Bir Hışımla – Geoff Dyer

 

“Geoff Dyer mesleğine gönülden bağlı, kabiliyetli genç bir yazardır. Hayran olduğu büyük yazar D. H. Lawrence üzerine bir inceleme yazmaya karar verir. Ancak ne zaman masanın başına geçse, bir türlü çalışmasına odaklanamaz. Dikkatini dağıtansa… hemen her şeydir! Otobiyografik roman, gezi, edebiyat incelemesi, itirafname, taşlama, anı, anlatı… Çağdaş İngiliz edebiyatının ustalarından Geoff Dyer, en sevilen kitabı Bir Hışımla’da edebiyatın belli başı türleri arasında “kendi usulünce” mekik dokuyor. D. H. Lawrence’ın yaşamını çok farklı bir yaklaşımla ele alması bir yana, hayat, özgürlük, melankoli, sorumluluklar, yazmak, bir yere ait olmak ya da olmamak, hatta, “olmak ya da olmamak” gibi ağır meseleler hakkında da, deyim yerindeyse, döktürüyor…” Bir Hışımla’dan bir bölüm yayımlıyoruz.

 

Geriye dönüp baktığımda, D. H. Lawrence incelememe ne zaman başlayacağım üzerine kafa yorarak böylesi vakit harcamış ve kendimi ölesiye paralamış olmama aklım ermiyor, öte yandan başlangıç yapmış olmam da bir o kadar akıl almaz geliyor, zira bu Lawrence incelemesine girişme ihtimali psikolojik dağınıklığımı geciktirip hafifletmesi gerekirken hızlandırıp şiddetlendirdi. Oyalayıcı bir meşgale düşüncesiyle yola çıkılsa da dakikasında aklı dağınık karakteri, yani beni, o oyalayıcı meşgaleden uzaklaştırdı. Şayet, dedim kendi kendime, şayet kendimi D. H. Lawrence üzerine akla yatkın –ama “akla yatkın” sözcüğünü isterik, yarı-deli bir tınıya bürününceye dek tekrar tekrar yinelediğimi anımsıyorum– akademik bir inceleme yazmaya adayabilirsem, mecburen aklımı da başıma toplamak durumunda kalırım. Kendimi adamayı başardım başarmasına ama kendimi adadığım şey –ya da kendimi adadığımı düşündüğüm şey, çünkü halihazırda içinde kaybolduğum şey zihnimde canlandırdığım akla yatkın akademik incelemeden dağlar kadar farklı ne de olsa– aklımı başıma toplaması gereken şeyi, kitabı demek istiyorum, oraya buraya saçmak oldu.

D. H. Lawrence üzerine, bende yazar olma isteği uyandıran yazara bir saygı sunumu niteliğinde bir kitap yazmaya bundan yıllar önce karar verdim. Değer verdiğim bir hevesti ve bu değerli hevesi gerçek kılma hazırlıklarımdan biri olarak Lawrence’ın yazdığı herhangi bir şeyi okumaktan kaçındım, böylece gelecekte bir noktada, yeni baştan değilse de en azından küf tutmamış bir şekilde kendisine geri dönebilecektim. Ona pasif olarak geri dönmek, elimi amaçsızca, vakit geçirmek üzere Oğullar ve Sevgililer’e uzatmak istemedim. Eserlerini belli bir amaç doğrultusunda okumak istedim. Derken, yıllarca Lawrence’tan kaçındıktan sonra, ön hazırlık olarak adlandırılabilecek aşamaya geçtim. Eastwood’a gittim, doğduğu yere; biyografilerini okudum, bir dolu fotoğraf toplayıp bir zamanlar yeni olan, üzerine siyah dolmakalemle “D. H. L.: Fotoğraflar” yazdığım mavi dosyamda sakladım hepsini. Hatta Lawrence’la ilgili belli belirsiz bir yığın not tuttum; ancak şu an bu notların Lawrence hakkında bir kitap yazma hazırlığı olmadığı, işimi kolaylaştırmak bir yana, öteleyip rafa kaldırmama yaradığı gün gibi ortada. Bunda sıradışı bir şey yok. Dünyanın dört bir yanında insanlar bir erteleme, rafa kaldırma ve çalışıyormuş gibi yapma biçimi olarak not tutup duruyorlar. Benim durumum biraz daha uç bir noktaya dayanıyordu gerçi: Lawrence hakkında not tutmak, sadece bende yazar olma isteği uyandıran yazar hakkında yazacağım incelemeyi –hem de bir saygı sunumu olacak şekilde– rafa kaldırma yolu değil, aynı zamanda başka bir kitap yazmayı da rafa kaldırıp erteleme yoluydu.

