Brooklyn – Colm Tóibín

“50’lerin İrlanda’sının bir taşra kasabasında, birçok genç kız gibi Eilis Lacey için de imkânlar kısıtlıdır. Ablası ona Amerika’ya göç etme imkânı yarattığında, Eilis ailesini, arkadaşlarını ve geçmişini ardında bırakarak gitmesi gerektiğini hisseder. Brooklyn’de kalabalık bir evde oda tutan Eilis, katlandığı fedakârlığın yavaş yavaş farkına varır. Evinden uzakta, sıla hasreti içindeki genç kadın, yılmak yerine her gün adım adım yeni hayatına alışır, arkadaşlıklar kurar, kendine bir gelecek yaratır. Gelgelelim İrlanda’dan gelen bir haberle hayatı alt üst olacak, sorumlulukları ile arzuları arasında neredeyse trajik boyutta bir ikilem yaşayacaktır. Yayımlandığı yıl birçok eleştirmenin “Yılın Kitapları” seçkisine dahil ettiği Brooklyn, Costa Roman Ödülü’nü kazandı ve 2015 yılında John Cowley tarafından filme çekildi.” Brooklyn’den bir bölüm yayımlıyoruz.

Friary Caddesi’ndeki evin üst katında, oturma odasının penceresinin önünde oturan Eilis Lacey, kız kardeşinin çevik adımlarla işten döndüğünü gördü. Rose’un, Dublin’deki Clery’s mağazasının indirimli satışlarından aldığı deri çantası elinde, karşıdan karşıya, güneşten gölgeye geçmesini seyretti. Rose, bej yün hırkasını omuzlarına almıştı. Golf sopaları girişteydi. Eilis, birkaç dakika içinde birisinin onu arayacağını ve kardeşinin, yaz akşamı hava iyice kararana dek dönmeyeceğini biliyordu.

Eilis’in muhasebe dersleri artık bitmek üzereydi. Kucağında muhasebe yöntemleri üzerine bir kılavuz vardı. Arkasındaki masada ev ödevi olarak, bir şirketin günlük işlerini borç ve alacak sütunlarına girdiği bir muhasebe defteri duruyordu. Şirketle ilgili ayrıntıları geçen hafta Ticaret Meslek Lisesi’nde not etmişti.

Eilis, ön kapının açıldığını duyar duymaz aşağı indi. Rose, girişte cep aynasıyla yüzüne bakıyordu. Kendini dikkatle inceleyerek ruj sürdükten ve gözlerini boyadıktan sonra, girişteki büyük aynada genel görüntüsüne bakıp saçlarını düzeltti. Eilis sessizce, kız kardeşinin dudaklarını ıslatmasını, sonra çantasına atmadan önce bir kez daha cep aynasında kendisine bakmasını seyretti. Anneleri, mutfaktan yanlarına geldi.

“Harika görünüyorsun Rose,” dedi. “Golf kulübünün güzeli olacaksın.”

Rose, “Açlıktan ölüyorum,” diye karşılık verdi, “ama yemek yiyecek zamanım yok.”

“Sana sonra özel çay yaparım,” dedi annesi. “Eilis’le ben, çayımızı şimdi içeceğiz.”

Rose, çantasına uzanıp cüzdanını çıkardı. Cüzdanı açıp portmantoya bir şilin koydu. Eilis’e, “Sinemaya gitmek istersen diye,” dedi.

“Peki ya ben?” diye sordu annesi.

“Eilis eve dönünce sana filmin hikâyesini anlatır,” diye yanıtladı Rose.

“Çok naziksin yani!” dedi annesi.

Kapının önünde bir otomobil durup kornasını çaldığında üçü de gülüyordu. Rose golf sopalarını alıp gitti.

Daha sonra, annesi bulaşıkları yıkayıp Rose da kurularken, kapı bir daha çaldı. Eilis, kapıyı açtığında, karşısında Kelly’nin katedralin yanındaki bakkal dükkânından tanıdığı kızı buldu.

“Miss Kelly size haber yolladı,” dedi kız. “Sizi görmek istiyor.”

