‘Söyleyecek çok sözümüz olduğu halde mühürledik dillerimizi…’

 

“Tarihimiz acı öykülerle dolu, dinlemesini bilene.” diyor, 1915′in Kayıp Kızları “Geride Kalanlar” romanının yazarı Binnaz Öner ve ekliyor: “Tarihimizle yüzleşmeliyiz!”  Doğu illerinde başlayan zorunlu Ermeni göçü, kulaktan kulağa yayılmaktaydı. Kayalık köylüleri haberi Kulağı Kesik Musa’dan duyar. Osmanlının savaşı bırakıp, Ermenilerle uğraşması onlara delilik gibi gelir. Hem bu topraklar onların vatanıdır. Bu arada göç yollarında yaşanan olaylar, Muhtar Kör Yusuf’u çok korkutur. Ergen kızların başlarına gelecek tehlikeleri düşünmek bile istemez. Kardeş olarak bildiği bu insanların yaşadıkları bu felaket karşısında eli kolu bağlı oturmaz. Köylüyü başına toplar, Ermeni kızlarını göçe göndermeyeceğini ve saklayacağını söyler. Birinci Dünya Savaşının memleketi cehenneme çevirdiği, Anadolu da tok yatan insanın neredeyse hiç kalmadığı bir dönemde küçük bir köyde yaşayan bu insanların verdikleri yaşam mücadelesini, açlık savaşını ve geride kalan kızların acı hikâyesini iki çocuk annesi yazar Binnaz Öner’le konuştuk.

Binnaz Öner kimdir? Yazıyla ilişkiniz nasıl başladı? Edebiyat ve romanla buluşmanızı sağlayan nedir? Sizi besleyen kaynaklar nelerdir?
20 Mart 1976 Gaziantep doğumluyum. Orta öğrenim ve Liseyi Gaziantep’te okudum. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Mezunuyum. Bir bankada sekiz yıl çalıştıktan sonra kendi isteğimle işten ayrıldım. İstanbul’da yaşıyorum evli ve biri kız diğeri erkek iki çocuk annesiyim. Çocukluk yıllarımdan itibaren, edebiyata aşırı düşkünlüğüm vardı. İlkokul dördüncü sınıftayken, Fakir Baykurt’un “Tırpan’ını okumuş çok etkilenmiştim. Daha sonraki yıllarda da aynı kitabı defalarca okudum.  Edebiyat ve roman hayatımın her evresinde oldu okumadan geçirdiğim bir günü çöpe atılmış bir gün olarak gördüm. Yazı yazmaya karar vermek gibi net bir fikirle yazmaya başlamadım. Her zaman yazdım, lise yıllarında okul gazetesine bir makale yazmıştım ve edebiyat öğretmenim bana “sakın yazmayı bırakma” demişti. İlk kitabımın tarihe dayanmasının, en büyük sebebi tarihi çok sevmemdendir. Benim en büyük kaynağım ve hocam babamdır. Edebiyata olan düşkünlüğü, çok iyi yazı yazabilmesi, benim ilham kaynağım oldu. Ayrıca Şanlıurfalı olması ve doğup büyüdüğü köyün tarihine düşkünlüğü bunları bana aktarması, yazılı kaynaklardan daha çok etkili oldu. Kendimi okuyarak geliştirdim. Bu özelliğime hayal gücümün genişliği ve gözleme olan aşırı düşkünlüğümü ekleyince ortaya “Geride Kalanlar” çıktı.

Yaşadığımız topraklarda yüzyıl önce yaşanan bir insanlık dramını, 1915’in kayıp kızlarını ‘Geride Kalanlar’ı yazmaya nasıl karar verdiniz ve yazma süreci ne kadar sürdü? Böyle bir acıyı yazmak anne olarak sizi nasıl etkiledi?
“Geride Kalanlar”  benim, üçüncü çocuğum. Bu kitabı iki gözüm iki çeşme yazdım. Kendi yazdıklarıma kendim ağladım. Bir anneden ziyade bir insan olarak beni çok etkiledi. Kimi etkilemez ki? Ben tarihi bir roman yazmaya karar verdim ve o kayıp kızlar gelip beni buldu. “Bizi yaz” dediler, ” yıllardır bizi fısıltıyla konuşan, kendi can kardeşlerimiz, sesimizi duysunlar. Bizi artık görsünler. Biz hep vardık ve hala da varız.”

