Bora Abdo – Ben Gizlidir

 

Okyanusun ortasında yalnız, yosun ve güneş kremi kokusu geliyor sivri, sinirli burnuna, göz bebekleri yanıyor uykusuzluktan. Bir uçak kazası, bin dokuz yüzlü yıllarda. Bir geminin batması pırıl pırıl bir havada, saldırı anında bulutların arasından koşarak gelen, bir elinde bir kitap ve kalem, öbüründe yabancı marka içki şişeleri, ölü bir tırtıl gibi ağır ağır kısalan, çekilen yüzünde anlatma isteği. Boynuna kolye gibi astığı misinada kıpır kıpır yengeçler. Hepsinin ağzında mısır tanesi, diri.

Konuşabilir miyiz?

Konuşabiliriz.

Uyandığımda, ama ne zaman uyanırsam uyanayım, hep yaram ağzımın içinde uyanıyorum. Mutluyken bile bu böyle. Düşün, bir savaştan çıkmışım, zaferle hem de, gırtlağıma kadar ganimet yüklüyüm, tertemizim bir de öyle kan içinde filan değil, kolum bacağım yerli yerinde, göğsüm, karnım, günaha girmemişim, bıçağım yok, kılıcım yok, ilk defa hiçbirinin dün gece rüyasında ne gördüğünü merak etmemişim, hayatları boyunca hiç haşlanmış mısır yemişler mi yememişler mi sormamışım can vermelerine yakın, şimdi burada kitabımı çıkarıp okumaya başlasam dinlerler mi, öldürdüklerimin avuçlarına ismimi yazsam okuma cesaretini gösterirler mi diye, misal, santim merak etmemişim, düşman savaşmaktan vazgeçip hep beraber intihar etmiş, benim yapmayın, etmeyin diye dökmediğim dil kalmamış, yüz binlerce asker şakaklarına dayadıkları silahlarının tetiğine aynı anda basmış ben elimi kana bulamayayım ve üzülmeyeyim diye, düşün, “ah benim canım sevgilim” dediğim hüzünlü bir kadın yüzü yatıyor kucağımda, bir elim kazağının içindeki sırtının sıcaklığındaysa öbürü saçında, yanağında, güpgüzel gözlerini, dudaklarını öpüyorum, ama önceleri onu terk etmişim, mektuplar yazmış hiçbirini okumamış ama buruşturup da atmamışım, unutmuşum unutmuşum ama hep hatırlamışım, o bunu pek önemsemez görünmüş ama sonra o da ben de cayır cayır yanmaya başlamışız, birbirimizsiz de yaşayabilirmişiz ama özlemek bu değilmiş zaten, terk ederken de “meleğim” deyivermişim, ama o dönmüş, ben ayak bileklerini, topuklarını ovmuşum sabahlara kadar, düşün, bin altı yüz yetmiş sekizde bir gemi yapmış yol alıyorum, uyuyorum, ne kadar mutlu olursam olayım hep mutsuz uyanıyorum.

Gökyüzü kapkara. Ağzı açık, avucunun içinde boyama kalemleri, korkuyor, düşürürse, tuhaf, siyah beyaz pelerini giydiremeyecek hiçbir kahramanına, kısa saçlı, cesur. Denizin tuzu kirpiklerinde, yakıyor kırmızısı soluk, mor, güvertesinde uzuneşek oynayan çarkçıbaşıların, lostromoların zar zor görebildiği damarlarını.

Hava, kusturucu. Rüzgâr güneşli. Kör ediyor. Esriyor kaldırımlar. Çıngıraklı, siyah demir kapılı bahçenin, dut ağaçlarının dallarından sızan huzmeleri. Muşmulalar yüzüyor, olmuş, tatlı yerlerinde küçük diş izleri. Çardak, çay bardaklarında buğulu rakılar.

“İç, mikrobunu kırar.”

İskeleyi ilk gördüğünde, adımları korkak yürüyordu. Yürümüyor yoksa atların ve kadırgaların, esirlerin, kürek mahkûmlarının, küçük bir evin önünde büyük kazanların içinde et haşlayan kırmızı yüzlü kadınların, tahta maşalarla çıkardıkları işaret parmağı eksik dört parmaklı iri elleri tandırların üzerine bırakan Paşaların ortasından bir buğu gibi tütmeye mi çalışıyordu?

