Bizans’a Yolculuk – Maureen Freely

 

“1960’ların başı İstanbul. Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’ye, Sovyetler Birliği’nin ise Küba’ya nükleer başlıklı füze yerleştirmesi ile başlayan gerilim, dönemin iki süper gücünü karşı karşıya getirmiş, geri sayım başlamıştır. İstanbul’un bohem bir köşesinde ise bu unutulmaz geceye kendilerine yakışacak şekilde tanıklık etmek isteyen bir grup özgür ruh, düzenledikleri Dünyanın Sonu Partisi’nde piyano başına toplanmıştır. Piyanoda Baby, kendisini söylediği şarkının büyüsüne kaptırmış Grace, üç tekerlekli bisikleti üzerinde kahkahalar atan ressam Hümeyra, şallar arasında gizlenen Sergey, ve piyanonun altına saklanmış, geldiği bu yeni ülkeye ve tanıştığı bu yeni insanlara dair tüm detayları hafızasına kaydetmeye kararlı küçük bir kız: Mimi. 27 Ekim 1962’de, gece yarısına bir kala, efsanevi bir fotoğraf karesinde böylece yakalanmış bir an: Sanki sadece o gecenin değil, Mimi’nin kendi soğuk savaşının da tanığı. Sait Faik Abasıyanık, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Orhan Pamuk gibi yazarların eserlerini İngilizceye kazandıran bir çevirmen ve aynı zamanda yetkin bir yazar olan Maureen Freely, bir devrin İstanbul’unda yaşananları ve şehrin capcanlı portresini bir çocuğun gözlerinden yansıtıyor.” Bizans’a Yolculuk’tan okuma parçası yayımlıyoruz.

Altın renginde yer döşemeleri ve üzerlerinde tek bir toz tanesi bile olmayan, cilalanmış, el yapımı objeler ile çevrelenmiş bu muazzam odanın ortasında duruyorum ve artık odada olmayan, eski eşyalardan oluşan o karmaşanın yasını tutuyorum… Dürülerek kaldırılmış halıların, bir kenara çıkarılıp atılmış yüksek ökçeli ayakkabıların, havada dalgalanan sigara dumanı bulutunun, içerisinde çileklerin yüzdüğü punç kâsesinin etrafında bir girdap gibi dönen kahkaha seslerinin…

Bir kez daha sevgili arkadaşım Dora’nın neden tüm bu zahmete girmiş olabileceğini merak ediyorum… Acaba şu şalları eski jozefin koltuğun sırtına bu kadar hoş bir şekilde boydan boya sermek onun fikri miydi?  Koltuğun yanında duran bakır vazodaki tavus kuşu tüyleri, yıllarca içinde biriken içki artıkları yüzünden mi kurumuştu sonunda? Veya kısa kuyruklu piyanonun orada siyah kadife kapüşonun altında hâlâ bir Beethoven büstü var mıydı?

Neredeyse karşımdaki duvarın tamamını kaplayan annemin fotoğrafının önünde duruyorum; elli yıl önce, dünyanın neredeyse sona ereceği bu odada, aynı piyanonun yanı başında… Bu fotoğrafın her bir çizgisini, gölgesini ezbere biliyor olmam gerekiyor fakat bir boşluk var; sanki siyah, sonsuz bir çukur. O akşamüstü arabayla şehre inerken sahil yolu boyunca geçtiğimiz gemiler, dükkânlar sanki tek tek hafızamda yeniden canlandı, sonra köhne merdivenlerde somurtup oturarak boşa harcadığım her dakika… Fakat Dora’nın ellerde savrulan sigaralardan beni koruyarak, büyüklerin kahkahaları eşliğinde eğilip bükülerek beni bu odadan geçirdiği ana dair hiçbir şey hatırlamıyorum.

“Peki,” diyor şimdi Dora. “Kendini bulabildin mi?”

Başı ile fotoğrafı işaret edip beni cesaretlendirmek istercesine gülümsüyor. Odanın ortasında, bulunduğumuz noktadan altındaki yazıyı okumak mümkün olmasa da Dora’nın fotoğraftaki herkesin adını nasıl olup da bildiğine ya da fotoğrafın 27 Ekim 1962’nin Cumartesi günü, gece yarısına bir dakika kala çekildiğinden nasıl bu kadar emin olabildiğine hayret etmekten vazgeçip kompozisyonun tadını çıkarmaya karar veriyorum: Koyu renk, örümceğe benzer elleri ile tuşlara doğru eğilmiş bir adam ve küçük piyanonun üzerine, yanlarına serpilmiş bu savurgan yaratıklar… Birbirine dolanmış bacaklar, şallar ve jozefin koltuğun üzerindeki şaşkın yüzler… Uzaklara dalmış, kapüşon takmış bir Beethoven büstü… Keçi derisi giysilerini kuşanmış, yerde uzanan babam… Ters dönmüş üç tekerlekli bisikletinin gidonuna sıkı sıkı yapışmış ev sahibemiz; aynı zamanda ünlü bir sanatçı olan, Dora’nın büyük halası. Nefesi kesilmiş, bakışları anneme kenetlenmiş durumda; annem ise kolları iki yana açık, başını geri atmış şarkı söylüyor, ayağı hafifçe müziğe ritim tutuyor ve koyu renk bukleleri dans ediyor.

