Bir Hayat Bir Hayata Değer – Ahmet Altan

 

“Büyük eserler yaratmış olanların ve uzaktan küçücük gözüken dünyalarında derin sarsıntılar yaşayan sıradan kadınların aşkları ve acıları var bu kitapta. Bu kitabı okuduğunuzda sadece sanat ve bilim dünyasının görünmeyen yüzünü değil, kendinizden bile sakladığınız duyguları bulacaksınız. Beethoven tek bir kadını çok sevdi hayatında. Ona mektuplar yazdı, onun için besteler yaptı. Adını hiç kimseye söylemedi. Kimse bilmedi onun sevdiği kadının adını. Juan Ramon Jimenez, karısı Zenobia’ya âşıktı. Karısı hastalandı, ölüm döşeğine düştü. Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığını, sırf Zenobia ölmeden öğrenebilsin diye Nobel Komitesi zamanından önce açıkladı. Zenobia öldü sonra. Jimenez bir daha tek satır yazmadı. Oğul Alexander Dumas, pahalı bir fahişeye âşık olmuştu. Aslında bütün Paris bu veremli genç kadının peşindeydi. O kadın ise sadece Lizst’i sevdi. Onu terk eden tek erkek de Lizst oldu. Oğul Dumas, sevdiği kadın ölünce Kamelyalı Kadın’ı yazdı. Verebileceği en büyük armağanı verdi ona. Dünyanın en ünlü mimarlarından Louis Kahn, bencil ve çirkin bir erkekti. Bir tren istasyonunun tuvaletinde 74 yaşında ölü bulunduğunda, arkasında kendisine âşık üç kadın bıraktı. Oğlu, babası gibi birisini onların neden sevdiklerini merak edip o kadınları tek tek dolaştı.” Bir Hayat Bir Hayata Değer’den iki deneme yayımlıyoruz.

Güzel Bir Sabah ve Siyah Kuğular…

 

Tembel bir balıkçı gibi uzanıyorum bazen hayatın kıyısında. Huzurlu bir üşengeçlikle geçip giden sabahlara bakıyorum, sonbaharın kaprisli günleri bazen bir yağmurla, bazen kurşuni bir hüzne bürünmüş ağırbaşlı bulutlarla, bazen de, bu sabah olduğu gibi, ılık bir aydınlıkla beliriyor pencerelerde.

Göztepe’nin sessiz arka sokakları yabangülü, kasımpatı ve güneş kokuyor böyle sabahlarda.

Düşüncelerin ışıklı belirsizliğine bırakılmış hafızamın oltalarına minik balıklar gibi küçük sözcükler vuruyor.

Nerden geldiğini, niye geldiğini, hangi anlamlara bürünmek istediğini bilmediğim ses kırıntıları.

Bir filmden minicik bir cümle:

— Dışarıdaki havuzda siyah kuğular var.

Hiç siyah kuğu görmedim.

Ama bu kısacık cümlede, yaban güllerinin o uçucu ekşimtırak kokularına uymayan lakin kasımpatların kekremsi, baharatlı kokularının içine usulca kıvrılıp yerleşebilen bir keder seziyorum.

Siyah kuğular.

Arkalarında ince, berrak su çizgileri bırakarak durgun bir havuzda yüzüyorlar.

Kışlıkları çıkartmalarını söyledim bu sabah.

Çok sevilmiş ama artık geçmişte kalmış bir sevgili yüzü gibi aydınlık, güzel, bütün çizgileriyle belirgin ama mesafeli ışıkların aydınlığında veda etmek istedim yaza.

Yumuşak pamuklular, kalın yünlüler, maceracı süetler biraz somurtkan ama koruyucu dostlar gibi asıldı dolaplara.

Mevsimler, köşebaşlarını farkettiğim ama vitrinlerine pek bakmadığım geniş caddeler gibi hızla akarak değişiyor hayatımın içinde.

Sonbaharın kızılkahverengi bir tülü andıran ince hüznünü hissediyorum.

— Dışardaki havuzda siyah kuğular var.