Lawrence hakkında bir kitap yazmaya karar vermiştim vermesine de, bir roman yazmaya da karar vermiştim; üstelik Lawrence hakkında bir kitap yazma kararı daha sonra verilmiş olsa da, bu karar ilk kararı tamamen hükümsüz de kılmamıştı. Başta iki kitabı da yazmak için inanılmaz bir istek duyuyordum ama bu iki arzu nihayetinde birbirini öyle bir yordu ki sonunda ikisini de yazmak için içimde en ufak bir istek kalmadı. İkisini aynı anda yazmak akla hayale sığmayacak bir işti, dolayısıyla aynı yoğunluğa sahip bu iki heves önce birbirini yordu, ardından da büsbütün silip yok etti. Roman üzerine çalışmayı düşündüğüm an aklıma Lawrence incelememi yazmanın çok daha eğlenceli olacağı fikri üşüşüyordu. Lawrence üzerine notlar almaya başladığım an romanımı yazma ihtimalimi muhtemelen sonsuza değin baltalıyor olduğumu fark ettim, üstelik şimdiye dek yazdıklarıma oranla çabucak yazılmalıydı bu kitap, o ipe sapa gelmez, alt-Bernhardçı laf kalabalığından müteşekkil bir romana dair fikirler ile arama başka bir müzmin uğraş girmeden. Ya şimdi ya da hiçbir zaman gibi bir durum söz konusuydu. Dolayısıyla Lawrence üzerine notlar alma işi romanımın üzerine notlar almaya dönüştü. Demem o ki, Lawrence kitabım üzerine çalışmamaktan romanım üzerine çalışmamaya bir geçiş yaptım, çünkü tüm bu yapma etme meselesi ve not alma işi aslında iki kitap üzerine de hiçbir şey yapmadığım anlamına geliyordu. Tek yaptığım usturuplu bir şekilde C: \ DHL ve C: \ ROMAN olarak adlandırılmış bilgisayarımdaki iki dosyanın –ikisi de boş– birinden ötekine geçmek ve iki dosya arasında mekik dokuyup bir saat birine, yarım saat diğerine bakmaktı, ta ki bir buçuk saat bunu yaptıktan sonra bilgisayarı kapardım, çünkü en kötüsünün kendimi bu şekilde paralamak olduğunu biliyordum. Yapılabilecek en iyi şey hiçbir şey yapmamak, sakince oturmaktı ama ortada bir sükûnet falan yoktu tabii ki: Bunun yerine büsbütün perişan hissettim, çünkü ne D. H. Lawrence incelememi ne de romanımı yazacağımı fark ettim.

Nihayet, artık daha fazla dayanamaz olduğumda, dört elle Lawrence incelememe sarıldım, çünkü romanım beni iyice kendi içime gömecekken, Lawrence kitabı –akla yatkın, akademik bir Lawrence incelemesi– tam tersi bir etki yaratacak, beni kendimden uzaklaştıracaktı.

