Bir Zamanlar Mülkiye – Savaş Dizdar

 

“Bir zamanlar” diye hikâye edilen 1964-1970 dönemi, bir söylenceye dönüşen 68’liliği yaratan Üniversite işgalleri ve yoğun öğrenci hareketlerini içeren çok hareketli bir dönem. Savaş Dizdar’ın anıları, şakacı dili ve iyimser üslubunun yarattığı neşeli havanın içinde türlü zorlukların, sıkıntıların, kadir bilmezliklerin, hoyratlıkların ürettiği acıların da izlerini taşıyor. O genç yaşımızda nasıl dirençli olduğumuzu, sıkıntı ve zorluklara karşın yaşama sevincimizle ve tüm saflığımızla nasıl direndiğimizi de anlatıyor.” Bir Zamanlar Mülkiye’den bir bölüm yayımlıyoruz.

Fakültede İlk Gün

1964-65 öğrenim yılının ilk günüydü. Ekim ayının ikinci pazartesi günü (12 Ekim 1964). Ben iki gün önce yurda yerleşmiştim. Ancak cumartesi ve pazar günlerimi mezun olduğum Giresun Lisesi’nden arkadaşlarımla, Ankara kazan biz kepçe, Dikimevi, Ulus, Gençlik Parkı, Sıhhiye, Kızılay, orada burada geçirmiş, Giresun ağzıyla alabaşlık yapmıştık. Pazartesi sabah 8.30’da ilk derse girecektik, 7.30 gibi uyandım. Tıraş oldum, giyindim, kantine inip poğaça ve çaydan ibaret kahvaltımı yaptım. Sabah kalktığımda odada hiç kimse yoktu, yurt da kantin de sakindi. O an bunlar benim ilgimi fazla çekmedi. Yurttan çıkıp altmış yetmiş metre ileride fakülte binasına sakin, telaşsız adımlarla yürüdüm. Bildiğim birkaç duayı okudum içimden ve bismillah deyip sağ ayağımı attım fakültenin yurt tarafındaki giriş kapısında içeri. Birinci kat (giriş katı), beş on adım ileri, sağa dön, yirmi beş otuz adım, sağa dön, beş on adım ve birinci sınıfın giriş kapısı ve bismillah ve sağ adımla girdim sınıfa.

Sınıfın giriş kapısı arkadandı. Unutmadan yazayım, o yıl Mülkiye’ye iki yüz elli öğrenci alınmıştı. (İlk sırada 2412 numaralı Ömer Kürkçüoğlu vardı. Benim numaram 2468’di). Harbiye’den gelenler ve Kıbrıs kontenjanından gelenlerle üç yüzü buluyorduk. Bir de iki yıllıkları eklersek birinci sınıfın mevcudu neredeyse dört yüz kişiyi aşıyordu. Sınıfın girişinin üstündeki balkonu da dikkate alırsak fiziki anlamda bu sayıdaki öğrenciye yeterdi. Sınıf dolmuştu. Hele kürsüye yakın ön sıralarda bir tek iskemle bile boş değildi. Orta sıralar da öyle. Arkada ve yukarıda balkonun arka sıralarında oturacak az sayıda boş iskemle kalmıştı. Dersin başlamasına yarım saat vardı. Bendeki aymazlığa bakın, meğer şöyle bir adet varmış birinci sınıfta; ilk gün sabahın köründe, yani 4’te 5’te kalkıp yer kaparmış birinci sınıf öğrencileri. E ben cumartesi pazarı harcarken bu garip adetlerden habersiz kalmıştım. Sabah kalktığımda odanın neden boş olduğunu, yurttaki ve kantindeki tenhalığı o an anlayabilmiştim. Erkenden gelmiş, iskemleleri sahiplenmiş, kolçaklara ya da iskemle arkalarına bantladıkları kâğıtlara da mülkiyetlerini göstermek isterlermiş gibi isimlerini yazmışlardı koltuk sahipleri. Şu ya da bu nedenle boş duran koltuklara hem komşu koltuk sahipleri hem de bu mülkiyet tabelaları bekçilik ediyorlardı.