“Öyle mi?” diye sordu Eilis. “Peki, neyle ilgili olduğunu söyledi mi?”

“Hayır. Bu akşam oraya gelmeniz gerekiyor.”

“İyi ama beni neden görmek istiyor ki?”

“Tanrım, bilmiyorum hanımefendi. Ona sormadım. Gidip ona sormamı ister misiniz?”

“Hayır, tamam. Peki ama mesajın benim için olduğuna emin misin?”

“Eminim hanımefendi. Ona uğramanızı istiyor.”

Zaten sinemaya bir başka gece gitmeye karar vermiş olan ve muhasebe defterinden sıkılan Eilis, elbisesini değiştirip üzerine bir hırka aldı ve evden çıktı. Friary Caddesi’yle Rafter Caddesi’ni geçip Pazar Meydanı’na geldi ve katedrale giden yokuşu tırmandı. Miss Kelly’nin dükkânı kapalıydı, Eilis, Miss Kelly’nin yaşadığını bildiği üst kattaki bölüme açılan yan kapıyı çaldı. Kapıyı daha önce eve gelen kız açtı ve Eilis’e girişte beklemesini söyledi.

Eilis, üst kattaki sesleri ve hareketleri duyabiliyordu. Derken genç kız aşağı indi ve Miss Kelly’nin birazdan orada olacağını söyledi.

Eilis, Miss Kelly’yi uzaktan tanıyordu ama annesi, çok pahalı olduğu için onun dükkânından alışveriş etmiyordu. Aynı zamanda annesinin Miss Kelly’den hoşlanmadığını düşünüyordu ama bunun nedenini bilemiyordu. Miss Kelly’nin, kasabadaki en iyi jambonu, en iyi tereyağını ve krema dahil her şeyin en tazesini sattığı söylenirdi, ama Eilis bu dükkâna hiç gelmemişti. Sadece önünden geçerken içeri göz atar, Miss Kelly’yi tezgâhta görürdü.

image

Miss Kelly, basamaklardan ağır ağır indi ve ışığı yaktı.

“Pekâlâ,” dedi ve bir selamlama sözcüğüymüş gibi bunu yineledi. Gülümsemiyordu.

Eilis, buraya çağrıldığını açıklamak ve zamanlamasının uygun olup olmadığını kibarca sormak üzereydi ki Miss Kelly kendisini tepeden tırnağa süzünce bir şey söylememeye karar verdi. Eilis, Miss Kelly’nin bu haline bakıp kasabada birisinin onu kızdırdığını ve kadının kendisini bu kişiyle karıştırdığını düşündü.

Miss Kelly, “İşte buradasın,” dedi.

Eilis, portmantoya bir sürü siyah şemsiyenin dayalı olduğunu fark etti.

“İşsiz olduğunu ve sayılardan çok iyi anladığını duydum.”

“Sahi mi?”

“Ah, bütün kasaba, bütün kalburüstü insanlar dükkâna gelir ve ben her şeyi duyarım.”

Eilis, bunun annesinin başka bakkaldan alışveriş etme inadına bir gönderme olup olmadığını düşündüyse de emin olamadı. Miss Kelly’nin kalın camlı gözlükleri, yüzündeki ifadenin anlaşılmasını zorlaştırıyordu.

“Ayrıca, pazar günleri burada çalışmaktan canımız çıkıyor. Elbette, bir tek bu dükkân açık. Ve iyisi, kötüsü, sıradanı… her çeşidi gelir buraya. Kural olarak da saat yedideki ayinden sonra açarım ve dokuz ayininden on bir ayininin sonuna kadar, bu dükkânda adım atacak yer olmaz. Mary yardım etmek için burada ama en iyi koşulda bile çok yavaş, o nedenle ben de zeki birinin, insanları tanıyacak ve doğru para üstü verebilecek birinin peşindeydim. Ama sadece pazarları, unutma. Haftanın diğer günlerinde başımızın çaresine bakıyoruz. Bize seni tavsiye ettiler. Haftada yedi şilin altı peni alacaksın, bu sayede annene biraz destek olursun.”

