Bir Savaş Vardı – John Steinbeck

 

“Yıl 1943. İkinci Dünya Savaşı’nın ortaları. Avrupa, Asya ve Pasifik alevler içinde. ABD’de, ününün zirvesindeki roman yazarı John Steinbeck, savaşa giden askerlerin ardından suçluluk hissiyle bakmaktan, olayların merkezinden uzak kalmaktan bıkmıştır. Uzun çabalardan sonra istediği fırsat önüne çıkar: New York Herald Tribune muhabiri olarak savaşı izleyecek, gazeteye izlenimlerini yazacaktır. Bu görev onu Atlantik’in ötesine taşıyacak, bombardıman altındaki Londra’dan İngiltere’nin dört bir köşesine, Manş’ın ve Akdeniz’in sularından Cezayir, Sicilya ve Güney İtalya’ya kadar sürükleyecektir. İlgisini çekenler haritalar, omzu kalabalık komutanlar, stratejiler, taktikler değildir. İster asker, ister sivil olsun sıradan insanların öyküsüdür kaleme aldıkları. Steinbeck, işte bu yaklaşımı sayesinde, yazdıklarında evrensel olanı yakalamayı başarıyor ve savaştan 70 yıl sonra bile keyifle okunuyor.” Bir Savaş Vardı’dan giriş bölümünü sunuyoruz.

Bir Zamanlar Savaş Vardı: Giriş Niyetine

Bir zamanlar bir savaş vardı, ama öyle uzun zaman önceydi, başka savaşlar ve başka türlü savaşlar yüzünden öyle geri itelendi ki, orada bizzat bulunan insanlar bile bu savaşı unutmaya meyletti. Bahsettiğim savaş Crécy Savaşı’nın levha zırhlarından ve uzunyaylarından sonra, Hiroşima ve Nagasaki’ye deneysel atom bombaları serpiştirilmesinden hemen önceydi.

Bu savaşın bir kısmına katıldım; aslında ziyaret ettim demek daha doğru olabilir çünkü savaşa savaş muhabiri kılığında gittim ve bizzat savaşmadım. İlginçtir ki, ben de bu savaşa dair çok şey hatırlamıyormuşum. Zamanında büyük bir heyecanla yolladığım bu eski yazıları okumak çoktandır unuttuğum görüntü ve anıları geri getirdi.

Belki kazaları unutmak doğru ve hatta gereklidir. Savaşların da türümüzün teşne olduğu bir kaza çeşidi olduğu kesin. Eğer kazalarımızdan ders alabilseydik anıları canlı tutmak iyi bir fikir olabilirdi. Ama ders almıyoruz. Antik Yunan’da en azından yirmi yılda bir savaş olması, çünkü her neslin savaşın nasıl bir şey olduğunu bilmesi gerektiği söylenirdi. Bize gelince, bizler savaşı unutmak zorundayız, yoksa bu kanlı saçmalığa bir daha hiç bulaşamayız.

Bununla birlikte, bahsettiğim savaş unutulmaz da olabilir çünkü türünün son örneğiydi. Amerikan İç Savaşı’na “centilmen savaşlarının” sonuncusu deniyordu, İkinci Dünya Savaşı’nın da uzun küresel savaşların sonuncusu olduğu su götürmez. Bir sonraki savaş, eğer bu savaşın olmasına izin verecek kadar salaksak, her türlü savaşın sonuncusu olacak. Geride savaşı hatırlayacak kimse kalmayacak. Ve eğer gerçekten bu kadar salaksak, evrimsel açıdan türümüzü devam ettirmeyi hak etmiyoruz demektir. Şimdiye dek diğer pek çok tür uyum sağlama kararlarındaki hataları sebebiyle yeryüzünden silindi. Aşırı silahlanmanın, aşırı süslenmenin ve, çoğu örnekte, aşırı bütünleşmenin türün yakın zamanda neslinin tükeneceğinin semptomları olduğunu söyleyen değişmez doğa yasasından muaf değiliz. Kral Arthur’un Sarayında Bir Amerikalı’da Mark Twain galibin mağlup ettiği ölülerin ağırlığı altında can verdiği dehşet verici ve olası paradoksu kullanır.