Bu iki sözcüğün, “siyah kuğular”ın, isimlerini taşıdıkları uzun boyunlu zarif kuşlar gibi hafızamın eteklerine dokunmasının ardından bir yüzün ya da bir ismin belireceğini, içinden çıktıkları ışıltılı karanlıktan başka cümleler, başka olaylar, başka hatıralar da getireceklerini biliyorum.

Tembel bir balıkçı gibi telaşsızca bekliyorum.

Yeryüzünden ayrılmadan önce son bir ninni mırıldanan Zenobia’nın mutluluk, keder ve acı dolu yüzünü görüyorum.

Siyah kuğular gibi aslında Zenobia’nın yüzünü de hiç görmedim.

Ama tanıdık bir yüze benziyor sanki.

Enrique Vila-Matas’ın kitabında anlattığı bu kadın kasımpatı kokan bu sonbahar sabahında Göztepe sokaklarında benimle yürüyor, İspanyolca fısıltılarını, söylediği o son ninniyi duyuyorum.

O, kocası Juan Ramon Jimenez’in her şeyiydi.

Karısı, sevgilisi, âşığı, sekreteri, sırdaşı…

“Yarın görüşürüz,” diyenlere, “Yarın mı, bakalım yarın ben nerede olacağım?” diyecek kadar kötümser, çabucak öleceğine inanacak kadar karamsar, bütün bunlara rağmen “Bana hiçbir şey olmaz,” diyebilecek kadar çelişkili bu İspanyol şaire aşkını, hayatını, şefkatini adamıştı.

Babası uykusunda öldüğü için kendisinin de uykuda öleceğine inanan bu tuhaf adamın geceleri uyuyabilmesini varlığıyla ve şefkatiyle sağlıyordu.

1956 yılının ilkbaharında iki senelik bir kanser tedavisinden tükenmiş olarak kocasıyla birlikte yaşadıkları Porto Riko’ya döndüğünde aynı gün İsveçli gazeteciler de gelmişti.

Bir İsveçli gazetecinin ricası üzerine bu ünlü şaire Nobel ödülünü kazandığı, Zenobia ölmeden önce bildirilmişti.

Edebiyat dünyası bütün yaşamını büyük bir edebiyatçıya adamış olan bu kadına saygısını böyle gösteriyordu.

Ölüm döşeğinde Zenobia’ya “Juan Ramon’un ödülü aldığını” haber verdiklerinde o artık konuşamıyordu.

Ama bu haberi duyduğunda “kağıt hışırtısını andıran” zayıf bir sesle İspanyolca bir ninni söylemişti.

Belki de o huzursuz gecelerde kocasına söylediği, onu sakinleştirip yatıştırdığı ninniydi bu.

Son ninnisini söyleyip mutlu olarak öldü.

Juan Ramon ise hayatını mutsuz olarak yaşadı ondan sonra.

Cenazeden eve döndüğünde sadık hizmetkarlarının gözünün önünde bir tür çılgınlık nöbeti yaşayarak ödülü ayaklarının altına almış, öfkeyle ve kederle çiğneyerek parçalamıştı onu.

Ve, bir daha tek bir satır bile yazmadı.

Tek bir satır…

Zenobia yoksa yazmak da yoktu, bütün dünyaya sanki şunu haykırmak istiyordu:

— Ona okuyamayacaksam eğer, yazdıklarımı onun nasıl bulduğunu öğrenmek için sabırsızlıkla beklemeyeceksem, yazmak ilgimi çekmiyor.

Aklında karısıyla bütünleşmiş olan yazı, Zenobia’yla birlikte öldü onun için.

Bir daha asla yazı yazmayarak, bir erkeğin bir kadına gösterebileceği en büyük sadakati gösterdi karısına, Zenobia’nın okumadığı bir satırı bir başkası da okuyamadı.

— Dışardaki havuzda siyah kuğular yüzüyor.

İki siyah kuğu gibi Zenobia ile Juan Ramon birlikte yüzdüler kendi havuzlarında.

Arkalarında incecik, berrak bir su izi bırakarak.