Edebiyatın zamanın ruhunu yansıtması gerektiğine inanıyor musunuz? Dersimin kayıp kızları ortaya çıkartıldığı günden beri sürekli tartışılıyor. Şimdi de 1915’in kayıp çocuklarının hikâyeleri gün yüzüne çıkıyor. Oldukça derin ve kapsamlı olan bu konu hakkında sizin kişisel tanıklıklarınız oldu mu?
İyi edebiyat, kin tazelemek için değil, hafıza tazelemek için yapılmış olandır. Bu nedenle; edebiyatın zamanın ruhunu yansıtması, çok önemli. Bir edebiyat eseri, yazıldığı dönemin, tüm özelliklerini yansıtmalıdır. Bu, toplumsal olaylardan, giyim kuşama, şiveye kadar inmelidir. Bana göre Dersimin kayıp kızları ya da 1915’in kayıp çocukları diye bir şey söz konusu değil. Onlar hiç kaybolmadılar. Hep varlardı gözümün önünde kanlı canlı duruyorlardı. Görmesini bilene! “Geride Kalanların” kızları gerçekte yaşamış insanlar. Bunlardan bir tanesi ile çocukluk yıllarımda tanıştım, ancak hikâyesini kendi ağzından değil, babamdan dinledim.

BİNNAZ.ÖNER.ANASAYFA.ÜÇLÜ.SOLDAN1-ALTERNATİF.... AYRICA.İÇ.SAYFADA1 BİNNAZ.ÖNER.2

Roman 1915 yılında Urfa’nın Kayalık köyünde geçiyor. Osmanlının sadık millet diye adlandırdığı Ermenilerin de bağımsızlığına kavuşan diğer uluslardan etkilenerek reform ve otonomi gibi taleplerle ayaklanması ve bazı bölgelerde Rus birlikleriyle ortak hareket etmesi ‘vatana ihanet’ kabul edilerek 11 Nisan 1915’de ünlü Tehcir kanunu çıkartıldı. Bu kanuna göre “Ordu, bağımsız kolordu ve alay komutanları, askeri kurallara aykırı veya casusluk ve ihanetlerini hissettikleri köy ve kasaba halkını ayrı ayrı veya toplu olarak diğer yerlere sevk edebilir ve yerleştirebilirler” deniliyordu. Fakat bu karar, bütün Ermenileri topraklarından sürgün etmeye dönüştü, sizce neden?
Bu soruyu aslında tarihçilere sormak daha doğru olur. Çünkü yoruma dayalı bir cevabı olamaz. Bence diye bir şey yok; nedeni hiç önemli değil… Bana şu soruyu sorarsınız, cevabım net; “yanlış bir karar mıydı?” “Evet…” Dönemin hükümeti bir strateji belirlemiş, bu stratejiyi tehcir kanununa bağlayarak resmileştirmiştir.

Roman Kulağı Delik Musa’nın ölümüne bir koşuyla, doğudan gizli görevle gelmiş bir askerden duyduğu ‘tehcir’ haberini Kayalık köyü muhtarı Kör Yusuf’a haber vermesiyle başlıyor. Kaymakamın da doğruladığı bu haber köyde şaşkınlık yaratır.  

Ermeni ailelerin çoğunlukta olduğu Kayalık köyü halkı tehcir haberiyle korku ve endişeli bir bekleyişin içine girer. Osmanlı neden dünya devletleriyle savaş içindeyken, topraklarında yıllardır kardeşçe, barış içinde yaşayan Ermenileri düşman ilan etmiştir. Kayalık köylüleri bu deliliğin nedenlerini düşünmektedir. Hepsinin ortak kanısı isyancıların suçlu, Osmanlının haklı olduğu yönündedir. Muhtar Kör Yusuf’a göre” İsyan çıkaran sütsüzler ve bozgunculardı.”Başkaldıran, yakıp yıkan öldüren millet Ermeniler değil, gâvurdu, casuslardı. Doğuda ermeni çeteleri Müslüman halkı öldürmüş, bu yüzden tehcir kararı alınmıştır.” Köyün keşişi papaz Agop da Muhtar gibi düşünmektedir:” İşin içine arkadan vurma girdi mi işte o zaman bu son kaçınılmaz olur. Toprağımızdan işte böyle söker atarlar bizi.” İsyancı Ermenilere katılan Hugas da sonunda köylüsüne hak verir:” Bu çete başları ermeni olamazdı.”