Miss Kelly’nin, sanki kendisine yapılan bir saygısızlığı anlatırmış gibi konuştuğunu düşündü Eilis; cümlelerin arasında dudaklarını sımsıkı kapatıyordu.

“Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Pazar günü başlayabilirsin ama yarın gel ve fiyatları öğren, ayrıca sana terazileri ve dilimleyiciyi kullanmayı gösteririz. Saçlarını topla ve gidip Dan Bolger’dan ya da Burke O’Leary’den kendine güzel bir iş önlüğü al.”

Eilis, bu konuşmayı, annesi ve Rose için zihnine kaydetmişti bile; Miss Kelly’ye, kaba olmadan, akıllıca bir şeyler söyleyebilmeyi isterdi. Ama ağzını açmadı.

“Evet?” diye sordu Miss Kelly.

Eilis, bu teklifi geri çeviremeyeceğinin farkındaydı. Hiç yoktan iyiydi ve şu anda elinde hiçbir şey yoktu.

“Şey, peki Miss Kelly,” dedi. “Ne zaman isterseniz başlayabilirim.”

“Pazar günü yedi ayinine gidebilirsin. Bizim yaptığımız da bu, ayinden sonra da dükkânı açıyoruz.”

“Bu harika,” dedi Eilis.

“İyi, yarın gel o zaman. Eğer meşgulsem seni evine yollarım ya da beklerken şeker çuvallarını doldurabilirsin ama işim yoksa sana işin bütün püf noktalarını gösteririm.”

“Teşekkürler Miss Kelly,” dedi Eilis.

“Annen bir şey bulduğuna sevinecek. Kız kardeşin de öyle,” dedi Miss Kelly. “Onun golfta çok iyi olduğunu duydum. Şimdi iyi bir kız gibi evine dön. Gidebilirsin.”

Miss Kelly, dönüp ağır ağır basamakları çıkmaya başladı. Eilis eve doğru yürürken, para kazanabileceği bir şey bulmasına annesinin gerçekten sevineceğini ama Rose’un, bir bakkal tezgâhının arkasında çalışmayı onun için yeterince iyi bulmayacağını biliyordu. Rose’un bunu yüzüne karşı söyleyip söylemeyeceğini merak etti.

Eve giderken, en iyi arkadaşı Nancy Bryne’a uğradı. Arkadaşları Annette O’Brien da oradaydı. Bryne’lerin evinin alt katında, mutfak, yemek odası ve oturma odası olarak kullanılan tek bir mekân vardı ve Nancy’nin bir şeyler anlatmak istediği belliydi ve Anette de belli ki bunların bir kısmını biliyordu. Nancy, Eilis’in gelişini yürüyüşe çıkma bahanesi olarak kullandı. Böylece, gizlice konuşabileceklerdi.

Sokağa çıktıklarında Eilis, “Bir şey mi oldu?” diye sordu.

“Bu evden bir mil uzaklaşmadan ağzını açma,” dedi Nancy. “Annem bir şeyler olduğunun farkında ama ben anlatmıyorum.”

Friary Tepesi’nden aşağı yürüdüler. Mill Park Yolu’nu geçip nehre indiler ve gezinti yolundan Ringwood’a doğru ilerlediler.

“Nancy, George Sheridan ile çıktı,” dedi Anette.

“Ne zaman?” diye sordu Eilis.

“Pazar gecesi Athenaeum’daki dansta,” diye yanıtladı Nancy.

“Gitmeyeceğini sanıyordum,” dedi Eilis.

“Gitmeyecektim ama sonra gittim,” dedi Nancy.

“Bütün gece onunla dans etti,” dedi Anette.

“Etmedim, sadece son dört dans, sonra da beni eve bıraktı. Ama herkes gördü. Nasıl duymadın, şaşırdım.”

“Peki onunla bir daha görüşecek misin?” diye sordu Eilis.

