuş gibi yoğun bir sis içinde bir görünüp bir kaybolan… Dumansı… Sanal görünümlü… Camsı… Kirli… Alacakaranlık bir kent! Uykuyla uyanıklık arasında bir rüyada mıydım yoksa? Ya da düpedüz gerçeklerden yapılma, gerçek gibi görünen bir karabasanda mıydım, bilemedim. Uyanayım diye kafamı sağa sola savurdum. Silkeledim kendimi. Baktım uyanığım. Uyanığım ama ben ki, bir garip kişi… Allahın gariban bir kulu… Bir garip Niyazi… Zavallı ve de cıbıl bir dünyalı… Ne yaparım ben bu gezegende? Ne yer, ne içerim bu âlemde? Nereye giderim? Nereye sığınırım? İçine tükürdüğümün şansı! Bu da mı gelecekti başıma? Söylenip duruyorum. Veryansın ediyorum kendime. Mucitliğe soyunmuş hayalperest bir kaportacının elinden çıkma, hantal bir robota benziyordum. Güçlükle… Şıngırdayarak… Tıngırdayarak… Takır tukur ederek bir iki adım atabildim. Başımı yukarı kaldırınca ne göreyim! Gökyüzünün tavanına asılı, isli birer fener gibi görünen gökdelenler nedeniyle gök neredeyse görünmüyordu. Mavi göğü yoktu bu gezegenin. Ne olur ne olmaz, diyerek koruyucu başlığımı çıkarmadım önce. Bir ara, denemek için ortamın havasını azıcık soluyayım, dedim. Başlığımın kapağını yarım saniyelik bir zamana ayarlayıp açtım. Kusmuk kokusuna benzer pis ve kekremsi bir koku vardı. Güçlükle soluk alsam da dayanabileceğimi anlayınca, bizim büyükşehirlerin kokmuş havasına benziyor, deyip fazlalıklarımı çıkarıp attım. Başlığımı da… Hurda başlık kafamı oyup delmesin diye giydirdikleri, keçeye benzer oldukça kalın nesneden yapılma bir bere vardı başımda… Yalnızca o kaldı. Onu çıkarmadım. Aklımı korumak için önce başımı korumalıydım. Ağırdan ağıra yürüdüm. Bir kalabalık gördüm, kaygan yolun ucunda. Kocaman kafalı, insana benzer birtakım yaratıklar sıra olmuşlardı. Baktım… Bu gezegenin yaratıkları neden koca başlı acaba? Bir de başları neden cascavlak, diye kendime sorarak yürüdüm. Dumanların üst üste yığılmasıyla oluşmuş gibi görünen bir gökdelenin dibinde; başı, oldukça büyük bir sukabağını andıran, ince boyunlu, koca başlı, çocuk suratlı biri de bekle beni dercesine el sallayarak bana doğru geliyordu… Sonradan öğreniyorum. Meğer sürekli gökyüzünü tarayan alıcılarıyla gelişimi izlemişler. Kim bu ya? Selamsız sabahsız… Bodoslama gelen… Canına mı susamış bu şapşal? İn mi cin mi? Çatlak mı patlak mı? Hangi cehennemden geliyor? Araştırmışlar. Bilgisayarlarına benim üç boyutlu görüntümü yüklemişler. Uzay aracımın ilkel görünüşünden de yoksul ve azgelişmiş bir ülkeden olduğum anlaşılmış. Karşılamak ve yakından izlemek üzere birini seçip görevlendirmiş bilgisayar. Bana doğru gelen kişiyi yani… Bilmem nereden ışınlayıp benim bulunduğum yere göndermişler onu.

Yaklaştım. Sıra olmuş koca başlı yaratıkları gösterip, “Neler oluyor burada?” diye sordum.

Alık alık bakmayıp sırıtmasından anladım ki, söylediğimi anlamış

“Yoksa burası dünya mı?” diye sordum.

“Bir zamanlar dünyaydı,” dedi.

“Ben Niyazi,” deyip elimi uzattım.

“Niyazi mi? Niyazi ha? Ben de Işıldak…”

Durdu. Konuşsam mı, yoksa konuşmayıp da bu adamı çatlatsam mı dercesine sustu bir süre. Huzursuzca bekledim. Baştan ayağa, dip doruk beni inceliyordu.

“Sizin adınız, çağdışı ve modası geçmiş isimlerden… Nedense bana tanıdık geldi yine de,” dedi. Elini uzattı. Uzanmış elimin üstüne vurdu. Ben de onun elinin üzerine vurdum. Tokalaşmış olduk böylece…

“Sizinle ilgilenmek üzere görevlendirildim,” dedi. “Sorduğunuz soruya gelince… Bunlar, Halk Meclisi Üyeliği için aday adayları… Yakında seçim var. Seçime girecek adayları belirlemek için Koca Baş Partililer önseçim yapıyorlar,” dedi.

Baktım… Kocaman kafalı biri, yanıp sönen ışımalardan elektronik olduğunu sandığım birtakım cihazlarla donatılmış saydam bir kabine giriyor ve orada bulunan fanusa benzeyen bir kabın içine başını sokuyordu. Başında saç olsa, diyeceğim, burası İstanbul’da bir kuaför. Başlarına geçirdikleri nesneler de kuaförlerde kadınların başlarına geçirilen fanus…

Gövermiş kafalı, koca başlı biri de (önündeki aygıt, bilgisayar olmalı) işlem yapıyordu.

“Bilgisayarda işlem yapan kişi var ya, işte o, Koca Başlar Partisi’nden gözlemci…”

“İyi de başlarını neden sokuyorlar, kabindeki o fanusun içine?”

