‘Kadınlarım için bir masa kurdum ve elimdeki kağıtları iyice kardığımdan emin olduktan sonra dağıttım.’

 

“Ayakların altında olduğu rivayet edilen cennet ile burnumuzun dibindeki sahici cinnet arasındaki mesafe nedir? Ev hanımı, ev kadını, ev kızı ya da ev anası; yaşam alanı “ev” olarak tanımlananların asgari müşterekleri bir devrime yol açabilir mi? Dibi tutmuş tencereler, kenarı sökülmüş perdeler, ovulmaktan aşınmış yüzeyler dile gelse, görünmeyen emeğin destanı yazılabilir mi? Birgül Özcan, Ev Anası’nda zekası, hüneri ve emeği ile hapsedildiği alanları aşan, kalıplara, slim fit bedenlere, hanımlık müessesesine sığmayıp taşan kadınları esprili ve gerçekçi bir üslupla anlatıyor.” Birgül Özcan’la Ev Anasını mayıs ayında konuştuk aslında. Araya o kadar çok “şey” girdi ki, yayımlanmasını hep öteledim. Baktım olmuyor, sonuna kadar beklesen de olmayacak, yayıma hazırladım. Size ulaştı, zaten ulaşmasa da olmazdı.

Anlatıcı Nur’un kendisini tanıttığı ilk bölümde yaşı, aldığı eğitim ve ithaf kısmındaki dil ve Nur’un anlatım biçemi açısından sizinle ortak noktaları bulmak olası. Ev Anası’nın bir ilk roman olması sebebiyle, karakterden hem fazla uzaklaşmamayı hem de onunla aranıza mesafe koymanızı sağlaması açısından birkaç ufak oyun oynadığınızı söyleyebilir miyiz?
Öncelikle ve özellikle belirtmek isterim ki bu metindeki karakterlerin hepsi benden bir parça taşıdığı gibi hiçbiri için -anlatıcı karakter dahil-, “Bu benim,” diyemem.  Oyun demişken, bir itirafta bulunayım. Kitabın adı için Kanasta mı olsa diye düşündüğüm ve bu oyunu kitaba yakıştırdığım  olmuştu. İskambil kağıtlarıyla, oyunla aram pek iyi değildir ama kanastanın kelime anlamı için yedi parçalı olan kanas isimli tüfekten geldiğini okumuştum ve kitap yedi parçadan oluşuyor.  Kadınlarım için bir masa kurdum ve elimdeki kağıtları iyice kardığımdan emin olduktan sonra dağıttım. Sonra yavaş yavaş yerde biriken kağıtlar kendi kendilerine kanastalar oluşturmaya başladı.  Yazdığım metindeki karakterler ben yazıya oturduğum anda teker teker gelip kendini yazdırdı. Öznel anlatı tuzaklı, tehlikeli bir yol. Aslına bakarsanız ben erken yaşta, sevdiğim tüm yazarlarda, hangi kurguyla ne anlatırlarsa anlatsınlar yolda hep kendilerinden ve hayatlarından kırıntılar bıraktıklarını gördüm. Onların yolunu takip etmemem gerektiğini, kendi yolumu bulmam gerektiğini de bu kırıntılarla anlayıp, yolumu bulmak için nasıl bir yöntem kullanmam gerektiğini de sayelerinde öğrenmiş oldum.