Mutlu hissettim, kararımı vermiştim. Yazmayı düşündüğüm kitaplardan birine dört elle sarılmaya karar vermişken aslında hangi kitabı yazdığımın bir önemi olmadığını anladım, zira kitaplar, illa ki yazılmak zorundaysalar, er ya da geç ortaya çıkarlar. Önemli olan, insanı felce uğratan o korkunç belirsizlik ve kararsızlıktan kaçınmaktı. Herhangi bir şey bundan daha iyiydi. Bununla beraber Lawrence incelememe “dört elle sarılmam” demek, notlar almak, yani Lawrence kitabıma isteksizce sarılmak demekti. Her koşulda “Lawrence incelememe dört elle sarılmak” –zihnimde dönüp durdukça anlamını yitiren bir cümle daha– aslında imkânsızdı, çünkü Lawrence incelememi yazıp yazmayacağıma karar vermenin yanı sıra, bir de nerede yazacağıma karar vermem gerekiyordu, şayet yazacaksam tabii. Ne zaman değil şayet, çünkü beni sevinçten havalara uçuran o ilk karara bir kez varınca roman yazma olasılığı yeniden cazip bir seçeneğe dönüştü. Ve Lawrence incelememi yazmaya karar vermiş olmasaydım bile her koşulda nerede yaşayacağıma karar vermem gerekecekti, çünkü Lawrence incelememi yazıp yazmamamdan bağımsız olarak, illa ki bir yerlerde yaşamam gerekiyordu – ama öte yandan, Lawrence üzerine bir kitap yazacaksam da bu, insanın nerede yaşayacağına karar vermesi zaten sayısız değişken nedeniyle çözülmesi güç bir meseleyken, beraberinde ölçüp biçmem gereken bir yığın değişken getirecekti.

İşin aslı, Lawrence kitabına ya da romana bir türlü başlayamama nedenlerimden biri, zihnimin tamamen nerede yaşayacağım meselesiyle meşgul olmasıydı. Herhangi bir yerde yaşayabilirdim, tek yapmam gereken karar vermekti ama karar vermek imkânsızdı, çünkü herhangi bir yerde yaşayabilirdim. Bana kısıtlama getiren tek bir şey bile yoktu, dolayısıyla da seçim yapmak imkânsızdı. Ortada size engel teşkil eden bir şeyler –iş, çocuklar, okul– varken karar vermek kolaydır ama tek yapmanız gereken arzularınızın peşinden gitmek olduğunda hayat epeyce zorlaşır, hatta çekilmez bir hal alır.

Para bile bir mesele değildi, zira hayatımın bu aşamasında Paris’te yaşıyordum ve hiçbir yer Paris’ten daha pahalı olamazdı. Aylık döviz kuru beter bir hal aldı ve aylık Paris yaşantısı daha da pahalılaştı. Para, Paris’te olmaktansa başka herhangi bir yerde olmayı yeğlediğim noktada bir meseleydi ama sonrasında nereye gidilmesi, nereye taşınılması gerektiğine istinaden neredeyse konu dışıydı. Paris’teki para meselesi –daha açık olmak gerekirse döviz kuru meselesi– şunu ortaya çıkardı: Her ne kadar Paris’e yerleşmiş olduğum gibi bir fikre kapılsam da, aslında buradan sadece, son derece yavaş bir şekilde, geçiyordum. Herhangi bir İngiliz ya da Amerikalı’nın Paris’te yapabileceği tek şey budur: Geçmek. On senenizi buradan geçerek geçirebilirsiniz ama aslen hâlâ bir gezgin, bir turistsinizdir. Siz gelir ve gidersiniz, garsonlar kalırlar. Kalma sürem uzadıkça bu sadece buradan geçiyor olduğum hissi de daha güçlü bir hal aldı. Kendimi daha bir yerleşik hissetmek için Canal Plus’e üye olmayı düşündüm, ancak büyük bir olasılıkla, birkaç ay içinde taşınacakken (Canal Plus’e üye olmanın ne anlamı vardı ki? Belli ki kendimi daha yerleşik hissetmenin yolu o kalıcılık göstergelerinden birini edinmekti ama beni olduğum yerde tutan hiçbir şey olmadığından birkaç ay içinde taşınabilecekken, anlaşılan o ki taşınacakken, neredeyse kesinlikle taşınacakken söz konusu kalıcılık göstergelerinden birini edinmenin de bir anlamı varmış gibi gözükmedi hiçbir zaman. Bu kalıcılık göstergelerinden edinmiş olsaydım belki de kalırdım ama kalıcılık göstergelerinden hiçbirini hiçbir zaman edinmedim, çünkü bu göstergeleri edindiğim an gitme, yola devam etme arzusunun enseme yapışacağını biliyordum ve o zaman kendimi bu göstergelerden azat etmem gerekecekti. Ve böylece her tür kalıcılık göstergesinden yoksun olarak daimi bir olası ayrılışın eşiğinde yer alıyordum. Herhangi bir yerde kalabilmemin tek yolu buydu: Halihazırda değil belki ama olası bir ayrılışın eşiğinde olmak. Kendimi yerleşik hissetseydim ayrılmak isteyecektim ama ayrılmanın eşiğindeysem işte o zaman, süresiz bir şekilde, kalabilirdim; gerçi kalıyor olmak beni daha da beter bir kaygıyla doldururdu o ayrı, çünkü madem kalıyordum, o zaman neden kalıyor gibi değil de buradan sadece geçiyormuş gibi yaşıyordum ki?