Artık aymazlığıma öfkem mi, bu tür fırsatçılığa isyanım mı, her neyse, beni ateşledi. Adap dışı bir tavra zorladım kendimi. El koyacaktım müsait ve münasip bulduğum bir iskemleye. Ön sıraları çok da önemsemedim. Ortalarda, kürsüdeki hocamızı duyup izleyebileceğimiz konumda bir boş iskemleyi gözüme kestirdim. Boş derken sahibi muhtemelen kısa bir süre sonra gelebilecek, kolçağında büyük harflerle Baskın Oran yazan bir kâğıt yapıştırılmış bir iskemleydi bu. Büyük bir patavatsızlıkla oturdum. Kâğıdı yırttım attım yere ve yerleştim iskemleme. Yandaki iskemle sahipleri şaşkınlıklarını yendiler çok kısa sürede. (Kimlerdi onlar derseniz hatırladıklarımı sayayım, tabii sonra arkadaş olduk çoğuyla: Mehmet Ali Kılıçbay, Canset Oral, Süleyman Sözen, Çetin Karahan, Atanur İlgüy, Yılmaz Esmer). Kardeş, arkadaş, oranın sahibi var, ayıp oluyor gibi çeşitli tonlarda yükselen itirazları, uyarıları duymazdan geldim. Bir iki dakika sonra başıma dikilen temiz yüzlü, kibar bir arkadaşın uyarısına muhatap oldum. Baskın Oran’dı bu arkadaş.

“Kardeşim kalkar mısın oradan?”

Yavuz hırsızın ev sahibini bastırması kabilinden yanıtım hazırdı.

“Niye, tapulu mülkün mü burası!”

“Adama bak yahu. Bak kardeşim, ben sabah 5’te gelip tuttum bu yeri. Dağdan gelmiş bağdakini kovuyor sanki.”

Bir kere ok yaydan çıkmıştı. Altında kalacak değildik herhalde. Edepsizliği ele almıştım.

“Lan nereden kardeşin oluyorum senin! Kalkmasaydın yerinden. Ben burada oturacağım. Gel kaldır…”

İş kaba kuvvete kalmıştı. Hoş öyle güçlü kuvvetli, dövüşken biri değildim. Ama ne çıkarsa bahtımızaydı artık. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsındı.

Baskın’dan davetiye geldi;

“Dışarıya çıksana sen!”

Ayaklandım. Hem dershanenin giriş kapısına doğru yan yana yürüyor hem atışıyorduk. Gözdağı vermek miydi muradım bilmiyorum, ama bilinçsiz bir şekilde ceketimi ve kol saatimi çıkardığımı hatırlıyorum.

Kapıdan çıktığımızda kavgada ilk vuran kazanır hesabıyla yumruk atmaya hazırlanıyordum ki olaya müdahil olan dört beş sınıf arkadaşı (kimlerdi hiç hatırlamıyorum şimdi) “Ayıp oluyor arkadaşlar, ne yapıyorsunuz siz” türünden uyarılarla araya girdiler.

Baskın’a şöyle bir çözüm sundum: Tamam ben haksızdım ama bir iki gün oturup sonra iskemlesini bırakacaktım ona, prestijimi kurtarmaya dönük bir hesaptı bu. O da itiraz etmedi. Böylece ilk iki gün o iskemlede oturduktan sonra Baskın’a bıraktım.

Fakültede genellikle derslere devam mecburiyeti yoktu. Hele dört yüz kişilik bir sınıfta yoklama yapmak imkansızdı. İki yıl okuduğum birinci sınıfta (on ayrı ders vardı müfredatta), toplasanız en çok otuz derse girmişimdir. Zaten birinci sınıfta dersliğin dolu olduğu anlar nadirdi. Bu nadir anlar, ilk günler ve Mümtaz Soysal’ın “Anayasa’ya Giriş” derslerinden ibaretti.

Bu olaydan sonra (lakabım serseriye çıkmıştı) bir süre, benim gibi yurtta beşinci katta kalan Baskın’ın beni kızdırmak için “Hamsi” diye bağırıp odasına kaçtığını, benim de onu kovalayıp (içeriden kilitlediği için) kapısını yumruklayıp küfürler ettiğimi hatırlıyorum. Ne dersin Baskın, senin de anılarında kaldı mı bu fotoğraflar?

İşte Baskın’la böyle başladı arkadaşlığımız, dostlukla sürdü gitti, bu günlere ulaştı.

