“Evet, artık insan, ‘şeyleşmiştir’.”

 

“2015 Everest İlk Roman Ödülü’nü kazanan Geceyi Atlatabilmek dikkat çekici anti-kahramanlarıyla bir sistem eleştirisi! Peşindeki polislerden gizlenerek yaşayan, bulduğu yerde uyuyan, bulduğunu yiyen bir katil. Kafasına göre bir anda ortaya çıkıp bir anda kaybolan, saçlarının ucu mavi bir kız, Okyanus. Sahip olduğu hatta olmadığı her şeyi paylaşan, bilinen tüm ideolojilerin “-izm”leriyle konuşan bir adam, Ruttuk. Ve dünyanın en anlamlı bakışlarına sahip kör bir hanımefendi. Hepsinin yolları sürekli kesişip ayrılmakta. Bir anti-kahramanın tanıştığı en az kendisi kadar tuhaf karakterlerle ilerleyeni, satır aralarında cesur çıkışlar barındıran, ironik çözümlemelerle okura göz bir araya getirirken, ilgi çekici kurgusuyla öne çıkıyor.” Bora Aşık ile Everest İlk Roman Ödülü’nü kazanan romanını konuştuk.

Kitabın girişinde bir not var: “Duvarlar inceldikçe, gerçekleri görmek zorlaşır…” Bu not bana Dogville’i anımsattı, o hisse benzer bir his var Geceyi Atlatabilmek’te de. Günümüz dünyasında duvarların arkasına saklanan gerçekleri görmemek kadar kolay mı uluorta yaşananları görmemek? Filmdeki o his, “modern” insan gerçeklerinden biri mi sizce de?
Dogville filmini izlemeye fırsatım olmamıştı. Soruyu cevaplamak için bahane oldu, teşekkürler. Filmden yola çıkarak, duvarların içinde ve dışında olmak üzere iki farklı yaşamdan bahsedebiliriz. Sokağından geçtiğimiz binalarda, duvarların arasında neler yaşanıyor bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de yaşananları yok sayıyoruz. Görmediğini yok sayma durumu, modern insanın en büyük ‘tesellisi.’

İnsan, gerçeklerle arasındaki engeller birer birer kaldırıldıkça kafasını başka yere çevirmeye başlıyor.

Her gün o kadar çok ‘imge saldırısına’ maruz kalıyoruz ki bir süre sonra artık gördüklerimizi de yok saymaya, önemsememeye başlıyoruz. Bize etkisi olmayan, bizi ilgilendirmeyen ya da gelecekte de ilgilendirmeyeceğini bildiğimiz konuları rahatlıkla es geçebiliyoruz. Tabii ki herkesin her şeyi dert edip benimsemesini bekleyemeyiz fakat ‘hayatta kalma güdüsü’ ile ‘bencillik’ arasında çok ince bir çizgi var. Dünyada yaşanan her şeyi kendine dert edinen insan, başkalarının acısıyla o kadar çok doluyor ki sonu intihara kadar gidebiliyor. Bu noktaya ulaşmamak için ‘hayatta kalma güdüsü’nün yardımıyla bazı şeyleri görmezden gelebiliyor. Bu durum bana oldukça anlaşılabilir gelirken, ‘beni ilgilendirmiyor’ diyerek insanlığın temel bir sorununa sırt çevirmek ise bencillikten öteye geçmiyor.

Dogville’de modern/ilkel olarak ayırt etmeksizin insanın her daim ‘iğrenç’ duygulara/dürtülere sahip olduğunu görebiliyoruz. Zaten ana karakter de kimseyi suçlamıyor; “Bu onların doğası.” diyor. Yani aslında kişiliklerimiz, bizden bağımsız olarak gelişen şeylere verdiğimiz tepkilerle şekilleniyor. Özünde, fırsat verildiğinde en pis şeyleri yapacak güdüye hepimiz sahibiz.