“Bilmiyorum.” Nancy içini çekti. “Belki de onu sadece sokakta görürüm. Dün arabayla yanımdan geçerken korna çaldı. Orada başka birisi olsaydı, yani onun çevresinden demek istiyorum, benimle değil onunla dans ederdi. Ama kimse yoktu. Jim Farrel ile birlikteydi. O da orada durup bizi seyretti.”

“Annesi öğrenirse ne der bilmem,” dedi Anette. “O korkunç bir kadın. George yokken o dükkâna gitmekten nefret ediyorum. Bir keresinde annem beni oraya iki dilim domuz pastırması almaya yolladı. O ihtiyar da bana domuz pastırmasını iki dilim halinde satmadığını söyledi.”

Sonra Eilis onlara, Miss Kelly’nin ona her pazar dükkânında çalışmasını teklif ettiğini söyledi.

“Umarım kadına teklifini ne yapması gerektiğini söylemişsindir,” dedi Nancy.

“Kabul ettiğimi söyledim. Bir zararı olmaz. Yani, sizinle birlikte kendi paramla Athenaeum’a gelebilirim ve birilerinin sizi kullanmasını önleyebilirim.”

“Öyle değildi,” dedi Nancy. “Çok tatlıydı.”

“Onunla yine görüşecek misin?” diye sordu Eilis.

“Sen pazar gecesi benimle gelecek misin?” diye sordu Nancy, Eilis’e. “George orada olmayabilir bile ama Annette gelemiyor ve olur da o gelir ve beni dansa kaldırmaz ya da yüzüme bile bakmazsa desteğe ihtiyacım olacak.”

“Miss Kelly ile çalıştıktan sonra çok yorgun olabilirim.”

“Ama geleceksin, değil mi?”

“Oraya gitmeyeli yüzyıllar oldu,” dedi Eilis. “Bütün o köylü çocuklardan nefret ediyorum, şehirli çocuklar desen daha da beter. Yarı sarhoşlar ve seni Tan Yard Lane’e götürme peşindeler.”

“George öyle değil,” dedi Nancy.

“Tan Yard Lane’in yakınından bile geçmeyecek kadar burnu havada,” dedi Annette.

“Belki de ondan, gelecekte domuz pastırmasını iki dilim halinde satma meselesini bir daha düşünmesini isteriz,” dedi Eilis.

“Ona bir şey söyleme,” dedi Nancy. “Sahiden de Miss Kelly’nin yanında çalışacak mısın?”

Miss Kelly, sonraki iki gün boyunca Eilis’e dükkândaki bütün malları tek tek gösterdi. Eilis çay çeşitlerini ve değişik paket boyutlarını yazabilmek için kâğıt isteyince, Miss Kelly ona bütün bunları yazmasının zaman kaybından başka bir şey olmayacağını söyledi; her şeyi ezberlemesi daha iyi olurdu. Miss Kelly, pazar günleri en çok satılan malların sigara, tereyağı, çay, ekmek, şişe sütler, paket bisküviler, pişmiş jambon ve sığır konservesi olduğunu, bunların ardından, sardalye, somon konserveleri; mandalina, armut, meyve salatası konserveleri, jambon, tavuk ezmesi; sandviç ve salata sosu kavanozlarının geldiğini söyledi. Eilis’e, fiyatını söylemeden önce her maldan bir örnek gösterdi. Eilis’in fiyatları öğrendiğine ikna olduktan sonra, taze kremalar, limonatalar, domatesler, top salatalar, taze meyve ve dondurma gibi diğer ürünlere geçti.

“Şimdi, itirazın olmazsa pazar günleri hafta içinde satın almaları gereken şeyleri arayan insanlar gelir buraya. Elden ne gelir?” Miss Kelly, sabun, şampuan, tuvalet kâğıdı ve diş macunlarını sayıp fiyatlarını söylerken, dudaklarını bükmüştü.

Bazı insanların pazar günleri bir çuval şeker de, ya da tuz, hatta karabiber bile aldıklarını ekledi, ama bunlar çok fazla değildi. Şeker pekmezi, kabartma tozu ya da un isteyenler bile oluyordu ama bu malların çoğu cumartesileri satılıyordu.

