Birinci Kötü Adam – Miranda July

 

“The Future (Gelecek) ve Me and You and Everyone We Know (Ben ve Sen ve Diğerleri) gibi kendisinin yazdığı, yönettiği ve oynadığı filmlerle Sundance ve Cannes gibi film festivallerinden ödüllerle dönen Miranda July, konuşan kediler ve dans eden tişörtlerin hiç de garip karşılanmadığı o harika evrenini edebiyata taşıyor. Adı Birinci Kötü Adam olmasına rağmen, kahramanlarının iyi ya da kötü gibi sınıflandırmaları kesinlikle reddeden iki kadın olduğu ilk romanıyla yalnızlığı, aşkı, anneliği, ilişkileri yeniden tanımlayarak bizi şaşırtıyor, heyecanlandırıyor, büyülüyor. Şimdiden yirmi üç ülkeden okurlarıyla buluşan July, hiç kuşkusuz günümüzün en özgün sanatçılarından.” Birinci Kötü Adam’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

Arabamı doktorun ofisine doğru sürerken kendimi Phillip’in seyrettiği bir filmde başroldeymişim gibi hayal ediyordum; camlar açık, saçlarım uçuşuyor, tek elim direksiyonda. Kırmızı ışıkta beklerken, gizemli bakışlarımı önümdeki yola çevirmiştim. “Kim bu kadın?’’ diye merak ediyor olmalıydı etraftakiler. “Mavi Honda’nın içindeki bu orta yaşlı kadın da kim?’’ Ağır ağır park alanına girdim, oradan da asansöre bindim. Parmağım, sanki her gün aynı kata çıkıyormuşum gibi bir rahatlık içinde 12. katın düğmesine bastı. O parmak ki ne maceralara hazırdı. Asansörün kapısı kapandığında tavandaki aynadan kendimi süzdüm ve eğer Phillip bekleme odasındaysa yüzümün alacağı şekli prova ettim. Şaşırmış görünecektim ancak aşırıya kaçmadan; ayrıca boynumu bu kadar uzatmama gerek yoktu, adamın tavanda olacak hali yok. Koridor boyunca yüz ifadem üzerine çalıştım. Ah! Ah, merhaba! Ve işte kapının önündeydim.

JENS BROYARD KROMOTERAPİ

Kapıyı itip içeri girdim.

Phillip’ten eser yoktu.

Kendimi toparlamam biraz zaman aldı. Az kalsın arkamı dönüp dosdoğru eve gidecektim; ancak bu sefer de onu arayıp tavsiyesi için teşekkür etme fırsatını kaçırmış olurdum. Resepsiyondaki kadın bana ilk defa gelen hastaların doldurduğu klipsli bir kâğıt altlığına tutturulmuş şu formlardan verdi; bir koltuğa oturdum. Kimin tavsiyesiyle geldiğimi yazabileceğim bir alan yoktu, ben de sayfanın üzerine Phillip Bettelheim’ın tavsiyesi üzerine notunu düşmeyi uygun buldum.

“Alanında dünyanın en iyisi olduğunu söyleyemem,’’ demişti Phillip, Açık Eller yardım gecesinde. Sakalıyla uyumlu, gri kaşmir bir süveter giyiyordu. “Zürih’te ondan çok daha iyi başka bir doktor var. Ama söz konusu Los Angeles ise Jens en iyisidir, özellikle de batı yakasında. Zamanında ayağımdaki mantarı iyileştirmişti.’’ Ayağını kaldırdı ve koklamama fırsat vermeden yere indirdi. “Yılın büyük bölümünü Amsterdam’da geçiriyor, o nedenle burada baktığı hastalar konusunda oldukça seçici. Ona seni Phil Bettelheim’ın gönderdiğini söyle.’’ Doktorun numarasını bir peçeteye yazdıktan sonra dans ederek benden uzaklaştı.

“Beni Phil Bettleheim gönderdi.’’

“Kesinlikle!’’ diye seslendi omzunun üzerinden. Ve gecenin kalanını dans pistinde samba yaparak geçirdi.

Bakışlarımı resepsiyondaki kadına çevirdim; Phillip’i tanıyor olmalıydı. Belki de az evvel burayı terk etmişti ya da şu anda doktorla birlikte içerdeydi. Bunu nasıl düşünememiştim. Saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım ve muayenehane kapısını izlemeye başladım. Az sonra içeriden, kucağında bebeğiyle zarif bir kadın çıktı. Bebek, ipini elinde tuttuğu kristali sallamakla meşguldü. Anneyle bebek arasındaki bağdan daha güçlü bir bağın bebekle benim aramda olup olmadığını kontrol ettim. Yoktu.

Doktor Broyard’ın İskandinavlara has yüz hatları ve küçük, yargılayıcı gözlükleri vardı. Ben karşısına bir Japon paravanı yerleştirilmiş dolgun deri koltukta otururken, o da az önce doldurduğum formu okudu. Görünürde hiçbir asa ya da küre yoktu, ancak yine de beklentilerimi düşürmedim. Eğer Phillip kromoterapiye inanıyorsa, bu benim için yeterliydi. Doktor Broyard gözlüklerini burnuna doğru indirdi.

“Evet. Globus Histerikus.’’

Tam ona sorunumun ne olduğunu anlatmaya başlamıştım ki sözümü kesti.

“Lütfen, ben bir doktorum.’’

“Özür dilerim.’’ Peki, gerçek doktorlar “Ben bir doktorum,’’ der miydi?

Doktor sakince yanaklarımı incelerken kırmızı kalemiyle elindeki kâğıdın çeşitli noktalarını işaretlemeye başladı. Kâğıtta bir yüz resmi vardı, üzerinde CHERYL GLICKMAN yazan bir kadın yüzü.