image

Anlatıcı olarak değerlendirdiğimizde Saki’nin hayata karşı şiirsel bir bakışı var. Buna sebep hayatla arasındaki perdeyi kaldırmasından, kapitalizmin kancasından kurtulmasından ve çalışarak tüketeceği zamanı insanların “alt kademe” birine nasıl davrandığını deneyimleyerek geçirmesinden mütevellit olduğunu söylemek ne derece doğru olur?
Evet, bu şekilde özetleyebiliriz. Her an her yerde, şu an bile onlarca ‘şiirsel’ şey gerçekleşirken bizim, modern insanlar olarak kafamız o kadar gereksiz şeyle dolu ki hayatın güzelliklerini es geçiyoruz/geçmek zorunda bırakılıyoruz. Mesela kimsenin, kaldırım taşlarının arasından büyümeye çalışan bir otu dakikalarca izleyip şehre karşı verdiği mücadeleyi takdir etmeye vakti yok; üzerine basıp geçiyoruz.

Her ne kadar zor bir işte çalışırsak çalışalım günde en az birkaç saatimizi televizyon izlemeye ayırabiliyoruz. En basit ve zahmetsiz eğlence bu çünkü. Haliyle de dediğiniz gibi; bir kişinin yaşamdaki ‘gerçek’ zevkleri tadabilmesi için hayatını öncelikle, romandaki ‘alt insan’ tabirini kullandığım kesimin gözünden yaşaması, kendinin bile farkında olmadığı dayatılmış alışkanlıklarını terk ederek günlük hayata başka bir pencereden bakması gerekiyor. İnsanın nerede para kazandığı değil, nerede para harcadığı önemlidir. Yalnızca tüketim alışkanlıklarımızı değiştirerek bile birçok güzel şeyin farkına varabiliriz. 

“İnsan kendine katlanamaz; her daim kendinden, kendi düşüncelerinden uzaklaştırıcı bir şeylere ihtiyacı vardır.”

 

“Kimi bunu belli eder kimi ise etmez ama her insan yanında bir insan ister.” Süre giden hayatta da “geceyi atlatabilmek için” hepimiz Saki’nin Ruttuk ve Okyanus’u gibi birilerine mi ihtiyaç duyuyoruz? İnsan, her ne kadar insandan vazgeçse de, insanın ‘hem kurdu hem de yurdu’ mu oluyor nihayetinde?
İnsan komün yaşayan sosyal bir varlıktır. Tarih boyunca da bu böyle olmuştur. Ama ben bu ‘birlikte yaşama’ durumunu ‘hastalıklı bir ihtiyaç’ olarak görüyorum. Çünkü insan minimum düzeyde kendinden başka hiçbir canlıya ihtiyaç duymaz, duymamalıdır da; kendi eker, kendi biçer, kendi kendini oyalayacak şeyler üretebilir. Ya da yalnızlığa dayanamayacağı noktada intihar eder.

“İnsan, intihar etmemek için bir başka insanın duygularından faydalanır.” gibi iddialı bir şey söyleyebilirim. İnsan kendine katlanamaz; her daim kendinden, kendi düşüncelerinden uzaklaştırıcı bir şeylere ihtiyacı vardır. Özellikle de içinde bulunduğumuz, endüstriyelleşmeden sonra hızla gelişen teknolojik çağda bu şey ‘insandır’. Evet, artık insan, ‘şeyleşmiştir’.

İnsanlar şeyleştikçe onlara sahip olmak istiyor, kendilerine değil, imgelerine ihtiyaç duyuyoruz. Bir arkadaşımızla konuşmak istediğimizde yanına gidip yüz yüze konuşmuyoruz mesela. Sadece birkaç tuşa basarak ‘ihtiyacımızı’ gideriyoruz. Böyle olunca da aslında arkadaşlarımızı aklımızda kurguluyoruz. Olmayan şeyler düşünüp paranoyak oluyoruz. Durup kendimize dışarıdan bir gözle bakacağımıza paranoyaklığımızla etrafımızdaki insanların üzerinden yaşamaya devam ediyoruz. Onlardan uzak durmak istiyor, ama aynı zaman da onlarsız yapamayacağımızı biliyoruz. Öylece duran telefonları dakika başı kontrol etme isteği de belki bu nedenledir; bizi kendimizden kurtaracak birilerine/bir şeylere her an ihtiyaç duymak… Romanda da Saki, her ne kadar insanları eleştirip onlardan uzak kalmayı tercih etse de dâhil olmak istediği birilerini arıyor. Bu arayışı kendi içinde de sürdürüyor; kendinden yeni, anlaşabileceği benlikler oluşturmaya çalışıyor. 