Miss Kelly, her zaman çocukların geldiğini de söyledi, çikolata, karamela, meyveli dondurma ya da jöle şeker peşindeydiler. Erkekler, sigara ve kibrit isterdi ama bunlarla Mary ilgileniyordu, çünkü ne de olsa büyük siparişleri ya da fiyatları hatırlayamıyordu. “Zaten,” diye ekledi Miss Kelly, dükkân kalabalıkken yardım etmekten çok, ayak bağı oluyordu.

“Onun nedensiz yere insanlara aval aval bakmasını önleyemiyorum. Sürekli müşterilerin bazılarına bile.”

Eilis, dükkânın kimisi çok pahalı bir sürü çay çeşidiyle dolu olduğunu görebiliyordu ve bunların hepsi de Friary Caddesi’ndeki Hayes bakkalından ya da Rafter Caddesi’ndeki L&N’den veya Pazar Meydanı’ndaki Sheridan’dan daha pahalıya satılıyordu.

“Şekeri nasıl paketleyeceğini ve ekmeği nasıl saracağını öğrenmen gerek,” dedi Miss Kelly. “Bak, Mary bu konularda iyidir ama, Tanrı yardımcısı olsun.”

Eilis, eğitim gördüğü günlerde, dükkâna her müşteri gelişinde, Miss Kelly’nin farklı bir tavır takındığını fark etti. Kimi zaman hiçbir şey söylemiyor, sadece çenesini sıkıyor, dükkânında o müşterinin varlığına dayanamıyor ve sabırsızlıkla gitmesini bekliyormuş gibi bir havayla tezgâhın arkasında duruyordu. Bazılarına soğukça gülümsüyor, hoşgörürmüş gibi suratsız bir ifadeyle inceliyor ve parayı büyük bir lütuf yapıyormuşçasına alıyordu. Bir de dostça ve adlarını söyleyerek karşıladığı müşteriler vardı; bunların çoğunun dükkânda hesabı vardı ve böylece elden ele para geçmiyor, sağlıkla ilgili sorular, hava durumu üzerine sohbetler, jambonun, domuz pastırmasının ya da İrlanda ekmeğinden kuş üzümlü ekmeğe bütün ekmek çeşitlerinin niteliğine ilişkin yorumlar arasında, miktar hesap defterine yazılıyordu.

“Ve bu genç hanımı eğitmeye çalışıyorum,” dedi Miss Kelly, herkesten çok değer verdiği anlaşılan bir müşteriye. Kadının saçına, Eilis’in daha önce hiç görmediği türden bir perma yapılmıştı. “Onu eğitmeye çabalıyorum ve umarım hevesliden daha fazlasıdır. Çünkü Mary, Tanrı bağışlasın, hevesli ama bunun kesinlikle bir yararı yok, hatta daha da beteri. Kavrayışlı, zeki ve güvenilir olması umudundayım, ama bugünlerde bunu hiçbir surette elde edemiyorsun.”

Eilis, yazar kasanın yanında sıkıntılı bir şekilde durup kulak kabartan Mary’ye baktı.

“Ama Tanrı her çeşit insan yaratıyor,” dedi Miss Kelly.

“Ah, evet, bunda haklısın Miss Kelly,” dedi permalı kadın, malları filesine doldururken. “Ve yakınmanın bir yararı yok, değil mi? Yani, sokakları süpürecek insanlara ihtiyacımız yok mu?”

Cumartesi günü Eilis, annesinin borç verdiği parayla kendine Dan Bolger’dan koyu yeşil bir önlük satın aldı. O gece annesinden çalar saati istedi. Sabah altıda kalkması gerekiyordu.