Ev Anası, baştan sona ev anasına dönüşmüş bir kadının ağıtı olarak da okunabilir. Nur, dönüştüğü ev anasının içinde bulunduğu koşullara direnebilmek için tahammül çemberini mizah ile mi genişletiyor dersiniz?
Tahammül çemberi… Tahammül güzel kelime. Taşımak anlamına gelir, arapça kökenlidir aslında ama ‘taşımak’ın da içinde taş oturmuş bana bakıyor.  Yani kitapta da dediğim gibi taşıdığınız taşlar gövdenizden ağırsa, sessiz düşleseniz de sesli düşüyorsunuz. Taşlar taşınamaz hale gelince tahammülfersa bir hal alıyor. Koşullara direnmek için aslında çemberi elinize testere alıp kesebilirsiniz, üzerinden neşeyle atlayabilirsiniz, yok sayabilirsiniz… Ben çemberden ziyade eşik olarak düşündüm bunu. Dayanma eşiği, tamammül çemberi… Bunlar hep aşılması, atlatılması gereken sonrasında sakin bir limana varılabilecek, durgun bir denize dökülecek nehirler değil aslında. Tahammül edilen bir durum varsa taşınan yükü indirip hamallığı bırakmaktan yanayım ama Nur, sarkazma başvuruyor. Çaresiz, güçsüz hissettiğimiz ve başa çıkamadığımız durumlarda ne kadar mutsuz, zayıf ve yorgun olduğumuzu saklamanın en iyi yolu bazen sarkazmdır.  Bu tıpkı ortamdaki en şişman kişinin aynı zamanda o gurubun en komiği  oluşuna benzer. Bu tesadüf değildir, aslında o kişi komik falan da olmak istemiyordur. Kendini bedeni yüzünden bir sıfır yenik hissediyordur, çirkin hissediyordur ve şartları eşitlemek için iyi bir hamle yapmak, dikkat dağıtmak, en azından herkesi güldürmek zorundadır. Bu psikoloji onu komik olmak zorundaymış gibi korkunç bir hisle kuşatır. Güzelseniz, keyfiniz yerinde, hayatınızda her şey yolundaysa neden mutluluğunuzu göstermek zorunda hissedesiniz ki? Eksiği saklamak isterken hep fazla mesajı vermek isteriz ve bunu abartınca aslında farkında olmadan eksik diye bağırmış oluruz. Cenazelere bakın… En olmadık yerde, kenarda köşede kıkırdayan, ölünün yakınını güldürmeye çalışanlar vardır. Koşullar ağırlaştıkça, hafiflemek isteriz ve bunu mizahın dozunu artırarak yaparız çoğu zaman.

Kazandığı ilk ödülü babasına gösterdiğinde, beklediği hevesli etkiyi yaratamayınca Nur o ödül heykelciği için şunları hatırlıyor: “O kristal heykelciği kitaplığa fırlattım. Annem o kırıkları topladı, çöpe attı, birlikte ağladık, sonra da oturduk, plaktan Zeki Müren dinleyip, karpuz çekirdeği yedik.” Nur’un yaşadığı ilk travması bu ve bunu dişil bir içgüdüyle atlatmaya çalışıp onu yakasında bir travma olarak taşımaya devam ediyor hayatı boyunca sanıyorum, yanılıyor muyum?
Muhtemelen taşımaya devam edecek, psikanaliz böyle diyor çünkü. Çocuk konuşmayı ve kültürü öğrenmeye başladıkça süperego’su gelişiyor, büyüme aşamalarının her birinde kültürü (babanın dilini), normları, sembolleri, kuralları, yasakları öğrenip içselleştiriyor. Vicdani yapısı gelişen çocuk, çevresi tarafından kimi zaman onaylanır, kimi zaman onaylanmaz. Bahsettiğiniz hevesli etki aslında Nur’un onaylanma ihtiyacı ve bu ihtiyaç erken yaşlarda bu tür bir travmayla karşılıksız kalınca, ruhunda elbet hasara sebep olmuştur.