“Hâlâ göremiyorsun değil mi?” diyor Dora. Beni resme doğru biraz daha yaklaştırıyor ve boşta kalan eliyle, bacaklar ve yüksek ökçeli ayakkabılar arasında hayali bir yolu takip ediyor. Ve işte oradayım; piyanonun altında silik bir leke. Ellerim sanki artık orada olmayan birinin üzerine eğilmişim gibi havada sallanıyor.

Dora’ya bir Dünyanın Sonu Partisi vermenin kimin fikri olduğunu soruyorum. Elini havada, ciddiye almaya değer bir şey yok dercesine sallayarak; “Kim bilir, içlerinden herhangi biri olabilir. Nasıl olduklarını biliyorsun,” diyor.

Ona, bunu hâlâ biraz incitici bulduğumu söylüyorum.

“Tabii ki buluyorsun,” diye karşılık veriyor Dora. “Sen hiçbir zaman bohem olmadın. Ama yine de ayakta kalmayı başardın, öyle değil mi?”

Başarabildim mi, emin değilim.

Artık pencerenin yanında duruyoruz. Dışarısı fotoğraftaki kadar karanlık değil daha. Öylece duruyoruz, gemileri seyrediyoruz. Ağırlıklarıyla suya iyice gömülmüşler, tıpkı Küba’ya gizlice nükleer silah taşıyan Feliks Dzerzinski ve Sovyetler’in bundan elli yıl önce bu sulara yolladığı diğer gemiler gibi.

Dora’ya onları hatırlayıp hatırlamadığını soruyorum. Başı ile onaylıyor fakat hiçbir şey söylemiyor.

En sonunda, bu odada olmanın benim için ne kadar zor olduğunu anladığını söyleyerek sessizliği bozuyor. “Daha fazla kin gütmenin bir anlamı yok,” diyor ve ekliyor: “İşin şakaya kalır bir yanı kalmadı artık. Çocukluğumuzda sahiplendiğimiz o sapkın ama küçük ve güzel yer yok artık. Bize kalan tek şey, bu oda.”

Birbirimize veda etme vakti geldiğinde, mantığını anlamakta zorlansam da, Dora’nın fısıldayan, telaşlı, beni alıp eve götürmek istermişçesine çınlayan sesinde bir teselli buluyorum. Sahillerini sadece sokak lambalarının aydınlattığı İstanbul masmavi bir alacakaranlığa karışırken, Dora’nın ağzından çıkan sözcüklerin üzerime yağmasına izin veriyorum. Tarihi Yarımada’daki bütün sarayların, camilerin ışıkları bir bir yanarken, annemin söylediği bir yalanla tüm dünyamı nasıl da aydınlattığını hatırlıyorum.

Annemin yalanları

Yalanlar her anlatışında değişirdi, belki de benim gibi çok soru soran bir çocuğun ikna olabilmesi için böyle olmak zorundaydılar. Ama annemin ilk ve en yaratıcı yalanı, bir kelebek ile ilgiliydi ve içlerinde en az değişen de oydu. Hikâye hiç şüphesiz, 1938 kışında bir pazar akşamüstü, Brooklyn’in kahverengi kumtaşından yapılmış binalarının birinde geçiyordu. Küçük bir kız, fırında pişmiş bifteği kibar fakat kararlı bir şekilde reddettikten sonra babasının koltuğuna oturmuş, hülyalara dalmıştı; sebebini bilmese de mutlaka İtalyanca olduğunu düşündüğü bir dilde söylenen  bir melodiye kendini kaptırana kadar radyo kanalları arasında dolaşıp durmuştu.

İsmi Grace olan bu kız 1938 kışında henüz dokuz yaşındaydı ama bu yaşına dek o kadar çok radyo dinlemişti ki, söylenenlerden tek kelime dahi anlamasa bile, şarkıyı söyleyen tenorun çaresiz bir sıkıntı içerisinde olduğunu, bocaladığını hatta belki cehennemin kıyılarında dolaştığını seziyor, söylediklerini canı gönülden hissediyordu. “Pencereden dışarı bak,” diye yalvardı adam. “Gözün gördüğünden çok daha fazlası var bu dünyada. Sokağın karşısındaki kumtaşı binada oynaşan ışıklar sadece bir yanılsama. Bu yüzden lütfen, onları aşsın gözlerin. Ufku ara, çünkü onun ötesinde uzanıyor kaderin.”