Aklıma gelmişken ekleyeyim, Baskın’la bir de kader ortaklığımız var. 1967’de Kıbrıs arabulucusu Cyrus Vance Ankara’ya gelecekti. Esenboğa devrimci, ilerici, yurtsever öğrenciler tarafından ABD emperyalizmini protesto amaçlı işgal edilince uçağı Mürtet’e (askeri havaalanına) inmek zorunda kalmıştı.

Protestolar Kızılay’da (ABD Haberler Merkezi), Yenişehir’de (Tuslog), Sıhhiye’de (Pan Amerikan) sürüp gitti akşama kadar. Dönemin (bizim fruko diye adlandırdığımız) toplum polisinin (müdürleri 1952 Mülkiye mezunu Erdoğan Alıveren’di) gözaltına aldıkları arasında benden başka Mülkiyeli Baskın Oran, Tuğrul Eryılmaz, Gürsen Yalçın, Bülent Soylan, Erol Karadağ ve Basın Yayın’dan Bilgi’yi hatırlıyorum. Hukuk’tan Yavuz Gökmen, ODTÜ’den Taylan Özgür, Yusuf Aslan da vardı. Toplam yirmi beş otuz kişi Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na göre sorgulanıp yargılandık.

Yargıç Yozgatlı İsmail Köylüoğlu’nun daha sonra, ilk genel seçimde Adalet Partisi’nden milletvekili olduğunu da aklımdayken yazayım.

Birkaç yıl sürdü muhakeme safhası. Çoğu beraat etmişti. Sonuçta Baskın, ben ve bir iki kişiye yedi ay hapis cezası verilmişti. Sonra Yargıtay’da temyiz edildi. Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu’na kadar gitti. Ben nihai hüküm verildiğinde mezun olmuş ve Samsun valiliği emrinde maiyet memuru yetkisiyle görev yapıyordum. Baskın 1968’de mezun olmuştu, Mülkiye’de Siyasi Tarih Kürsüsü asistanıydı. Yedi aylık mahkûmiyet onaylanınca yasaya göre kamu görevi yapamaz duruma düşmüştük, görevimize son verilmişti. 1974’deki genel afla Baskın tekrar fakülteye döndü. Bense kamuda görev verilmediğinden, mecburen özel sektörün insafına kaldım.

Birinci sınıfta 1965 Mart’ında ara sınavlar yapılıyordu. O zamanki yönetmeliğe göre gördüğümüz on ders için kura çekilecek, kura sonucuna istinaden, sınıftaki numaralarına göre ona bölünmüş gruplar sınava girecekti. Hemen hemen öğrencilerin tamamı Fahir Armaoğlu’nun okuttuğu “Siyasi Tarih” çıkmasın diye dua ediyordu. Ve Ömer Kürkçüoğlu ilk otuz öğrenci adına kura çekmişti. Evet, birinci grup Siyasi Tarih’i çekmişti. Diğer dokuz grupta yer alanlar bu sonucu büyük bir coşkuyla alkışlamıştı, tabii ilk otuza girenler de homurtularla. Ben ikinci gruptaydım. Bize İbrahim Yasa’nın okuttuğu Sosyoloji / Metodoloji çıkmıştı.

Doğru dürüst hazırlanmadığım, çalışmadığım halde 8,5 almam (gerçi bu avantajı kullanamadım ve o yıl sınıfta kaldım) keyifle hatırladığım bir anı olarak kalmış bende.

Birinci sınıfta en çok ilgi “Anayasa Hukuku” dersineydi. Mümtaz Soysal hocamızın derslerinde sınıfta yer bulmakta zorluk çekerdik. Çünkü fakülte dışından, örneğin Hukuk Fakültesi’nden, hatta İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden gelip hocamızı dinleyen hayli öğrenci olurdu sınıfta. Mümtaz Hoca ders anlatırken kesin bir sessizlik beklerdi öğrenciden. Arka arkaya iki saatlik dersinin olduğu bir gün o sessizlik nasılsa sağlanamamış, Mümtaz Hoca iki saat boyunca ağzını açıp tek kelime etmemiş ve ders bitiminde çıkıp gitmişti sınıftan.

O dönem birinci sınıfta okutulan (sonraları müfredattan çıkarılan) “Siyasi Coğrafya” dersinin hocası (hatırlamaya çalışın, liselerde okutulan coğrafya derslerinin kitap yazarıydı da) Sami Öngör’dü. Koca sınıfta ilk iki üç sıra ya dolar ya dolmazdı. Dersi takip edenler tahmin edebileceğiniz gibi derste not tutan inek öğrencilerden ibaretti. Bu ilgisizlik hem dersten hem de hocasından kaynaklanıyordu.

