Boynu Vurulmuş Ay – Jose Emilio Pacheco

 

“Çok büyük yazarlar yine çok büyük yazarlarla karşılaştırılır, arka kapaklarda. Bazen kritiklerde falan. Mesela, okura tanıtmak için, vurgulanan yazardan önce birkaç önemli isim sayılırsa daha etkili olacağı düşünülür. Biz şöyle yapıyoruz: Pacheco’nun değerini belirginleştirmek için, önce onun ismini söylüyoruz, ardından diğer Meksikalı büyükleri, mesela Fuentes’i, mesela Llosa’yı. Bunu şunun için yapıyoruz: Pacheco oldukça hafif, epey hızlı, gerektiği kadar yavaş ve çok yoğun. Meksika Devrimi’ni soluk soluğa anlatsa bile, elbette gerilimli ve fena hâlde mistik. Çöl Savaşları’nı okumadınız, Pacheco’yu duymadınız! O hâlde şöyle anlatalım: Adını hiç duymadığınız bir yazarın ilk cümleleri, sizi, ayda ilk kez yürüyormuş duygusunun farklılığını yaşatıyorsa, onun kurmacasının içinde yaşama konusunda kararınızı çoktan almışsınızdır. Pacheco, başlangıçta bu. İlerlemeye devam ediyorsanız, bu Meksikalının metinleri içinde bahsettiği ay, ne kadar yerçekimsiz olursa olsun artık sizin dünyanız; bitirmek istemiyorsanız, olup bitenin yaşadığınız yer olduğuna inanamıyorsunuzdur. Kitabın ortalarında Pacheco, az çok bu. Sona yaklaştığınızda bitmesini istemiyorsunuz çünkü artık Meksikalısınız, çünkü Pacheco artık sadece Meksikalı değil, dünyalı tüm okurların yazarı. Kolay gelsin, çünkü işiniz epey zor.” Boynu Vurulmuş Ay isimli kitaptan Batık Park isimli tam öyküyü yayımlıyoruz.
 

Batık Park

Salomón Laiter’e

Arturo her akşamüzeri okuldan sonra, cadde boyunca orantısız bir şekilde kafasına göre uzayan uzun yeşilliğe bakardı. Ama bugün merdivenlerden aşağıya inerek durgun ve yeşil suyun doldurduğu havuzun oradaki boş alana geçti. Ağaçların arasındaki karanlığı gördüğünde korktu ve derin parktan neredeyse kaçarcasına uzaklaştı.

“Beğenmediysen yemek zorunda değilsin. Ama artık tek başına buzdolabından bir şeyler almana izin vermeye niyetim yok.” Florencia Hala önündeki etli pilavı kaldırdı. Arturo soğuk sütten birkaç yudum içti. Masaya dökülen kırıntıları parmaklayarak ağzına götürdü.

Dokuz yaşına girmek üzereydi. Dünyası Florencia, iki göz bir oda evleri, kendisine dokunulmasına izin vermeyen kedi Juan A. Mateos ve sinema veya kurbağa yakalama görevlerine giderken ona eşlik eden sınıf arkadaşı Rafael Molina’dan ibaretti.Birkaç ay önce Arturo eve ıslak bir bez parçasının içinde bir kurbağa getirmişti. Florencia ellerine vurmuş ve kurbağayı eski gazete ve kütüklerin yandığı sobaya atmıştı. Bundan kısa bir süre sonra Arturo elinde bir beyaz fareyle belirmiş, Florencia ağzını açıp bir kelime etmemişti.

Kedi üzerine atlayıp, Arturo engel olamadan fareyi öldürdüğünde de sadece gülümsemekle yetinmişti.

Oturma odasına döndü, matematik defterini aldı ve içindeki alıştırmaları çözmeye başladı. Bitirdikten sonra kurşun kalemini her ay ziyaret ettiği ve harçlık aldığı adamın portresinin yanına bıraktı. Adam ne kadar isterse istesin, Arturo ona “baba” demeyi hiçbir zaman istememişti.

Bir akşam her şeyi öğrendi. Uykuya dalmak üzereydi ki halasının sesini duydu. Florencia içerideki odada bir müşterisine fal bakmak için kart açıyordu.