Şarkıcının ismi bir sır olarak kalacaktı, çünkü Grace’in daha adının arya olduğunu bile bilmediği bu melodinin sonundaki anonsu duyar duymaz tüm aile, bir koro gibi hep bir ağızdan spikerin sesini bastıracaktı. “Şu gürültüyü kapat!” diye bağırdı Grace’in aşağı katta oturan halası. Hala elleriyle kulaklarını kapatırken diğerleri de kahkahalarıyla ona destek oluyordu. İşte bu yüzden Grace’in önce kıstığı radyonun sesini yavaş yavaş tekrar açtığını fark etmediler. Bu sayede Grace, bir sonraki şarkıcının hayat hikâyesini duyabilecek ve onu bağrına basarak benimseyip kendi geleceği için kopya çekeceği bir malzeme olarak kullanabilecekti.

Zira bu ikinci soprano, Brooklyn’de Grace’in o an oturmakta olduğu evin birkaç sokak ötesinde açmıştı hayata gözlerini. Fakat sonradan Grace’in çevresinde üzerine titrenerek büyütülmüş kimsenin cesaret edemeyeceği bir şey yapmış ve tam olarak Grace’in olduğu yaşta, ailesini Brooklyn’in kahverengi güvenli sokaklarını terk  edip onu Güney Amerika’nın tüm büyük başkentlerine taşıyacak büyük bir maceraya atılmaya ikna etmişti. Ve adım attıkları her şehirde şan eğitimi almıştı. Üniversiteye gitmek yerine Atlantik’i geçmiş, Roma ve Paris’in büyük seslerinden dersler almış ve ardından da Julliard Müzik Okulu’na gitmek üzere doğduğu şehre geri dönmüştü. Ve işte oradaydı, radyoda Metropolitan Opera Seçmeleri’nde.

Spiker, “bu etkileyici ve genç yeteneğin” Paris’te yaşanan bir gençliğin tüm keyiflerini sesinde taşıdığını söylediğinde Grace şarkıcının ruhunun bir parçasını Paris’te bıraktığını biliyordu: O günlerden aldığı hazzı şarkılarında yaşatmak, nefes alabilmesinin tek yoluydu artık. Fransızca söylendiğini düşündüğü bir düet olan üçüncü şarkıyla beraber Grace sis perdesinin ardındakileri kavradı. Dilleri ne olursa olsun bu soprano ve bu tenor tek bir ses olarak söylüyordu şarkılarını. Korkmadan hayatı kucaklamaya teşvik ediyorlardı onu; kişinin kalbini açık tutarak yaşaması her şeye değerdi.

Düetin hikâyesi çöldeki bir vahada geçiyordu. Tenor genç bir keşiş, soprano ise çok yakın bir gelecekte manastıra kapanacak masum bir bakireydi. Gerçek duygularını açığa vurmak yerine ellerini ve dudaklarını vahadaki suya daldırmaktan bahsediyor, bunun şarkısını söylüyorlardı. Eller ve dudaklar, diye düşündü Grace. Acaba ona öğretmenlik yapan rahibeler de hiç ellerini ve dudaklarını suya daldırmış mıydı? Ertesi sabah, bu soruyu da yanına alarak okulun yolunu tuttu. Pencerenin dışında uzanan kahverengi kumtaşı binalara ve onların ötesini görmeyi becerebilirse arkalarında belirecek diğer bina sıralarına baktıktan sonra gözlerini yukarıya, gökyüzünde asılı duran soluk limon sarısı güneşe doğru kaldırdı. Olabildiğince dikkatle bakıyordu ki güneş, acemice tutturulmuş kartondan, yuvarlak bir sahne dekoru gibi olduğu yerden kaydı. Gözleri dışarıdan sınıfa doğru döndü: Sıralar halinde masalar, dimdik oturan kızlar, aynı tarz beyaz kurdeleler ile tutturulmuş saç örgüleri, kızılcık sopasını kara tahtaya vuran içi geçmiş bir rahibe; her şey çok yüzeysel göründü gözüne.