“Koca Baş Partisi’nin genel seçime girecek adayları böyle seçiliyor. Bilimsel ve demokratik bir yöntemdir bu. Buradaki işlem, aday adayının, kabindeki koca başlı kişinin başının ölçümü… Bilgisayarda üçboyutlu koordinatları çıkarılır kafatasının. Yüzölçümü, ağırlığı ve hacmi bulunur. Kimin kafası daha büyük, daha hacimli anlaşılır böylece. Başın içinde beyin var mıdır, varsa ne kadar özlüdür; bu, hiç önemli değildir. Hacimce en büyük koca kafalıdan başlayarak adaylar sıraya konur… Bundan on sene öncesinde adaylar, ölçüm için başlarını, içi su dolu kaplara sokarlar, suyu, kabın altındaki bir başka kaba taşırırlardı. Taşan suyun tartılması sonucu Archimedes Kanunu’na göre kafatasının hacmi bulunurdu. Ancak, kimi üçkâğıtçı adaylar, kafalarını sağa sola sallayıp daha çok su taşırdıkları için bu yöntemden vazgeçildi. Şimdi daha gelişmiş, daha yeni teknolojiyle, eşit şartlarda hassas ölçüm yapılabiliyor. Böylece, ülkenin en koca başlı kişileri Halk Meclisi’ne seçiliyor.”

Başıma bakıyordu. Kafasında dönüp duran bir sorunun yanıtını arar gibiydi Işıldak. İsmim, kafasına takılmış, “Aslını sorarsanız bu Niyazi adı bana hiç yabancı gelmiyor,” dedi. Anımsamak için zihnini zorluyormuşçasına sıkıntılıydı. Sonra parmağını alnına bastırdı. Parmak ucunda yeşil bir ışıma belirdi. Meğer beynine verdiği biyoenerjiyle belleğinin en gizli köşelerini devreye sokmuş. Öyle söyledi. “Bak, şimdi anımsadım,” dedi. “Biliyor musunuz, bende çok eski yıllara ait, asırlık, belgesel nitelikte bir defter var. Bu defter… Çok eskilerde… Yüz yıl önce yazılmış bir anı defteri… Onun yazarının adı da Niyazi… Dedemin dedesinin babası olur kendileri,” dedi.

Şaşırıp kaldım.

“Dedem bir başlardı eski zamanlara ait anıları anlatmaya, (ona da dedesi anlatırmış), susturabilene aşk olsun. Biz eskiden şöyleymişiz. Biz yüz yıl önce böyleymişiz. Atalarımızın yaşadığı yerlerde bahçe adını verdikleri cennet köşesi yerler varmış… Parklar, milli parklar, ormanlar varmış bir de… Dedem açıklamak istediyse de, o yerlerin ne olduğunu, neye benzediğini anlayamamıştım. İnsanoğlu mahvetmiş dünyayı, dedeme göre içine etmişler. İçine etmek ne demekse? Bahçelerde her türden meyve ağaçları varmış. Meyve ne demekse artık, müzede resimleri var da tatlı mı, tuzlu mu, ekşi mi, tadı nasıl bilmiyoruz. Eminim ki, bizim yediğimiz haplardan daha tatlı, daha hoş kokulu olamaz… Dünya, biyolojik bunalım geçirdiğinden, biz şimdi, yiyeceklerimizin çoğunu kimyasal yoldan elde ediyoruz. Dağları, taşları öğüterek hap yaptık. Erciyes Dağı’nı yiyip bitirdik. Koskoca Toros sıradağlarını bile, bir ucundan yemeye başladık. Hapçıyız biz. Elli bin tür hapımız varken, ne gerek var meyveye, ne gerek var ağaca? Ha, bir de, ağaçların dallarında kuş denilen yaratıklar cıvıl cıvıl öterlermiş. Ne işe yarar ki kuş denen geveze yaratıklar? Yenilmez, içilmez. Bir de konu komşu, çoluk çocuk el ele tutuşup kırlara giderler, günlük güneşlik havalarda koşarlar, bazen de denizde yüzmeye giderler, neşelerinden hoplayıp zıplarlarmış. Ben, böyle, günlük güneşlik hava nasıl olur bilmiyorum. Biz, güneşi görmek için uzay turlarına çıktığımızda görüyoruz güneşi ancak. Hele denizde… Haşlanmadan, zehirlenmeden yüzmeyi aklım almıyor. Biz şimdi denize ayağımızı bile sokamıyoruz. Asit cayır cayır yakıyor her yanımızı. Bundan yıllar önce, birkaç nükleer santral peş peşe patlamış. Dünyanın bir bölümünde biyolojik yaşam neredeyse sona ermiş. Patlamalardan önce insanların başlarında saç dedikleri salkım saçak, komik bir şey varmış… Kıyamet anında yok olmaktan kurtulmuş ve korumaya alınmış bir fotoğrafta görmüştüm saçın ne olduğunu… Bakıp bakıp gülmüştük arkadaşlarla. Yine de merak bu ya, saça ne gerek olduğunu anlamaya çalışmıştım. İyi ki, radyasyon yok etmiş de insanlık kurtulmuş saç denen o komik yumaktan. Dedemin dedesi bir de, şöyle mutluyduk, böyle mutluyduk diyerek eski günleri anlatırmış dedeme. Mutluluk ne demekse…”

Şaşırıp kalmıştım. Öyle ya canım, birisi size kuş ne demek, bahçe ne demek, meyve ne demek, saç ne demek, mutluluk ne demek, derse şaşırmaz mı insan?