Ama bütün bunlar, ne kadar mümkün olursa olsun, varsayımdan ibaret. Tuhaf olan şu ki, hayal meyal hatırlanan bu savaş da şimdiden varsayımlar kadar belirsizleşti. Arkadaşım Jack Wagner Birinci Dünya Savaşı’na katılmıştı. Kardeşi Max de İkinci Dünya Savaşı’na. Jack kendi bildiği savaşı sahiplenip savunarak ondan Büyük Savaş diye bahsedip kardeşini deli ediyordu. Oysa Büyük Savaş her zaman kendi bildiğiniz savaştır.

Ama gerçekten biliyor musunuz o büyük savaşı? Sebeplerini, olaylarını, dehşeti ve sevinçleri hatırlıyor musunuz? Orada olan insanların kaçının bunları hatırladığını merak ediyorum.

Bu rapor ve hikâyeleri onları alelacele yazdığımdan, telefonda okyanus ötesine okuduğumdan, New York Herald Tribune ve diğer pek çok gazetede yayınlandıklarından beri görmemiştim. Bir Savaş Muhabirinin Yazıları cinsinden bir kitap derlemek için şahane bir zamandı ama kendimi tuttum; sonraki yirmi sene içinde geçerliliklerini korumayacaklarsa, bu hikâyelerin eski gazete dosyalarının sararmış sayfalarında kalması gerektiğine inanıyor yahut inandığımı söylüyordum. Bunları şimdi ortaya dökmemin sebebi yazdıklarımın zamanın sınavını geçmiş olduğunu düşünmem değil. Bilakis; hikâyeleri bunca yıl sonra tekrar okuyunca yalnızca ne kadar çok şey unuttuğumun değil, aynı zamanda bunların dönem eserleri olduklarının, yaklaşımların iptidai, dürtülerin romantik ve belki de, o zamandan beri yaşananların ışığında, eserin bütünüyle yalan yanlış, çarpık ve tek taraflı olduğunun ayırdına vardım.

Burada yazıya döktüğüm olaylar gerçekten yaşandı. Gelgelelim tekrar okuduğumda, yaşanmış ama yazılmamış başka şeyler de canlandı hafızamda. Yazılmamış olmalarının bir sebebi verilen emirler, bir sebebi geleneklerdi; ama en büyük sebebi ortada “Savaş Çabası” dedikleri kocaman ve bomboş bir şey olmasıydı. Savaş Çabasına müdahale eden ya da ters düşen her şey otomatik olarak kötüydü. Sınırı büyük ölçüde muhabirin kendisi belirliyordu, ama eğer bir gaflet anında kurallardan birini çiğnerse onu hizaya sokacak, olmadı Savaş Çabasına bir tehdit oluşturduğu gerekçesiyle bölgeden uzaklaştırılmasını sağlayacak sansür kurulu, komutanlıklar, gazeteler ve son olarak da, hepsinden güçlüsü, savaşperest siviller, Stork Club’ın, Time dergisinin ve The New Yorker’ın hiç savaşmayan komandoları vardı. Askeri taktiklere ve lojistiğe yardım eden vatandaş grupları, ahlak bekçiliği yapan anne örgütlenmeleri vardı. Ahlak bekçiliği derken sadece seks değil, kumar ve serserilik karşıtlığından da bahsediyorum. Gizlilik meselesi de kendi içinde bir koca bir dünyaydı. Son yirmi yıldır yakamızı bırakmayan, soluduğumuz havayı zehirleyen gizlilik histerimiz bu dönemde doğdu belki de. Bu takıntı asker taşıyan gemilerin kurt sürüsü adı verilen denizaltı filolarını çekeceği, hatta sık sık da çektiği bilgisinin verdiği korkuda tamamen meşru bir çıkış noktası bulmuştu kendine. Fakat o noktadan sonra kontrolden çıkıp dünyadaki herhangi bir kütüphanede bulunabilen olguların bin bir özenle saklanan sırlar haline geldiği, bin bir özenle saklanan sırlarınsa herkesin malumu olduğu noktaya vardı.

