Bir Haz Markası – Chuck Palahniuk

 

“Ezik çağdaş erkek ruhunun klasikleşmiş portresinin çizildiği Dövüş Kulübü’nün yazarı şimdi de kadın hazzına dair karanlık pazarlama imkânları hakkında bir roman kaleme almıştır. Kız kardeşler bir başlarına haz alabileceklerdir. Ve bunu habire, defalarca, durmadan yapacaklardır… Penny Harrigan Manhattan’daki büyük bir hukuk bürosunun alt kademe çalışanlarından biridir. Asansörü bile bulunmayan tek odalı bir apartman dairesini iki arkadaşıyla paylaşmaktadır. Çok da parlak olmayan bir aşk hayatı vardır. “Orgazm-Pınarı” lakaplı, yazılım mega-milyarderi, dünyanın en nefes kesici ve en başarılı kadınlarının sevgilisi, seçkin C. Linus Maxwell tarafından akşam yemeğine davet edilince aklı başından gider. Maxwell, bu yemek sonrasında Penny’yi Paris’e uçuruverir. Onu orada günler boyunca, aralıksız hazzın akla hayale gelmez doruklarına ulaştırır. Peki, bunun nesi hoşa gitmez? Şu: Penny, dünya çapında Beautiful You adlı marka şemsiyesi altında pazarlanacak bir dizi ürünün geliştirme sürecindeki deneklerden biri olduğunu fark eder. Bu ürünler o kadar güçlü ve etkilidir ki, milyonlarca kadın ilk günlerden itibaren bunların satıldığı Beautiful You mağazalarının önünde kuyruğa girer. Sonra da kendilerini odalarına kapatıp hiç dışarıya çıkmazlar. Yeni pillere ihtiyaç duymaları dışında… Maxwell’in erotizme dayanan dünya hâkimiyeti planının önüne geçmek gerekir. Ama nasıl?” Bir Haz Markası’ndan okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Hâkim, Penny saldırıya uğrarken bile sadece boş boş bakmıştı. Jüri irkilmiş, izleyici bölümündeki muhabirlerse sinmişlerdi. Duruşma salonundakilerden hiçbiri imdadına koşmamıştı. Zabıt kâtibi klavyeye yumulmuş, Penny’nin sözlerini kaydetmeye devam etmişti: “Herhangi birinize sesleniyorum, canımı yakıyor! Lütfen onu durdurun!” O becerikli parmaklar “Yo!” kelimesini tuşlamıştı. Stenograf uzun fonetik bir iniltiyi, bir sızlanmayı, bir çığlığı not etmişti. Bu sesler yerlerini Penny’nin yalvardığı bir dizi kelimeye bırakmıştı:

Parmaklarıyla klavyeyi tıklatıp “İmdat!” yazmıştı.

“Dur!” kelimesini tuşlamıştı.

Duruşma salonunda başka kadınlar bulunsaydı da fark etmezdi. Zaten yoktu. Geçen birkaç ay içinde kadınların hepsi gözden kaybolmuştu. Kamusal alan kadınlardan yoksundu. Penny çırpınırken seyirci kalanların –hâkim, jüri üyeleri, izleyiciler– hepsi erkekti. Bu bir erkekler dünyasıydı.

Zabıt kâtibi steno makinesiyle “Lütfen!” notunu düşmüştü.

“Lütfen, yo! Burada değil!” kelimelerini kayda geçirmişti.

Bunun dışında sadece Penny hareket ediyordu. Sıyrılmış şalvar model pantolonunun paçaları ayak bileklerine yığılmıştı. İç çamaşırları yırtılmış, bakmaya yüzü olanların gözü önünde çırılçıplak kalmıştı. Dirseklerini ve dizlerini savurup kurtulmaya gayret ediyordu. Ön sıradaki eskiz sanatçıları saldırganla boğuşmasını, yırtık giysilerinin dalgalanmasını, arapsaçına dönmüş perçemlerinin havayı dövmesini seri çizgilerle ebedileştirmeye çalışıyorlardı. İzleyiciler arasından az sayıda el tereddütle yükselip avuçlanan cep telefonlarıyla gizlice resim veya birkaç saniyelik video çekmişti. Feryatları salonda hazır bulunan diğer herkesin adeta donup kalmasına yol açmış, kulağı tırmalayan sesi aksi halde çıt çıkmayan mekânda yankılanıp durmuştu. Bu tecavüze uğrayan sadece tek bir kadının sesi olmaktan çıkmıştı. Yankılanan, duvarlara çarpıp geri dönen sesin yarattığı anaforlar adeta bir düzine kadının saldırıya maruz kaldığı izlenimini veriyordu. Hatta yüzlercesinin. Bütün bir dünya çığlık atıyordu.