Aynı bağlamda “Nereye gidersen git, ne yaparsan yap insanlarla bağını koparamazsın. Sosyal özgürlük, insansızlıkla doğru orantılıdır,” alıntısından ve önermesinden hareketle: İnsan, insandan kopamadığı gibi, böylesi bir çelişki sonucunda sandığı kadar özgür olamayacak mı? Sonunda bazı hikâyeler, Saki’nin hayatı gibi mi ilerleyecek her zaman? Bir önceki soruyla bunu birleştirip saatlerce cevaplayabilirim. İnsan, aynı anda zıt şeyleri isteyerek yaşamını sürdüren bir varlıktır. Yin yang felsefesinin bu kadar popüler olmasının altında yatan nedenin bu olduğunu düşünüyorum. Herkes içten içe kurduğu bağlardan, çalıştığı işlerden, arkadaşlarından ve çevresindeki insanlardan kurtulmak istiyor. Aile denen bir yapının içine doğuyoruz. İster istemez etrafımız hep insanlarla çevrili bir şekilde büyüyoruz. Mesela şu sözü hemen hemen herkes duymuştur: “Her şeyi bırakıp gitmek istiyorum.” Bu cümlenin altında yatan gerçek anlam; “Alışkanlıklarımı bırakıp yeni alışkanlıklar edinmek istiyorum. Yeni insanlar, yeni işler, yeni ilişkiler…” Yani insan bir yandan ‘her şeyden vazgeçmek’ isterken bunu, boşalan yerleri başka şeylerle doldurmayı isteyerek yapıyor. Bu gerçek bir vazgeçiş değildir.

Sosyal özgürlük konusu ise biraz daha toplumsal bir konu. Yani ben bir fırından ekmek alıyorsam ilişki kurduğum insanlar; ekmeği yapan>unu satan>buğdayı üreten>gübreyi dağıtan… diye uzar gider. Özellikle şehir yaşantılarında böyle zincirler oldukça fazladır. Zincirler senden bağımsız oluşur. Sadece hangi zincirin sonundaki ürünü alacağını belirleme hakkını verirler sana. Sosyal olarak özgür olmak istiyorsan herhangi birinin yaptığı ekmeği almamalısın mesela. Evet, geniş bir çerçevede düşünürsek bu, neredeyse imkânsız bir şey.

Sunulan yiyecekler, sunulan eğlenceler, sunulan insanlarla yaşıyoruz. Özgür irademizle seçimler yaptığımızı sanıyoruz o kadar. Tüm bunları düşününce de maksimum özgürlük için minimum insan ilişkisi gerekiyor.

” … kahramanlar çoğunlukla ‘aforoz edilmişlerden’ çıkıyor. Biraz cesaret ve fedakârlıkla onlar gibi yaşayabilecekken, bu ‘kurgu karakterleri’ sadece sanatın sınırları içinde izleyip ertesi sabah her şeye kaldığımız yerden devam ediyoruz.”

 

Romanın sonundan bağımsız, Saki’de buralara değil, daha Avrupa topraklarına özgü bir evsizlik olduğu kanaatindeyim. Kitap okuması, hayata bakışı, dilenmekten uzak duruşu da belki bunun kanıtlarından. Bu anlamda, yazım sürecindeki biçimle kahramanda bir Avrupalılıktan söz edebilir miyiz?
Aslına bakarsanız yaşadığımız ülke, sıkça dile getirilen Doğu-Batı ikileminden çok Geçmiş-Batı ikilemi arasına sıkışmış izlenimi veriyor bana. Bulunduğu coğrafyanın alışkanlıklarını terk edememiş ve buna rağmen batıya öykünen insanların hızla artmakta olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Dolayısıyla bu Avrupalaşma durumu sadece ‘plazalarda’ meydana gelmiyor, sokaklarda, ‘alt insan’ diye tabir ettiğim insan profillerinde de ortaya çıkıyor; dilencilerden tutun da evsizlere kadar şehrin her türlü kesimi bundan etkileniyor.