Neyse, yine bir gün programa göre “Anayasa Hukuku” dersi vardı. Sınıf hıncahınç doluydu elbette. Derken sınıfa Sami Öngör hocamız girdi. (Herhalde Mümtaz Hoca’nın önemli bir işi varmış, aralarında ders sırasını değiştirmişler). Meseleyi zar zor anlayabilmiştik. Sami Öngör hocamız kürsüye doğru ilerlerken sınıf hızla boşalmış ve o kürsüye ulaştığında sınıfta en öndeki iki üç sırada oturan inek sıfatını kazanmış öğrenciler dışında kimse kalmamıştı.

Tüllabın sevgililerinden Sadun Aren “İktisat” dersine girerdi, birinci sınıfta “İstatistik” dersine de giriyordu. Tuncer Bulutay henüz asistanlık statüsünde olduğundan ders verme yetkisi yoktu. İktisat profesörü Sadun Hocamız Tuncer Bulutay’ı da yanına alır, dersin bir yerinde Tuncer Hoca’ya devrederdi yerini.

Prof. Bülent Daver nevi şahsına münhasır, kıyamet bekârı bir hocamızdı. Kız öğrencilere mültefitti. Âdem taifesineyse oldukça mesafeliydi. Notu da Fahir Hoca gibi kıttı. Dersler eğlenceli geçerdi. Bir gün herhalde fazla kızdırmış olacağız ki elindeki mikrofonu salona hınçla (galiba hoş olmayan ifadeler de kullanarak) fırlatıvermişti.

İlginç bir tip olarak Beşir Hamitoğulları kalmış aklımda. İki dirhem bir çekirdek, çok şık giyinirdi. (Giyim konusunda Şerif Mardin ilk sıradaydı bana göre). Bir sınavda denetçi (değnekçi) olarak görev almıştı da (sınavlarda izin verilmesi halinde sigara içebiliyorduk biz tiryakiler) sigara için ısrarlı taleplere kayıtsız kalamamış, diğer denetçilerle sert bir tartışmaya girmiş, bize izin vermekle kalmamış, kendisi de gümüş tabakasından çıkardığı sigarasını bir güzel tellendirmişti.

Biz tembel talebeler Haziran sınavlarına bir hafta kala yalvar yakar ders notlarını bulup buluşturur, koca bir yılı bir haftada telafi edebilmek için ders notlarına, kitaplara, teksirlere gömerdik kafamızı, Fosfostimol gibi uyarıcılarla uykuyu yenmeye çalışarak. Ben Haziran sınavlarında (uyarıcılara rağmen) düşüp bayılmıştım.

Birinci sınıfta iki yıllıktım. Üssü mizan denilen garabetle baş edememiş, güz dönemine kalmıştım yine. (Zaten altı yılda Haziran döneminde sınıf geçme başarım olmadı hiç, kavuncu taifesinden oldum hep). Son hakkımızdı. Yani ya ikinci sınıfa geçecektim ya da elveda idealler, elveda kaymakamlık deyip belge alıp ayrılacaktım okuldan.

İstatistik sınavına girmiştik. Çok iyi hazırlanmıştım. Soru kâğıtları dağıtıldı. 10’luk sorulardı bunlar benim için. Tam arkamdaki koltukta Adana Kozanlı yakın arkadaşlarımdan Gâvur Ali oturuyordu. Aynı konumdaydık, yani o da iki yıllıktı ve son hakkına giriyordu. Sınava birlikte hazırlanmıştık ama Ali kendine çok güvensizdi. İlk iki soruyu yanıtlamış ve son soruya gelmiştim. Baktım Ali kıvranıyor, yardım bekliyor. Kâğıdımı okuyabileceği şekilde, biraz yana çektim gövdemi. Ben son soruyu yanıtlamaya başlamıştım ki bir el kâğıdımı önümden kapmaya kalktı. Bu el daha bir yıllık asistan, sınav denetimcilerinden Güneri’nin eliydi. “Sen kopya veriyorsun, ver kâğıdını.” “Ne oluyoruz” diye önce telaşlandım sonra celallendim.