O, tanık sandalyesinde debeleniyordu. Bacaklarını toplayıp acıyı savuşturmak için uğraşıyordu. Kafasını kaldırıp birisiyle –herhangi bir kimseyle– göz göze gelmeye çalışıyordu. Adamlardan biri başını avuçlarının arasına almış, elleriyle kulaklarını kapatmış ve gözlerini yummuştu. Dehşet içindeki bir oğlan çocuğu kadar kızarıp bozarmıştı. Penny zor durumu karşısında merhametle iç geçiren hâkime umut bağlamıştı ama o düzeni sağlamak amacıyla masaya tokmak bile vurmaktan kaçınmıştı. Bir mübaşir başını öne eğip göğsüne takılı mikrofona doğru mırıldanmıştı. Tabancası kılıfında, gergin bir şekilde ağırlığını bir bacağından ötekine aktarırken, Penny’nin her feryadında yüzünü buruşturmuştu.

Diğerleriyse Penny’nin namına yerin dibine geçmişçesine ağırbaşlılıkla saatlerine veya kısa mesajlarına göz atıyorlardı. Ona herkesin önünde çığlık atıp kan ağlayıncaya kadar aklın neredeydi der gibiydiler. Sanki bu saldırı ve çektiği acı onun kabahatiydi.

Avukatlar ince çizgili pahalı takım elbiseleri içinde ezilip büzülüyorlardı. Vızır vızır kâğıtlarını karıştırmakla meşguldüler. Erkek arkadaşı bile kılını kıpırdatmamış, uğradığı gaddarca saldırı karşısında ağzı bir karış açık kalmıştı. Herhalde birisi ambulans çağırmıştı. Çünkü çok geçmeden ortadaki koridordan sağlık görevlileri koşuşturmaya başlamışlardı.

Hıçkıran ve kendini korumak için yırtınan Penny bilincini kaybetmemek için çabalıyordu. Ayağa kalkabilse, kürsüden inebilse, koşabilirdi. Kaçabilirdi. Duruşma salonu bir paydos vakti otobüsü kadar hınca hınç doluydu. Ama hiç kimse ne ona saldıranı yakalamış ne de sürükleyerek dışarıya çıkarmaya çalışmıştı. Hatta ayaktakiler birkaç adım geri çekilmişlerdi. İzleyicilerin hepsi duvarlara yapışırcasına geri gitmiş, Penny ve ırz düşmanını salonun ön tarafındaki büyüyen boşlukta bırakmışlardı.

İki sağlık görevlisi kalabalığı yara yara ilerlemişti. Penny yanına varır varmaz onları topa tutmuştu. Hâlâ nefes nefeseydi ve debeleniyordu ama onu yatıştırıp ona gevşe diye seslenmişlerdi. Emin ellerde olduğunu söylemişlerdi. O en berbat an geçmişti. Ter içinde kalmıştı. Kanı donmuştu. Yaşadığı şoktan ötürü zangır zangır titriyordu. Etrafını saran etten duvardaki her bir göz ortak utançları yüzünden renkten renge giren diğerlerinin bakışlarıyla karşılaşmamak için kör noktalar arıyordu.

Sağlık görevlileri onu kaldırıp tekerlekli sedyeye yatırmışlardı. Biri kasılmalarla sarsılan bedenini sıkıca battaniyeyle sararken, diğeri düşmesin diye kayışları bağlamıştı. Hâkim de nihayet duruşmaya ara verdiğini ilan etmek için masayı tokmaklamaktaydı.