Yaşı kendisine en yakın olan ağabeyi Jack, diğer iki ağabeyinin peşinden Birmingham’a gittiğinden beri, Eilis oğlanların odasına taşınmış, annelerinin her sabah temizleyip topladığı yatak odalarını Rose’a bırakmıştı. Annelerinin emekli maaşı az olduğu için, Davis Fabrikası’nın ofisinde çalışan Rose’a bağımlıydılar. Rose’un maaşı, ailenin ihtiyaçlarının büyük bölümünü karşılıyordu. Ara sıra İngiltere’deki oğlanlardan da ek bir şeyler geliyordu. Rose, yılda iki kez Dublin’e indirimli satışlara gidiyor, her ocakta yeni bir palto ve tayyörle, ağustosta da yeni bir elbise, hırkalar, etekler ve bluzlarla dönüyordu, Rose, bunları modalarının geçmeyeceği düşüncesiyle seçiyor, sonra da gelecek yıla kadar saklıyordu. Artık Rose’un arkadaşlarının büyük bölümü evli kadınlardı. Çoğunluğu çocukları büyümüş daha yaşlı kadınlar ya da bankalarda çalışan, yaz akşamları ve hafta sonları golf oynamaya zamanı olan erkeklerin karılarıydı.

Eilis, otuz yaşındaki Rose’un her geçen yıl daha da cazibeli bir hale geldiğini düşünüyordu ve birkaç erkekle çıkmış olmasına karşın bekâr kalmıştı. Sık sık, caddelerde bebek arabası ittirirken görülen okul arkadaşlarından çok daha iyi bir hayatı olduğunu dile getiriyordu. Eilis, ablasının görünüşüne, kasabada ve golf kulübünde birlikte olduğu insanlara bu kadar önem vermesinden gurur duyuyordu. Rose’un, ofisteki işini bulmak için çaba harcadığını biliyordu ve şimdi de parasını ödediği kitaplarla, defter tutma ve temel muhasebe eğitimi alıyordu ama aynı zamanda nitelikleri ne olursa olsun, en azından şimdilik, Enniscorthy’de kimseye iş olmadığının da farkındaydı.

Eilis, Rose’a Miss Kelly’nin iş teklifinden söz etmedi ama eğitimi devam ederken, her ayrıntıyı ezberleyip annesine anlatıyordu. Annesi de gülüyor ve hikâyenin bazı bölümlerini tekrarlatıyordu.

“Şu Miss Kelly,” dedi annesi, “annesi kadar kötü ve orada çalışan birisinden o kadının şeytanın teki olduğunu duydum. Evlenmeden önce, Roche’lerde hizmetçiymiş. Kelly’nin yeri hem dükkân hem de pansiyonmuş ve onunla çalıştığında, hatta orada kaldığında ya da dükkândan alışveriş ettiğinde, şeytanın tekiymiş. Şayet paran bolsa ya da rahipsen o ayrı elbette.”

“Sadece başka bir şey karşıma çıkana kadar oradayım,” dedi Eilis.

“Ben de Rose’a anlatırken böyle söyledim,” diye yanıtladı annesi. “Sana bir şey söyleyecek olursa dinleme.”

Gelgelelim Rose, Eilis’in Miss Kelly’nin yanında çalışmaya başlamasıyla ilgili hiçbir şey söylemedi. Bunun yerine, Eilis’e, kendisinin pek az giydiği soluk sarı hırkayı verdi. Rengin kendisine yakışmadığında ve Eilis’in üzerinde daha iyi duracağında ısrar etti. Ona birkaç ruj da verdi. Rose, cumartesi gecesi geç saatlere kadar dışarıda olduğundan, Nancy ile Annette’in sinemaya gitmesine karşın, Eilis’in erkenden yattığını görmedi. Böylece, ilk pazar gününde Miss Kelly’nin dükkânına çalışmaya zinde bir şekilde gidebilecekti.

Eilis yedi ayinine sadece bir kere, yıllar önce gitmişti. Babasının sağ, oğlanların hâlâ evde olduğu bir Noel sabahıydı. Diğerleri uyurken, annesiyle parmak uçlarına basarak evden çıktıklarını, hediyeleri üst kattaki ağacın altına bıraktıklarını ve Rose, oğlanlar ve babası uyanıp armağanlarını açmaya başladıklarında döndüklerini anımsıyordu. Karanlığı, soğuğu ve kasabanın güzel boşluğunu hatırlıyordu. Şimdi, yediye yirmi kala çanı çaldıktan hemen sonra, çantasında iş önlüğüyle, atkuyruğu yaptığı saçıyla evden çıktı ve yeterince zamanı olduğundan emin bir şekilde katedrale giden yollarda yürüdü.