Belki de babasının bir radyo tamirhanesi ve her duyduğunu çalacak bir kulağı olduğundan, hayat Grace için o ana kadar hep ragtime müziğinin etkisinde akmıştı. Babası birkaç standart bas akorduna hâkimdi ve bir sefer duysa dahi, herhangi bir melodiyi bu akorlara ekleyebiliyordu. Havaların güzel olduğu pazar günleri, ailecek arabaya biner ve annesinin en yakın arkadaşının eşinin kiraladığı balıkçı tekneleriyle dolup taşan Sheepshead Bay’e giderlerdi. Evlerinin biraz aşağısında bulunan yolda ise Max’in Yeri adında piyanolu bir bar vardı. Eğer babası çalmaya ikna olursa, iki aile de eşlik etmek üzere piyanonun başına toplanırdı ve viski sodalar tazelenirdi; o andan sonra ödevi olduğunu söyleme cüretini gösterecek çocuğun ise vay haline… Grace ragtime’a olan tutkusunu asla kaybetmedi. Fakat operaya terfi edince, ragtime ona olduğu yerde sallanan bir beşiği hatırlatır oldu.

Grace’in babasının zaman zaman araya birkaç hüzünlü notanın karışmasına izin verdiği de olurdu ama etrafta solan birkaç ruh olduğunu görür görmez tekrar kıpır kıpır bir şeyler çalmaya dönerdi: Oh You Beautiful Doll veya I Never Tell a Lie gibi… Müzik kulağı olmasına rağmen belki de bu yüzden operaya düşkün değildi. Babası Grace’in üzerine titrerdi. Ama Grace’in fırınlanmış biftek yememe konusundaki direnişi kadar neden yemediğini bir türlü söylemeyişi de onu deli ediyordu. Bu yemeğe düşman kesilmesinin altında yatan asıl gerçek, babasının eve gelen bir misafire, “Ailenin aşçısı olarak her pazar bunu pişiririm, çünkü en küçükle en büyük buna bayılıyor,” dediğini duymuş olmasıydı. Misafir Grace’i sorduğunda ise, babası ona şu şekilde cevap vermişti: “Grace mi, o ne olsa yer.”

Babasına bunun onu nasıl kızdırdığını, öfkesini nasıl kabarttığını asla söylemedi. Ve tıpkı operadaki gibi, fırınlanmış biftek konusunda da sessizlik çok etkileyici bir silahtı, bu sebepten ev halkının kulakları azıcık ağrısa da çok geçmeden ailesi Grace’in haftada bir opera dinleyebileceğine karar verdi. Genellikle bu, cumartesi geceleri ailelerin dinlemesine uygun görülmüş, bir saat süren uyarlama eserlerinin sunulduğu Chicago Radyo Tiyatrosu olurdu. Gönüller kırılmasın diye yeniden elden geçirilen bazı istisnalar dışında çoğu eser “onlar ermiş muradına” diye biterdi. Perde aralarında da kimse Col Robert R. McCormick’ın hantal, tarihsel derslerini dinlemek istemiyordu. Bu yüzden, spiker kimsenin umursamadığı bir savaş hakkında homurdanmasını bitirinceye kadar radyonun sesini iyice kısmak konusunda Grace herkesle hemfikirdi. Fakat bir gece Grace, Madam Butterfly’ı dinlerken ikinci yarının açılış notalarını kaçıracağı korkusuyla radyonun sesini birkaç dakika erken açınca tüm aile yine hep bir ağızdan elleriyle kulaklarını kapatarak, “Kapat şu patırtıyı!” diye haykırmaya başladı. Grace onların seslerinden kaçmak için bir kulağını radyoya dayadı… Babasının en sevdiği koltuktan kalkana kadar gözlerini kapadı ve dünyanın öteki ucundaki bir Japon bahçesinde yaşanan bu trajedinin içine daldı.

“Doğru mu bu?” diye sordu Cio Cio San. “Yabancı topraklardaki insanlar bir kelebeği yakalayıp kanatlarından bir masaya mı iğneliyor?” “Evet” dedi Albay Pinkerton. “Ama sadece uçup gitmesin diye.” Albay, ona sarıldı ve “Seni yakaladım. Benimsin” diye ekledi. “Evet sonsuza kadar” diye yanıt verdi Cio Cio San. Ama daha ikinci perdeye gelmeden Albay kelebeğini terk etti; geri döndüğündeyse onu şerefine sürdüğü leke ile ortada bıraktı ve oğlunu da alıp uzaklara gitti. Fakat Albay’ın ondan alamayacağı tek bir şey vardı, o da sesiydi.

Böylece daha sonra annem olacak o dokuz yaşındaki kız çocuğu gece yatağına yattığında, bir kelebek uçarak yanına geldi. “Dikkatli ol” diye haykırdı kelebek. “Kanatlarını çok iyi gizle. Eğer bunu başaramazsan adamın biri gelip onları masaya iğneler. Sonra da bülbüller yuvalarını örer örmez senin için geri döneceğim diye söz verip bir gemiye biner ve uzaklara gider. Ona güvenirsen başına geleceklerden sadece sen sorumlusun.”