Muhabirlerin taciz edilip bu kurallara uymaya zorlandıklarını söylemek istemiyorum. Çoğunlukla muhabirler kurallar kitabını kafalarında taşıyor, hatta Savaş Çabası uğruna kendilerine yeni kısıtlamalar uyduruyordu. The Viking Press bu yazıları kitap halinde basmaya karar verdiğinde kısıtlamalar artık geçerli olmadığından “Şurada Bir Yer” şeklindeki başlıkları atıp olay nerede geçtiyse oranın adını yazmamı istediler. Ama bu imkânsız. O kadar gizliydi ki yaşananlar, nerede olduklarını ben bile hatırlamıyorum.

Kimi dışarıdan dayatılan, kimini insanın kendine dayattığı kurallar yirmi yıl sonra kulağa eğlenceli geliyor. Birkaçını sizin için hatırlamaya çalışayım: Amerikan Ordusu’nda hiç korkak yoktu ve bütün cesur askerlerin arasında en cesur ve en soylu olanlar piyade erlerdi. Savaş Çabası düşünüldüğünde bu durumun sebebi açık. Savaş boyunca en pis, en yorucu, en kısır işleri piyade erleri yapardı. Yapmak zorunda oldukları işlerin çok büyük çoğunluğu tehlikeli ve pis olduğu kadar aptalcaydı da. Bu yüzden aptalca olduklarını bildikleri işleri onlara çok gerekli ve akıllıca göstermek, bunları yaptıkları için kahraman olduklarına inandırmak gerekiyordu. Tabii bu erlerin aslında hiçbir seçim şansı olmadığını kimse aklına getirmiyordu. Eğer piyade bir seçim yapacak olsa ya derhal idam edilir ya da müebbet hapse mahkûm olurdu.

Bir diğer kural komutanlarımızdan hiçbirinin asla ve asla zalim, hırslı yahut cahil olamayacağıydı. Eğer parçası olduğumuz bu karman çorman delilik bir noktada bozguna uğrarsa bu yalnızca beklendik bir gelişme değil, sonunda zafere ulaşacak daha büyük bir stratejinin gereğiydi.

Büyük bir katılıkla uygulanan üçüncü bir kural, tamamıyla normal, genç, enerjik ve şehvetli beş milyon erkeğin Savaş Çabası süresince kızlarla olan daimi meşguliyetlerini bir kenara bırakmış olmasıydı. Yanlarında yarı çıplak kız resimleri taşımaları kimseye bir paradoks gibi görünmüyordu. Teamül demek yasa demekti. Levazım X milyon prezervatif sipariş ederken bunların makineli tüfeklerin namlularını kuru tutmak için kullanıldığı açıklamasını yapmak zorunda kalmıştı. Belki doğruyu söylüyorlardı.

Ordu ve donanmamız bütün ordular ve donanmalar gibi iyilerle kötülerden, güzellerle çirkinlerden, zalimlerle naziklerden, vahşilerle kibarlardan, güçlülerle zayıflardan oluştuğundan bu genel yücelik teamülü sürdürülmesi zor gibi görünse de öyle değildi. Hepimiz Savaş Çabasının birer parçasıydık. Onu yalnızca desteklemiyor, teşvik de ediyorduk. Zamanla hepimiz savaşla ilgili herhangi bir gerçeğin otomatikman bir sır olduğuna ve bu durumu hafife almanın Savaş Çabasına müdahale etmek demek olduğuna kani olduk. Bununla muhabirlerin yalancı olduklarını kastetmiyorum. Değillerdi. Bu kitapta okuyacağınız her şey gerçekten de yaşandı. Yalan varsa anlatılanlarda değil, anlatılmayanlarda gizli.

