Hayvanların Tarafı  – Nazlı Karabıyıkoğlu

 

“Kapkara paranla köylüden apak aldığın bu taşlar, bu hudut Tedirginliğine aldırmadan kusacak seni Sabaha karşı vurduğun, Sabaha karşı gizlice vurup öylece bıraktığın Öylece bırakmadan kafasını kesip mumladığın Boynuzları şimdi çiftliğin kapısında herkesi selamlayan Geyiğin son bakışını hatırla efendi Hançerlediğin, boğazdan kuyruğa yardığın Etinde çağlayan her bir kurşunda zevkle titrediğin Hayvanların tarafına geçemeyeceksin Kalçalarını ayırıp ırzına geçtiğin hayvanların Aforozudur seni. Zorbalığının şah damarından Öpecek geyik seni. Nazlı Karabıyıkoğlu’ndan ilklerin sesi, insanlığın; toprakla, hayvanla, ormanla, gökyüzüyle ilk karşılaşmasının, bu karşılaşmanın meydana getirdiği büyük gerilimin, o gerilimin içinde saklı duran evrensel ortaklıkların ve itirazların sesi. Hem Ege’de, hem Konya’da, hem Kars’ta, hem de bacaları pis pis tüten şehirlerin tamamında geçebilir mi hayat veyahut metin? Karabıyıkoğlu bu zor işi, insanın hayvana eklenmesi, eşitlenmesi, toprağın yardımıyla kendini zaten orada bulması marifetiyle beceriyor. Öykü mü, roman mı yazdığını da umursamıyor. Yazmalıydı ve yazdı Hayvanların Tarafı’nı. Şimdi sıra, başka taraflarda.” Hayvanların Tarafı’ndan Bir Hayvanın Hayvanca Kalbine’yi paylaşıyoruz.

Bir Hayvanın Hayvanca Kalbine

 

Toprak kokusu geceyi doldurmuş. At kuyruklarının havayı dövmesinden başka ses yok.

Samanların üstünde daldığı uykusundan ürpertiyle sıyrıldı. Tıpırdayan yağmuru duyunca, yere gelişigüzel bıraktığı başlıkları kucaklayıp padoğa koştu. Lambaları yakmadığını fark edip kendine küfretti. Aceleden eşiğe takılınca sendeledi. Suntadan uydurma kapıyı açtı. Dilini damağında şaklatarak atları çağırdı yanına. Başlıkları el yordamıyla geçirdi kulaklarının arkasından. İki atı iki yanına alıp yularlarından çekerek yürümeye başladı. Çitin kapısı, ardından gıcırtılarla kapandı.

Atları bokslarına yerleştirip rengi solmuş havluyla karınlarını kuruladı. Biraz saman attı önlerine, kapılarını kapayıp üzerine yapışmış gömleğini çıkardı. Saçları kırbaç gibi şakladı sırtında. Serinlik içini ürpertti, sutyenini de sıyırıp başının üzerindeki çengele astı. Az önce atları kuruladığı havluyu arkasında çaprazlayarak sırtını, göğüslerinin altını kuruladı. Kollarının dikenleşen derisini saran tüylerinin üzerinde gezdirdi parmaklarını. Canının acıyacağını bile bile dirseğindeki yaranın kabuğunu kopardı. Küçük delikten baş veren kan damlasını emdi. Çengelden başka bir gömlek çekip giydi.

Tavlanın önündeki sundurmadan karanlıkta kaybolan toprakları izledi. Şimdi koşmaya başlasa yarım saate ancak sonuna varabileceği topraklara gözüne sığdırabildiğince, karanlığı yararak baktı. Çiftliğin saydam, sarp duvarlarla çepeçevre sarıldığını biliyordu. Oklar dilsizdi, barut içinde.

image

Saçlarını büküp avucunun içine aldı. Bu ıslaklık… En son ne zaman bu denli ıslandığını hatırladı. “Yağmurdan,” diyebilmek için eski ve yeni tanrıların hepsine dua edebilirdi. Oysa, gözlerine hücum eden suyun fışkırdığı kaynak gökte değildi. Saçlarını bırakıp avucunun içini kokladı. Elindeki başı kaldırıma bıraktıktan sonra yaptığı gibi. Burun deliklerini aça aça, kokuyu atardamarına çekercesine. Çocuğun saçlarının dibindeki masum esansı yeniden bulabilecekti, derisini kazıyıp bir alt katmana inebilirse. Gerekirse oradan da alta. Şu koklamayı hakkıyla yapabilse.