Küçük bir büfe, kalabalık aile çay bahçesi, aceleci garsonlar, aylak insanlar, dergilerin isimleri sararmış ve gazeteleri sıcaktan kurumuş gazete bayii, fayton durağı, tur kapma telaşında arabacılar, dilleri dışarıda, zayıf atlar, cam vitrinindeki balıkların süzgeci morarmış, rakısının içi geçmiş balık lokantaları, küçük bir karakol ve iskeleyi iskele yapan bütün özellikler yerli yerindeydi.

Vapur iskeleden ayrıldı. Beşiktaş vapuru. Çözüldü halatı. Sekiz kırkta. Ayrı ayrı yerlerde iki insan, biri başında biri kıçında, büyük bardaklarında çaylarını içtiler. Birbirilerini de yalnız bırakarak. Dünyaya. Kediler kaldı, kuru mamaları iştahla yiyen. Ağzı karanlık, ten rengi çorapları yırtık ihtiyar kadın kaldı. İki sürme iskele. Çımacıların yorgun eldivenleri.

-Anlatabilir miyim?

-Anlatabilirsin.

-Bak bu Beşiktaş vapuru. Milattan önce, sıcacık yaz aylarında her sabah gelir, bizi alır götürür, sonra akşam karanlığında yeniden bırakırdı. Sana şimdi bazı sebeplerden dolayı yüzünü anlatamayacağım –anlatırsam senin de âşık olacağını bildiğim-bir kadınla ben korsan saldırılarından korunmaya çalışarak çayımızı içer, gazetemizi okurduk. Konuşurduk tabi uzun uzun. Çenesini eline yaslayıp uzakları seyrederek pozlar verirdi bana. Resmini çizerdim hemen belleğime.

-Anlatabilirsin, demiştim.

-Anlatamıyor muyum?

– Hayır.

Lâcivert dalgalar. Köpüklü. Kalan yolcuların yüzü buz, saçları dağınık. Bekliyorlar. Bankta yaşlı bir adam, ölü, elinde mısır koçanları, tuzlu. Dişlerinin arasında sarı mısır taneleri iri iri. Yanında dişleri dökük, pörsümüş ağzıyla genç bir adamla öpüşen kadın, adamın kulakmemesini öperken yeni bir vapur daha yanaştı. Denizin üstünde ölü martılar, çürümüş kanatları, telekleri kuru, dağınık.

Genç adam bozuk paralarını bıraktı yaşlı kadının avuçlarına, eğilip bir kez daha öptü dudaklarından. Gülümseyerek ayrıldılar.

Vapur, harfleri parlak, ismi yeni yazılı, hiçbir yolcu almadan ayrıldı iskeleden. Geride bıraktığı beyaz köpüklerinin arasından sarı, plâstikten yapılmış kanoya benzer bir cisim, uzaktan bakıldığında çürümüş muzu andırıyor. Sarılığını yitirmiş, çoğu yeri kahverengi. Denize atlayıp muza doğru yüzdü, vapura binmeliydi. Yetişemedi.

Vapur artık uzaklaşırken, acele etmemesi gerektiğini düşündü. Muzu bacaklarının arasına alıp, sağından ve solundan kulaç atarak ilerledi. Gözü iskeleye takıldı. Boştu. Kimseler yoktu. Bir tek mor salkımların sardığı sokağın sonunda belli belirsiz mısır yiyen yaşlı adamla yaşlı kadını gördü kol kola. Arkalarında tek tek bırakılmış bozuk paralar. Sonra onlar da gözden silindiler.