General Patton hastanede hasta bir askeri tokatladığında ya da Gela’daki donanmamız bize ait elli dokuz kıta nakliye uçağını vurduğunda, General Eisenhower muhabirlerden bunları yazmamalarını bizzat istemiş, bu tip haberlerin evdekilerin moralini bozacağını söylemişti. Muhabirler de yazmamıştı. Savaş Bakanlığı haberi yerel bir gazeteciye haberi sızdırmış ve hikâyeler basılmıştı; ama cephedeki hiç kimse Savaş Çabası karşısındaki bu hainliğe katkıda bulunmadı.

Bu esnada tuhaf hikâyeler doğuyor ve kurallara uygun bir şekilde yazılıyordu. En tuhafı Hava Kuvvetleri’ndeki bir albay ya da general hakkındaydı; adam görevi gereği yerde rahat rahat yaşamaya mecburdu ve Almanya semalarında uçaksavarların arasında “çocuklarla” birlikte görevde olmadığı için içi içini yiyordu. Yerde kalmak onun için görev uçuşlarından çok daha zorlu, çok daha acımasızdı. Bu hikâyenin nereden doğduğunu bilmiyorum, ama erlerden çıktığını sanmıyorum. Bombardıman ekiplerinin arasında bu katı ve acımasız görevi, görev uçuşuna gitmek yerine yerde kalmayı anında, bayıla bayıla kabul etmeyecek kimseyi tanımadım. Bazıları biraz acayip olmakla birlikte, hiçbiri o kadar deli değildi.

Bu eski raporları tekrar okuyunca, pek çok yerde cümlelerimin atıldığını gördüm. Atılan satırlarda ne yazdığıma dair hiçbir fikrim yok. Muhabirler sansürcülerle tartışmazdı. Adamların işi zaten zordu. Neyin kendilerine karşı kullanılabileceğini bilmiyorlardı. Buna karşılık kimse onları çıkardıkları cümleler için suçlayamazdı, dolayısıyla kendilerini sağlama almak adına huylandıkları her şeyi atıyorlardı. Donanma sansürcüleri, askeri bir önemi olsun olmasın, yer isimlerine karşı özellikle hassaslardı. En güvenli yol buydu. Kendimi sansür yüzünden bunalmış hissettiğim bir seferinde Herodotos’un MÖ 480 yılında Yunanlarla Persler arasındaki Salamis Savaşı’nı anlattığı bir yazı göndermiştim ve yazıda yer isimleri geçtiği için, bu yer isimleri bin yıllar öncesine ait olmasına rağmen, donanma sansürcüleri hikâyeyi olduğu gibi çöpe atmışlardı.

Büyük çoğunluğunun saçmalık olduğunu bilsek de sansür kurallarına uymaya çalışıyorduk. Ama bu kuralların ne olduğunu bilmek kolay değildi. Komutandan komutana değişmek gibi bir alışkanlıkları vardı. Tam neyi yazıp neyi yazamayacağınızı öğrendiğinizi düşündüğünüz anda komutan değişiyor ve yazdığınız haberi gönderemiyordunuz.