Tüm bunlar, farklı şekillerde, ister Lawrence incelememde dolaylı yoldan, ister romanımda doğrudan ya da tam tersi değinmek istediğim meselelerdi ama uygulamada bir pürüz daha vardı. Belli bir süreyi her nerede yaşıyorsam oranın dışında geçirmek zorunda olduğumdan ve Paris’te dairemin kirası çok yüksek olduğundan (ve döviz kurundan ötürü her ay daha da artıyordu), sık sık evimi kiraya vermek zorunda kalıyordum (daha kesin bir dille, kendim kiracı olduğumdan kiralayıp yeniden kiraya vermiş oluyordum) ve şayet evinizi kiraya veriyorsanız zarar görecekleri ihtimali nedeniyle çok değerli yahut kişisel eşya sahibi olmak istemezsiniz, böylece aslında kendinizi sizin kiracılarınız için düzenlenmiş olan şartlarda yaşarken bulursunuz: Yani devren kiracıya dönüşürsünüz. Yaşadığım işte buydu: Orayı benim evim kılabilecek herhangi bir şeyden yoksun bir dairede devren kiracıydım (daha kesin bir dille, kiracının kiracısı). Kendimi olası dünyaların en korkuncuna yerleştirmiştim ve günlerim hep aynı zeminde tekrar tekrar dönüp duran, içinde daima yeni bir değişken barındıran ama asla herhangi bir değişikliğe uğramayan bu geçit vermez endişe çemberinde geçip gidiyordu. Bu döngüyü kırmak için bir şey yapmalıydım ve dolayısıyla kendisinden dairemi kiraladığım Marie Merisnil apartmandan ayrılmak istediğini, çünkü birkaç günlüğüne hastaneye yattığımda bana şık, açık mavi bir pijama ödünç vermiş olmasına rağmen nefret ettiğim korkunç Jean-Louis ile evleniyor olduğunu söylediğinde (illegal kiracının kiracısının aksine), beni asıl malik yapacak olan bir sözleşme imzalamaya karar verdim. Oradaki günlerimin yüzde doksanında aşırı mutsuz olduğum bir dairede kalmak istediğimden bile emin değildim aslında; günlerimin yüzde doksanına a) kalacak mıyım kalmayacak mıyım b) romana mı, yoksa Lawrence incelemesine mi başlayacağım kaygıları egemen olmuştu ama idari mümessiller mekanı bana –işsiz ve düzenli bir geliri olmayan bir yabancıydım, kendim dahil, herkesin gözünde kötü bir adaydım– devretme konusundaki isteksizlerini dile getirdikleri an son derece mutlu olduğum, hatta, doğrusunu isterseniz, dünyadaki başka hiçbir yerde böylesi hoşnut olamayacağım, bu dairede kalmam gerektiğine karar verdim. Nihayetinde zengin arkadaşım, biri Yunan Adaları’nda, Alonissos’ta olmak üzere, sayısız ev sahibi Hervé Landry (benim deyimimle “Money Landry”) kefilim olmayı kabul etti. İdari mümessiller merhamet ettiler ve beni resmî locataire1 kılan kontratı imzaladım.