Kayışları sıkan sağlık görevlisi “Hangi yıldayız, söyler misin?” diye sormuştu.

Penny’nin boğazı yanıyordu, yırtınmaktan tahriş olmuştu. Sesi kısılmıştı ama lafını şaşırmamıştı.

Sağlık görevlisi “Devlet başkanı kim?” demişti.

Penny az daha Clarissa Hind diye cevap verecekken kendini frenlemişti. İlk ve yegâne kadın devlet başkanı artık yaşamıyordu ki.

“Adın ne?” Şüphesiz iki sağlık görevlisi de erkekti.

“Penny” demişti, “Penny Harrigan.”

Ona doğru eğilen iki erkeğin birden nefesi kesilmişti. Onu tanımışlardı. Bir an için suratlarındaki ciddiyet kaybolmuş, yerini ağızlarının kulaklarına vardığı bir gülümseme almıştı. İçlerinden biri, gözleri parlayarak “Yüzünü bir yerlerde gördüğümü düşünmüştüm zaten” diye konuşmuştu.

Diğeriyse parmaklarını şıkırdatmış, aklına gelmeyen kelimelerden ötürü öfkeden deliye dönmüştü. Sonunda haykırmıştı: “Sen… sen osun, şu National Enquirer’dakisin!”

İlki parmağıyla bütün erkeklerin gözlerini diktiği sedyeye bağlı ve çaresiz Penny’yi göstermişti. İtham edercesine “Penny Harrigan” diye bağırmıştı. “Sen Penny Harrigan’sın, ‘şu Gıcık’ın Külkedisi’sin’. ”

İkili tekerlekli sedyeyi bel hizalarına kaldırmış, kalabalık da çıkışa doğru sürebilmeleri için bölünüp yolu açmıştı.

İkinci sağlık görevlisi hatırladığını belirtmek amacıyla kafa sallamıştı. “Şu terk ettiğin herif, o sanki dünyanın en zengin adamıydı değil mi?”

“Maxwell” demişti ilki üstüne basa basa, “Adı Linus Maxwell’di.” Ardından da hayretle başını sağa sola sallamıştı. Penny tıka basa dolu federal duruşma salonunda saldırganı durdurmak için kılını bile kıpırdatmayan insanların gözü önünde tecavüze uğramakla kalmamış, şimdi de ambulans görevlileri onun bir budala olduğunu düşünüyorlardı.

İlki ambulansa kadar “Onunla evlenmeliydin” diyerek haline şaştığını belirtmeyi sürdürmüştü. “Hanımefendi, o herifle evlenseydin para içinde yüzerdin…”

Cornelius Linus Maxwell. C. Linus Maxwell. Paraya para demeyen bir zampara diye nam salmasından ötürü boyalı basın onu genellikle “Climax-Well”  diye adlandırıyordu. Dünyanın en zenginiydi. Bir megamilyarderdi.

Aynı boyalı basın Penny’ye de “Gıcık’ın Külkedisi” adını takmıştı. Penny Harrigan ve Corny  Maxwell. Bir yıl önce tanışmışlardı. Ama bir ömür geçmiş gibi geliyordu. Dünya tamamen değişmişti.

Artık daha iyi bir dünyaydı.

İnsanlık tarihinde varlığını bir kadın olarak sürdürmek için bundan daha uygun bir zaman asla vuku bulmamıştı. Penny bunun farkındaydı.

Büyürken bu gerçeği bir mantra gibi tekrarlayıp durmuştu: İnsanlık tarihinde varlığını bir kadın olarak sürdürmek için bundan daha uygun bir zaman asla vuku bulmamıştı.