image

Kitaptaki tam zamanlı genç ev analarına baktığımızda aslında hepsinin bir mesleği olduğunu ama yapamadığı için, bazılarının da çalıştığı işten fiziksel özelliklerinin değişmesiyle birlikte uzaklaşmasıyla ev anasına dönüştüğünü görüyoruz. Kadınlar için mesele nasıl oluyor da bu noktaya geliyor? Çalışamamaya, çalıştığı işte tutunmaya çalıştıkça da Nur’un dergicilikte başına geldiği gibi “kaçıp gitmesine” neden oluyor?
Nasıl oluyor da bu noktaya geliyor sorusunun cevabı sır değil. Yıllar önce bir iş görüşmesinde, evli olduğumu ve gece mesaisine kalmayı tercih etmediğimi söylediğimde şöyle bir soruyla karşı karşıya kalmıştım: Peki, boşanmayı düşünmez misin? Şaka değil, ciddi ciddi bunu sordular bana. Yalnızca iş hayatında, sokakta  değil, salt kadın olmanın bile zor olduğu bir ülke burası. Kitaptaki kadınlar bu ülkede yaşıyor, haliyle artlar hepsini farklı yerlerden kuşatmış. Uzaklaşmamış, uzaklaştırılmışlar aslında. Kaçıp gitmemiş hiçbiri. Aralarında hali hazırda çalışan tek kişi Kamuran Teyze ve o da mutsuz aslında. Nur mesleğini seviyor; yazıyla zaten duygusal ve hayati bir bağı var, dolayısıyla inanmadığı şeyleri yazmak, dürüst bulmadığı ve kendince ahlaklı olmayan bir şeyi yapmak istemiyor. Bir çivi daha çakmak istemiyor, hatta kendince o panoyla delik açıyor. Sevda da kaçmamış ama ona dayatılan şartları kabul etmemiş. Kamuran Teyze karakteri ihtiyaçtan satılık tabelasıyla bile empati kuran bir kadın mesela.  Bu kadınların ortak tek noktası şefkat ve merhamet duyguları. İş hayatında cv’nizde asla ama asla yer almaması gereken zaaflar… Merkel’in bile testesteron iğnesi yaptırdığı söylencesinin gezdiği bir dünyada kadın hormonlarıyla var olmak istemek kolay değil elbet. Çalışmaktan kastınız ise bordrolu çalışmak sanırım, çünkü  çalışmıyor değiller, hepsinin ev içinde görülmeyen, yok sayılmak istenen emeği var.

Nur, apartman panosuna asıp komşularıyla paylaştığı yazılarından birinde Virginia Woolf üzerine düşüncelerini açıklıyor. Nur, Virginia Woolf’un feminist duruşunu sahici bulmadığı için mi yazıyor böyle bir yazıyı yoksa yazdıklarını yalnızca apartman panosuna asan bir kadının kıskançlığı mı gizli o yazıda?
Her ikisi de değil bence.  En azından ben yazdığım karakterin bu konuda kıskançlık yaptığını yahut yazarın sahiciliğinden şüphe duyduğu için bu eleştiriyi yaptığını düşünmüyorum. Pano bir müdanasızlık nişanı Nur için. Panoyla sorunu yok. Orası onun kurtarılmış bölgesi. Woolf’ta sahicilik değil, bazı noktalarda tutarsızlık sorunu olduğunu düşünüyor Nur, ki kendisi de pek tutarlı bir karakter değil zaten ama yazdığım karakterin davranışlarının, düşüncelerinin hikaye bütününde tutarlı olmasına çabaladım.  Bu konuda aslında bir açıklama yapsam iyi olacak, çünkü  bazı Virginia Woolf hayranları ciddi ciddi sinirlenmiş. Kızdıracağımı biliyordum aslında. Tatlı tatlı kaşımayı seviyorum ve hoşuma da gitmiyor değil, çünkü böyle bir sorunumuz var ve ben üstüne gitmeyi seviyorum.  Düşünceleri bile putlaştırabiliyoruz ne yazık ki. Oysa düşünceler tartışılır, kitaplar tartışılır. Kaldı ki tartışan bir yazar değil, bir kitap karakteri. Nur ile aynı fikirde olmadığım noktalar var elbette. Hatta bence Nur onun kitaplarını okusa, kesinlikle özdeşim kurardı diye düşünüyorum. Belki bu yüzden Kamuran Teyze elinde Dalgalar ile geldi kapıya. O da aynı şeyi düşünmüş belli ki. Nur bir karakter. Pasif agresif karakterli, içselleştirilmiş öfke sorunu olan bir kadın. Depresyonda. Aşırı genelleme, kişiselleştirme, zihinsel filtreleme gibi, bariz depresyon semptomları var. Dolayısıyla düşünce ve davranışlarını bu bağlamda değerlendirirseniz, baktığı yerden gördüğü, gayet tutarlı.  Okur olarak, idealize edilmiş kahramanları aklı başında nasihat veren hikayeler değil, gerçek karakterleri olan hikayeler okumaktan keyif alıyorum.  Woolf üzerinden ev içi emeğin hiçe sayılmasını, şartları yazıya hiç uygun değilken bile yazarlığa gönül vermiş çocuklu bir ev anası bakışıyla yazdım.