Mest olmuştum. Beş dakikalığına. Sonra müthiş, hatta felç edici bir sorumluluk aldığımı fark ettim. Nerede yaşayacağım sorununu çözmek bir yana, üstüne bir de kapak kapatmıştım. Böylece tereddütlerim basınçla kaynıyor, beni havaya uçurmak üzere olduklarının uğursuz haberini veriyorlardı. Emin olabileceğim tek şey, içinde bir anlığına bile huzur bulmadığım bu daireyi mümkün olan ilk fırsatta terk etmem gerektiğiydi. Burada kaldığım takdirde ne romanımı ne de Lawrence incelememi yazabileceğimin farkındaydım. Bu, gün gibi ortadaydı. Sorun, pürüz şuydu: Çıkacağımı üç ay öncesinden bildirmem gerekiyordu, dolayısıyla da önümüzdeki üç ay boyunca ne hissedeceğimi öngörmem gerekiyordu ki bu çok zordu. Bugün gitmek istediğime karar vermek çok iyi çok hoştu ama asıl mesele üç ay sonrasında ne hissedeceğimi bilmekti. Bugün çok mutlu olabilirsin, diyordum kendime, ancak üç ay sonrasında, tam da üç ay öncesinden kontrattan feragat etmeyerek ne büyük bir hata yaptığını anlayıp intiharın eşiğine gelebilirsin. Öte yandan, diyordum kendime, bugün korkunç bir çaresizlik içinde olabilirsin; bu evde bir gün daha geçirdiğin takdirde öleceğini düşünebilirsin, romanın ya da Lawrence incelemenle ilgili herhangi bir ilerleme kaydetmenin mümkün olmadığı kanısına kapılabilirsin ve üç ay sonrasında, daireden çıktığın an mutlak bir şekilde seni içine hapsedecek olan, üç ay öncesinde verilen aceleci feragat kararının seni mahkûm kılacağı depresyondan sırf burada kaldığın için kurtulduğunu görebilirsin. Meseleyi evirdim çevirdim, bir ilerleme kaydedemedim, sadece anlık kararlara varabiliyordum. İnsanların her zaman, dayanılmaz olana dayanma olanağı sağlama yolu olarak “Daha fazla dayanamayacağım,” dedikleri gibi, kendi kendime, “Daha fazla dayanamayacağım,” dedim. Sonuçta gerçekten daha fazla, bir saniye bile dayanamadım ve mümessillere yazıp “mesleki” nedenlerle İngiltere’ye dönmek zorunda olduğum iddiasıyla daireden resmî bir şekilde vazgeçtim. Mümessiller bana yanıt yazıp daireden ayrılma kararımın ellerine ulaştığını, durumu onayladıklarını bildirdiler. Tekrar yazıp mesleki nedenlerin şu an beni Paris’te kalmaya mecbur bıraktığını söyledim. Dolayısıyla daireden feragatimi geri çekebilir miydim? Tekrar kiraya verme derdinden kurtulup rahatlayan mümessiller feragat etmiş olduğum dairede kalmama izin verdiler. Olay şu şekilde devam etti: Daireden “kesinlikle” feragat ettiğimi bildirmek üzere onlara yeniden yazdım. Kaba ve kısa bir onama yazısı gönderdiler. Kesin olan ayrılma kararımı kesin olarak kalma kararına dönüştürdüğümü bildirerek tekrar yazdım ama iş işten geçmişti, artık evden çıkmam gerekiyordu.