Romanda arka planda yer alan bu isyancılar kimdir, ne istemektedir?
Aslında hepsinin ortak kanısı, Osmanlının haklı olduğu yönünde değil. Osmanlının bu yaptığını delilik olarak görüp, kendi kardeşlerinin asla böyle bir şey yapmayacaklarına inanıyorlar. Birkaç kendini bilmezin yaptıklarının bedelinin tüm halka ödetilmesini haksızlık olarak görüyorlar. Sıradan halk o kadar temiz ki, sıradan halk her şeyi o kadar net görüyor ki, bu nedenle zaten halk susturulmaya çalışıyor. Sıradan halk siyaseti bilmez, entrikalarla işi olmaz. İsyancılar tüm toplumlarda olmuştur ve olacaktır. Mücadele edilmesi gereken isyancıları kışkırtanlar olmalıdır. O dönemde bütün milletler bağımsızlıkları için mücadele etmektedirler. Tüm dünya toplumlarındaki azınlıklar yavaş yavaş bağımsızlıklarına kavuşmaktadırlar. Ermeni liderleri bunu görüp bağımsızlık savaşına girmişlerdir. Kaçınılmaz olarak, farklı emelleri olan dış güçlerden destek ve yardım almışlardır. Bu olay tarihimizde ki tüm dönemlerde var olmuştur. 1915 olaylarında da yaşananlar bundan farksız bir olay değil… Kırımları, kıyımları, katliamları halk yapmaz, zihniyetler, iktidarlar ve onun kurumları yapar. Romanda arka planda yer alan isyancılar, işte bu zihniyetlerdir.

Topraklarını bırakmak zorunda kalan köydeki ermeni aileler yüzlerce yıldır süregelen ‘Sadık millet’ geleneğini bozmazlarsa, canlarını kurtarma ve ‘belki bir umut’ geri dönebilme hayalini kurarlar. Cellâdına âşık olanlar gibi kendi kardeşlerinin başkaldırısını ‘arkadan vurmak’,’hainlik’ gibi kabul edenlere tek itiraz eden kişi ölüm yürüyüşüne katılmadan köyü terk eden Hugas’tır. Seher kadın ve Misey’de içten içe ona hak verseler de cesaret edemezler.’Antep, Maraş yollarının mahşer gibi ermeni kaynadığı ve kan ağladığı’ günlerde insanları böylesine bir acıya katlanmaya iten yalnızca çaresizlik duygusu mudur?
Hem çaresizlik duygusu, çünkü başka şansları yoktur. Hem de, yüzyıllardır “sadık millet” olmalarının getirdiği, bir boyun eğme duygusudur. “Ekmek veren el ısırılmaz,” mantığından yola çıkarak, boyun eğersek, geri dönme umudunun olacağına kendilerini inandırmalarıdır.