Muhabirler acayip, hatta deli, ama sorumluluk sahibi insanlardı. Ordular da doğaları, boyutları, karışıklıkları ve komutaları itibarıyla hata yapmaya mahkûmlardı ve bunlar resmi raporlarda açıklanabilir yahut değiştirilebilir hatalardı. Dolayısıyla komutanlar muhabirler konusunda biraz tedirginlerdi. Başlarına dikilip ne yaptıklarına burnunu sokanlar, özellikle de uzmanlar onları huzursuz ediyordu. Üstelik savaş muhabirlerinin pek çoğunun ordu ve donanmadaki herkesten daha çok sayıda ve çeşitte savaş gördüğü de bir gerçekti. Örneğin Capa hem İspanya İç Savaşı’nı, hem Etiyopya Savaşı’nı hem de Pasifik Savaşı’nı yaşamıştı. Clark Lee Corregidor’da ve ondan önce de Japonya’da bulunmuştu. Ordu ve donanma savaş muhabirlerinden çok hoşlanmıyorsa da bu konuda yapabilecekleri fazla bir şey yoktu çünkü bu adamlar halkla ilişki içindeydi. Üstelik büyük kısmı artık tanınıyordu ve dev bir takipçi kitleleri vardı. Yazıları ülkenin dört bir yanında yayınlanıyordu. Pek çoğu yöntemini ve tarzını oturtmuş, birkaçı da esas oğlan olmuştu. Ernie Pyle öyle popülerdi ve ülkesindeki okuyucuları ona öyle çok güveniyordu ki, önem itibarıyla pek çok generalden önce geliyordu.

Bu görmüş geçirmiş profesyonellerin arasında ben bir çaylak, bir turist gibi kalmıştım. Zar zor ele geçirdikleri bir alanda kendime ite kaka yer açmaya çalıştığımı düşünüyorlardı sanırım. Ama onların işlerini taklit etmediğimi, dümdüz haberler yazmadığımı anladıklarında bana nazik davranmaya, yardımcı olmaya, bilmediğim şeylerde bana yol göstermeye başladılar. Örneğin şimdiye dek duyduğum en faydalı çatışma tavsiyesini Capa’dan aldım. “Neredeysen orada kal,” demişti bana. “Eğer seni vurmadılarsa, görmediler demektir.” Capa bütün bu korkunç ve beyhude işten çekilecekken Vietnam’da bir mayına bastı. Ernie Pyle da sonuncusu olacağını planladığı usanç dolu bir yolculuğa çıkmışken iki gözünün ortasından yedi keskin nişancı kurşununu.

Hepimiz kendimize özgü küçük ve kaçak hileler geliştirmiştik yazarken. Bu eski yazıları okurken benimkilerden birini tanıdım. Herhangi bir şeyi kendi gözlerimle gördüğümü asla kabul etmiyordum. Ne zaman bir olayı tasvire girişecek olsam başkasının ağzından yazıyordum. Bunu neden yaptığımı hatırlamıyorum. Belki başkası anlatırsa kulağa daha inandırıcı gelir diye düşünmüşümdür. Kendimi başkalarının işine karışan, olmaması gereken bir yerde duran, savaşa davet edilmemiş bir misafir gibi hissetmiş, orada olmaktan biraz utanmış olmam da mümkün. Belki de, askerlerin aksine, istediğim zaman eve dönebileceğim gerçeği utandırıyordu beni. Ama muhabirlik de çoğunlukla ne güvenli, ne de rahat bir işti. Askerlik hizmeti genellikle levazım, nakliye ve ofis işlerinden oluşuyordu. Muharebe birlikleri bile bir görev bittikten sonra bir süre dinlenebiliyordu. Oysa muhabirler olayların yakınında olmazlarsa çalıştıkları gazetelerin sabırsızlandığını anlamışlardı. Sonuç, muhabirlerin zayiat oranının çok yüksek olmasıydı. Eğer yeterince uzun süre muhabirlik yapar, olup biten her şeye atlarsanız önünde sonunda başınıza gelecek belliydi. Bu raporları okurken kaç muhabirin öldüğünü görünce dehşete düştüm. Yalnızca, geceleri rezil bir hale getiren, gündüzleri de şikâyetleriyle şişiren bir avuç gamsız ruh kaldı hayatta.