“Bu işaretler ne..?’’

“Rosacea’nız.’’

Kâğıdın üzerindeki kadının gözleri kocaman ve yuvarlaktı, oysa benimkiler gülümsediğim anda iki çizgiye dönüşür, üstelik burnum daha çok patatese benzer. Ancak şunu da eklemeliyim ki, ağzım, yüzüm, burnum hepsinin birbiriyle arasında mükemmel bir orantı var. Bugüne dek kimse bunu fark etmedi. Kulaklarımı da es geçmeyelim lütfen: Minik deniz kabukları gibidirler. Bu nedenle saçlarımı her daim kulaklarımın arkasına sıkıştırır ve kalabalık ortamlara hafifçe yan yürüyerek ve kulaklarımı gösterecek şekilde girerim. Ben bunları düşünürken Doktor Broyard kâğıttaki boynun üzerine bir daire çizdi ve içini dikkatle taradı.

“Ne kadar zamandan beri globus’unuz var?’’

“Neredeyse otuz yıldır, kırk da olabilir.’’

“Herhangi bir tedavi yöntemi denediniz mi?’’

“Bir ara ameliyat olmaya niyetlenmiştim.’’

“Ameliyat.’’

“Yumrunun kesilip alınması için.’’

“Biliyorsunuz ki o gerçek bir yumru değil.’’

“Öyle diyorlar.’’

“Genelde bu rahatsızlık psikoterapi ile tedavi edilir.’’

“Biliyorum.’’ Ona bekâr olduğumu söyleme gereği duymadım. Terapi çiftler içindir. Noel gibi. Kamp yapmak gibi. Ve hatta sahilde kamp yapmak gibi. Doktor Broyard ufak cam şişelerle dolu bir çekmeceyi açtı ve içinden, üzerinde KIRMIZI yazan bir şişe çıkardı. Gözlerimi kısarak berrak sıvıya baktım, suya benziyordu.

“Bu, kırmızı rengin özüdür,’’ dedi sertçe. Onu şüphe içinde dinlediğimi sezmiş olmalıydı. “Kırmızı, yalnızca ham haldeyken renge bürünen bir enerjidir. Şimdi otuz mililitre için ve her sabah tuvalete çıkmadan önce aynı dozda almaya devam edin.’’ Bir damla sıvıyı yutuverdim.

“Neden tuvalete çıkmadan önce?’’

“Böylece uyandıktan sonra fazla hareket etmeden içmiş olacaksınız; hareket, bazal vücut ısınızı artırır.’’

Bunun üzerine düşündüm. Bir insan uyanır uyanmaz, tuvalete bile gitmesine vakit kalmadan seks yaparsa ne olacaktı peki? Tabii ki vücut ısısı artacaktı. Eğer kırklı yaşlarımın değil de otuzlarımın başında olsaydım, tuvalete çıkmadan ve seks yapmadan mı diyecekti? Benim yaşlarımdaki erkeklerin sorunu bu, bir şekilde hep onlardan yaşlı oluveriyorum. Phillip altmış yaşlarında, o nedenle beni genç bir kadın, hatta neredeyse küçük bir kız olarak görüyor olmalı. Beni düşündüğünden değil elbette, en azından şimdilik. Ben onun için Açık Eller’de çalışan biriyim. Ama bu işlerin bir anda değişmeyeceği anlamına da gelmezdi; bugün bile olabilirdi, bekleme odasında. Ya da onu arasaydım, yine bir şansım olabilirdi. Doktor Broyard bana bir form uzattı.

“Resepsiyondaki Ruthie’ye bunu verin. Bir sonraki randevumuz için gün verdim, ancak globusunuz o tarihe kadar kötülerse, o zaman bir çeşit terapiye ihtiyacınız olabilir.’’

“O kristallerden ben de alabilecek miyim?’’ Cama asılı iplerden sarkan kristal demetini işaret ettim.

“Gündamlası mı? Bir dahaki sefere.’’

Resepsiyondaki Ruthie sigorta kartımın fotokopisini çekerken bir yandan da sağlık sigortasının kromoterapi ücretini karşılamadığını anlatıyordu.

“Bir sonraki randevunuzu 19 Haziran’a verebiliyorum. Sabah mı yoksa öğle saatlerini mi tercih edersiniz?’’ Beline kadar uzanan gri saçları gözü rahatsız ediyordu. Benim de saçlarım griydi ancak onları kısa ve derli toplu tutuyordum.

“Bilmem… Sabah?’’ Daha şubat ayındaydık. Haziran ayına gelene dek Phillip ve ben bir çift olabilirdik, hatta Doktor Broyard’ın ofisine birlikte gelebilirdik, el ele.

“Daha erken bir tarihe almam mümkün mü?’’

“Doktor yılda yalnızca üç defa bu ofiste oluyor.’’

Bekleme odasına göz gezdirdim. “Bu bitkileri kim suluyor öyleyse?’’ Eğilip, parmağımla eğreltiotunun toprağını kontrol ettim. Islaktı.

“Burası aynı zamanda başka bir doktorun muayenehanesi.’’ Önünde duran kartlığı işaret etti; içinde biri Doktor Broyard’a, diğeri Doktor Tibbets’a ait iki deste kartvizit vardı. Topraklı parmağımı değdirmemeye çalışarak her birinden birer tane almaya çalıştım.

“Dokuz kırk beşe ne dersiniz?’’ diye sordu, bir kutu ıslak mendili bana uzatırken.

(…)

Çevirmen: Doğacan Dilcun Doğan

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.