Romanda,  Misey ile Osanna’nın dillere destan aşkları ve ayrılıkları yalın bir dille anlatılır. Muhtar Kör Yusuf doğumu yaklaşan Osanna gelinin bakımını üstlenir ve yola çıkmasına karşı çıkar. Misey’in annesi Sulpe, bütün köylüden farklı olarak gerçekleri dile getirir; “Ağlamak bize yakışmaz” diye avutur oğlunu. “Bizi bu hallere düşürenler ağlasın, hemi de bir ömür boyu. Yüzleri gülmesin! Tanrının gazabı üstlerinde olsun! Lanet olsun o paşalara! Lanetler! Per perişan olsunlar! Gâvur düşman onları kana bulasın!” Türklere göre üç yüz bin, ermeni kaynaklarına göre bir buçuk milyon insanın ölümüne yol açan ve hala içimizi kanatan bu acıyı, hangi söz tarif edebilir?
Sözcükler bu acıyı tarif etmeye maalesef yetmez. Onlar bile bu acı karşısında, boyun eğip geri çekilmesini bilirler. Tarihimizde ki hangi acıyı anlatmaya sözcükler yetmiştir ki zaten… Ama sanırım, romanın ana karakterlerinden satenik’in, söylediği söze, kulak verirsek, belki bu acıyı biraz anlayabiliriz, eğer istersek! “Dünya üstündeki hangi insan, bir günde, bütün sevdiklerini, akrabalarını, anasını, babasını, kardeşlerini, atını, tavuğunu, tasını, tarağını kaybedip, bir başına kalmıştı…”

Roman sınıfsal olarak köylünün ikiyüzlü karakterini ve şark kurnazlığını çok güzel betimlemektedir. Ermeni ailelerin kızlarını, mal ve mülklerini Türk komşularına emanet bırakarak gitmesini destekleyen köylüler, jandarmanın bütün baskılarına rağmen sakladıkları kızların yerini söylemezler. Muhtar köylünün bu kadar dirayetli çıkmasındaki hikmeti çözmüştür: “Köylü Ermenilerden kalan malların ellerinden gitmesinden korkarak konuşmuyordu.” Nitekim kızları saklayan duvar açılmadan köylüler bütün arazi ve malların paylaşımını yapmıştır. Savaş artığı yaşlı başlı kocalar,  emanet bırakılan çocuk yaştaki kızların namusuna çoktan göz dikmiştir bile. Yüzlerce yıla dayanan kardeşlik, namus ve komşuluk hakkı bir anda nasıl buhar olup uçmuştur, kayıp yolcular gibi?
Sanırım bu bir soru değil güzel bir yorum… Teşekkürler

Geride Kalanlar romanının belki de en can yakıcı bölümü; Ahmet ağaya peşkeş çekilen köyün en güzel kızı Seda’nın yaktığı türküdür.

                    Adımız oldu gayrı vatandaş

                    Ne dost kaldı, ne de arkadaş

                    Köle gibi bir hücreye koydular

                    Esir edip tek tek saydılar

                    Her gelene birer birer verdiler

                    Ne danıştılar, ne de sordular

                    Boynumda zincir, elimde kelepçe

                    Haber alamadım ana baba nerede?

                    Umudum kaldı kahpe felekte

                    O da derki buluşmamız mahşerde.

BİNNAZ.ÖNER3 BİNNAZ.ÖNER4

Bu türkünün hikâyesini anlatır mısınız? 1915 kırımını ve geride kalanların öyküsünü en özlü biçimde anlatan buna benzer türküler dinlediniz mi?
Bu türküyü, geride kalan kızlar için babam yazdı. Kendisine sonsuz teşekkür ediyorum.

Kayalık köyünün muhtarı Kör Yusuf ve karısı Ayşe, yapı ustası Mustafa ve karısı Seher romanın Türk cephesindeki en olumlu karakterleridir. Köylünün aksine Muhtar Osanna geline, Seher kadın da Satenik’e en zor günlerinde sahip çıkar ve yalnız bırakmazlar. Osanna zor günlerinde ailesinin altınlarını çıkarıp verir ve doğan oğluna Yusuf adını koyar:”Aynı senin gibi yüreği iyilik dolu ve mert olsun” diyerek.