“Neden?” diye sordu Grace. “Takvimler 1938’i gösteriyor evet, nihayetinde kadınlar artık pantolon giyebiliyor, radyoda şarkı söyleyebiliyor, üniversiteye gitmek yerine ellerini ve dudaklarını sulara daldırmak için okyanuslararası seyahat edebiliyor, fakat tüm bunlara rağmen bu dünya hâlâ erkeklerin dünyası,” diye cevapladı kelebek.

Eğer bir gün Grace, kanatlarını kullanmak istiyorsa ufku hayal emekten çok daha fazlasını yapmalıydı. Bir planı olmalı ve ona sadık kalmalıydı. “Son ama çok önemli bir şey daha var…” diye ekledi kelebek. “Asla ama asla, sana beraber dünyayı gezeceğiz diye söz verse dahi, gemiye binmek üzere olan bir adama güvenme. Orada, onun yanında dur ve elinde biletleri tutanın sen olduğuna emin ol.”

Genç Grace kelebeğe teşekkür etti ve tüm söylediklerini içtenlikle kabullendi. Bir plan yaptı ve gelecekteki yirmi iki yıl boyunca hiç kimseye bir şey söylemeden bu planı uyguladı, ta ki anneannem ve dedemin bir şeyler sezdiği, 1960 yazında Türkiye’ye gitmek üzere çantalarımızı topladığımız o ana dek. O zamana kadar operalar, fırında pişmiş biftek ve Grace’in biftek kadar kesin ve net bir şekilde reddettiği, eli yüzü düzgün fakat son derece can sıkıcı taliplerinin hepsi unutulmuştu. Çok uslu bir kız olmuştu Grace; hoplaya zıplaya, yüzünden gülümsemeyi eksik etmeden sekreterlik kursuna devam etmişti, sonra da bir gemicilik şirketinde iyi bir iş bulmuştu ve kendi yaşıtı diğer kızlardan farklı olarak, bir kere bile kendi kıyafetlerini alamamaktan şikâyet etmemişti. Ay sonunda maaş çekini aldığı gibi ailesine verirdi. Hatta sabahları yatağının yanındaki komodininin üzerine bıraktıkları öğlen yemeği harçlığı için teşekkür ederdi. St. John Üniversitesi’ndeki Klasik Edebiyat kursuna katılabilmek için para biriktirdiğinden, o andan itibaren Manhattan metrosunda okuduğu Yunan filozoflardan ve kestirme bir yol olarak Waldorf Oteli’nin lobisine girdiğinde çantalarını getirmesi için kapı görevlisini bekliyormuş gibi numaralar yaptığından kimseciklerin haberi yoktu.

Eve geç geldiği salı akşamları, Grace’in sahne eğitimi alan –hatta bir keresinde Amerikan Devriyesi adındaki bir step dansı şovunda George Washington kılığında başrol oynamış olan– can dostu Estelle ile birlikte sinemada olduğunu düşünürlerdi. Ama işin aslı, o, okulun tek beyaz öğrencisi olarak, New York’un Aşağı Doğu Yakası’ndaki Müzik Akademisi’ne gidiyordu. 1947’deki bir pazar akşamüstü, ailesiyle birlikte Flatbush’ta, Welcome Inn adındaki piyano barına gittiklerinde ve orada bulunan herkesi şoke eden yeni repertuvarına rağmen, anneannem ve dedemin akıllarına bu kızın nasıl olup da bir sabah yataktan blues söyleyerek uyandığı sorusunu sormak gelmemişti.

O akşam bardakilerden biri de donanmadan yeni çıkmış, içkileri birbiri ardına götüren çılgın bir delikanlıydı. Grace’in Stormy Weather yorumunu hayranlıkla dinledikten sonra tanışmak için yanına gitmişti. Şimdi Grace zencefilli gazozunu yudumlarken, delikanlı ise bir yandan, savaşta Pasifik’te balıkadamlık yaparken atıldığı maceralardan, meşhur bombanın atılmasından kısa bir süre önce Burma’nın vahşi ormanlarından geçerek, karayolu ile Çin’e giden yolculuğundan bahsediyor, bir yandan bira üstüne bira içiyordu. Grace’in gözleri fal taşı gibi açıldıkça delikanlı gemiler hakkında daha da çok şey anlattı. Ve kitaplar hakkında… Ve garip isimli filozoflar hakkında… Böylece ilişkilerinin şekli belli olmuştu; delikanlı, sabahtan akşama kadar gemiler, kitaplar ve garip isimli filozoflardan bahsedecekti. Anneannem ve dedem gözlerini devirene kadar o durup dinlenmeden konuşmaya devam edecekti ve daha önce en az yüz kez dinledikleri şeyleri, yani yine gemileri, onlarla ziyaret ettikleri limanları ve filozofların bu limanlarda uydurdukları kıçı kırık fikirleri anlatacaktı.