Birdenbire yanımdan yok oldu Işıldak. Bu yok oluş üzerine şaşıp kaldım. Uzun sayılabilecek bir süre bekledim… Tam da Işıldak’ın, zihnimin uydurduğu sanal bir yaratık olduğuna inanacakken yanımda belirdi yeniden. Yaşadığı yere gidip gelebilmek için kendini ışınlamış meğer. Elinde bir defter vardı.

“Bak, al, şu yazıyı oku da dedemin dedesinin babası, yüz yıl önce, anı defterine neler yazmış bak da gör,” dedi Işıldak.

Bakalım, adaşım olan Niyazi adlı bu herif neler yazmış deftere, deyip sayfaları çevirmeye başladım. Baktım. Bakar bakmaz da yerimde zıpladım. Olacak iş değil! Yazı, tıpatıp benim elyazım! Ne işi vardı bu defterin bu uğursuz yerde? Dazlaklar ülkesinde… Kim alıp getirmiş? Şaşırmak bir yana apışıp kalmıştım. Ya, vallahi de billahi de bu benim anı defterim… Şuna bak, adım, imzam, adresim, her şeyiyle benim defterim bu. Son sayfadaki şu yazıyı daha bir ay bile olmadı, Uzay Araştırma Merkezi’ne gitmeden az önce yazmıştım… İyi de bu kadar kısa süre içinde nasıl da solup sararmış, nasıl da yıpranmış defter, dedim. Bir süre defterin yaprakları arasında unuttum kendimi. Sonra Işıldak’ın, yüz yıl önce, demesine takıldı zihnim. Demek ki, karadeliğin geldiğim ucu geçmişi yaşarken buradaki ucu gelecekteymiş. Kanımca, karadeliğin içinde ışık hızında giderken zaman durmuş, ben de yüz yıllık zamanı hissetmemişim. Zamansızlık içinde, sıfır zamanda bir asır geçirmiş, dünyanın yüz yıl sonrasına gelmiştim. Aslında defter her şeyi açıklıyordu. O halde ben, bu durumda… Işıldak’ın dedesinin dedesinin babası olmalıydım. O da benim torunumun torununun oğlu, dedim içimden. Başımı kaldırıp tüysüz yüzüne baktım. Birden içim kaynadı kerataya. Soyumuza benzerlikler aradım yüzünde. Saçsız ve cascavlak kafatası, soluk, renksiz, kılsız, tüysüz, kaşsız, kirpiksiz köse yüzü dışında Tatarlara özgü yüz hatları anımsatıyordu bizi. Özellikle, çekikçe yumuk gözleri…

İçimden geçenlerin tümünü okumuş Işıldak.

“Bir lokmacık gün ışığı hatırına söyle bana, yoksa dedemin dedesinin babası, o Niyazi sen misin? Tabii canım… Ne gerek var ki sormaya? Belli işte! Bu yazı senin elyazınsa, ben de senin torununun torununun oğluyum. Anladım şimdi… Demek ki sizin zamanınızda herkes fişlendiği ve mimlendiği için olacak, bilgisayar, o kıyamet günlerinde, patlamalarda zarar görmemiş, yerin altı kat altındaki gizli arşivdeki sicil kayıtlarından genetik kodları tarayarak seninle bir hısımlığım olduğunu bulmuş. Yani bilerek seçmiş beni. Demek ki sen geçmiş zamandan, yani bir asır öncesinden geldin. Kuşkusuz bu ülkeye, yani senin de ülken olan bu yerlere, neler olduğunu bile bilmiyorsun!” deyince Işıldak, oldukça afalladım.

“Peki, ne oldu benim ülkeme?” diye sorunca sırıttı.

“Ne olacak, koca başların eline geçti,” dedi.

Vay anasını! diyerek yerimde zıpladım. Gözlerimde saklayamayacağım, örtbas edemeyeceğim bir şaşkınlık! Sağa sola umutsuzca bakındıktan sonra, çaresizliğimi kavrayıp bulunduğum konuma uyum göstermek zorunda olduğumu kavradım. Bir yandan da düşündüm: Bilimin gelişimini kim durdurabilir ki? Geçen bunca zamanda, dünya çorak bir gezegene dönüşmüş olsa bile, insanlar beslenmek için dağları hap yapıp yese de… Bilimsel ve teknolojik anlamda çok gelişmiş olmalı. Buranın biliminsanları ışınlamayı bile gerçekleştirdiklerine göre, kuşkusuz beni, yaşadığım zamana geri götürecek bir düzenek, gelişmiş bir buluş olmalı burada, dedim.

“Ben bu defterde yazılanları birkaç kez okumuştum,” diye mırıldandı Işıldak. “Ama hiçbir şey anlamamıştım. Bizim başımız, böylesine yoğun, böylesine ağdalı duygusallığı kaldırmaz. Benim anlayamayacağım abuk sabuk, saçma sapan kavramlarla dolu bu defter.”

Okumaya başladım. Benim elyazımla şunlar yazılıydı:

27 Mart 2013

… Ne zaman, uzun yağışlardan, nemli, yapışkan, ıslak ve insanın içini titreten havaların ardından güneş açsa… Yüreğimden taşan bir sevinçle fırlarım sokağa. Böyle güzel bir havayı coşkuyla koklarken, duygularımı insanlarla paylaşmak isterim. Onları kucaklamak, her biri özlediğim hısımlarımdan biriymiş gibi şapır şupur öpmek geçer içimden… Ben, işte böyle, tıka basa sevgiyle dolu kocaman bir yürekle yolda giderken, gözlerimle okşamadığım konu komşu, dost ahbap bırakmadım yol boyunca…

Demek ki ben insancıl ve de sevgi dolu biriymişim, deyip sevindim.