Sokakta yaşayan birinin kitap okuması, hayata anlam dolu bakması ve dilenmekten uzak, onurlu bir yaşam sürmesi bu ülkeye biraz aykırı gelebilir fakat birçok evsiz ve sokakta yaşayan insan tanıdım; Kitap da okuyorlardı, alkol de içiyorlardı, kendilerince bir dünya görüşüne de sahiplerdi. Hatta çocukken mahallemizde, annelerimizin “Sakın yanına yaklaşma,” diye tembih ettiği bir evsiz dolaşırdı. Ara sıra sokağımızdan geçerdi; elinde torbası ve her şeye yabancı bakışlarıyla yavaşça yürürdü. Bana özgürlük kavramını o adam öğretmişti. Şapkasında ‘freedom’ yazıyordu ve adam “Bu ne anlama geliyor biliyor musunuz?” diyerek başlardı anlatmaya. Kuşlardan, uçmaktan ve özgürlükten bahsederdi. O dönem ilkokula gidiyordum; okulda askeri edayla dayatılan bilgilerin yanında öğrendiğim ilk kavram, o adamın anlattığı özgürlük kavramıydı. Ve bu kavramı İngilizce olarak bir evsizden öğrenmiştim. Böyle çok kişi tanıdım. Dışarıdan bakınca aşağılanabilecek bir dilenci gibi görünebilirler fakat oturup sohbet etme cesaretini gösterirseniz oldukça değişik hikâyeler dinleyebilirsiniz. Böyle insanlar kitap okumayı kültürel bir aktivite olarak değil, hayattan kaçış olarak görüyorlar. Dolayısıyla da dilenmeyi en son çare olarak listelerinin sonuna atarken, bir şekilde yaşamanın yolunu arıyorlar.

Normlarla alay eden, hatta çoğu zaman normları güçlü temeller üzerinden aşağılayıp eleştiren bir anti kahraman Saki. Normlar, bu düzenin içerisindeki insanları da rahatsız eder mi dersiniz Saki’yi öyle ya da böyle rahatsız ettiği kadar?
Bir şeyin içindeysek onun olumsuz yönlerini göremeyiz. O nedenle normların, düzenin içindeki kimseyi rahatsız ettiğini sanmıyorum. Bunca zamandır dünyaya benzer düzenler hâkimse bu, çarkları döndüren insanların durumdan rahatsız olmadıklarını, zaman içinde hayallerinden vazgeçip artık ‘kaderlerini’ kabul etiklerini gösteriyor. Potansiyelimizin farkında değiliz. Kendi yaptığımız şeyleri eleştirme konusunda oldukça katıyız. Fanatik, taraf tutmaya meyilli bir yapımız var. Mesela çalıştığımız işin olumsuz yanlarını eleştirebilmek için işten atılmayı bekliyoruz.

image

Her ne kadar birtakım normlara bağlı olsak da içimizdeki bastırılmış ‘özgür kalma’ isteğinden dolayı, takdir ettiğimiz ve hikâyelerini severek okuduğumuz kahramanlar çoğunlukla ‘aforoz edilmişlerden’ çıkıyor. Biraz cesaret ve fedakârlıkla onlar gibi yaşayabilecekken, bu ‘kurgu karakterleri’ sadece sanatın sınırları içinde izleyip ertesi sabah her şeye kaldığımız yerden devam ediyoruz. 