Şimdi gitmek zorunda olduğuma göre yaşayacak bir yerim olmadığı, geciktirmeden nerede yaşayacağıma karar vermem gerektiği gibi korkunç bir mevzuyla yüzleşmek durumunda kaldım ve işte tam da o zaman aslında bu dairenin benim için ne anlama geldiğini, benim evime dönüşmüş olduğunu fark ettim. Her ne kadar bu dairede bana ait hemen hemen hiçbir şey olmadığını zannetsem de, aslında şu an onları koyacak yeni bir yer bulmak zorunda olduğum bir yığın kişisel eşyam vardı. Aslına bakarsanız yıllar içinde kendime gerçekten de birkaç kalıcılık göstergesi edinmiştim. İnsanı hayrete düşürecek kadar çok mobilyam bile vardı, üstelik bazıları güzeldi de. Bunları nereye koyacaktım? Peki ya ben ne olacaktım? Kendimi nereye koyacaktım? Bir ihtimal Roma olabilirdi. Laura’nın, kendisi neredeyse eşim sayılırdı, Roma’da güzel bir dairesi vardı ve hep oraya taşınmamız gerektiğini söylerdi ama her ne kadar Roma vakit geçirmek için harika bir yer olsa da, orada geçirilen birkaç ay sonunda, hele de kış mevsiminde, nasıl da buhrana kapıldığımı biliyordum. Hatta buhrana kapılma meselesinden önce asıl olay Roma’yı her daim rahatsız edici bulmamdı; bunun özünde dükkânların akıldışı kapanış saatleri ve filmlerin İtalyanca dublajlı olması yatıyordu. Yine de Roma bir ihtimaldi tabii – ya da olabilirdi, şayet Laura kendi dairesini kiraya vermiş olmasaydı. Altı aylığına Paris’e çalışmaya gelmişti, kısmen benimle beraber olmak için, kısmen de karşısına çıkan bu güzel iş teklifi nedeniyle, ama şimdi Roma’ya geri dönmüş, kendi dairesini kiraya verdiği için başkasından daire kiralıyordu. Milenyumun kıyısındaki Batı toplumunun hali budur işte: Herkes oturduğu yeri devren kiraya verir, kimse kalıp kalmayacağından emin değildir, herkes yerleşen ile göçebe olmak arasında ikilemde kalır ve sonunda devren kiracıya dönüşür. Önümüzdeki haftalarda Laura’nın dairesini kiraya vermeye devam etmekle geri dönmek arasında bir karara varması gerekiyordu – ve bu kısmen benim ne yapmak istediğime bağlıydı, çünkü her ne kadar vaktimizin çoğunu ayrı geçirmeye alışkın olsak da, ikimiz de birlikte daha çok zaman geçirmenin vaktinin geldiğini, hatta gerek gündelik gerekse duygusal bağlamda “hayatlarımızı birleştirme” fikrini göz önünde bulundurmamız gerektiğini düşünüyorduk. Ortak, yani neredeyse ortak demek daha doğru olacaktır, bir mottomuz bile vardı, zira Laura’nınki “Daima Beraber” iken benimki “Herhangi Bir Zamanda Beraber” idi. Laura “iyi günde kötü günde” birbirimize tutunma fikrini seviyorken, ben daha karamsar olan “kötü ve daha kötü günde”yi yeğliyordum. Bu semantik farkları bir kenara bırakmaya hevesliden de öte bir durumdaydım, zira Lawrence hakkında yazacağım kitapla ilgili herhangi bir gelişme kaydedeceksem –ve pazarlığa makul bir mutluluğu da dahil edeceksem– “kaderimi” tıpkı Lawrence’ın Frieda ile yaptığı gibi, bir kadınla paylaşmam gerektiğini biliyordum. Hem zaten kendi kendime fazlasıyla yaşamıştım. Kendi kendime daha fazla yaşadığım takdirde kendimi hayatımın geri kalanını da kendi kendime yaşarken bulacaktım. Bu felç edici kararsızlığım bile aslında kendi başıma gereğinden fazla yaşadığımın bir göstergesiydi. Çiftler arasında kararlar danışılıp tartışılır; insan tek başına olduğunda tartışılacak ya da danışılacak kimsesi yoktur. Dolayısıyla yalnızlığımı dayanılmaz kılabilmek adına zamanlarını nerede yaşayacakları ve ne yapacakları üzerine durmaksızın didişerek geçiren bir çiftin devingenliğini içselleştirdim. Sorun, kaderimi birleştireceğim kadının da kronik bir kararsız olmasıydı ve sırf benim kararsızlığım onunkinden beter olduğundan ne istediğini bilen ve kendi bildiğini okuyan biri olduğuna inanmaya başladı. Mesela, her ne kadar genellikle Roma’da yaşamayı savunsa da, aklının bir ucunda her zaman en sevdiği şehir olan Paris’e yerleşme fikri vardı, üstelik bir de büyüdüğü yer olan Amerika’nın hasretini çekerdi.

Ben de aynı hasreti çektim. New York’u yaşadığım yer, New Orleans’ı kısmen yaşadığım yer, San Francisco’yuysa yaşamak istediğim, Laura’nın büyüdüğü yer olarak aklımdan geçirirdim ama tüm bu şehirleri düşündüğüm halde gidip hiçbirinde yaşamayacağımı bilirdim, hele de hemen hemen her gün özlemini çekip üzerine düşündüğüm New Orleans’ta. Her ne kadar Mississippi kıyısına dair hoş anılarım olsa da, bir daha asla New Orleans’ta yaşamayacağımı biliyordum. Her ne kadar her gün kendimi New Orleans’ta, Mississippi kıyısında olmayı dilerken bulsam da, bir daha asla orada yaşamayacağımı biliyordum ve bu bilgi bana hayatım tamamen sona ermiş gibi hissettirdi. Kendi kendime, hayatının geri kalan kısmını, “Bir süre New Orleans’ta yaşadım,” diyerek geçirecek türden bir adam olduğumu düşündüm, oysa asıl kastettiğim orada üç ayımı yalnızlıktan ölerek, sırf yazmanın verdiği o tek başınalıktan çıkma halinden dolayı beş para etmez bir roman üzerine deli gibi çalışarak geçirmiş olduğumdu.