Anadolu, yaşanan acıların yanı sıra gerçekten sahip çıkılan 1915 kızlarının öyküleriyle dolu değil mi?
Anadolu’nun karış karış her toprağı, acı çeken, kanayan yüreklerle, kadınlarımızla dolu. Şu anda öykü gibi dinlediğimiz, böyle acıların ancak masallarda var olabileceğini kanaat getirdiğimiz, ya da kendimizi böyle inandırmaya çalıştığımız olaylarla dolup taşıyor. Bir tarafta yavrusunu bırakan analar, öbür tarafta bu yavrulara sahip çıkan diğer analar. Tarihimiz, acı öykülerle dolu, dinlemesini bilene…

Yaşanmakta olan 1. dünya savaşı; savaşın yol açtığı yokluk, sefalet ve çocuk yaştaki askerlerin durumu romanda gerçekçi bir biçimde anlatılmaktadır: ’Başları önlerinde üst baş erimiş gitmiş. Çoğunun ayakları yapıldak, dokunsan hepsi devrilecek. Suratı hep yanmış, soğuktan çatır çatır çatlamış.” Asker “Babamı görsem tanıyacak halde değilim.” Diyor.”Aylardır yollardayım. Doğudan buraya kadar yürüyerek geldik. Aç, susuz. Çoğu arkadaşımız yolda can verdi.” Savaşın bu kayıp çocukları hakkında ne söylemek istersiniz?
Öyle bir dönemden bahsediyoruz ki, her yer tabiri caizse ateş olmuş yanıyor. Tüm Anadolu… Halkın her iki tarafı da çok acı çekiyor. Bir tarafta göçe gönderilen ve acı bir şekilde hayatlarını kaybeden onca insan, diğer tarafta savaşa giden ve daha düşmanla savaşamadan, açlıktan, soğuktan, salgın hastalıktan can veren onca insan… Kayıp çocuklar için ne söylenebilir ki! Neden diye sormanın da şu tarihte bir anlamı yok… Ama artık, yeter demenin tam zamanı.

O yoksul köy çocuklarının milliyetçi duygularla içimizdeki ‘öteki’lere karşı nasıl düşman edildiğini roman’da şu satırlarda okuyoruz: ‘O fersiz gözde öyle bir nefret gördüm ki. Gözleri çakmak çakmak bana baktı. Bak emmi dedi, biz gizli görevdeyiz. Cephedeki düşmanı bıraktık, koynumuzdaki yılanı ezmeye geldik. Anladın mı?” Hırant Dink’i katleden çocukta benzer duygularla kurşun sıkmadı mı? Yüz yıldan bu yana ne değişti?
Bunu değiştirmek bizim elimizde… Halkın!..  Karşılıklı bu kinin, nefretin, sona ermesini istiyorsak; önyargılardan arınmamız gerekiyor. Ancak o zaman, doğru ve anlamlı bir gelecek inşa edebiliriz. Tarihimizle yüzleşmeliyiz. Bu kinin devam etmesini isteyenlere, ancak biz dur diyebiliriz.

Savaş açlık demektir. Yanık yüzlü komutan ‘eli silah tutan’ yaşlı, çocuk demeden kimi bulursa önüne katıp cepheye götürür, köylünün ambarındaki erzaklarla birlikte. “Hepsinin öyle bir gidişi vardı ki tıpkı aylar önce köyden bir daha dönmemek üzere giden ermeni komşuları gibi… Umutsuz, çaresiz, ölüme yolculuk gibi…” Yüzyıllardır süregelen “Zenginimiz bedel verir- Askerimiz fakirdendir” hali midir yaşanan?
Evet, zengin her zaman kurtulur, fakir ölür. Zaten savaşı kim çıkarıyor ki, malının üstüne daha da mal koymak isteyenler değil mi? Şu anda ülkemizde ölen çocuklar, gençler kim?

Romandan: “Ah, Osmanlı bitiyor. Can çekişiyor. Kala kala elinde bir avuç çocuk kaldı. Bunları da öldürünce düşman o zaman ne yapacak sanırsın? Hani Ermenileri göçe gönderdik bütün dünya ayağa kalktı ya! Burada kalsalar ne olacaktı? Topraklarına, evlerine yine başkaları sahip çıkmayacak mıydı? Bu işten kim karlı çıkacak? Gidenler mi, kalanlar mı?” Yoksa başkaları mı?
Ne gidenler, ne de kalanlar karlı çıkamadı… Maalesef! Kel Musdu Ağa, gibileri karlı çıktı.