Trafik sıkışıklığı ve keşmekeş yüzünden, işime iki saat geç kaldım.

Burada ne araç var ne de trafik… Işınlama yeterliymiş. İnsanlar, eşyalar bile ışınlanabiliyormuş. Tabii kullanılan enerjinin oldukça pahalı bir bedeli varmış. Çok gerekmedikçe öyle zırt pırt ışınlama yapmak çok masraflıymış. Tasarruf olsun diye uçan kaçan araçlar yine kullanılıyormuş.

29 Mart 2013

Ben bugün, ne olacak bu insanlığın hali diye düşünerek yolda yürürken, sokaklardaki insanların somurtuk, mutsuz yüzlerine bakınca tadım kaçtı. Sanki herkes gülmeyi, dost bildiklerine selam vermeyi unutmuştu. Benim içim dışım, tıka basa sevgi doluyken nasıl oluyor da insanlar, bu denli karamsar olabiliyor, sorusunu kafama taktım. İnsanları, böyle üzgün, yaşama küsmüş görünce üzüldüm.

Demek ki ben iyi adammışım ya, deyip yeniden sevindim. Okumayı sürdürdüm:

14 Nisan 2013

Sıradanlık, tekdüzelik, yavanlık… Böyle güzel bir pazar günümü, bu kavramlardan ve tüm birikmiş sıkıntılarımdan uzak, değişik duygularla geçirmek istiyorum. Yunus Emre gibi, insanları sevmek ve ne yaparlarsa yapsınlar onları hoş görmek istiyorum. Ama ne yaptıysam, bir türlü sevemediklerimin çokluğu karşısında bocalamaktan da kendimi alamıyordum. Ne yazık ki, kötülüğü meslek edinmiş insanlarla dolup taşmış sokaklar. “İnsanlığın bu gidişi gidiş değil ya, haydi hayırlısı,” diye bağırdım. “Eskiden insanlar böyle değildi. Acaba birileri genetik şifrelerimizi mi kurcalıyor?” diye kuşkuya düştüm.

Birkaç sayfa daha çevirdim.

28 Mayıs 2013

Canım sıkkın! Yolda yürürken bile insanlarda gözlemlediğim olumsuz değişimi düşünüyorum. Son yıllarda insanlar, birbirlerinin yüzlerine bakmaya bile üşeniyorlar artık. Bakanlar da karşısındakilere tekme atacaklarmış, kafa göz girişeceklermiş gibi bakıyorlar. Duygularımız önyargılarla, baskılarla, korkularla kirletiliyor. Duygularımızdan bile korkmaya başlamışız. Çevre kirleniyor. İnsanlar kirleniyor. Yönetim kirleniyor. Kavga, gürültü, yaralama, bıçaklama, öldürme sıradanlaşmış.

Her günkü gibi bugün de ne yazık ki sokak ortasında bir kadını katletmişler.

20 Aralık 2013

Evet, belli işte! Olan biten her şey, gün gibi meydanda… Biliminsanları, insanların DNA’sını, genetik şifrelerini kurcalayıp dururlarsa, bir de laboratuvarlarda insan-hayvan karışımı yaratıklar üretmeye kalkışmışlarsa, sonunda olacağı budur işte! Üret, üret, sal sokağa! Oh, ne âlâ! Baksana, genetik bozulmayla birlikte, yozlaşma da almış başını gitmiş… Nasıl ve nereden ürüyorlar bilemem ya, toplum zararlısı insanlarla tıka basa dolmuş çevremiz. Kötülükleri etiket gibi özüne yapıştırmış bencil, vicdansız, üçkâğıtçı, açgözlü, ikiyüzlü, dolandırıcı, yalancı, talancı, arsız, hırsız, cani, gaspçı, hortumcu, soyguncu, ırz düşmanı, sapık, çevreye ve toplum değerlerine duyarsız çok sayıda insan sarmış her tarafı.

10 Ocak 2014

Bugün Uzay Araştırma Merkezi’ne gideceğim. Gönüllüler içinden ben seçilmişim. Bana bir görev vereceklermiş… Çok heyecanlıyım… Görelim bakalım!

İşte dananın kuyruğunun koptuğu an… Bak, işte bunu çok iyi anımsayabiliyorum.

Kafam, soruların saldırısından allak bullak olmuştu. Bunca yıl geçmiş olduğuna göre ülkemde, bu bir asır içinde neler olup bitti acaba? Işıldak, kıyamet adını taktığı patlamalardan söz ettiğine göre, çok kötü şeyler olmuş olmalı… Şaşkınlığımı gören ve aklımdan geçenleri okuyabilen Işıldak, “Gel,” dedi. “Gel, şurada dünyanın ve ülkemizin geçmişini sana göstereyim.” Gittik. Camsı bir duvarın bir yerine dokundu, parmağını gezdirdi.

Yakın geçmişte yapılan bir konferansın görüntülerini duvarda izlemeye başladık.

Ne ekran vardı ne de bir perde. “Dokunmatik,” dedim ve biz de az buçuk bir şeyler biliriz dercesine, bilmiş bilmiş sırıttım.

Bir biliminsanı, tarih dersinde, dünyanın yüz yıl öncesi yılları anlatıyordu.