Anneannem ve dedem evlilik hayatıyla beraber babamın artık aklını başına topladığını görüp rahatlamışlardı. Ama bu, babamın onları hâlâ arada sırada endişeden ölecek hale getirmediği anlamına gelmiyordu. İlk olarak Fort Monmouth’ta yaşanan o tatsız olayla karşılaştılar. Babama akıl verip destek olan o yaşlı bilge Bay Guttman olmasaydı işlerin nereye varacağını ancak Tanrı bilirdi. Ama takvim 1960’ı gösterdiğinde aynı serseri, yeni bitirdiği fizik doktorası sayesinde Washington DC ve NASA dahil olmak üzere Tristate bölgesindeki birçok büyük üniversiteden cazip iş teklifleri alan, üç çocuk babası biri olmuştu. Anneannem ve dedem safça, onun bizi çok uzaklara götürmeyeceğini umut ediyorlardı, böylece köklerini yerel, iyi bir halk eğitim merkezine salabilirlerdi.

Böyle düşünmelerinin sebebi on iki yıl önce evlenme teklifi ederken babamın Grace’e nasıl bir söz verdiğini bilmiyor olmalarıydı. Duysalar şok olurlardı, çünkü koşulları belirleyen, babamın evlenme teklif ettiği sırada, müstakbel kayınpederinin mezar kazıcısı olarak çalıştığı mezarlıktaki, bir mezar taşının üzerine tünemiş olan Grace’in ta kendisiydi.

Gizli anlaşma

Kendimi bildim bileli kız kardeşim ve ben, akşamları banyo saatinden sonra merdivenlerden aşağı sessizce süzülür; babamın yerküreyi döndürerek, doktorasını bitirir bitirmez bizi götüreceği ülkeler hakkında anlatacağı hikâyeleri dinlemek üzere koltuğumuza gömülürdük. Bazen babam parmağının ucu ile ülkelerin başkentlerini gösterir, bizi sınardı. İşte bu yüzden mezuniyetinden bir hafta önce, İstanbul’da bir Amerikan kolejinden iş teklifi aldığı haberini verip bana buranın nerede olduğunu bilip bilmediğimi sorduğunda, ona buranın mor, buruşuk bir kutu görünümünde olan ülke olduğunu söyleyebilmiştim.

Benim yaşımda bir çocuğun böylesi bir bilgiye sahip olmasının ne kadar tuhaf olduğuna dair bir fikrim yoktu o zamanlar. Annemin ve babamın aileleri, yaşadıkları bu kıyılara yerleştikten sonra tüm zevk verici şeylerin bu topraklarda bulunduğuna inanmış ve bu basit sebepten dolayı da içlerinden hiçbiri daha önce sırf zevk olsun diye bir seyahate çıkmamıştı… Bu, 1960 Ağustosu’nun son günlerinde, Türkiye’ye gitmemize on gün kala, anneannemlere son kez yatıya gittiğim zaman, bana anlattığı şaşırtıcı gerçeklerden sadece bir tanesiydi. Anneannem, onlarda kaldığım o hafta boyunca beni sürekli Tang, zencefilli gazoz, maraska kirazı gibi İstanbul’da bulamayacağım bir sürü şeyle şımarttı. Son gece Jack Lemmon ve Shirley MacLaine’in Garsoniyer adlı filmine gitmeyi planlamışlardı. Şimdi bile ne zaman o filmin adını duysam, kendimi pembe bir asprin verilerek bahçeye oynamaya gönderilecek kadar hafifçe ateşlendiğim o akşam üstünde olduğum gibi çaresiz hissederim. Anneannem ve dedem işlerini şansa bırakacak türden insanlar olmadıkları için beni, kapı komşuları olan halama bırakmışlardı. “Benim zavallı minik kuşum…” dedi halam. “Üzgün olduğun için seni suçlayamam; çocukları bu şekilde dünyanın bir ucundan diğer ucuna sürüklemek hiç de adil değil, hele gitmek istemiyorlarsa.”

Anneannem ve dedem sinemadan döndüklerinde, beni mutfaklarındaki koyu renkli yekpare camlı pencerenin yanına oturtup, bana içinde maraska kirazı olan zencefilli bir gazoz daha ikram ettiler. “Aslında…” dedi anneannem, “gelmediğin iyi oldu; film epey müstehcendi.”