Yani nerede yaşayacaktık? Daha doğrusu –yalnızlığın ve bencilliğin getirdiği alışkanlıklar kolay kolay yok olmazlar–, Lawrence incelememde bir ilerleme kaydedebilmem için yaşayabileceğim en iyi yer neresiydi? Paris’te kendimi bu denli göçebe hissetmeye başlama nedenlerimden biri, bu şehrin Lawrence ile sadece yüzeysel bir bağının olmasıydı. Paris bir roman, hele de Paris’te geçen bir roman yazmak için harika bir yerdi ama bir Lawrence incelemesi yazmak için iyi bir yer değildi. Lawrence, Paris’ten nefret ederdi, hatta Paris’i, “huzursuz gecenin şehri” olarak tanımlamıştı ya da öyle bir şeyler. (Notlarımda bir yerlerde cümlenin aslı yazılı.) Şayet Lawrence incelememle ilgili bir ilerleme kaydedeceksem, Lawrence incelememle ilgili bir ilerleme kaydetme şansını yakalayacaksam onunla güçlü bir bağı olan, deyim yerindeyse, Lawrence titreşimlerini hissedeceğim bir yerde yaşamak zorunda olduğumu biliyordum: Sicilya mesela ya da New Mexico, Meksika, Avustralya. Sayısız seçenek vardı, çünkü Lawrence nerede yaşayacağına karar verememişti. Hayatının son yıllarında dostlarına hep nerede yaşayabileceği konusunda bir fikirleri olup olmadığını soran mektuplar yazmıştı. “Bir insan nerede yaşamak ister? Konu hakkında parlak bir fikrin var mı? Dediğin gibi, Marsilya’nın batısında bir ev aldın mı? Oralar nasıl?” Burada danıştığı kişi William Gerhardie idi. Kısa bir süre sonra Floransa’dan eski bir komşusuna yazdı: “Bir insan nerede yaşamak ister? Söyle söyleyebilirsen! Londra’yı nasıl buluyorsun?” Sonra sıra Ottoline Morrell’e geldi: “Bir insan kesin olarak nerede yaşamak ister ki?”

Lawrence’ın nerede yaşayacağı konusunda duyduğu endişenin örneklerinin bir listesini yapmıştım, çünkü kendi kararsızlığım konusunda beni rahatlatıyordu; ya kendi kararsızlığım konusunda rahatlatıyor ya da beni kararsızlaştırıyordu, emin değildim. Bilmek imkânsızdı. Kim bilebilir ki? Belki de Lawrence incelememi yazmam konusunda herhangi bir ilerleme kaydedememe nedenlerimden biri olarak gördüğüm nerede yaşayacağım sorunsalı, aslında kitabı yazmaya başlama hazırlıklarımdan biriydi.