Göztepe’nin sessiz arka sokakları.

Yabangülü, kasımpatı ve güneş kokuyor.

Aklımda iki siyah kuğu.

Bilmiyorum Zenobia bu kadar çok sevildiğini bildi mi…

Yoksa Juan Ramon, erkeklere mahsus o mahcup acemilikle duygularını göstermekte beceriksizce mi davrandı.

Bir kadınla bir erkeğin büyük bir aşkı yaratabileceğini ama o aşkı ancak bütün hayatlarını adadıkları ve aralarında ölümden sonra bile kopmadan sürecek bir bağ yaratan ortak tutkularının bir efsaneye dönüştürebileceğini Zenobia yaşarken de hissedip görebildi mi?

Sarmaşıkların kızıllaşan yapraklarının uçlarında utangaç sarı dalgalanmalar var.

Tembel bir balıkçı gibi uzanıyorum bazen hayatın kıyısına.

Erimiş camdan bir deniz gibi derinlerine doğru kararan düşüncelerimin içinde hafızamın kristal oltaları telaşsızca duruyor.

Sözcükler gelip takılıyor.

Siyah kuğular geldi.

Ve Zenobia.

Ilık bir güneş var, kırılmış billur bir hokka gibi gökyüzü, açık maviliğin diplerinde koyu bir lacivert seziliyor.

Belki yarın yağmur yağar.

Juan Ramon’a “yarın ben nerede olacağım” dedirten hayat gibi belirsiz ve kaprisli sonbahar.

Kasımpatı kokan İspanyolca bir ninni.

— Dışardaki havuzda siyah kuğular yüzüyor.

Bu sabah kışlıkları çıkartmalarını söyledim.

Sonbahar serinliği ürpertiyor insanı.

 image

Kendimden Başka Biri

 

Hepimiz, içimizdeki o sırrını ele vermeyen esrarın peşindeyiz.

Karanlık bir şatonun bekçisi gibi varlığımızın görüntüsünü, başkaları tarafından yapılmış duvarlarını, burçlarını, kulelerini, çatılarını tanıyoruz ama o şatonun kimsenin gitmediği ıssız koridorlarında dolaştığımızda karşılaştıklarımız bize yabancı.

Oralarda gördüklerimizi tanımıyoruz.

Bazen gözalıcı parlak taşlar, bazen utançla kenarından dolaştığımızda kirli çöküntüler çıkıyor karşımıza.

Ne zaman, nerede hangisine rastlayacağımızı hiç bilemiyoruz.

Deniz diplerindeki kayalıklara sokulmuş tuhaf deniz yaratıkları gibi girintili çıkıntılı kalın bir kabukla örtülmüşüz sanki.

Bizi her türlü saldırıdan, aşağılanmadan kurtaracak sadakat, fedakarlık, vefa, bağlılık gibi değerler o kabuğun güvenilir dokusunu oluşturuyor.

Alışkanlıklarımız, korkularımız ve bize öğretilen bilgilerden derlediğimiz düşüncelerimizle kabuğumuzu besleyip onu canlı tutuyoruz.

Neden bir şatonun içine saklandığımızı, neden kalın bir kabukla örtüldüğümüzü bize sorsalar, o kabuğun gerçekliğini sorgulasalar kendimizi de inandırarak vereceğimiz cevaplar hazır.

İnandırırız, çünkü inanıyoruz.

Ama anlatacağımız yalnızca kabuğumuz olur, şatomuzun duvarlarını tarif edebiliriz.

İçinde neler olduğunu, biraz sezsek bile biz de tam bilmiyoruz.

Ne var o kalın kabuğun altında?

Neler gizli?

Hele kabukları çok daha kalın olan kadınlar hayattan ve kendilerinden neler saklıyorlar?

Hayatın ani bir darbesi o kalın kabuğu kırsa, şatonun duvarlarını çökertse, zihnimizin kabuğumuzu besleyen ince zarını yırtıp geçse içinden ne çıkacak?

Kendi kabuğumuzun altından çıkacak olanı biz tanıyacak mıyız?