Dünyası mükemmel bir haldeydi, aşağı yukarı. Kısa bir süre önce hukuk fakültesini üçüncülükle bitirmiş ama baro sınavlarında üst üste iki defa çakmıştı. İki defa! Kendinden şüphe etmiyordu. Gerçekten de ama bir düşünce bir türlü yakasını bırakmıyordu. Bu Penny’nin canını sıkıyordu. Kadın özgürlüğü hareketinin dişini tırnağına takarak kazandığı onca zafer yüzünden, iyimser, iddialı bir kadın avukat mevkiine yükselmesi onda pek de bir zafer kazanmış duygusu uyandırmayacaktı. Bundan böyle. Bu ona 1950’lerde bir ev kadını olmaktan daha fazla yüreklilik gerektiren bir durum gibi gelmiyordu. Birkaç kuşak önce toplum onu evde oturan bir anne rolünü benimsemeye teşvik ederdi. Oysa şimdi bütün baskılar avukat çıkması içindi, ya da bir hekim, ya da bir füze mühendisi. Öyle veya böyle, bu rollerin geçerliliği Penny’nin kendisinden çok moda ve politikayla ilgiliydi.

Daha öğrenciyken kendini Nebraska Üniversitesi toplumsal cinsiyet sosyolojisi bölümündeki hocalarının onayını almaya hasretmişti. Ebeveyninin hayallerinin yerine hocalarının dogmalarını koymuştu ama bu bakış açılarının hiçbiri iliğine işlemiş değildi.

Doğrusu Penelope Anne Harrigan hâlâ ebeveyninin –uysal, akıllı, sorumluluk sahibi– hayırlı kızı gibi davranıyordu. Laf dinliyordu. Her zaman başkalarının, yaşlıların öğütlerine uyuyordu. Ama o ebeveyninin ve onu kendi evlatlarıymış gibi koruyanların rızasını almanın ötesindeki bir şeyin hasretini çekiyordu. Penny ne, Simone de Beauvoir affetsin, üçüncü dalgaya özgü herhangi bir şey, ne de, Bella Abzug üstüne alınmasın, post-herhangi bir şey olmak istiyordu. Susan B. Anthony ve Helen Gurley Brown’ın zaferlerini tekrar etmeyi canı çekmiyordu. Ev kadınına karşı avukatın, Bakire Meryem’e karşı kaltağın dışındaki seçeneklere ihtiyacı vardı. Bütünüyle ortadan kalkmamış bir Victoria dönemi hayalinin kırıntılarının bulaşmadığı bir şıkkı arıyordu. Penny dosdoğru feminizmin ötesinde, yüreğini hoplatan bir şeyi arzuluyordu!

Ona rahat vermeyen, onu baro sınavını geçmekten alıkoyan, kendini belli etmeyen bir güdüsü bulunduğu düşüncesiydi. Bu örtülü yönü hukuku meslek edinmek istemiyor ve sürekli başına gelecek bir şeyin onu küçük çaplı, öngörülebilir hayallerinden kurtaracağını umuyordu. Onun hedefleri bir yüzyıl önceki radikal kadınların amaçladıklarıydı… erkeklerle dişe diş rekabet etmekti. Ama bütün elden düşme hedefler gibi, bu ona sıkıntı veriyordu. Buna başka kadınlar tarafından on milyon kere ulaşılmıştı zaten. Penny kendine ait bir hayal arıyordu. Ne var ki bunun neye benzeyeceği hakkında hiçbir fikri yoktu.

Bu hayali ebeveyninin uslu kızıyken bulamamıştı. Ne de ona hocalarının tutucu ideolojisini harfi harfine tekrarlarken rastlamıştı. Kuşağının bütün genç kızlarının aynı krizle yüz yüze geldiğini düşünmekle avunuyordu. Hepsi bir özgürlük mirasına konmuştu ve bir sonraki genç kadınlar kuşağına yeni bir cephe açma sorumlulukları vardı. Bir çığır açmalıydılar.

Penny baştan aşağı yeni, alışılmamış, özgün bir hayal güzel yüzünü gösterinceye kadar inatla eskisinin peşinden gidecekti: Donut alıp getireceği, koltuk kavgası vereceği bir hukuk bürosunda giriş seviyesinde bir mevkiinin yanı sıra gelecek baro sınavı için inekleme.

Şimdiden, daha yirmi beş yaşındayken bile çok geç kaldığını düşünüyor, endişeleniyordu.