Bizim yıllardır bildiğimiz ve bildiğimiz halde hiçbir önlem almadığımız hususları sıralayıp durdu başlarda. Bilinenleri tekrarlamak istemedim.

“Yerküredeki olumsuz gidiş yüzünden, dünyada ve özellikle ülkede, bir evrimleşme süregelmekteydi. Uzun zamandır olagelen bu değişimlerle, insan kafalarında göze çarpacak kadar belirgin biçimler gözlenmekteydi. Kafataslarının kimisinde her yöne doğru kargacık burgacık şişmeler, orantısız büyüme görüldü… Bu değişiklikler olurken kafaları büyümüş çoğunluğun, beyinlerinin içinde de yine evrimsel değişim sonucu boşluklar, kofullar oluşmaktaydı. İçi fos, kafası boş insanlar bu değişimle ortaya çıktı. Bunun sonucu, ülkenin tüm kültürel değerleri cıvımaya başladı… Ülkenin kendine özgü insancıl değerleri bile kısa sürede aşınmaya uğradı… Geleneksel yapı bozuldu. Yozlaşma aldı başını gitti. Her şey o denli sıradanlaşmıştı ki, heyecan neyin kalmamıştı kimsede. Yurttaşların çoğu, ne yapacaklarını bilememenin etkisiyle bunalım içindeydi. Kim kime kazık attı, kim kimin üstünde, kim kimi deldi geçti, belli değildi. Hapçılık başladı. İçki fışkı, uyuşturucu kullanımı arttı. Sevgi yerine çıkarcılık… Kin ve nefret! Ayrımcılık kol gezmeye başladı. Bu değişim, insanları daha çok maddeye bağımlı yaptı, beyinlerdeki gelişim de paraya tapınma yönündeydi. Bu ilkel koca başlar, kurnaz, üçkâğıtçı, bencil, paragöz ve seks düşkünü olmuşlardı. Yok olmaya yüz tutmuş türlerde görüldüğü gibi, üreme içgüdüsünün baskısıyla hızla çoğalmaktaydılar. Hızlı nüfus artışı da içi boşluklu koca başlı olmayı hazırlayıcı ve hızlandırıcı bir başka etkendi. Bu açgözlüler, halkın gözlerinin içine baka baka, arsızca, insafsızca, fütursuzca, ülkenin özkaynaklarını hortumlamaya başladılar. Talanlar ve rüşvet ağı bu dönemde başladı.”

Bir başka biliminsanı söz aldı:

“Sayın meslektaşım, yalnızca koca başların evrimini tanımladı. Oysa bir de yassı başlar var, gelişim süreci sonucunda kendiliğinden oluşan. Bunların değişim süreçleri ve nedenleri farklı… Çoğumuz, çağdaşlıkla bağdaşmayan törelerin, kemikleşmiş tabuların, boş inançların genetik evrimleşmeyle, insanı yassı kafalı yaptığını biliriz. Bunu, elli yıl önce bilimsel olarak kanıtlamıştık. Bu kez bunlar da geri kaldıklarını ve çoğunluğun baskısı sonucu ezildiklerini anlayınca, ‘Nasıl koca başlı olunur?’ diye düşünmeye başladılarsa da kemikleşmiş düşünce yapılarını değiştiremedikleri için başarılı olamadıkları gibi daha da yassılaştı kafaları.

Yine de biz, bugünkü varlığımızı, kıvrak zekâmızı, her türlü zehre karşı direnç kazanmamızı, bu genetik değişime ve olagelmiş bu evrimleşmeye borçlu saymaktayız.”

“Yeter! Anlaşıldı. Bunun böyle olacağı ta yüz yıl öncesinden belliymiş,” dedim Işıldak’a.

Şaşkınlığım gittikçe artıyordu…

“Şimdi de ne hale geldiğimizi gözlerinle görmen için, az ileride Koca Baş Partisi’nin, seçmenleri bilgilendirme toplantısı var, oraya da gidelim,” dedi Işıldak.

Bir süre yürüdükten sonra vardık. Büyük bir salon, içerisi hıncahınç koca baş dolu…

Ayakta durup beklerken Işıldak, “Bak, kürsüdeki kişi, ülkenin şimdiki başkanı Fırıldak… Kendisi ülkenin en kokuşmuş ortamında yetişmiş alamet koca kafalı bir koca baştır,” dedi.

Fırıldak, halkı selamladıkça koca başlar, coşkularından alkış yerine, birbirlerini tokatlıyorlardı. Kazara tokat yememek için hemen yanımdaki koca başla aramı açtım.

“Eskiden insanlar, alkış için ellerini çırparlarmış. Ne ahmakça değil mi?”dedi Işıldak.

Bu tür alkış çok etkiliymiş. Tokadı yiyende ne hırs kalıyormuş ne de kin… Yaradana sığınıp atılacak okkalı bir tokat, garez, kıskançlık, hiçbir olumsuzluk bırakmazmış insanda.

Koca başı yamru yumru, inişli yokuşlu biri konuşuyordu kürsüde.

“Bu adam var ya bu adam, bunun adı Profesör Kıkırdak. Partide çok önemli bir danışmanlık görevinde… Aslında Baş Kafasallayıcı…” dedi Işıldak.

Danışman adı altında, kafasallayıcılar, sürekli bulunurmuş başkanın yanında. Başkan bir şey söyledi mi, ilk onlar, emme basma tulumba gibi başlarlarmış kafa sallamaya…

Adayları nasıl seçeceklerini tartışıyorlardı.