Romanın kahramanlarından Muhtar Kör Yusuf dürüst bir insan olmasına rağmen onu belirleyen koşullara boyun eğmek zorunda kalır. Kardeşçe yaşadığı ermeni ailelerin namusuna sahip çıkarak kızlarını, ev ve topraklarını emanetine alır. Fakat durum düşündüğünün zıddına dönüşür. Köylülerini açlığın elinden kurtarmak için topraklarını zengin bir ağaya satmaya çalışırken var olan topraklarını da kaybederler. Düzmece belgelerle Ermenilerden kalan ve hazineye geçen arazileri Kel Musdu Ağaya satan kaymakam altınları cebine indirir. Köylüler kendi topraklarında karın tokluğuna çalışmak zorunda kalır. Savaş koşullarında devlete karşı hak aramaya kalkmaları imkânsızdır. “Memleket kor olmuş cayır cayır yanarken, binlerce insan soğuktan açlıktan ölürken zengin daha da zengin oluyor. Evet, dünya buydu işte, güçlü güçsüzü ezerdi, daha da ötesi güçsüz de güçsüzü ezerdi. Sonuçta her zaman kaybedecek olan fukaraydı.” Yüzyıl geçti aradan. Cumhuriyet döneminden günümüze bu anlayış değişti mi?
Aslında hep aynı şeyleri tekrarlıyoruz. Daha önce de söylediğim gibi tarihimizin her evresinde, katlanılması güç acılar yaşandı. 1915 olayları, Dersim Katliamı, 1960-1970-1980-90 ve nihayet 2000′li yıllar… Ne değişti? Hiç bir şey! Sadece olaylar şekil değiştirdi. Hepsi bu! Halk halkı kırdı. Kırmaya da devam ediyor. Güçsüz güçsüzü eziyor, güçlülerin sayesinde. Bizler halk olarak yaşadığımız acıları unutmaya programlandık. Üst üste o kadar çok acı verildi ki beyinlerimize; artık bunları kanıksadık ve neden diye sormayı unuttuk. Beynimizi öyle bir yıkadılar ki, asıl mücadele etmemiz gereken konulardan uzaklaştık. Söyleyecek çok sözümüz olduğu halde mühürledik dillerimizi… Bu anlayış tabi ki değişecek, öyle umut ediyorum. Bu eserimin amaçlarından biri de bu ve bundan sonraki tüm eserlerimde de, bu amaç olacak. Bence tüm edebiyatçıların amacı bu olmalı.

Geleceğe ilişkin planlarınız nelerdir? Şu anda yazmakta olduğunuz bir çalışma var mı? Günümüz edebiyatına nasıl bakıyorsunuz?
Edebiyat alanında yürümeye devam etmeyi düşünüyorum. Elimden geldiğince… Geride Kalanlar benim ilk eserim ve şu anda da devamını yazıyorum, daha birçok roman da yazmak istiyorum. Artık eskiye oranla daha çok okuyan bir toplum haline dönüşüyoruz, bu beni çok mutlu ediyor. Tabi bunda, günümüz yazarlarının, daha cesurca yazmalarının ve sürekli üretmelerin payı da büyük. Ben, sadece daha fazla tarihi romanların yazılmasını istiyorum. Çünkü tarihi belgeler, araştırma kitapları bazı okurların ilgisini çekmeyebilir, çoğu akılda kalmayabilir ancak hikâyeler akılda kalır.  Son olarak, edebiyata gönül vermiş, eline bir kitap aldığında, kalbi heyecanla çarpan benim gibi tüm dostlara, sevgilerimi iletiyorum. Yüzyıllardır, cehaletin bedelini çok ağır ödeyen bizlerin, tek kurtuluşun eğitim olduğunu söyleyerek, sizlere bu güzel söyleşi için, çok teşekkür ediyorum.

Geride Kalanlar/ Yazar: Binnaz Öner / Roman / Evrensel Basım Yayın / 2012 / Kapak tasarımı Savaş Çekiç

Binnaz Öner; 20 Mart 1976′da Gaziantep’te doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünden mezun oldu. Bir bankanın genel müdürlük bölümünde sekiz yıl çalıştı. Evli, iki çocuk annesi, İstanbul’da yaşıyor. Geride Kalanlar ilk kitabı ve roman yazmayı sürdürüyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.