Kâğıdı almasının mümkün olmadığını ve benim (haklı) öfkemi görünce numaramı yazdı bir kâğıda, “Sen görürsün” gibi tehditkâr bir tavırla. Sinirim boşalmıştı. Belge alıp okuldan atılmam söz konusuydu. Elim ayağım titriyordu. Fırladım, kürsüdeki baş denetmen Alpaslan Işıklı hocamıza “Ne yapmak istiyor bu adam” mealinde laflarla Güneri’den yakındım.

O beni teskin etmeye, hiçbir şey olmamış gibi davranıp soruları cevaplandırmam için iknaya çalıştı. Ancak tek satır yazacak moral kalmamıştı bende. Kısa bir süre oturdum yerime. Sonra (daha on on beş dakikalık bir sürem olmasına rağmen) kâğıdımı teslim ettim. Sınıftan çıkarken de Güneri’yi tehdidi ihmal etmedim tabii. Öyle ya, adam benim geleceğimle oynuyordu. Sınıf kapısının önünde sınavın bitmesini bekliyordum. Niyetim kötüydü. Madem ben belge alacaktım, namım yürümeli, bu anlayışsız izansız hocalara da ders olarak ismim anılmalıydı Mülkiye tarihinde. Sınıf boşalmıştı. Güneri, Alpaslan Hoca’nın arkasına sığınmış büyük bir korkuyla geliyordu. Kapıdan çıkar çıkmaz hamle etmiştim ki Alpaslan Hoca araya girdi:

“Savaş delilik yapma. Bak işte, senin numaranı yazdığı kâğıdı aldım elinden. İşte yırtıyorum gözlerinin önünde. Mesele bitmiştir.” deyip beni engelledi. Geriye işte böyle kötü bir anı kaldı.

“Sınavlar-Kopyalar” bölümü tasarı olarak kalmış, genç kuşaklara kötü örnek olmamak için yazılmamıştır. Yalnız Piç Hasan’ı, Kel Ertan’ı, Gacocu Mehmet’i bu hususta temayüz etmiş isimler olarak analım.

Son sınıfta üssü mizan not açığımızı kapatmak için Ahmet Demir hocamızın (seçimli) dersinin tercih edilmesinin karşılığı; bu notu bol, talebe babası hocamızın fakültedeki odasının duvarlarında büyük bir keyifle sergilediği gemi maketlerine ilgi göstermekten ibaretti sadece, bilenler bilir.

Seha Meray, Turan Güneş, Yavuz Abadan da tüllabın gözdelerindendi. Şimdi gelelim Tahsin Bekir Balta hocamıza…

Ben üçüncü ve dördüncü sınıflarda (ne çok meşgalem vardı) çok az derse girdim. Örneğin sınıfta yoklama yapan ender hocalarımızdan Cemal Mıhçıoğlu’nun dersine giriyordum mecburiyetten. Tahsin Bekir Balta hocamız “İdare Hukuku” denince hemen Sıddık Sami Onar’la birlikte anılan olağanüstü bir değerdi. Yalnız çok ciddi bir sorun vardı. Ders kaçırmayan inek tüllab için, iki üç yabancı dili kusursuzca konuşan hocamızın Türkçe’sini anlamak mümkün değildi. Rize Pazarlı laz hocamız tabii laz aksanıyla konuşup ders anlatıyordu. Ben Artvinli olduğum için (biliyorsunuz, Artvin’in Hopa ve Arhavi ilçeleri halkının çoğunluğu lazdır. Bozuk aksanla konuştukları Türkçe’nin dışında anadil olarak Lazca konuşurlar) ve ayrıca beş yıl da Rize’de kaldığım için lazların Türkçe’sini anlayabilme gibi bir özelliğe sahiptim. Tahsin Bekir hocamızın derslerinde bulunmaz Hint kumaşı olmuştum bu özelliğimle. Arkadaşlarımın ricalarını kırmayıp derse giriyor, ön sırada oturuyor, hocamızın söylediklerini anlaşılır Türkçe’yle sınıf arkadaşlarıma (simültane çeviri gibi) aktarıyordum arka sıralara doğru. (Tabii hocaya çaktırmamak için biraz kısık sesle, sanki kulaktan kulağa oynar gibi). Artık ne kadarı anlaşılıyordu, onu bilemem.