“Aman ha, partimizde aday olacak koca başları anatomik olarak incelemeliyiz. Kafasında çatlak, patlak olmamalı. Bir de defolu, ihraç fazlası ve özellikle kafasını merdiven altı imalathanelerde büyütmüş olanlara dikkat etmeliyiz.”

Bir başka kafasallayıcı bilim danışmanı söz aldı:

“Adayların kafalarına elektrot bağlayıp akım verelim. Kontak yaparsa, kafadan kontak olur böyleleri. Halk Meclisi’nde çok işe yarar bunlar. Bunları dolduruşa getirip mırın kırın eden ve horozlanıp iktidarımıza karşı çıkan muhalefetin üzerine salarız mecliste…”

“Ben de darbelere duyarlı çekicimle vururum kafasına, vurduğumda hiç ses vermiyorsa, deneylerle sabittir ki bu kişiler taş kafalıdır. Vurdumduymaz olur böyleleri. Bunlardan çok iyi halkla ilişkiler görevlisi olur. Bugün git yarın gel, istersen hiç gelme, demeleri için bunları yönetime önerebiliriz. Yok, öyle değil de teneke gibi ses veriyorsa, teneke kafalı olur böyleleri… Boş boş öterler. Bunları da kafa içi dolgusu için nutuk atmakta kullanırız.”

Birden yerinden kalkıp elini kürsüye vurdu Fırıldak ve mikrofon diye kullandığı yumruğunu topluluğa doğru sallayarak konuşmaya başladı.

Bileğini öyle yapınca yeni teknolojik gelişmeye göre kendiliğinden mikrofon oluyormuş. Bu buluşa çok şaşırdım. Harika bir buluştu bu… Kendi zamanıma dönecek olursam bu buluşu götürebilirdim ülkeme. Herkesi şaşırtabilirdim. Çok ilginç olurdu.

Birbirlerini çılgınca tokatlayarak alkış tutan coşkun kalabalığa seslendi Fırıldak.

“Beniiiim… Ellerimi ceplerinden çıkarmadığım koca başlı halkım… Beniiim…. Hayran hayran bana bakan, baktıkça daha da ahmaklaşan bakanlarım… Beniiim… Alkışlamaları için hep yanımda taşıdığım, vur dedikçe vuran, dur dedikçe duran yandaşlarım! Benim, benim… Benim… Herkes benim… Her şey benim… Ben… Ben… Ben… Ben… Yine de ben… Hep ben… Her yerde ben…”

“Gördüğün gibi çok anlamlı, özlü ve kahramanca sözler söylüyor bizim başkanımız,” deyip alkış tutarken dayanamayıp beni de tokatladı Işıldak. Ben de, şu bacaksıza bak ya, deyip Osmanlı usulü bir şamar yapıştırdım suratına…

“Siz bilginlere gelince… Bu kadar ayrıntıya, ince eleyip sık dokumaya ne gerek var yahu! Siz öteden beri bilgi üretmeye değil boyun eğmeye ve kafa sallamaya alışkınsınız. Siz yıllardır başka ülkelerin bilgelerinin kitaplarını okudunuz. Okudunuz, ezberlediniz. Okuttunuz, ezberlettiniz. Söyleyin bakalım, bilinenin dışında ne gibi bir buluşunuz var? Örneğin, kafa nasıl büyütülür, var mı buna bir yanıtınız, bir buluşunuz? Kafa Şişirme Makinelerini bile BBD’den ithal ettik…”

Darılırlarsa bana kim kafa sallar, düşüncesiyle olacak, gönüllerini almak için, “Hadi içiniz rahat olsun! Benim söyleyeceklerimin dışında bir başka bilgi üretimine gerek yok zaten! Yöntem belli… Her şeyden önce benim politikamda, ayak oyunlarıdır esas olan. Ben… Ben, yine ben… Ben var ya, ben! Hele, hele, demin zırvaladığınız gibi kafanın içinin, dışının hiç mi hiç önemi yok. Yeter ki kendi içine göçmesin! İçini neyle doldurursan doldur. Partiyi de ülkeyi de şimdi ve gelecekte hep ben yöneteceğime göre… Sallanabilen, sallandıkça da var mı benim başkanıma yan bakan diyen, kocaman bir başı olması yeterli. Biz ne dersek diyelim, o, bu sözlerde hikmet vardır, keramet vardır deyip kafasını sallasın yeter.”

Bu arada, başkanı alkışlamak istemeyen, tokatlamadıkları ve tokatlanamadıkları için olsa gerek, bunalımlarını boşaltamamış bazı kişiler doluştu salona.

“Bunlar, evrimleşme sürecini tamamlayamamış karga beyinli devrim karşıtları. Çoğu, kafaları yeterli büyüklükte olamadığı için aday olamayan dargın kişiler,” dedi Işıldak.

Bu gençlerden biri hızla kürsüye fırladı. Yumruğunu mikrofon yapıp, “Ey koca başlar! Hepinizin sülalesini… Saygılarımla selamlarım. Uyanın artık! Başlarınızın içine, dolgu malzemesi olarak size dayattıklarını değil, hür düşünceyi doldurun! Fısıldayarak konuşulan bu ülkede bugüne değin parmak kaldırmaktan, başınızı sallamaktan başka ne yaptınız? Gerçeklerin saklandığı bu ülkede, tutup safsatalarla bir masal devi yarattınız. Onu da bir bilge, büyük bir devlet adamı gibi yutturmaya kalktınız…” dedi.

Başkanın koca başlı yandaşları, gencin daha fazla konuşmasını engellemek için kürsüye saldırdılar. Konuşan genci karga tulumba alaşağı ettiler.

