“Ölüm bizim tahayyül ve idrak gücümüzü aşıyor, o noktada bize hayatı veriyor: Bir huzursuzluk ve kriz olarak hayat.”

 

Hah hayatımızdan eksilenler ve kaybettiklerimiz hakkında konuşuyor, üzüntülü bir ses veriyor: “Kapı aralıktı. İskemleyi odanın iğreti bir köşesine çekmiş, oturuyordu baba. Kalbimde uğursuz bir burgu çalıştı o an. Bir şey yağıyordu babaya, bir şey: kara buğday, ölmüş kelebek, bir ikindi sessizliği ya da. Baba sanki durmuş bir saat, hışıltısı dinmiş bir akasya. Olduğundan zayıf, olduğundan kaba, olduğundan tenha.” Birgül Oğuz’u Fasulyenin Bildiği’yle tanımıştık, şimdi bize “yas” hakkında bir metinle geldi.

“Beni burada unutsalar. Perdeyi sımsıkı çekip savulsalar. Şakağımda bekleyen namluyla baş başa kalsam. Oturup kendime üzgün uzun bir çukur açsam. İçine girip uyusam. Uyudukça tenhalaşsam. Uzak olsam.” Kitabınızdaki öyküler, böyle bir yerden mi sesleniyor?
Yas tutmayı benim için mümkün kılan, dünyaya bir mürekkep lekesi olarak bulaşma cüretini bana veren yazı oldu. Bu nedenle Hah yastandır ama yazıya aittir. Demek istediğim, bir seslenme, bir ses varsa eğer ve siz bunu duyuyorsanız, bunu yazı mümkün kıldı. Yani o ses, yazınındır: Bir geri çekiliş, bir tenha, üzgün uzun bir çukur olarak yazı. Ama bir yandan da Hah’ı mümkün kılan yastı. (Bu imkânı olumlu bir şey olarak görmediğimi hemen belirteyim. Hah’ı hiç yazmamış olmayı elbette tercih ederdim.) Yani Hah, üzgün uzun bir çukura benzettiğim yastan, o tenhadan sesleniyor, evet. Ve bu bir paradoks, hiç kuşkusuz. Belki de bu sebeple ona inanıyorum. Ona tutunuyorum hatta: Tenhadan gelen ses bize kadar ulaşıyorsa, oranın tenhalığı kalır mı? Ya da hiç kimsenin bilmediği bir ormanda devrilen bir ağacın sesini duymak mümkün mü? Bu sesleniş benim için ancak yazıyla mümkündü. Ve yazı, yası mümkün kıldı. Yazarak yas tuttum ve yas tutarak yazdım. Yas da yazı da sürüyor. Çukuru yazıya değiştim. Hepsi bu.

“Aklımın çatalında makas değiştirir upuzun bir cümle, geniş zamandan geçer, mıhlanılmış zamana devrilir.” “Devr” bölümündeki anlatıcı, kitabınızın diliyle ve sizin edebiyatta seçtiğiniz yolla ilgili bir şey de söylüyor kanımca. Sonradan “ruhumdaki makas izleri” dediği, dediğiniz duygular, yaralanmalar mı sizin metinlerinizin kaynağı?
Hah’ın kaynağı olarak bu yarayı, bu makas izini gösterebilirsiniz, buna diyecek hiçbir şeyim olmaz. Ve çok haklısınız, cümleler makas değiştirirken ve dil halden hale geçerken insan da kendi seçtiği yolu, kendi yordamını eleveriyor (aslında ben size fena yakalanmışım). Ne var ki şunu söylemek ihtiyacı duyuyorum: Yazdıklarımın ve yazacaklarımın kaynağını işaret etmem gerçekten çok zor. Yara insanı gevezeleştirir, ama kekeme de eder, susturur da. Yani yarayı değil de yaranın aldığı hali, yaranın “yazı” halini, o yazıdaki o halini mümkün kılan başka bir eğilim olsa gerek. Kaynağı o eğilimin içinde aramak gerek sanki. Hatta sonucun kendisinde: üslupta. Çok kadim bir soru soruyorum aslında, saçma oluyor biraz, değil mi? Belki de sorunuzun yanıtını bilmediğim için lafı dolandırıyorum. Laf bana dolanıyor ya da.