Hocalarımızdan İnciler

“Ailenin bütün harcamalarında karabiber ve kürdan, bulaşık suyu ve sabun kadar önemli değildir.” (Mehmet Selik)

“ABD’de herkese eşit fırsat müsavatı tanınmıştır.” (Bülent Daver)

“Bizim zamanımızda da gençlik kavga ederdi ama, ya kumar ya kız için.” (Haluk Ülman)

“Arkadaşınızın sorusunu dinliyorum, sizi sonra şey yapacağım.” (Tuncer Bulutay)

“Türkiye’de gidip gelme hürriyeti içinde sekerek gitme hürriyeti de vardır.” (Turan Güneş)

“Schumpeter Avusturya’da doğmuş, ABD’de profesörlük yapmış ve şimdi bizzat ölmüştür.” (Tuncer Bulutay)

“İngilizce katı bir lisan, Türkçeleştirildiği zaman sulanıyor.” (Besim Üstünel)

“Adam ülkesinde kalay arıyor herkesi kalaylamak için, kalay yok.” (Besim Üstünel)

“Lambaları yakın lütfen, karanlıktan korkarım.” (Reşat Aktan)

“Siz de buraya çıkarsanız görürsünüz. İnsan kendini burada sahnede gibi hissediyor.” (Reşat Aktan)

“Ders yılının üçte birini irademiz dışında kullanmaksızın kullanmış durumdayız.” (Reşat Aktan)

“Devlet bir şahsı manevidir. Yemez, içmez, kakasını çıkarmaz.” (İsmail Türk)

“Öyle bir ülke ele alalım ki bahsettiğimiz ülkede faktör donatımı o biçim olsun.” (Besim Üstünel)

“Yabancı dil, bir kişinin kafasına ağzından, burnundan ya da herhangi bir açıklığından zorla sokulamaz.” (Orhan Türkay)

“Yorgunluk iki türlüdür: not tutmaktan ve dinlemekten. O halde siz ikisini de yapıyorsunuz. Sizin durumunuz yorgunluk değil perişanlıktır.” (Sait Kemal Mimaroğlu)

“Bugün kendimi şovluk ve Kazganlık hissediyorum. Zaten o durumdayım. İstanbul’dan beraber geldiğimiz dört arkadaş vardı. o keratalar derste yok, uyuyorlar herhalde.” (Mehmet Selik)

“Kitle halinde ölüm olan felaketlerden sonra nüfusta bir fırlama olur. Bunun nedeni, geride kalanların özel gayret göstermeleridir.” (Reşat Aktan)

“Amerika gibi Rusya’nın yayılması da mis gibi emperyalizm kokuyor.” (Suat Bilge)

“Devlet dişimizin çürüğüne girmiştir.” (İsmail Türk)

“Machiavelli, benim babamın oğlu değil.” (Yavuz Abadan)

“Kleopatra zamanında, Tarsus deniz kenarındaymış. Antonyos mu nedir? Hani gemilerle gelmiş.” (Reşat Aktan)

“İhtiyaçlar, icatların anasıdır.” (İsmail Türk)

“Ben anayasanın ne babası ne de kocasıyım.” (Muammer Aksoy)

“Din ile don arasında bir ilgi yoktur.” (Turan Güneş)

“Her yoğurdun, bir yiğit yiyişi vardır… şey… yani demek istemiştim ki…” (Nermin Abadan)

İlhan Unat Hocamıza Güzelleme

1969-70 dönemi Genel Kurulu’nda SBF Sosyalist Fikir Kulübü’nün listesi, Öğrenci Derneği seçimlerini kazanmıştı. Siyasi konjonktürde zor günler yaşıyorduk. Hem siyasi iktidarın yoğun baskılarına hem de ülkücü, milliyetçi saldırılarına maruz kalıyorduk. Kamuoyunun dikkatleri üzerimizdeydi, hep gündemde olduğumuz bir dönemi yaşıyorduk. Fakülte binasının, BYYO’nun, yurdun duvarları devrimci sloganlarla donanmıştı. Özellikle büyük amfinin anacaddeye bakan dış yüzünde kocaman harflerle yazılmış “Bağımsız Türkiye” belgisi tüm dikkati çekiyordu. Dekanımız İlhan Unat olağanüstü kibar, hoşgörülü ve tam bir demokrattı. Müthiş bir sigara tiryakisi oluşu da ayrı bir özelliğiydi.