“Vay anasını ya!” dedim içimden. “Bir asır geçse de hâlâ ehlileşmemiş bunlar!”

“Şimdi yaka paça götürecekler bunu fırlatma rampasına… Dümensiz ve külüstür bir uzay aracına bindirip uzay boşluğuna fırlatacaklar,” dedi Işıldak.

Fırıldak çok kızmıştı.

“Siz, kafanızı toplumsal olaylara takıp başınızın gelişmesini engellemişsiniz. Herkes bilmelidir ki bu ülkede bilgili olmak önemli değildir… Geçerli olan koca başlılıktır… Ve bir de, ben ne dersem, olur, deyip kafa sallamaktır.”

Bir ara durdu, sözünün etkisini ölçmek için bir sağa bir sola bakındı. Büyüksündü.

“Kafası yeterli büyüklükte olmayanlara gelince… Yandaşlarımı görevlendiriyorum bu işte! İlk iş, bunlara, acilen, enselerine bastırıp en zehirlisinden politika gazı solutsunlar! Günde üç kez… Bakın, ben, biliminsanlarına politika gazını solutunca ne oldu? Hepsi sus pus oldu. Bir dediğimi iki etmiyorlar artık. Kafası küçük olanlara sesleniyorum şimdi de. Size önerim şu: Son yetmiş yılda peş peşe patlayan nükleer santrallere ve nükleer bombalarla yıkılmış kentlere düzenlenen turistik gezilere katılın! Şimdi, bu patlak santraller ne işe yarar, diye soruyorsanız, bunlar kafalarımızı büyütmemiz için radyasyon ihtiyacımızı karşılıyor. Bilimsel olarak kanıtlanmıştır ki beyin, oksijensiz kalırsa ve radyasyon alırsa kafa şişer ve büyür. Dışını böylece büyüttükten sonra, dolgu malzemesi olarak da… Ne kadar palavra… Safsata… Martaval… Lafügüzaf… Boş söz… Üfürük… Boş inanç… Yalan dolan varsa içini onlarla tıka basa doldurun! Yetmedi mi, benim martavallarımı can kulağıyla dinleyin! Benim sözlerim hem kafa içi dolgusunda çok işe yarar hem de bir sonraki seçime kadar mışıl mışıl uyutur sizi.”

Fırıldak’ın sinirimi bozan sözleri bitti diye sevinirken yeniden konuşmaya başladı.

“Nedir şu küçük kafalılardan çektiğim yahu? Her yer zehirli atıklarla doluyken, her yerde kafa büyültme kursları açılmışken… Ülkede hiçbir şey söylemeden yalnızca bağıran yüzlerce televizyon kanalı… Çok sayıda kafaya hava basma istasyonları varken… Bu kadar da geri kalmak olmaz ki canım!”

Burası iyiden iyiye kokmaya başladı artık, dedim. Karnım acıkınca Işıldak kimyasal haplardan yedirmişti bana. Tadı iyi olsa da, bana iyi gelmedi. Kafam gaz yapmaya başladı. Açlıktan ölmek istemiyorsam bir yolunu bulup gitmeliydim buradan… Ne yapsam, ne etsem de bir an önce kendi zamanıma dönsem? Az sayıda olsa da ülkemde vicdanlı, aklı başında, birbirini seven iyi insanlar, güzel insanlar kalmıştır kuşkusuz. Onlar yeter de artar bana, deyip dört dönmeye başladım. Işıldak’a bunun olanaklı olup olamayacağını sordum.

“Neden olmasın?” dedi. “Çağımızda, kafaları ıvır zıvırla, çerçöple dolu olan koca başların yanı sıra, az sayıda olsa da kafa içi dolguları özlü biliminsanlarımız da var. Onların sayesinde teknolojimiz çok gelişti. Zaman makinesi var şimdi. Bilgisayardan tarihçesini öğrendiğime göre, bir asır önce zaman makinesi, adı var sanı yok sanal bir apareymiş. Yalnızca bilimkurgu filmlerinde görülüyormuş. Şimdi, bilimin ilerlemesiyle zaman makinesi denilen mucize gerçekleştirildi. Geliştirildi. Yalnız geleceğe değil, geçmişe de gidilebiliyor. Biliminsanlarımıza göre; çok masraflı da olsa, tarihin ileri doğru işleyebilmesi, zamanın tutukluk yapmaması için seni geri göndermemiz gerekiyormuş zaten.”

Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz. “Olur,” dedim hemen.

Zor olmadı. Dairesel yüzeyi sürekli ışıma halinde, fokur fokur kaynar gibi görünen bir silindirin önüne getirdiler beni. Mekânın kapısının üstünde, Zaman Tüneli yazıyordu. Gereken ayarlar yapıldı. Yine korku nöbetine tutulmuştum. Bacaklarım titremeye başlayınca, stresimi yok etmek için beş dakika kadar tokatladılar beni. Bilemezsiniz, çok rahatladım ve kendimi çok iyi hissettim. Öyle ki, veda anlamında kanımızdan canımızdan gelme Işıldak’ı bile coşkuyla kucakladım. Sonra silindirin ağzından dairenin içine tepe üstü ittiler beni.