Eilis yıllar önceki o Noel gününde, katedralin orta sıralarının neredeyse tamamen dolu olduğunu hatırladı. Önlerinde mutfakta upuzun bir sabah geçirecek olan kadınlar, erken bir başlangıç yapmak istemişlerdi. Ama şimdi neredeyse kimse yoktu. Gözleri çevrede Miss Kelly’yi aradı ama Komünyon’a kadar görmedi ve sonra, kadının en başından beri karşısında oturduğunu fark etti. Onun ana koridorda, elleri önünde birleşmiş, gözleri yerde yürümesini seyretti. Siyah bir şala sarınan Mary, kadının arkasından geliyordu. Eilis, her ikisinin de oruç tuttuğunu düşündü. Kendisi de perhizdeydi ve ne zaman kahvaltı edeceklerini merak etti.

Ayin bitince Miss Kelly’yi katedralin önünde beklemek istemedi ve gazete paketlerini açtıkları tezgâhın önünde oyalandı, sonra da dükkânın önüne gidip orada bekledi. Miss Kelly, geldiğinde ona ne selam verdi ne de gülümsedi. Huysuzca yan kapıya gitti ve Eilis’le Mary’ye beklemelerini emretti. Dükkânın ana kapısını açıp ışıkları yakmaya başladığında, Mary arka tarafa gitti ve ekmekleri tezgâha taşımaya koyuldu. Eilis, bunların dünden kalma ekmekler olduğunu fark etti. Pazar günleri ekmek dağıtımı yapılmıyordu. Durup Miss Kelly’yi seyretmeye başladı. Kadın, sinekleri çekmek için yeni bir yapışkan uzun sarı kâğıt şeridi açtı ve Mary’ye, tezgâha tırmanıp her yanına ölü sinekler yapışmış eskisinin yerine, tavana bunu takmasını söyledi.

“Sinekleri kimse sevmez,” dedi Miss Kelly, “özellikle de pazar günleri.”

Kısa süre sonra iki üç kişi sigara almak için dükkâna geldi. Eilis iş önlüğünü takmış olsa da Miss Kelly, Mary’ye müşterilerle ilgilenmesini emretti. Müşteriler gidince Miss Kelly, Mary’ye yukarı çıkıp çay yapmasını söyledi. Eilis sonra, Mary’nin çayı gazete kulübesine götürüp karşılığında bedava Sunday Press gazetesi aldığını gördü, Miss Kelly de gazeteyi katlayıp bir kenara koydu. Eilis, Miss Kelly’nin de Mary’nin de bir şey yiyip içmediklerini fark etti. Miss Kelly, Eilis’i arkadaki odalardan birine götürdü.

“Şuradaki ekmek,” dedi, masayı işaret ederek, “en taze olanı. Ta Stafford’dan dün akşam geldi ama sadece özel müşteriler için. Yani, ne yaparsan yap ama bu ekmeğe dokunma. Çoğu kişi için diğer ekmek idare eder. Domatesimiz de yok. Ben kesin talimat vermedikçe, bunlar kimse için değil.”

Dokuz ayininin ardından ilk kalabalık geldi. Sigara ve şeker isteyen insanlar, Mary’ye gitmeleri gerektiğini biliyorlardı. Miss Kelly geride duruyordu, dikkati, kapıyla Eilis arasında bölünmüştü. Eilis’in yazdığı her fiyatı kontrol ediyor, anımsayamadığı zaman anında fiyatı söylüyor, Eilis’in ardından o da sayıları yazıp topluyor, ödenen parayı kendisine göstermeden müşteriye paranın üstünü ödemesine izin vermiyordu. Bunları yapmanın yanı sıra, bazı müşterileri adlarıyla selamlıyor, öne alıyor ve Eilis’in her ne yapıyorsa bırakıp o müşterilere hizmet etmesini istiyordu.