Yağmurun anımsattıklarıyla iki büklüm oldu. Dar basamağa çöküp oturdu. Gözlerini kapasa da kapamasa da değişmeyecek kara uzaya başını uzattı. Elleri iki yanına düştü. Terk ettiklerinin acısını yüklediği kasları gün boyu at binmekten, ateş etmeyi öğrenmeye çalışmaktan acıyordu. Eklemlerindeki sızının bölünerek yırtılmaya dönüştüğünü, koltukaltlarından, dizlerinden yukarı doğru tırmanıp kalbini kestiğini düşündü. Yarın ormandaki ilk avına çıkacaktı. Yırtılmalarının ilk ödülü.

Sabah olduğunda ciğerlerinde geceden kalma nemin dalgalanmasını hissetti. Soluk borusundan fışkırıp ağzına dolan balgamı koşup lavaboya tükürdü. Koyu sarı yapışkan katı bir şeydi ciğerinden çıkan. Suyla gidere göndermeden önce uzun uzun seyretti onu. İçinde katılaşan her şeyi böyle tükürebilmek, sonrasında çıkana bakıp iç çekmek. Vücuduna yapışan binici pantolonunu, gömleğini, çizmelerini giydi, saçlarını gelişigüzel topladı. Tavlanın çatısındaki odasının merdivenlerinden alelacele indi. Atları çıkarıp hazırladı.

Dikilen kulakların yönünün tam tersine bakınca onu gördü: Derebeyi. Zorunlu avının efendisi.

Cılız bacaklarının biraz olsun kalın görünmesini sağlayan kahverengi avcı pantolonu, yüksek konçlu çizmeleri, gömleğinin içinden görünen zavallı içliği, bol cepli binici yeleğiyle tavlanın uzun koridorundan ona doğru yürüdü. Atların nasıl olduğunu, kendisinin ilk avı için hazır olup olmadığını sordu. İki koluna taktığı tüfeklerden birini uzattı. Ne zaman duysa içini tiksintiyle karışık tedirginliklerle dolduran kahkahasını atıp:

“Kadınlar ava götürülmez ama sen becerdin bu işi,” dedi.

Aslında ateş etmeyi, hedefi bulmayı, sarsılmadan silahı doğrultup tetiğe basmayı az çok öğrendin ama kasıklarının arasındaki kalpten uzaklaşmayı daha iyi başardın, demek istiyordu. Suni yağmurların sel olup aktığı koca şehirden kaçıp bu çiftliğe sığındığı ilk günden, aralarındaki dillendirilmeyen anlaşmanın ilk maddesiydi bu: Bacaklarının arasında hiçbir şey yokmuş gibi davranmak. Uçkuru bütün uzuvlarını ele geçirmiş Bey’in, önce muhasebe, pazarlama, yatırımlar gibi işlerini devralıp sonra atlarıyla da ilgilenmeye başladığı işinde, daha ilk günden zorunlu kılınan kuralı. Kadınlığından kurtulmazsa, çalışamazlardı. Çalışamazlarsa, demir örtüyle üzerini örttüğü o şehre dönmek zorunda kalırdı. Bunun için silikleşti, soluklaştı, döl yolunu kesti çıkardı, arka bahçedeki İyonlardan kalma kuyuya attı. Çiftliğinin tüm işlerinin avuçlarında toplandığı, hesaplara hakim olduğu kadar atlara ve zeytinlere de hükmedebilen, komşu çiftlikteki kendini bilmezlere diklenebilen bir cengâverdi artık. Dudağının kenarında sigarasıyla, çiftliğin sınırlarında atını sürüyordu. Zihnini gündelik uğraşların yüklü yorgunluğuna zincirlemişti. Hatıralarının gölgesinden sıyrılması böylelikle kolaylaşmıştı.