Kanonun üzerinde yüzerken, denizin içinde çok büyük bir gölgenin yaklaştığını gördü. Küçük bir ada kadardı gölge. Kıraç. Yaklaştıkça büyüdü, büyüdü. Aklından önce bunun bir güneş oyunu olduğunu geçirdi, daha sonra yunus olmasını istedi. Gölge büyüdü. Ada büyüyüp kara parçası oldu. Yaklaşan gölge denizin yüzeyine üçgen süzgecini çıkardığında bunun korkunç irilikte bir köpekbalığı olduğunu anladı. Kulaç atmayı bıraktı. Sessizlikte sadece suyun şıpırtılarını duyuyordu. Gözleri yandı. Bacaklarını düşündü. Birazdan saldırıya geçecek ve baldırlarını ısıracaktı, belki ayak parmaklarını. Ne yapacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Okyanusun ortasında ve yapayalnızdı. Gölge gitti. Sonra yaklaşık on metre ileride yeniden gördü süzgecini. Önce keşif turu yapmıştı demek, asıl şimdi saldıracaktı.

Bacaklarından başlamasını istemiyordu nedense ısırmaların. Isırmak! Kelimenin anlamı karşısında içindeki korku büyüdü. Isırıp bırakacak mıydı sürekli, yoksa ısırdığı yeri koparıp gidecek miydi? Gitse de yaralı bir şekilde kurtulabilme şansı olmadığını düşündü. Kimseler yoktu yardım edebilecek.

Köpekbalığı yeniden yüzeye çıktı, süzgecinin üstünde sudan etkilenmemiş kupkuru gazeteler, süzgecin sivri yerinden asılmış ve sanki karton gibi kımıltısız. Birden sağında boş bir salın üzerinde arkası dönük ve kıpırtısız bekleyen karısını gördü. Köpekbalığı şimdi tam ikisinin ortasında, kime saldıracağının kararını verememiş. Karısının yüzünü göremedi. Soluksuz kalakaldılar. Saçları onun da kupkuru. Güneşten ensesi yanık, çok uzun zamandır burada bekliyor gibi, bıkkın. Bulutlar çoğaldı. Köpekbalığı yeniden gözden kayboldu.

“Korkma” dedi, “korkma.”

“Korkmuyorum.”

Köpekbalığını yeniden gördüklerinde süzgecinde gazeteler yoktu. Yine tam ikisinin ortasında, ufak bir daire çizdi, sola dönüp hızla yaklaştı, yaklaştı.

Birden, şimdi tam ısıracak kadar yaklaşmışken, köpekbalığı kucağına çıkıp küçücük bir kedi yavrusuna dönüştü. Kısa tüylü bir tekirdi. Rahatladı, ama gizliden gizliye de sürdü korkusu. Karısına baktı aceleyle. Yoktu. Bulunduğu yer kıpkırmızıydı.

-Anlatabilirsin, demiştim.

-Bu Beşiktaş vapuru, dün. Bu Beşiktaş vapuruna dün…

-Anlat.

-Bu Beşiktaş vapurunda dün akşam arka güvertede içiyordum. İki kıştır uyuyor son beş aydır uyanıyordum. Yatsı okunuyordu. Şimşek ışığında kopkoyu manzarayı, sayıklayan ağaçları, çam pürlerini, kulaklarının arasında incecik çiçekler taşıyan karabatakları izliyordum. Kantinden aldığım karton bardaklarda vişneyle votkayı karıştırıyordum. Kabataş iskelesinden iki tane haşlanmış mısır almış ve soğumasın diye defalarca sarmıştım. Karım, “torun torba sahibi oldun hâlâ vapurlarda içiyorsun, iyi sizi şikâyet etmiyorlar” diyordu. Bu mısırları görünce inanılmaz sevinecekti. Koçanlarından ayırıp tane tane bırakacaktım avuçlarına, deniz kenarında bir bankta. Şimdi, yaz günü dışarıda oturulur çünkü. Çünkü ancak dışarıda bir başka kimliğe bürünür ben.

(Bora Abdo’nun ‘Ben Gizlidir’ öyküsü, Doğan Kitap’tan çıkan ‘Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü – Beni Unutma Dörtlemesi 1’ adlı yeni kitabında yayınlanmıştır. Bu öyküyü www.okuryazar.tv okurlarıyla paylaştıkları için yazara ve yayıncıya çok teşekkür ederiz.)

Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.