Biliyor muyuz kim var içimizde?

Bir ömür boyu kendimizi kabuğumuzdan ibaret sanarak yaşayabiliriz.

Şatomuzun burçlarından, gözlerimizi hiç içeri çevirmeden hayatı gözetleyebiliriz.

Ama bir gün beklenmedik bir şey olur.

Basit, sıradan görünüşlü bir şey.

Kapınızın önünde eski bir kamyonet duruverir örneğin.

The Bridges of Madison County isimli harikulade filmi seyredenler hiç unutmamışlardır sanırım.

Amerika’nın orta-batısındaki sonsuz mısır ve buğday tarlaları arasında kaybolmuş bir köyde “mutlu” ve huzurlu bir aile yaşar.

İyi yürekli, sevecen bir baba, büyümekte olan bir oğulla bir kız ve bir yıl önce bir kalp rahatsızlığı geçiren kocasıyla çocuklarının etrafında pervane olan, hayatını onlara adamış bir anne.

Topraklarını işlerler, küçük kasaba dedikoduları yaparlar ve sessiz tarlaların arasından ağır ağır akan zamanın içinde telaşsız, dertsiz bir hayat sürerler.

Bir gün baba, iki çocuğunu da alıp şehirdeki tarım fuarına gider.

Biraz da kimsenin peşinden koşturmadan geçireceği birkaç günü özlemiş olan anne onların bavullarını hazırlar, kocasının ilaçlarını çantaya yerleştirir, haplarını zamanında almasını ve her akşam mutlaka kendisini aramalarını söyleyip yolcu eder.

Onlar gittikten kısa bir süre sonra kapının önünde eski bir kamyonet durur.

Kamyonetten, orta yaşı geçmeye hazırlanan, hayatta umduğu başarıyı yakalayamamış, artık mutsuzluğa bile çok aldırmayan, yalnız, halinde garip bir hüzün olan sakin bir fotoğrafçı iner.

Bir coğrafya dergisi için bölgedeki eski köprülerin resmini çekecektir ama yolunu kaybetmiştir.

Kadın, hafifçe saçlarını düzeltip ona yolu tarif eder.

Fotoğrafçının tarifi pek iyi anlamadığını görünce yolu göstermeyi teklif eder.

İşi yoktur.

Zamanı boldur.

Birlikte köprüye giderler sonra dönüp kadının evinde birer bira içerler.

Adam kadının kabuğunu kırmaya çalışan hiçbir şey yapmaz.

Ama kadının tedirginliğinden, huzursuz hallerinden, telaşından “fedakar eş, şefkatli anne” kabuğunun çatlamaya başladığını sezersiniz.

Dışardan kuvvetli bir darbe gelmemiştir.

Kabuğun altındaki gizli canlı dışarı çıkmak için kabuğu zorlamaya başlamıştır, kendilerini hiç hissettirmeden biriken arzular birden büyüyüvermiştir.

Konuşurlarken ortak bir özelliklerini de keşfederler, kadın İtalyan kökenlidir, Dünya Savaşı sırasında asker olan kocasıyla İtalya’da tanışmış ve evlenip Amerika’ya gelmiştir.

Adam da askerliği sırasında İtalya’da kadının yaşadığı kasabada bulunmuştur.

Kasabadan, kasabanın sokaklarından, istasyona bakan çan kulesinden konuşurlar.

Her cümlede, her mimikte, her davranışta, her bakışta, kabuğun içinde gizli olanla kabuk arasındaki o korkunç çatışmayı izlersiniz.

Kadın sürekli taraf değiştirir gibidir.

Bir an, içindeki gizli canlının hayata çıkmasına yardımcı olmak isterken diğer bir an kabuğunu sağlam tutabilmek için çabalamaktadır.

Sonunda kaçınılmaz olur.

Kabuk parçalanır.

Farklı biçimlerde yalnız olan iki insan birbirlerini severler, bir anda ikisi için de hayatın ışığı değişiverir.