Atlarına bindiler. Çiftliğin siyah büyük demir kapısından çıkıp denize dik uzanan ormana girdiler. Önce süratli, sonra dörtnala gittiler. Durduklarında gün henüz ağarmıştı. Güzel otların arasına bağladılar atları. Biraz su, biraz ekşi mayalı ekmek aldılar heybelerinden. Yürüdüler.

Yanındaki adamın yürüyüşündeki kendine güven içini altüst ediyordu. Hafifçe dönüp ona baktı. Erkekliğinin içini nasıl da bulandırdığını düşündü. Kırışmış derisi, enikonu büyümüş burnu… Titreyen ellerinin vücudunda gezindiğini düşündüğünde yutağının safrayla dolması. Belden aşağı şakaların pelesenk olduğu dilinin ağzının içinde görünüp kaybolan sarımsılığı. Boynundan yükselen losyon kokusuyla harmanlanmış şehvetinin burnuna çarptığı anlarda midesinin kesilmesini durduramıyor, duyuların iç organlarını alaşağı etmesini bastıramıyordu. Kimi gece bazen üstünde zavallıca tepindiğini gördüğü kâbuslarla uyanıyordu. Orasına burasına bulaştırdığı sıvılarıyla, tükürüğünün kabarcıklarıyla, sakallarının derisinin inceldiği ıslak yerlerini tahriş edişiyle dolu kabuslar.

Geçkin yaşının vermiş olduğu tezcanlılıkla hayatın özünü son damlasına kadar yutmak istemesinin zorunlu sonucuydu kadınlara saldırması. Satın alabildiklerine hükmünü geçirmesi, alamadıklarını çiftliğin görkemiyle etkilemeye çalışıp küçülmesi. Çarşafların içinde ahenkli vuruşlar yerine toprakta debelenen yaban domuzlarının heyecanıyla altındaki eti eşelemesi. Kıvranan bedenin neşesini hiçe sayıp bulduğu ilk damara boşalması.

Gözleri maviydi. Derin, anlamlı olabilirlerdi ama baktığında yalnızca açlıkla büyümüş gözbebeklerini çevreleyen irin tabakasını görüyordu. Canı çekilmiş gövdesi, ağarmış göğüs kıllarının acizliği, kudretini mallarından alan Derebeyi’nin görkemini onun gözünde basitleştiren ayrıntılardı. Eşelenmiş toprağın başında durdular. Derebeyi:

“Yaban domuzları…” diye mırıldandı.

Gençliğinde Bavyera ormanlarında koca bir geyiği vurmuştu Derebeyi. O geyiği vurduğu tüfeği kullanmasını istiyordu şimdi ondan. Başta zorla, daha sonra içinden fışkıran sahip olma güdüsüyle, omzuna dayamıştı ağır metali. Havaya ateş ederken çoğu zaman hedefleri bulabilmesi, çiftliği bunca sahiplenmesi, onu Bey’in gözünde savaşçı kademesine yükseltmişti. Geçen mevsimler boyu, içi içini yiyerek çiftlikten vazgeçip geldiği şehre dönmesini beklediği bu kadın, çiftliğin atardamarıydı artık. Az çok kullanabildiği tüfekle tamamlanmıştı evrimi. Bir cana kıyıp hâlâ titreyen damarlı etini yemesi mitolojik öğelerin kendi hikâyelerine yansıması olacak, eril dönüşümünü Derebeyi’ne kanıtlayacaktı.

Yan yana yürüdüler. Rüzgârda sallanan, hayata hayalarıyla kafa tutan Derebeyi’yle, çocuğun cansız başını kaldırıma bıraktığı yerde kimliksiz kalan kadın. Bey durdu, ormanı dinledi. Eliyle sus işareti yapıp sağdaki çalılığa doğru hedef aldı, tüfeğini ateşledi.

Kürkü kana bulanmış kara tavşan hep evini özleyecek midelerde.