BİRGÜL.OĞUZ6 BİRGÜL.OĞUZ4

Kitabınızdaki öykülerin, bölümlerin kahramanları gibi, anlatımınız da çeşitli ruh hallerine savruluyor diye düşünüyorum. Bu sizin öykünüz için, dinamizm olarak değerlendirilebilir, anlattıklarınızdan daha çok etkilenmemizi de sağlıyor. Fakat “huzursuz” bir okuma deneyimine dönüşebildiğini söylesem, nasıl karşılarsınız?
Bunu sakince karşılamak için elimden geleni yaparım ama çok huzursuz olurum. Hah buna sebep oluyorsa, ben de Hah’a sebep olduğum için huzursuz olurum. Ama şunu da açık yüreklilikle dillendireyim: Hah yasın ve kaybın rehabilite edildiği bir anlatı değil. Bunu en çok da onun yazarı olmaktan çıkıp okuru olduğumda kabullendim. Anlatım dili oradan oraya savruluyor, evet, çünkü yasın evreleri (yani zamanın yasa müdahalesi) oradan oraya savrulmayı şart koşuyor. Şunu söylemek istiyorum: Biz yaşamayı biliyoruz yalnızca, ölmeyi değil. Ölüm bizim tahayyül ve idrak gücümüzü aşıyor, belki de tam o noktada bize hayatı veriyor: Bir huzursuzluk ve kriz olarak hayat. Tutturduysak da bir yol, hani sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi, buradalığımız ve şimdimiz varıp varacağımız en gerçek yermiş gibi, yani varsa bir huzurumuz, onu bizden çekip alıyor. Gündelik hayatımızın konformizmine korkunç bir taş fırlatıyor. Bu iyi ve güzel değil, ama gerçek. Hah bu korkunç taşı ne kadar taşıyor, bu taşın gündelik hayatın diline fırlatılmışlığını ne kadar üstleniyor, ona ne türlü bir yanıt veriyor, bilemiyorum, gerçekten. Bunu bilmek zaten benim haddim değil. Ama ben o taşı göğsüme yedim ve sonrasında da Hah’a sebep oldum.

“Su Ruhu” bölümüne geldiğimizde “makas değiştiren cümleler”iniz bizi hüzünlü bir yere, ölüme taşıyor. Diliniz sakinleşiyor, resim daha da canlanıyor. Ölümden bahsetmek, ölümü yazmak, bir yazar olarak sizi nasıl etkiliyor?
Bizler ölümü hasıraltı eden insanlarız. Gün geçtikçe ona tahammülümüz azalıyor. Karanlığı itekleye itekleye kente eklenen her ışıltının, amansız ve ölümsüz birer fallus gibi yükselen her gökdelenin, artık sağlık terörü olarak gördüğüm her türlü ömür uzatma ve yaşlanmayı durdurma diyetinin, şimdimizi ve buradalığımızı bir tüketim cinnetinin içine mıhlayan zihniyetin (bu liste sonsuza dek uzayabilir) ölümü hasıraltı etme eğilimimizden, konformizmimizden, gündelik hayatın faşizmini değiştirilemez ve mutlak bir dil olarak içselleştirmişliğimizden kaynaklandığını düşünüyorum. Mezarlıkları kentin dışına atan ve ölüyü, müntehiri, deliyi, yoksulu, hastayı ve yaşlıyı yok sayan bu akıl, ileri kapitalizmin aklıdır; içine fırlatıldığımız dil, onun dilidir; bize, bir karınca ölüsü görüp de “Ne olmuş?” diye soran çocuğa “Karınca uyumuş!” dedirten, bu dile aşinalığımızdır. İçinden ölüm fikri çekilmiş bir hayatın “hayat” olup olmadığı ise ayrı bir soru elbette. Nereden bakarsanız, kof bir tekrarın içine tıkılmış haldeyiz, kendi ölümümüzü bile ölemiyoruz, tıbbın tanımladığı hastalıkların tanımlı ölümünü binlerle ölüyoruz. Buradan bakınca ölümden söz etmek bence siyasi bir eylemdir. Bizi yaşamasızlığımızdan çekip çıkarır ve bizi hayata geri verir. Ölümden söz etmek beni hayata yaklaştırıyor, kendi ölümlülüğümü her kabullenmeye çalıştığımda hayatta olduğumu fark ediyorum. Ölüm ve hayat birbirinin karşıtı değildir bence. Onlar birbirini dışlarsa, her ikisi de imha olur. Yaşayamadığımız gibi, ölemeyiz de.