“Yedi yıl oldu kadın onu göreli. O günden beri sürekli yeniden görmeye çabalıyor ama izin vermiyoruz. Arturo, annesinin melek olup gökyüzüne gittiğini, babasının pilot olduğu ve sürekli seyahat etmek zorunda kaldığı için onu ancak arada sırada ziyaret edebildiğini sanıyor. Çocuklara gerçekleri anlatamazsın ki. Ricardo’nun yeni bir ailesi var artık ve Tanrı’ya şükürler olsun, eskisini tamamen unuttu. Çocuk sorun değil, annesi onu terk ettiğinden beri benimle yaşıyor ve sizin de gördüğünüz gibi onu da tıpkı kardeşimi yetiştirdiğim gibi yetiştiriyorum. En korkunç olanıysa, hanımefendi, artık hiçbir şeye para yetişmiyor. Ricardo’ya daha fazla para vermesini söyleyemem, çünkü karısıyla ve kızlarıyla çok fazla masrafları var. Ben de bulduğum her taşı sıkıyorum para için. On beş yaşımdan beri saçımı süpürge ediyorum, benim üzerime düşen de bu. Eskiden kardeşim içindi, şimdi de yeğenim için. Ne sevgilim oldu, ne kutlamam ne dikkatimi dağıtacak başka bir şey. Şikayetçi de değilim bu durumdan. Kutsal Babamız ne yaptığını gayet iyi bilir. Benim tek yoldaşım kediciğim, Arturo o kadar ketum ki bana ağzını açıp bir kelime bile etmez… Ah, hanımefendi, n’olur kusuruma bakmayın. Sizin de o kadar probleminiz varken durdum kendi derdimi anlatıyorum. Beni ciddiye almayın, rica ederim… Kartları yedi kez karıştırın, kesin ve şuraya dizin.”

Florencia, Arturo’nun odasına girdi. Kediyi kollarının arasına almıştı.

“Dua ettin mi?”

“Henüz değil.”

“Hadi o zaman, birlikte edelim.”

Yatağın ucunda diz çöktüler. Kedi yatağa fırlayarak yastıkların arasına kuruldu. Duaları bittiğinde Florencia kediyi yeniden kucağına aldı, Arturo’yu alnından öptü ve odadan çıktı. Arturo yatağın üzerinde kalan ve beyaz çarşafların üzerinde parlayan gri tüyler ağzına girip, ciğerlerine kadar gidecek diye korkuyordu. “Aptal kedi. Florencia Hala onu neden seviyor anlamıyorum.”

“Onu zehirledin mi?” diye sordu Rafael.

“Yok canım. Hastalandı sadece. Yemek yemek istemiyor ve durmadan kaşınıyor. Halam, komşuların ona fare zehiri verdiğini düşünüyor.”

Parkta oturmuş, rüzgârla sürüklenen yapraklara bakıyorlardı. Arturo ucu açılmamış bir kurşun kalemle yerde şekiller çiziyordu.

“Baksana, dört yapraklı bir yonca!” diye bağırdı Rafael.

“Hayır, beş yapraklı. Düzgün bak.”

“Tüh! İyi şans getirirdi…”

“Benim torero koleksiyonunu bitirdim bu arada. Eve gel de göstereyim.”

“Olmaz, halan kızar.”

“Ruhu bile duymaz, kedi yüzünden çok üzgün.”

Köşeden Florencia’nın yaklaştığını gördüler. Rafael’in selamına cevap vermedi. Direk Arturo’ya baktı ve “Kedi için çare kalmadı. Acı çekmesini istemiyorum. Onu veterinere götürmelisin. İşte adres burada. Buraya çok yakın. Benim adıma geldiğini söyle ve bu parayı vererek hayvanı teslim et. Nasıl iğne yaptıklarını izleme.”

“Cesedi ne yapayım?”

“Yakarlar.”

Eve girdiler. Kedi koltuğa uzanmış, hareketsiz bir hâlde duruyordu. Arturo hâlâ nefes alıp almadığını kontrol etti. Florencia kediyi öptü, sıkıca sarmaladı ve hıçkırıklara boğuldu. Rafael’in varlığından rahatsız olmuştu ve bu yüzden açıklama yapmak zorunda kalmıştı. “Ne kadar üzüldüğümü anlayamazsınız. On yıldan uzun süredir bana yoldaşlık ediyordu. Onun gibisi bir daha asla olmayacak.”

Kediyi ketenle kaplanmış sepete koydu. Çocuklar caddeye çıkarken, Florencia evin kapısında ağlamaya devam etti. Çocuklar gözden kaybolana kadar ağladı.

“Kaç para verdi?” diye sordu Rafael. Arturo elindeki banknotları gösterdi.

“Vay anasını! Bir kediyi öldürmek için kaç para alıyorlar?”

“Bu veterinerin ücreti.”

“Aklıma ne geldi biliyor musun? Kediyi parka bırakalım, para da bize kalsın.”