Neden, diye sorduğumda bana cevap veren dedem oldu: “Yatak odası olmalıymış o filmin adı!” Anneannem sus diye işaret etti dedeme. Onun böyle yapmasından hiç hoşlanmıyordum, bu yüzden, “Yatak odası isimli bir film gayet makul bence,” dedim. Ve ekledim “hem zaten Satyajit Ray’in üç filmini seyrettim ben bu yaz. Tabii Korkunç İvan ve Sahilde’yi saymazsak.”

“Sahilde’yi mı seyrettin?” dedi dedem şaşkınlıkla.

“Kim götürdü seni?” diye atıldı anneannem. Kendi sorduğu soruyu kendi cevapladı daha sonra, “Bahse girerim ki baban götürmüştür.”

Böyle konuşmasından hiç haz etmiyordum, bu yüzden ben de ona gerçekleri anlattım… Aylardır sürekli tekrar eden kâbusumla başladım ilk olarak: Okulda bir hava saldırısı tatbikatı oluyordu ve her şey yatıştıktan sonra öğretmenimiz bizi evimize gönderiyordu. Ama eve daha varamadan mantar gibi bir bulutun gökyüzüne doğru yükseldiğini görüyordum. Eve döndüğüm zaman annemi arabamızın direksiyonunun başında, babamı da onun yanında, kollarını kavuşturmuş oturuyorken buluyordum. “Acele et, arabaya bin!” diyordu babam, “İntihar haplarımızı almaya doktorun muayenehanesine gidiyoruz.” Tıpkı Sahilde filminde olduğu gibi! Anneannem ve dedemin, ne zaman bu kâbusu görüp çığlık çığlığa uyansam, babamın titremem geçene kadar hep benim yanı başımda olduğunu bilmelerini istiyordum. O filmin gerçekten ne anlatmak istediğini bana iyice açıkladığından emin olana kadar da babam beni hiç yalnız bırakmadı. “Hey güzel Tanrım,” dedi dedem. Anneannem başını sallayarak “Böyle bir film senin gibi tatlı küçük bir kıza ne öğretebilir ki?” deyince, ben de ona hiç çekinmeden cevap verdim… Ona, Cumhurbaşkanımızın Kremlin’deki o deli adamı korkutmak için depoladığı nükleer silahlarla ne kadar tehlikeli bir oyun oynadığını öğrettiğini söyledim. O zamanlar daha “nükleer silah depolamanın” ne anlama geldiğini ya da Kremlin’deki o deli adamın adını bildiğimi sanmıyorum ama böyle kelimeleri kullanmak hoşuma gidiyordu. Onları üzmek istemesem de söyledikten sonra oluşan sessizlikten çok etkilenmiştim.

“Sana bunları baban mı anlatıyor?” diye sordu anneannem.

Başım ile onayladım. “Bu ülkedeki tüm politikacıların delirmiş olduğunu düşünüyor. Adlai Stevenson hariç. Ama Cumhuriyetçi Parti’dekilerin de ona yaptıklarına baksanıza.”

Başka bir uzun sessizlik daha yaşandı ve anneannem “Hadi oturma odasına gidelim de televizyonda sana göre güzel bir film var mı bakalım,” diyerek bir gayretle oturduğu sandalyeden kalktı. Şansımız vardı, James Cagney sahnede caka satıyordu. Tekrar mutfakta boydan boya uzanan pencerenin yanındaki masaya geçip ailemizdeki adıyla “buzul”u yemek üzere oturduğumda anneannem “Son söylediği şarkıyı çok beğendim. Hangisinden bahsettiğimi anladın değil mi?” diye lafa girdi.

“Şanlı Bayrağımız?” diye sordum.

“Bu bir soru değil…” dedi anneannem. “Bu gerçek. Oraya giderken yanında bir tane götürecek misin?”

Aklımda yanıma bir bayrak almak yoktu, ben de “Bütün bavulumu doldurur,” deyiverdim.

“Peki, o zaman her akşam yatağa yattığında şanlı bayrağımızı düşünmeyi unutma tamam mı? Kim olduğunu hatırlamanın kimseye bir zararı dokunmaz. Özellikle taa oralarda; Türkiye’de… Duyduğuma göre orası komünist kaynıyormuş.”

“Öyle mi?”

“Öyle ya. Sovyetler Birliği hemen yan komşusu, baban sana bunları anlatmadı mı?”