Ama teamüllere geri dönelim. Yazarken sürekli olarak korktuğunuzu belli eden bir üslup kullanmak zorundaydınız. Sanırım ben gerçekten de korkuyordum ama bu aynı zamanda üslup gereğiydi. Tahminimce bunun bir sebebi askerlerin ne kadar cesur olduğunu vurgulamaktı. Oysa askerler de diğer herkes kadar cesur ve diğer herkes kadar korkaktı.

Kendi yazdıklarımızı en çok kendimiz kırpıyorduk. Kendimizi sivil cephe denen şeye karşı sorumlu hissediyorduk. Savaşın aslında nasıl bir şey olduğu bilgisinden özenle korunmazlarsa sivillerin panikleyebileceğini düşünüyordu herkes. Ayrıca silahlı kuvvetleri eleştirilere karşı korumak zorunda hissediyorduk kendimizi; yoksa Akhilleus gibi çadırlarına çekilip surat asabilirlerdi.

Savaş muhabirlerinin uyguladıkları öz disiplin ve öz sansürde pek tabii ki etiğin ve vatanseverliğin büyük payı olmakla beraber işin pratik bir boyutu da vardı; kendimizi de korumak istiyorduk. Bazı konular tabuydu. Belli insanlar eleştirilemez, hatta sorgulanamazdı. Kuralları çiğneyen akılsız bir muhabirin yazıları basılmaz, ayrıca emir üzerine harekât alanından kovulur ve harekât alanından kovulan muhabir işsiz kalırdı.

Örneğin meşhur bir generalin basın danışmanlarını durmadan değiştirdiğini, çünkü adının manşetlerde yeterince geçmediğini düşündüğünü biliyorduk. Profilini yanlış yönden çektiği için bir muharebe çavuşun rütbesini indiren komutandan haberimiz vardı. Pek çok başarılı alay komutanı, askerlerin arasında büyük bir coşku yarattığı, muhabirlerin de hayranlığını kazandığı için üstleri tarafından kıskanılıp görevden alınıyordu. Aslında akşamdan kalmalıktan ibaret olan hastalık izinleri, ordunun yüksek rütbelileriyle kadın teşkilatı arasındaki yasak aşklar, aptallık, gaddarlık, korkaklık ve cinsel sapkınlık gibi sağlık gerekçeleriyle erken terhis edilen askerler vardı. Bu bilgilerden faydalanan tek bir muhabir bile tanımıyorum. Savaş etiğinin ötesinde, mesleki intihar olurdu bu. Erken bir çıkış yapıp ateşkesi herkesten önce duyuran bir gazetecinin işi elinden alınmış, kariyeri sona ermişti.

Evet, savaşın yalnızca bir yüzünü yazıyorduk ama o sıralar bunun yapabileceğimiz en iyi şey olduğuna gönülden inanıyorduk. Savaş bittikten sonra eski askerlerin yazdığı The Naked and the Dead gibi roman ve hikâyelerin o vakte dek bu delice, histerik karmaşayla temas etmesinden özenle sakınılan halkı derinden sarsması bu yüzdendi belki de.

Her halükârda malzemeden yana kıtlık çekmiyorduk. Etrafımızda üzerine yazabileceğimiz bolca kahramanlık, fedakârlık, zekâ ve iyilik de vardı. Belki de resmin bütününü göstermemekle iyi bir iş yapmıştık. Eğer bildiğimiz her şeyi savaş alanlarının diliyle anlatsaydık, sivil cephe çok daha büyük bir şaşkınlığa düşerdi. Üstelik ordudaki her cırtlak egoiste karşılık bir Bradley; her şöhret manyağı gösterişçiye karşılık Terry Allen ya da General Roosevelt gibi müthiş adamlar; kendi işini başkasına yıkmaya çalışan, kokuşmuş ve düzenbaz tembellerin konakladığı safların arasında gerçek kahramanlar, ne için savaştıklarını bilen ya da bildiğini sanan, diğer hiçbir şeyi mesele yapmayan zeki ve iyi niyetli askerler vardı.