Tüfeğinin metali sırtına batıyordu, gittikçe artan şiddetle. Nasıl bir pusu bu? Nasıl vuruşma? Ardı kesilmeyen sessiz yürüyüş, ölmeyi hayvanlara layık gören adımların bileşkesiydi. Karanın yanına beyaz tavşan da eklenince kan kokusu Bey’in sırt çantasından yükselip etrafını sardı. Orman daha fazla hayvanını feda etmek istemiyordu ki gittikçe kararıyor, üstlerine kapanıyordu. Ağaçlar aniden boy atıp göğü kaplıyor, ışık yavaş yavaş yeryüzünden elini eteğini çekiyordu. Sağ bacağına yüklendi, çizmesinin içinde küçük parmağını oynattı, tüfeği omzuna alıp parmağını tetiğe hafifçe bastırdı. Hışırdayan çalıya doğru bilmeden, görmeden, hissetmeden ateş etti. Onun bu çevikliğine şaşıran Bey birkaç adım geri gitti, açık ağzını kapamadan öylece kalakaldı. Atılıp ondan önce çalılığa koştu, gevrek kahkahasını saldı. Bey’in yanına doğru yürürken yüreği sıçrıyordu. Can çekişen domuzun başında durdu. Böğründen tazyikle fışkıran kanı izledi. Tüfeği omzundan hiç çekmeden domuzun başına nişan alıp tekrar ateş etti. Bey bu sefer korkuyla geri gitti, kızdı.

“N’apıyorsun sen?”

Ne yaptığını biliyordu oysa. Can çekişmelerin tanrıçasıydı o.

Can çekişmelerin biber kokulu, ıslak tanrıçası.

Ellerini domuzun boynunda gezdirdi, parmaklarını kurşunun deldiği yere soktu. Kaynıyordu et. Eti ölüyordu. Çizgi halini almış gözlerinden kan şeritler halinde süzülüp domuzun kanına karışıyordu. Hayvanın ağırlaşmış kokusuna bulanmak, üzerine yatıp bu kara kırmızı gölün içinde debelenmeyi arzuladı.

Belindeki silaha uzanan üniformalının ellerini, zihninde domuzun kanıyla yıkadı.

Ağır, beyaz, dört tekerlekli mekanik bir hayvanın tepesinden yağdırdığı yapay yağmurun karşısında göğsünü gerip duruyorken, az ilerisinde, tam sağda, camekâna sığınmış küçük başın düşüşüne koşuyor. Gömleği ıslak, saçları ıslak. Etinde çürükler, avurdunda çukur. Tırnaklarının arası kan. Sokaklar günlerdir toplanmayan çöplerin istilasında. Hangi bel, hangi el, havada yakalamak mümkün mü mermiyi? Daha hızlı.

Daha atik.

Kasları biraz daha zorlayarak koşmak? Mermileri delip çalılıkları görmeden ateş etsen, nefesi vurmanın olasılığı nedir? Daracık boynunun altından kaldırıma yayılan ıslaklığı kendi ıslaklığıyla bastırabilir mi?

Elindeki dövizleri fırlatıp vurulan çocuğun yanına koşuşu aklında oynayan tek sahne, o günden beri. Bedduayla, ilk ne yapması gerektiğiyle, hangi elden ateş edildiğini hesaplamalarıyla çocuğun üstüne atılışı. Söyle, o küçük güzel boyun, neden hemen çıtırdayıp eğildin? Çocuğun saç diplerine parmaklarını geçirip çekiyor da çekiyor, bu onu hayata döndürecek sanki. Hâlâ nefes alıyor sanıyor ama nefesi kucağında bitiyor. Bağıramaz, konuşamaz, göremez. Sorgulayamaz, soramaz.

Ardında Derebeyi, ilk kez sevecen bir sesle…

“Haydi kalk,” dedi.

Kalktı. Domuzu vurduğu tüfeği baston sayıp toprağa dayadı, namlunun ucuna karnıyla yüklendi. Az önceki aklını kaybetmiş haliyle kendini vuracağını sanan Bey, elini kaldırıp ona doğru uzandı.

“Aman!”

Gözleriyle teskin etti Bey’i. Dimdik doğruldu.

“Tavşanları ben alırım,” dedi. “Siz domuzu alın lütfen.”

*Bu okuma parçası için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.