“Hayatta olmaz. Ya iyileşir de eve dönerse? Halam beni öldürür, dilim dilim keser. Kedi birçok kez kayboldu ama her seferinde geri döndü. Şimdi de yapacağı tutar bakarsın.”

“Evet, ama ölüyor zaten. Baksana hâline. Biz öldürelim onu, hem de iyilik yapmış oluruz.”

“Olmaz, korkarım ben. Halam fark ederse…”

“Asla öğrenemez. Bu parayla yapabileceklerimizi bir düşünsene! Sinemaya gidebiliriz, tüm sınıfa şekerleme ve gazoz alabiliriz. Dünyanın parası!”

Arturo elindeki sepette yatan hayvanın karnına dokundu. “Öldü mü acaba? Hasta zaten. Florencia onu benden daha çok seviyor.”

“Yok, yok, cesaret edemem buna. Kediye acıyorum yemin ederim.”

“Şöyle ya da böyle ölmeyecek mi zaten? Sepeti caddenin ortasına bırakıver. O kadar araba geçiyor, kimse farkına bile varmaz.”

“Ama çok acı çeker. Bir seferinde bir köpeğin ezilmesini görmüştüm…”

“Haklısın aslında. Başka bir yol bulalım.”

“Belki birine verebiliriz?”

“Delirdin mi sen? Hah buldum! Onu suya atalım!”

“Aptal olma, kediler yüzebilir.”

“Bak, parka gidelim. Bu saatte kimsecikler olmaz hem.”

Park bomboştu. Ağaçların arasından salınan rüzgârın kokusu her yanı sarmıştı. Rafael alçak dallardan birine doğru atladı ve ileri geri sallanmaya başladı. “Baksana, kediyi neden asmıyoruz?” dedi.

“Çok acı çeker,” diye tekrarladı Arturo. Kedi sepetteki kişisel hapishanesinde kımıldandı.

“Korkmamalıyım. Öldürüp bu işi bitirmek en iyisi.”

“Dikkat et, sepetin örtüsünü açma, kaçmaya çalışabilir.”

“Merak etme. Öyle bir şey olsa, halan kesin öğrenir, halan her şeyi bilir. Onun söylediklerini yerine getirmediğimizi ve parasını çaldığımızı öğrenir.”

Arturo soğuk yüzünden ürperdi ve ellerini ovuşturdu. Akşam olmak üzereydi. Rafael otların arasında bırakılmış bir taş levha buldu. Levhaya doğru gitti ve eline aldı.

“Şimdi buldum, sen kediyi tut, ben de bu levhayla vurayım.”

“Başka çaresi yok mu?”

“Sen dediğimi yap.”

Arturo hasta kediyi sepetten çıkardı ve karnından tutarak yukarıya kaldırdı.

“Acele et. Levha amma ağırmış. Kafasına isabet ettirmem lazım.”

“Hadi artık, dikkat et de bana vurma.”

Rafael elindeki levhayı tuttu, sallamaya başladı. “Üçe kadar sayıp atacağım. Bir, iki,…”

Kedi tehlikeyi sezdi ve Arturo’nun ellerinden kurtularak havaya sıçradı, birkaç metre öteye düştü ve büyük bir hızla kaçtı.

“İyi tutmadın işte. Ne kadar aptalsın.”

“Yapamadım napayım. Nasıl olduğunu anlayamadan kaçıverdi.”

Arturo hareketsiz kaldı. Bir dakika sonra aklına bir fikir geldi. “Hayatta olduğuna göre onu aramamız lazım. Geri dönecektir. Florencia Hala bizi öldürecek.”

“Yandık. Seslen bakalım gelecek mi?”

“Ya, kesin gelir. Kedilerin ne kadar zeki olduğunu bilmiyor musun? ‘Emirlerinizi bekliyorum. Ne olur beni öldürün, parayı da siz alın,’ diyeceğini mi sanıyorsun? Kaldı ki, benim lafımı hiçbir zaman dinlemedi.”

Uzun süre kediyi aradılar, seslendiler, ağaç dallarının aralarına baktılar, parkın her köşesini didik didik ettiler, kurbağaların, kuşların arasına daldılar, gecenin karanlığındaki her varlık kediyi saklıyor gibiydi. Yorgun düşmüş ve korkmuşlardı. Arturo, Rafael’den ayrıldı. Kediyi koltukta göreceğim diye ürkerek eve döndü. Ama evde Florencia Hala’dan başkası yoktu. Fal bakıyor ve hâlâ ağlıyordu.