Bana sorarsanız savaş muhabirleri son derece etik ve sorumluluk sahibi insanlardı, çoğu çok cesur, bazıları da kendilerini görevlerine tamıtamına adamışlardı. Ama yazılar gazeteye gönderildi mi subaylardan ve erlerden daha iyi ya da daha kötü değildik tahminimce; sadece imkânlarımız onlarınkinden fazlaydı. Yüzbaşılıktan yarbaylığa kadar çeşitli temsili rütbelerimiz vardı ve bu sayede erlerin giremediği subay yemekhanelerinde yemek yiyebiliyor, ama subayların yapamadığını yapıp erlerin arasına da karışabiliyorduk. Kuzey Afrika’da, subayların gramofonda çalan eski pikaplar eşliğinde ve mekanik hareketlerle hemşirelerle dans ettiği donuk ve soğuk bir subay balosunu hatırlıyorum; o sırada yakınlardaki bir kışlada şimdiye dek duyduğum en iyi caz gruplarından biri herkesi kendinden geçiriyordu. Muhabirler olarak iyi müziğin olduğu yere gittik mutlulukla. Rütbenin avantajları vardı elbette, bu bizim için kimi zaman serbestlik anlamına da geliyordu. Yazıları gönderip de işimizi bitirdiğimizde kara borsa et, içki ve kadın temin edilebilecek adresleri keşfetmeye koyulup sonra da bilgi alışverişinde bulunuyorduk. Korsan taksileri biliyorduk. Dolandırıyor, çalıyor, hasta numarası yapıyor, kaytarıyor ve genellikle elimizden geldiğince rahat etmeye çalışıyorduk. Ulaştırma çavuşuna götüreceğim ufak bir viskinin beni uçağa Genelkurmay’dan acil intikal emri alan bir generalden daha önce bindireceğini erkenden öğrenmiştim. Yine de ordudan pek bir şey çalmıyorduk aslında. Çalmak zorunda değildik zaten. Veriliyordu. Üstelik orduda bu işin uzmanları vardı, onlarla yarışamazdık. Levazımdaki bir generalin somurtkan suratıyla depodan kaybolan malzemelerin listesini okuduğunu hatırlıyorum. Sonunda patlayıp şöyle demişti adam: “Amerikan askerleri dünyanın en beter hırsızlarıdır. Ne olacak biliyor musunuz? Bizim elimizdeki her şeyi çaldıktan sonra Almanlardan çalmaya başlayacaklar. İşte o zaman Tanrı Hitler’in yardımcısı olsun!” Bir seferinde denizdeki bir muhripte bütün subayların 45’likleriyle karabinalarının birdenbire ortadan kaybolduğunu ve gemi baştan kıça arandığı, yakıt ve su tanklarının bile her köşesine bakıldığı halde tek bir silahın bile bulunamadığını hatırlıyorum. Çalmak önüne geçilemeyen bir güdü gibiydi. Mahkûmların üstü sürekli aranıyor, kol saatleri, fotoğraf makineleri ve tabancalara (erlerin ticari mallarıydı bunlar) el koyuluyordu. Ama muhabirler pek çalmazlardı; bu hem, daha önce belirttiğim gibi, çalmak zorunda olmadığımız için böyleydi, hem de durmaksızın yer değiştirdiğimizden yanımıza bir şey alamadığımız için. Bana kaç tane miğfer, uyku tulumu ve gaz maskesi verildi kim bilir. Bu eşyaları genellikle yanımda götürmüyor, geri döndüğümdeyse asla yerinde bulamıyordum. Londra otellerinin mahzenlerinde muhabirlerin on beş yıl önce bırakıp bir daha peşine düşmediği sandıklarca ganimet olmalı. Şahsen ben öyle en az iki zula biliyorum.