Yerküreyi çevirerek geçirdiğimiz onca akşamdan sonra anlatmasına gerek kalmamıştı. Ama şu bir gerçekti ki anneannemin de bunu biliyor olmasını pek beklemiyordum. Bunu ona söylediğimde bana neden böyle düşündüğümü sordu. Ben de babamın, “Bunu anneannene söyleme,” diye beni tembihlediğini anlattım. “Öyle mi dedi?” dedi ve başka neler anlatmamamı tembihlediğini sordu. Ben de ona en önemlilerini sıraladım: Cumhuriyetçi Parti, Bing Crosby, Papa ve Lawrence Welk. Neden, diye sorduğunda da biraz daha detaya girdim.

“Bunları sana hep o mu anlattı?” diye sordu.

Gururla başımı salladım ve ekledim. “Daha sekiz yaşında olabilirim ama babam birçok şeyi yetişkinlerden daha iyi anladığımı söylüyor.”

“İşte bunda haklı! Ama sana daha anlatmadığı birçok şey olduğuna bahse girerim.”

“Ne gibi şeyler?” diye sordum. “Önce sana bir buzul daha getirelim, sonra…”

Ertesi sabah mutfağa girip de babamı dedemle tezgâhın yanında bekliyorken bulduğumda, anneannem ile konuştuklarımız yüzünden hâlâ mideme kıramplar giriyordu. Babam ve dedem, Bay Guttman’ın güle güle hediyesi olarak verdiği transistörlü radyoyu inceliyorlardı. Şehir merkezinden uzak bir yere taşınana kadar gurur duyduğu mesleğini yani radyo tamirciliğini sürdüren dedem, bu radyonun iyi bir model olduğunu söyledi.

Bay Guttman masada oturmuş, yediği pastayı bitirmek üzereydi. Çatalını bir kenara koyarken anneanneme bu radyonun çok uzun yıllardır karşısına çıkanların en iyisi olduğunu söyledi. Anneannem ondan hoşlanıyordu, bu yüzden gülümsedi. Ve Bay Guttman’a döndü ve şöyle dedi: “Demek damadımı şu saçma sapan işten caydırmayı başaramadın.” Kelimeler ağzından dökülürken sesinde yumuşak bir ton vardı. Bay Guttman “Hayır,” dedi. “Ne yazık ki, bunu denemedim bile!” Anneannem gözyaşlarını silmek için bu sefer mendiline uzanmadı. Bay Guttman anneannemi son bir kez daha, babamın, annemin, kardeşlerimin ve benim, onun hâlâ “oralarda” diye adlandırdığı bu yerde son derece mutlu, hatta güvende olacağımıza dair ikna etmeye çalıştı. “Biliyorum hayal etmesi zor ama,” dedi ve ekledi “yeryüzünde orası kadar güzel bir şehir neredeyse yoktur. Küçük bir çocukken gitmiştim, hayali hâlâ gözlerimin önünde.”

Anneannem içini çekerek “Eminim o manzaranın içinde tek bir tane bile kilise göremiyorsundur,” dedi.

“Tam tersi, her çeşit kiliseyi görebiliyorum. Tıpkı Kudüs gibi. New York gibi! Tüm harikulade şehirler gibi tüm dinleri kucaklıyor!”

“Eh, bu beni biraz olsun rahatlattı,” dedi anneannem ve gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı.

“Hah şöyle,” dedi Bay Guttman.

Yakında veda edeceğimiz evimize dönerken, Bay Guttman yol boyunca, kendisinin genç bir delikanlı, ailesinin ise hâlâ Philadelphia’nın yarısından çoğuna sahip olduğu dönemlerde çıktığı Avrupa turunu; trenlerin, otellerin ve gemilerin pencerelerinden gördüğü büyüleyici şehirleri anlattı. Ben şoför koltuğunun hemen arkasında oturuyordum. Bay Guttman’ın gülümsediğini, gökyüzü ve ağaçların alacalı olarak aktığı dikiz aynasından görebiliyordum. “Ne kadar güzel bir gün, kartpostallardan fırlamış gibi,” diye geçirdim içimden.

Oturma odamıza girdiğimizde içeride çırılçıplak soyulmuş duvarları ve önünde sıra sıra dizilmiş sandıkları, bavulları gördüğümde sanki dizlerimin bağı çözülmüştü. “Sakin ol canım…” dedi Bay Guttman beni yanımızda götüremeyeceğimiz koltuğumuzun üstüne koymak üzere kucaklarken. “Dünyanın sonu değil ya, sadece bir ev! Seni orada bekleyen başka güzellikler var bunu bil. Sadece bekle ve gör,” dedi.

Bunun üzerine içerisinde bir eskiz defteri bulunan deri okul çantasını verdi bana. Bu benim aklımı, bir süreliğine de olsa, her şeyden uzaklaştırdı.

(…)

Çevirmen: Özge Çallı Spike

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.