Bir gün Öğrenci Derneği’ni toplantıya çağırdı, makam odasında toplandık. Hocamız ağzından hiç eksik etmediği Birinci sigarası, güler yüzü ve o bildik mütevazı tavrıyla buyur etti bizi. Çay ve sigara (Birinci sigarası) ikramının ardından söze başladı:

“Arkadaşlar, demokratik yönetimden asla ödün vermediğimi biliyorsunuz. Ayrıca Anayasa’nın (1961 Anayasası) sizlere tanıdığı hak ve özgürlükler çerçevesinde görüşlerinizi, düşüncelerinizi yazıyla, resimle vs açıklamanız en doğal hakkınız. Bunun sonucu olarak fakülte duvarlarına çeşitli siyasi sloganlar yazıyorsunuz. Son günlerde üniversite senatosunun yoğun eleştirileri ve baskılarıyla karşı karşıyayım. Biliyorsunuz, bakım onarım gibi yükümlülüğümüzü senatonun tahsis ettiği bütçeyle yapabiliyoruz. Sonuçta biz bu yazıları sildiriyoruz, siz hemen ertesi gün tekrar yazıyorsunuz. Siyasi iktidarın bu yazılardan ne denli rahatsız olduğunu benim kadar sizler de biliyorsunuz. Ben ki siyasal haklarınız konusunda sonuna kadar destekçinizim ancak senatonun baskıları da bitmek bilmiyor. Bu dayatmalara karşı çözüm arıyorum. Bu nedenle sizi toplantıya davet ettim. Kendimce bulduğum çözümü sizlerle paylaşmak, önerilerinizi almak istiyorum. Şöyle bir çözüm yolu keşfettim tesadüfen de olsa: Bir kırtasiyecide çeşitli boyda, renkte plastik harfler gördüm. Satılıyor bunlar. Şimdi diyorum ki yok boyaydı, yok fırçaydı, merdivendi, hiç bunların sıkıntısına düşmeden bu plastik harflerle istediğiniz zaman istediğiniz yerde hızlı bir şekilde sloganlarınızı yazar, dosta düşmana gösterirsiniz. İstediğiniz zaman yapıştırır istediğiniz zaman sökersiniz, yenisini yazarsınız. Böylece benim de başım ağrımaz. Yok adam bul, yok iskele kurdur, yazıları sildir, senatoya hesap ver… Evet, ne dersiniz bu çözüme?”

Toplantıdan nasıl bir karar çıktı hatırlamıyorum ama eski usul devam etti. Yalnız İlhan Unat hocamızın kalplerimizi bir kez daha fethetmesi unutulmaz bir anı olarak kaldı bende. Burada da bu anıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Işık yağsın toprağına hocam.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Savaş Dizdar, 1944 yılında Ağrı’da doğdu. Babası memuriyeti nedeniyle ilköğrenimi Amasya, Artvin ve Rize’de, ortaokul öğrenimini Rize’de, lise öğrenimini Giresun’da gördü. 1964 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi. 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) 1966 yılında fakültenin fikir kulübüne üye oldu. Aynı yıl (sahne SBF) fakültesinin tiyatro kulübü çalışmalarına katıldı. 1969-70 döneminde SBF Öğrenci Derneği’nin yönetimine seçildi. Öğrenciliği boyunca gençlik hareketlerinin içinde oldu. 1970 yılında mezun olduktan sonra 1971 yılında Samsun valilik emrinde göreve başladı. Ancak 1967 yılında gözaltına alınıp yargılandığı bir davanın sonuçlanması nedeniyle altı aylık bir memuriyet sonrası görevine son verildi. 1974 affına rağmen göreve dönemedi. 1976 yılında DİSK’e bağlı Teknik-İş sendikasının yürütme kuruluna seçildi. Sendika yöneticiliğine 12 Eylül’e kadar önce Teknik-İş sonra Bank-Sen’de devam etti. 1981 Mayıs’ında gözaltına alınıp tutuklandı. 1982 Temmuz’unda Mamak mahpushanesinden 1985 yerleştiği İstanbul’da birçok işte çalıştı. 1993’te emekli olduktan sonra da çalışmaya devam etti. 2001 yılından bu yana Samsun’da yaşıyor. Samsun yerel tarih kurulunun çalışmalarına katılıyor. 2010 yılında Mamak (şiirler-düşünler) 2013 yılında Bir Zamanlar Mülkiye Anılar kitapları yayımlanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.