“Geç kaldığım için özür dilerim. Doktorda çok kuyruk vardı ve herkesin işi bitene kadar beklemem gerekti.”

“Doktora kendin verdin onu, değil mi?”

“Evet, bir sorun olmayacağını söyledi.”

“Seni pek kötü gördüm… Ama anlıyorum hâlini tabii. Benim gitmem daha doğru olurdu belki de… Bir şeyler atıştırmak ister misin?”

“Yok, teşekkür ederim. Direkt yatacağım.”

“Kediciği nasıl özlüyorum bilemezsin. Yarın ilk iş küllerini almaya gideceğim. Ben hayatta olduğum müddetçe bana bu evde eşlik etmeye devam edecek.”

Şafak vakti onu çarşafların arasında uykuya hasretken buldu. “Florencia Hala veterinere gitmediğimizi öğrendiğinde neler olacağını hayal etmek bile istemiyorum. Kedinin kaçtığına asla inanmayacak… ‘Benden hep nefret ettin. Bu da intikamındı. Seni asla affetmeyeceğim. Sen kötü bir çocuksun. Sana o akıl verdi. Onu benim canımı acıtmak için öldürdünüz ve paramı çaldınız. Lanet olası annenin evladısın işte. Şimdi benim kim olduğumu öğreneceksin. Kardeşimle konuştum, ıslahevine gideceksin, senin sınıfındaki diğer hırsız ve katillerle bir arada olacaksın.’ Hayır, o beni savunur. Ya da savunmaz, ona ne sevgi gösterdim ne de verdiği hediyeler için teşekkür ettim. Rafael’in yüzünden beni kimsenin kurtaramayacağı bir işin içine soktum kendimi.”

Artık tek ümidi kedinin geri dönmesiydi. Çıkan en ufak seste bile, kedinin adımlarını duyduğunu sanıyordu. “Bak hala, sana Kutsal Babamızın üzerine yemin ederim ki, öldürülmesine kıyamadığımızdan götürememiştik onu. Hayatta kaldı ve biz de onu parkta özgür bıraktık. Anlasana Florencia Hala, kediyi ben de çok seviyorum.”

Daha fazla dayanamadı. Ayağa kalktı, dolapta sakladığı banknotları aldı, yırttı ve camdan dışarı attı. Rüzgâr, atılan kâğıtları havaya savurdu. “Belki de kaçıp dönmemek en iyisi olur. Ama nereye giderim ki? Hiçbir şey yapmayı bilmiyorum. Şehirde de kimseyi tanımıyorum.”

Florencia bir gürültü duydu ve gözlerini açtı. Yanında uzanan yumuşak ve kuvvetli vücudun ağırlığını ve okşamalarını boş yere aradı. Geçen zamanı unutabilmesine, kendisini harcamasına yardımcı olan o okşamaları…

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

José Emilio Pacheco, (1939, Mexico City) yazar, çevirmen ve şairdir. Yayımlanan ilk kısa öykü çalışması olan La sangre de Medusa’da (1958, “Medusa’nın Kanı”) Borges’in etkileri dikkat çekmektedir. Bunun arkasından 1958-1962 seneleri arasında farklı gazetelerde yayımlanmış şiirlerinin derlemesi olan Los elementos de la noche (1963, “Gecenin Elementleri”) okuyucularla buluştu. Yine aynı sene ilk kez okuyucularla buluşan El viento distante y otros relatos (“Uzak Rüzgâr ve Diğer Hikâyeler”) isimli kısa öykü kitabında eleştirmenler tarafından “melankonik ve ironik” olarak nitelendirildi. El reposo del fuego (1966, “Ateşin Uykusu”) başlığıyla toplanan şiirleri parçalanan bir dünyayı, Morirás lejos (1967, “Uzaklarda Öleceksin”) isimli romanıysa tarih süresince Yahudilerin sürgünlerini konu aldı. El principio del placer (1972, “Zevk Prensibi”) isimli kısa öyküleri, Pacheco’nun insanoğlunun yakasından düşmeyen olaylar zincirini işlediği bir bütünün parçası olan ızdırap ve keder konularını işleyen yazımlarını bir araya getirdi. Gündelik hayatın konuşma tarzını kullanan Pacheco, gündelik hayatı ve bu hayatın parçasını oluşturan her türlü sosyal sınıfı ve ahlâki değerlerini masaya yatırdığı üslubuyla tartışmalara konu olmuş bir isimdir. Pacheco 2009 senesinde, İspanyolca’da yazılan edebiyatın en önemli ödüllerinden biri olan Cervantes Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.