BİRGÜL.OĞUZ3

İlk kitabınız Fasulyenin Bildiği’yle katıldığınız edebiyat gündemi, size neler hissettirdi? Bu kitabınızın –sizde, okurda– yarattığı etkiden mutlu musunuz?
Fasulyenin Bildiği’nin edebiyat gündeminde sanırım pek bir yeri olmadı ama aile gündeminde bir hafta on gün kadar bir saltanatı oldu ve çok güzeldi. Sonra bir dolmakalemim oldu. Çok güzel bir kalem gerçekten.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat okudunuz. Yüksek lisans teziniz, “Oğuz Atay’da Yazarlık Kurumunun İflası ve Edebi İntihar” başlığında… Oğuz Atay’a ilginiz, onun edebiyatıyla bağınız hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Oğuz Atay Türkçe edebiyatta gecikmiş modernliğe, entelektüel dilin iğdiş edilmişliğine, hakikatin ciddiyet kalıpları içinde nasıl da ucuzlaşıp yozlaşarak gülünçleştiğine, mevcut değerlerin sahteliğine ve yazarlık kurumunun tam da bu nedenlerle iflas edişine tanıklık eden, bu cüreti gösteren, buna yazıyla yanıt veren en antikorformist, en huzursuz, en krizli kalemdir bence. Bu “en”leri, onun muadillerini ve onu aşanları yok saymadan sıralıyorum elbette. Yani bu söylediklerimden onu kutsadığım, zaten mitik hale gelmiş portresine bir kutlu renk daha eklemeye çalıştığım anlaşılmasın. Tam tersine, onun başkalarının dilinin parodisinden ibaret kalmış dilini, “azgelişmiş bir babanın azgelişmiş evladı” oluşunu, kendi yetimliğini üstlenişini seviyorum. Bizi yetim bırakmamış bir yetim olduğu için onu seviyorum.

Zaman zaman şarkılar ve türkülerden sözler imdadınıza yetişmiş, bu sözlerle bağlamışsınız cümleleri… Müzikle ilginiz ne kadar, nasıl bir katkı yapıyor size şarkı sözleri, şarkılar?
Hah’ta gönderme yaptığım şarkı, marş ve türküler ben büyürken, yani çocukluktan erişkinliğe geçerken bana eşlik etmiş parçalar. Onlara ne kadar maruz kaldığımı ve onları ne kadar dinlediğimi ayırt etmek şimdi benim için oldukça güç. Ama eğer metin içre bir gönderme trafiği kuracaksak, özellikle sosyolojik bağlamda, söyleyeceğim çok şey var: O şarkılar, marşlar, türküler bizi de yazdı, ne de olsa.

HAH / Öykü / Yazar: Birgül Oğuz / Metis Yayınları / Metis Edebiyat Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen / Kapak Resmi: Andrew Whety / Kapak Tasarımı: Emine Bora / Birinci Basım Ekim 2012 / 86 Sayfa

Birgül Oğuz;  1981’de doğdu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitenin Kültürel İncelemeler yüksek lisans programından “Oğuz Atay’da Yazarlık Kurumunun İflası ve Edebi İntihar” başlıklı teziyle mezun oldu. Çok sayıda öykü, deneme ve çevirisi Varlık, Notos Öykü, Remzi Kitap, Radikal Kitap, Roman Kahramanları, Parşömen, Birikim ve Felsefe Logos gibi dergilerde yayımlandı. Fasulyenin Bildiği (Varlık Yayınları, 2007) adında bir öykü kitabı var.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.