Kitabın son sürprizini bozmadan sormak isterim: Bu hikâye, toplumda sabitleşmiş bir algıya selam eder biçimde, o odada bitmekle bir şey mi anlatmaya çalışıyor dersiniz? O son, yalnızca sürpriz bir gelişmeden ibaret değilmiş gibi geliyor bana.
Romanı okumayan kişileri düşünerek geniş bir şekilde bahsedemiyorum fakat belirttiğiniz gibi hikâyenin sonu da aslında ilk sayfasından beri anlatılan şeyleri destekler nitelikte. İnsanın her an hissettiği boşluğu, çaresizliği ve ‘elinden alınmış’ özgürlüğü… Herkes kendi odasında, kendi evinde benzer şeyleri yaşıyor aslında. Herkes tutunacak bir şeyler arıyor. 

“Bir sanat galerisinin önündeydim. Sokağa sırtımı dönüp vitrindeki resimlere bakıyor gibi yaptım…Galerinin vitrini hiçbir şey ifade etmeyen şeylerle doluydu. Buna sanat demeleri yetmiyormuş gibi bir de sergiliyorlardı.” Bu soruyu romanın sonundan bağımsız bir biçimde sormak isterim: Saki’nin bu görüşüne ne derece katılıyorsunuz? Çağdaş sanat aslında çoğu zaman, hiçbir şey ifade etmeyen şeylerin içinde olduğu bir biçim mi?
Pek çok şeyde olduğu gibi Saki’nin sanat algısı ile modern insanın sanat algısı da örtüşmüyor. Sokaklarda yaşayan biri için öncelik ‘işlevsellik’tir. Saki de bu bakış açısıyla, birtakım insanların duvarlarını süslemek ya da yatırım aracı olarak kullanılmak üzere ‘üretilen’ bir objeden öteye geçemeyen şeyleri sanat eseri olarak görmüyor.

Benim kişisel düşüncem ise üretmek ve yaratmak kavramları arasında gizli. Sanat eseri üretilmez, yaratılır. Üretim, bir fabrika kültürüdür.

Sanat’ın, maddiyatın ötesinde bir derdi olmalı. Cézanne, Picasso, Dali ya da Duchamp gibi sanatçıların yaşadığı dönemlerden bu yana sanatın evirildiği noktaya bakarsak şu an galerilerde sergilenen işlerin büyük bir çoğunluğunun ‘çöp’ olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Siber alemde oluşan ‘gösteriş virüsü’ ekranlardan çıkarak her alana olduğu gibi sanata da hızla bulaştı. İçerikten çok ‘kabuğa’ önem veren bir dünya düzeni oluşuyor. Ve sanat alanında, estetik kaygıları olan geleneksel kabuk da hızla çöküyor. İçi de dışı da boş; işin değil, sanatçısının değer kazandığı, ‘imza sahibi sanatı’ dönemine doğru gidiyoruz. Hatta bu dönemin içindeyiz.

Kısacası, dikkat çekmek istediğim nokta; hayatlarını para üzerine konumlandıran insanların alım-satım oyunlarını sanat alanına da taşımış olmaları. Gereksiz miktarda çok para, girdiği her alanı istediği şekilde dönüştürdüğü gibi sanatı da hissizleştirip dönüştürmekte.

Geceyi Atlatabilmek / Yazar: Bora Aşık / Everest Yayınları / Roman / Editör: Cemil Kavukçu / Yayına Hazırlayan: Didem Ünal Biçicioğlu / Kapak Tasarımı: Beste Doğan / Kapak Resmi: Bora Aşık, Gülşah Öztürk / Sayfa Tasarımı: Emir Tali / 1. Basım: Kasım 2015 / 104 Sayfa

Bora Aşık, 16.02.1990 İstanbul doğumlu. Liseyi Kadıköy Lisesi’nde 2004-2008 döneminde yabancı dil ağırlıklı olarak okudu. 2011-2015 yılları arasında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde okudu. Halen Grafik Bölümü’nün çift anadal programı kapsamında öğrencisidir. Fabisad 2014 GİO Ödülleri’nde “Hasat” isimli öyküsü başarı ödülü kazanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.