Lawrence incelememi yazamayacağımdan emin olduğum tek yer İngiltere’ydi ki bu da içler acısı bir durumdu, çünkü aslında kendimi İngiltere’ye yakın hissediyordum. Hatta İngiliz televizyonunu düşünüyordum. Oraya geri dönmek, televizyon izlemek için delicesine bir istek duyuyordum ama İngiltere’ye geri taşınmak, notlarımda Lawrence’çı tabirle “varlığımın narin merkezi” olarak nitelendirdiğim şeye geri dönmek demekti. Yurtdışında olmak –herhangi bir yerde olmak– benliğimin, kabiliyetlerimin sınırında olmak demekti. Bir kere İngiltere’de İngilizce konuşabilecekken Roma’ya gitmem durumunda dilsel anlamda karaya oturacaktım. İtalyancayı akıcı bir şekilde konuşan Lawrence gibi değildim. Dillere yatkınlığı vardı (hatta bir ara bir dilbilgisi kitabından Rusça öğrenmeye bile başlamıştı) ve yabancı dilde konuşmaktan nefret ettiği iddiasında bulunsa da geç kalınmış bir iddiaydı bu, zira o zamana değin pek çok dil öğrenmiş ve ustalık la birinden diğerine geçmekten yorgun düşmüştü. Bana gelince, Paris’te bulunduğum ilk altı ay boyunca Fransızca öğrenmeye bile çabalamamıştım, çünkü herhangi bir şekilde bir yabancı dil öğrenebilecek olmam bile akla hayale sığmaz geliyordu. O süre zarfında en yoğun ilişkilerimi kediler ve köpekler, sözel olmayan bir duygudaşlık bağı kurabildiğim canlılarla yaşadım. O günden bugüne az biraz Fransızca bir şeyler kaptım, bir hayli aslında; şüphesiz, fikirlerimi dilbilgisi kurallarını tamamen yok sayarak ifade etmeye yetecek kadar. İşin aslı şimdi, aylarca en temel durumların üstesinden gelmeye uğraştıktan sonra buradan gitmenin eşiğindeyken, Fransızca konuşmaktan daha çok sevdiğim bir şey yoktu. Kendi standartlarımda Fransızcayı akıcı konuşuyordum ve bu akıcı Fransızcanın yalan yanlış versiyonu hayatımdaki en büyük mutluluk kaynaklarından biriydi. Tabii sinirli olmadığım sürece – ki genellikle öyleydim. Öfkeyi Fransızca ifade edemiyordum ve bu beni hüsrana uğratıp öfkelendiriyor ve bu öfkeyle hüsranı ifade edebilmek için İngilizceye başvurmak zorunda kalıyordum. Roma’da başladığım noktaya geri dönmüş olacaktım.

Roma’da İtalyanca öğrenmemin imkânı yoktu, çünkü Laura iki dilliydi ve dil öğrenmeye Lawrence’tan bile fazla yatkınlığı vardı. Laura’ya vurulmamı sağlayan şeylerden biri buydu. Laura’ya ve dillerine âşık olmak kimi açılardan yabancı dillerde, özellikle de Fransızca konuşmayı sevme noktasına gelecek olmamın habercisi gibiydi. Laura’nın yeni bir dil öğrenme yöntemi o dilde pembe dizi izlemektir. Birkaç bölüm izledikten sonra basit zamanları sular seller gibi öğrenir ve bir hafta içinde de o dili gayet akıcı bir şekilde konuşur olur. Bu nedenle berbat bir İtalyanca öğretmenidir, dolayısıyla Roma’da altı ay pembe dizi izledikten sonra hemen hemen tek kelime İtalyanca konuşamayacağımı tahmin edebiliyordum, çünkü her ne kadar yabancı dil konuşma fikri hoşuma gitse de, hayatta çaba gerektiren herhangi bir şey yapmaktan nefret ediyorum. Yıllar içinde herhangi bir çaba gerektiren herhangi bir şey yapma alışkanlığımdan kurtuldum, dolayısıyla da ortada İtalyanca öğrenme ihtimali falan kalmadı ve beraberinde devasa bir çaba, hatta ve hatta dağları devirecek denli bir gayret gerektiren Lawrence incelememi sürdürme olasılığım da yok denecek kadar azaldı.

Kendi kendimi yiyip bitirdim, düşünüp taşındım. Mobilyalarımı sattım ve her geçen gün dairem ev olmaktan biraz daha çıktı. Laura bir karar vermem için baskı yapıyordu, çünkü kendi dairesi ile ilgili bir karar vermesi gerekiyordu. Roma’ya geliyor muydum, gelmiyor muydum? Daha da önemlisi, neden lafı böylesi dolandırıp duruyordum? Roma’ya gitmemekle delilik ediyordum, Roma, Lawrenceların başka herhangi bir yerden çok vakit geçirdiği İtalya’daydı, oradan yaşadığı yer olan Sicilya’ya ulaşım kolaydı ve Lawrence incelememle ilgili herhangi bir ilerleme kaydetme olasılığım varsa şayet, muhtemelen Roma bunu yapmak için en uygun yerdi.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.