Sıradan, sakin, hafifçe tozlanmış alışkanlıklar dünyasından, duyguların insanı altüst eden, alışkanlıklara başkaldıran, isyankar, sevinçlerle, neşelerle, acılarla dolu tutkulu âlemine geçerler.

Canlanırlar.

Hayatın içinde kesilmiş bir ağaç gibi hareketsiz yatarken birden dirildiklerini görürsünüz.

Üç gün yaşarlar böyle.

O günlerde, kasabanın “yasak bir aşk” yaşadığı için aforoz ettiği bir genç kıza kadının nasıl anlayışlı ve dostça davrandığını farkedersiniz.

Bütün ölçüler değişmiştir.

Hayatlarının belki de en unutulmaz, en güzel üç günüdür bu.

Kabukların parçalandığı üç gün.

Daha sonra kadın o günlerde yaşadıklarını anlatırken şu unutulmaz cümleyi söyler:

— Kendimden başka biri gibi davranıyordum. En gerçek bendim…

Kendisinden başka biri ve en gerçek o….

Ne kadar çelişkili bir cümle ve ne kadar doğru.

Kendisi sandığı, kendisiyle özdeşleştirdiği kabuğundan çok farklı davranıyordu, kabuğun bütün yasaklarından kopmuştu, yıllardır davrandığı gibi davranmıyordu, evet, başka biriydi ve kabuğun içinde saklı olan o gizli canlının duygularını, arzularını yaşarken de, evet, en gerçek kendisiydi.

Ortaya çıkan kendisinin içiydi.

En derini, belki en özü.

O üç günü yaşayana kadar içinde o “üç günü” yaşayacak biri olduğunu büyük bir ihtimalle bilmiyordu, birisi ona böyle bir duygu yaşayabileceğini söylese inanmazdı, bir başkasının yaşadığını görse herhalde yadırgardı.

Şatosunu, kulelerini, kabuğunu tanıyordu, onları kendisi sanıyordu.

Onun içinde ne olduğunu bilmiyordu.

Yıllarca o “gizli canlı” kendisini hiç sezdirmeden yaşamıştı içinde.

Ve, birden kabuğu parçalayıp çıkmıştı.

Başka biri olmuştu, “en gerçek” kendisi.

Çok kısa ama çok yoğun yaşanan o üç günde birçok insanın belki de hayatları boyunca yaşamadığı bir duyguyu hissetmişlerdi.

Adam, kadına kendisiyle birlikte gelmesini teklif etmişti.

Son sahne gerçekten iç burkucudur.

O unutulmuş kasabaya şakırtılı bir yağmur yağmaktadır, adam kamyonetinin içinde oturur, kadın fuardan dönen kocasıyla çocuklarını kasabaya getirir.

Adam, kadının o kamyonetten inip gelerek kendi kamyonetine binmesini camları buğulanmış arabasında bekler.

Kadının bir an duraksadığını sonra kocasıyla çocuklarının içinde beklediği arabasına binip evlerine giden yola saptığını görür.

Kabuk yeniden toparlanmış, o gizli canlıyı yeniden içine alıp hapsetmiştir.

Niye kadın hayatının en büyük aşkıyla gitmedi, neden ömrünün kalan kısmını sessiz tarlaların arasında bir daha hiç görmeyeceği bir erkeği her an özleyerek geçirmeyi kabul etti?

Bunun birçok cevabı var herhalde.

Çocuklarına olan sevgisi, kocasına duyduğu şefkat, kendisine iyi davranmış bir erkeği üzmemek isteği, alışkanlıklarından kopamamak, yeni bir hayattan korkmak, kabuğun dışındaki bir hayatı kabuklarından koparak yaşamaya gücünün yetmeyeceği endişesi…

Hangisi olduğunu bilemeyiz.

Bilebildiğimiz tek şey, kadının ölürken son düşündüğünün o üç gün ve tutkuyla sevdiği o erkek olduğu.

Şatosundan ve kabuğundan çıkan kadının yaşadığı üç gün, şatonun içinde yaşanmış bir ömürden daha derin bir iz bırakmış, birbirine benzer binlerce solgun gün o üç günün parlak ışığında silinmişti.

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.