Değerli değersiz, her ne hatırlatabileceklerse, işte burada yazılarım; dönem yazıları, peri masalları, dünyadan tamamen silinmiş bir zamanın ve olayların yarı anlamsız anıları, gördüğüm bir savaşın küçük bir kısmının üzücü ve güldürücü kayıtları. Ben bile inanmıyorum sanki bu savaşın olduğuna; düzmece şatafatıyla hepten gerçekdışı geliyor artık, bu yüzden Crécy, Bunker Hill ve Gettysburg muharebelerinin resimleri gibi zihnimde. Savaşlar düşünen bir hayvan olarak insanın başarısızlığının semptomları olsalar da, bu anı-savaşlarda yine de bir incelik, yiğitlik, iyilik var. Bir adam öldürüldü elbette, ya da sakatlandı, ama yaşayanlar bu sakatlığı çocuklarına taşımadı.

Uzunca bir zamandır korkudan ve yalnızca korkudan beslendik ve korkudan iyi bir şey doğamaz. Korkunun çocukları karanlığımızda üreyen zulüm, aldatmaca ve şüphedir. Atom bombası denemeleriyle havayı zehirlediğimiz gibi, ruhlarımızı da korkuyla, yüzü olmayan, aptal, tümörleşmiş dehşetimizle zehirledik.

Bu kitaptaki yazılar baskı ve gerilim altında yazıldılar. Baştan okurken aklıma gelen ilk şey eğri büğrü cümleleri düzeltip değiştirmek, onlara çekidüzen verip tekrarları atmak oldu. Ama şimdi öyle geliyor ki bu eğri büğrülük yazıların dolaysızlığının bir parçası. Bu yazılar kötü kalpli cadıyla iyi kalpli peri ne kadar gerçekse o kadar gerçek; hepsi diğer bütün mitler kadar doğru, ancak onlar kadar denenmiş ve elden geçmiş.

Bir varmış bir yokmuş, eskiden bir savaş varmış.

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

John Steinbeck, babası Prusya, annesi ise İrlanda göçmeni ırgat bir ailenin çocuğu olarak, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas kentinde doğdu. Çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca okul dışındaki zamanını Salinas Vadisi’ndeki çiftliklerde çalışarak geçirdi. Eserlerinin çoğunda da mekân olarak burayı seçti. Erken yaşlarda yazar olmaya karar veren Steinbeck, 1919’da girdiği Stanford Üniversitesi’nde yalnızca yazarlığına katkısı olacağını düşündüğü derslere katıldı. Öğrenimini sürdürdüğü altı yıl boyunca tezgâhtarlık, ırgatlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi pek çok işte çalıştı. Steinbeck’in ilk romanlarından başlayarak emekçilerin yaşam koşullarını ve ilişkilerini başarıyla yansıtabilmesinde bu yaşam deneyimi etkili oldu. Üniversiteyi bıraktıktan sonra New York’a giderek gazetecilik yapmayı denedi ancak yazılarının büyük kısmını yayınlatmayı başaramayarak Kaliforniya’ya döndü. İlk romanı Altın Kupa (1929) fazla ilgi görmedi. Yazarlık yeteneği 1935 yılında Yukarı Mahalle’nin yayınlanmasının ardından dikkat çekti. Bu eserini her biri birer klasik sayılan Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) ve Pulitzer Ödülü kazanan Gazap Üzümleri (1939) takip etti. Kitaplarında işçi sınıfının gündelik ilişkilerini, yaşam koşullarını ve mücadelelerini, döneminin ve çağımızın en temel toplumsal meselelerini tüm insani ayrıntılarıyla resmetti. Sardalye Sokağı, Cennetin Doğusu, Al Midilli ve daha pek çok başyapıt veren yazar 1962 yılında edebiyata katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü ile onurlandırıldı. Eserleri edebi değerleri kadar güncellikleriyle de övgü alan ve birçoğu sinemaya da uyarlanan Steinbeck, 1968 yılında öldü.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.