Kitapta, derin mizahın içerisinde birçok siyasi ya da önemli meseleye de gönderme var. “Yahu daha şuradan bakkala ekmek almaya gidip, evimize sağ dönemiyoruz,” bunlardan belki de en belirgin olanı. Nur üzerinden değerlendirmenizi istersek, bir kadını nasıl yaralıyor böylesi bir mesele? Bir kadın, nasıl oluyor da “delirmeden” direnebiliyor böyle bir durumda?
Delirmiştir belki de. “Hakkıyla delirirsen, inan bana hayatta kalarak da ölebilirsin ve herkes yaşadığını sanır. Hayatta kalmayı bir çeşit yaşam belirtisi sanan ahmaklar var. Ben diyeyim, yaşayan insan diye bir şey yok… Ölüler ve hayatta kalanlar var. Madem öyle, bu delirme işini de bu kadar abartmak anlamsız. Hem delirmek öyle toptan, öyle peşin, öyle birden olacak iş değil,” diyor ya Nur kitapta. Bak işte bu konuda onunla aynı fikirdeyim. Nihad Siris, “Toplumun delirmişse şayet, aklının artık sana yararı olmaz,” demiş. Direnmek akıl sağlığımı korumaya çalışmaksa, direnmiyorum çünkü utanıyorum bu durumdan. Tüm bu olup biten arasında sakin kalmak, hiçbir şey olmamış gibi gündeliğe dönmek imkansız. Her ne kadar kitaba koymasam da blogda hala duran 522 isimli bir yazım var. Berkin’in cenazesinden döner dönmez yazdığım… Evine sağ dönenler de artık sağ kalmıyor aslında, yalnızca hayatta kalmak denen iple her gün kendini yarına asıyor. Ceylan’ın ölmeden, evden çıkmadan önce annesinden makarna istediğini okuyunca, çocuğunuzun önüne koyduğunuz makarnadan, Berkin’den sonra yediğiniz ekmekten, Uğur’dan sonra 23 Nisan’da çocuğunuzun fotoğrafını paylaşmaktan, Nuh’tan sonra sokakta çocuğunuzla oynadığınız kar topundan utanıyorsunuz. Klişe olacak ama bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Geri dönüşü olamaycak şekilde çürüyor, çağrışımlar kirleniyor ve biz de eksiliyoruz. Bizden geriye kalan da bu işte…

Bu meseleden hareketle, Gezi Parkı dönemi yaşananlar ne kadar sızdı bu romana? Bir “ev anası” olarak siz ve karakteriniz Nur ne kadar etkilendi o dönem yaşananlardan?
Nur kitapta, “ Ben yapmayacağım aşure. Canım ne zaman isterse, o zaman yapacağım, zaten halimiz ortada. Günü mü kalmış aşurenin? Kerbela aynı Kerbela, Ali İsmail aynı Ali İsmail. Memleket önünden ayakkabı eksik olmayan taziye evi… Ne ölümüz eksiliyor, ne yasımız. Küfretmekten kafir oldum. Kimse bana karanlığa küfür edeceğine bir mum da sen yak demesin, kiliseye döndü içim,” diyor.  Akiller apartmanı sakinelerinden, olsa olsa altın günü lobisi olur. Faizle borsayla işleri olmaz. Muhtemelen cama kapıya çıkıp, tencere tava havasıyla çapulculara eşlik ettiler. Nur onları örgütlemiştir, keki böreği dondurma kutularını doldurup, çocukları kaynanaya bırakıp parka gitmişlerdir.

Hayatıma da, romana da sakin sakin yürüyen, sızan  bir çatlak yahut  etkilendim diyebileceğim cılızlıkta bir suhulet yok maalesef.  Genellikle izdüşümü sızıntı değil, infilak…

image

Ev Anası / Yazar: Birgül Özcan / Sel Yayıncılık / Roman / Genel Yayın Yönetmeni: İrfan Sancı / Editör: Öykü Özçinik / Kapak Tasarım ve Teknik Hazırlık: Gülay Tunç / 1. Baskı Şubat 2016 / 115 Sayfa

Birgül Özcan, 1984 yılında İzmir’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-Sinema TV Yayıncılığı Bölümü’nü bitirdi. Reklam ajansları ve dergilerde metin yazarlığı, editörlük yaptı. Ev hanımlığı sektöründe tam zamanlı ev anası olarak hizmet vermektedir. Ev Anası, yazarın ilk kitabıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.