Kendi doğal dürtü ve içgüdülerine asla güvenmemişti. En büyük korkularından biri, en derin yetenek ve sezgilerini hiçbir zaman keşfedip geliştirememe ihtimaliydi: Tanrı vergisi özel yeteneklerini. Hayatı başka insanların onun adına belirlediği hedeflerin peşinde koşması yüzünden boşa gidecekti. Oysa o cinsiyet rollerinin sınırlarını aşan bir güç ve otorite –ilkel, karşı konulmaz bir kuvvet– geliştirmek isti-yordu. Uygarlığın kendisinden bile önce gelen el değmemiş bir büyüyü kuşanmayı hayal ediyordu.

Baro sınavını geçmek için üçüncü bir girişimde bulunmak üzere cesaretini toplarken, Manhattan’daki en saygın hukuk bürosu Broome, Broome, and Brillstein [BB&B] şirketinde de boy gösteriyordu. Doğrusu tam bir ortak değildi. Ancak stajyer de sayılmazdı. Tamam, arada sırada yarım düzine son dakika latte ve yarım kafeinli soya sütlü kapuçino siparişlerinden ötürü lobideki Starbucks’a koşturuyordu ama her zaman değil. Bunun dışında bazı günler büyük bir fikir alışverişi toplantısına ilave koltuk alıp getirmeye de yollanıyordu. Her şeye rağmen stajyer addedilemezdi. Penny Harrigan henüz avukat olamamıştı ama kesinlikle boynu bükük bir stajyer de sayılmazdı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Chuck Palahniuk; gerçek adı Charles Michael Palahniuk olan yazar 21 Şubat 1962’de Burbank, Washington’da doğmuştur. Anne ve babası Chuck on dört yaşındayken ayrılır. Chuck ve kardeşleri annelerinin anne ve babasının sığır çiftliğine yerleşir ve burada büyür. 1980’de Columbia High School’u bitirdikten sonra Oregon Üniversitesi’nde gazetecilik öğrenimi görür. Üniversite yılları boyunca yazar olmayı aklından geçirmez. Geçimini Freightliner adlı şirkette otomobil tamirciliği yaparak sağlamaktayken, 1996’da, arkadaşlarıyla birlikte bir edebiyat grubuna katılır ve burada Project Mayhem (Kargaşa Projesi) adlı kısa hikâyeyi yazar. Söz konusu hikâye üç ay gibi kısa bir süre içinde Fight Club’a (1996) [Dövüş Kulübü] dönüşür. İlk romanını yayımlatması kolay olmaz. Pek çok kez reddedilir. Chuck Palahniuk her reddedilişinde daha da “karanlık” yazmaya başlar. Nihayet yayımlanan ilk romanı Dövüş Kulübü, özellikle de 1999 yılındaki film uyarlamasının ardından büyük ses getirir ve Pacific Nortwest Booksellers Association Award ve Oregon Book Award ödüllerine değer bulunur. Survivor (1999) [Gösteri Peygamberi, Çev. Funda Uncu, Ayrıntı Yayınları, 2002]; Invisible Monsters (1999) [Görünmez Canavarlar, Çev. Funda Uncu, Ayrıntı Yayınları, 2004]; Choke (2001) [Tıkanma, Çev. Funda Uncu, Ayrıntı Yayınları, 2003]; Lullaby (2002) [Ninni, Çev. Funda Uncu, Ayrıntı Yayınları, 2007]; Fugitives and Refugees (2003) [Kaçaklar ve Mülteciler, Çev. Esra Arışan, Ayrıntı Yayınları, 2005]; Diary (2003) [Günce, Çev. Funda Uncu, Ayrıntı Yayınları, 2005]; Haunted (2005) [Tekinsiz, Çev. Funda Uncu, Ayrıntı Yayınları, 2009]; Rant (2007) [Çarpışma Partisi, Çev. Funda Uncu, Ayrıntı Yayınları, 2010]; Snuff (2008) [Ölüm Pornosu, Çev. Funda Uncu, Ayrıntı Yay., 2011]; Pygmy (2009) ve Tell-All (2010) adlı kitapları kaleme alan Palahniuk, halen Oregon’un Portland şehrinde yaşamını sürdürmektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.