Girmemle öte taraftan çıkmam bir oldu. Bir baktım ki, Uzay Araştırma Merkezi’nin yakınında, başıma ilk çuvalın geçirildiği yerdeyim. Sağıma soluma bakmadan, başladım koşmaya. Yakalanma korkusuyla, bacaklarım birbirine dolanarak, düşe kalka koştum. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Diyelim ki, zaman ayarı, benim Uzay Araştırma Merkezi’ne gittiğim o günden ya da o saatten önceki bir zamana denk gelecek şekilde ayarlanmışsa ne olur? Ne olacağı var mı? Her şey sil baştan olur. Olan biteni yeniden yaşamak zorunda kalmayayım, diye öylesine korktum ki, koştukça koştum.

Özlem doluydum bir de. Karımı ve çocuklarımı çok özlemiştim. Soluk soluğa evime vardım. Karım, ürkerek yüzüme baktı. Baktı ya, nedense tanıyamadı beni. “Sen kimsin?” diye sordu. Demek ki bu uzay yolcuğu, suratımı çarşamba pazarına döndürmüş. “Ben benim ya!” deyince şaşkınlığından dili tutuldu. Bir süre yabancı gözlerle baktı bana. Gözleri benden uzaklaştıkça uzaklaştı. “Sen sensen, ne kadar da yaşlanmışsın, buruşmuşsun,” dedi. Ardından, “Madem sen sensin, o halde bir aydır neredeydin?” diye sordu. “Uzaydaydım,” dedim. Ne var ki bunda? Kadıncağız irkilip de yerinden hoplamasın mı? Dünyanın yüz yıl sonrasına yolculuk yaptım,” deyince de ürküp evin mutfak tarafına kaçtı. Seslendim. “Gel ya, gel de sana, orada tanıştığım, torunumuzun torununun oğlu Işıldak’tan söz edeyim,” dedim. Kaşla göz arasında sıvışıp sokağa kaçtı. Kötü şeyler olacağı önsezisiyle yüreğimi dağlayıp geçen, derin bir üzüntü duydum o anda. Ben de insanlara derdimi anlatabilmek umuduyla çıktım sokağa. Komşularımdan, tanıştığım, dost ve arkadaş olduğum karıkocayla karşılaştım. Kendimi bunlara anlatabilirsem, onlar da karıma gerçeği açıklayabilirler düşüncesiyle sevindim. Ayrılmadan önce, Işıldak’ın yardımıyla bilek mikrofonu enerjisini ve sanal düzeneğinin programını doldurtmuştum koluma. İlk önce şunlara biraz hava atayım, dedim. Mikrofon durumuna gelmesi için bileğimi yumruk şekline getirdim… Konuşmaya başlamadan önce, ünlü bir türkücümüzün yaptığı gibi yumruğuma üfleyip salladım. “Bir ki, bir ki, deneme,” derken komşum kadın, “Terbiyesiz… Utanmaz rezil,” deyip üzerime yürüdü.Şu edepsizin yaptığına bak ya!” der demez de çantasını kafama geçirdi. Kocası da okkalı ve kara kıllı bir yumruk patlattı suratıma. Sanırım tanımamışlardı beni. “Ya, bakın, bu bir mikrofon, bildiğiniz sallabaşlardan değil, nah bak işte şöyle çalışıyor. Bakın, sesimi nasıl da yükseltiyor,” dediysem de inandıramadım. Gelen geçene de yaptım aynısını. Birkaç kişi, “Bu adam tümden kafayı sıyırmış, tozutmuş bu,” deyip etrafımızda toplananların da yardımıyla iteleyip dürtükleyerek, çelme takarak beni yere yatırıp üzerime çullandı. Sonra, gelen polislere teslim ettiler. Polislere de yanlış anlaşıldığımı anlatmak için, mikrofonumun hünerlerini göstermek istedim. Bu ülkede derdini anlatmak çok zor… Onlar da çok kızdılar ve sinir gazı sıkıp etkisiz hale getirdiler beni. Sonra da karga tulumba bindirdiler bir araca… Önce karakola… Orada uzaya gidişimi, yüz yıl sonraki dünyada başımdan geçenleri anlatmaya çalıştım. Nedense çok güldüler. Oradan da beni alıp akıl hastanesine götürdüler…

Ben şimdi, öteki adıyla, tımarhanede yazıyorum bunları. Allah düşmanımın başına vermesin! Buraya girmek kolay da çıkmak çok zor… Uzaya gittim… Karadeliklerden geçtim. Dünyanın yüz yıl sonrasına gittim. Yine de geri döndüm. Ama buraya girdim ve ne yazık ki tüm çabalarıma, çırpınmalarıma karşın bir daha çıkamadım. Çok arkadaşım oldu burada. Yalnızca onlar, beni can kulağıyla dinliyorlar. Anlattıklarımdan etkilenenler bile var içlerinde. On sene önce, cinlerin ülkesi Mars’a ilk giden insan olduğunu ve orada cinleri yönetimi altına alarak bir imparatorluk kurduğunu söyleyen… İki bin üç yüz yıl öncesine gidip kendisinin İskender olduğunu söyleyen arkadaşlarım bile var. Hele, insanlar tarafından hep kandırıldığını sanan biri var ki, gerçek Fırıldak’ın kendisi olduğunu, üçkâğıtçı birinin ayak oyunlarıyla kendisini tuzağa düşürdüğünü ve yerine geçtiğini söylüyor. Yalnız üzüldüğüm bir şey var. Doktorlardan hiçbiri inanmıyor bana. Olan biteni anlatıyorum. Yazdıklarımı gösteriyorum. Böyleyken böyle oldu, diyorum. Özellikle başhekim, “Sen bunların hepsini mabadından uyduruyorsun,” demiyor mu, işte buna çok ama çok bozuluyorum.

*Bu okuma parçasının yayını için Esen Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.