“Oh, Mrs Prendergast gelmiş,” dedi kadın, “yeni kız sizinle ilgilenecek, Mary de aldıklarınızın hepsini arabanıza taşır.”

“Önce bunu bitirmem gerekiyor,” dedi Eilis. Bir başka siparişi tamamlamasına birkaç mal kalmıştı.

“O işi Mary yapar,” diye karşılık verdi Miss Kelly.

O ana kadar insanlar tezgâhın önünde birikmişti. Miss Kelly, elinde yeni ekmeklerle tezgâha dönerken, bir adam, “Benim sıram,” diye bağırdı.

“Şimdi çok meşgulüz, sıranın sana gelmesini beklemelisin.”

“İyi de sıra benimdi,” dedi adam, “ama bu kadına benden önce bakıldı.”

“Peki, ne istiyorsun?”

Adamın elinde bir alışveriş listesi vardı.

“Seninle şimdi Eilis ilgilenecek,” dedi Miss Kelly, “ama Mrs Murphy’den sonra.”

“Ben ondan da önceydim,” diye yanıtladı adam.

“Bence yanılıyorsun,” dedi Miss Kelly. “Eilis, çabuk ol, bak adam nasıl bekliyor. Kimsenin fazla zamanı yok, Miss Murphy’den sonra sıra onun. Bu çaya ne fiyat yazdın?”

Saat dokuza kadar hemen hemen böyle devam etti. Ne mola vardı ne de yiyecek içecek bir şey ve Eilis açlıktan ölüyordu. Kimseye sırayla bakılmıyordu. Miss Kelly, bazı müşterilerine lezzetli, taze domatesleri olduğunu haber verdi. Bunların ikisi Rose’un arkadaşlarıydı ve Eilis’i dostça selamladılar. Miss Kelly domatesleri kendi tarttı. Eilis’in o müşterileri tanımasından etkilenmiş gibiydi ama başkalarına ısrarla, hiç domatesi olmadığını söylüyordu. Gözde müşterilere açıkça, neredeyse gururla taze ekmeği veriyordu. Eilis farkına vardı ki mesele, kasabada Miss Kelly’ninki kadar çok mal stoklayan ve pazar sabahları açık olan dükkân bulunmamasıydı ama ayrıca insanların buraya alışkanlıktan geldiklerini, beklemeye aldırmadıklarını, itişip kakışmaktan ve kalabalıktan hoşlandıklarını da hissediyordu.

Eilis, Rose konuyu açmadıkça evde akşam yemeğinde Miss Kelly’nin yanındaki yeni işinden söz etmemeyi planladıysa da kendini tutamadı. Masaya oturur oturmaz gününü anlatmaya başladı.

“Ben o dükkâna bir kere gittim,” dedi Rose. “Ayinden dönerken. Kadın, benim yerime Mary Delahunt’la ilgilendi. Ben de çekip gittim. Ve bir koku vardı. Ne olduğunu anlayamadım. Küçük bir kölesi var, değil mi? Onu bir manastırdan çekip almış.”

“Babası iyi bir adam sayılırdı,” dedi annesi, “ama onun hiç şansı yoktu çünkü annesi, sana söylediğim gibi Eilis, şeytandı. Hizmetçilerden biri kaynar suyla yandığında, kızın doktora bile gitmesine izin vermediğini duymuştum. Annesi, Nelly’yi yürümeye başladığı andan itibaren orada çalıştırıyordu. Asla gün ışığı görmemiştir, onun sorunu bu işte.”

“Nelly Kelly mi?” diye sordu Rose. “Bu onun gerçek adı mı?”

“Okulda ona başka bir ad takmışlardı.”

“Neydi peki?”

“Herkes ona Isırgan Kelly derdi. Rahibeler bizi engelleyemiyordu. Onu çok iyi hatırlıyorum; bir ya da iki sınıf küçüktü. Peşinde her zaman Merhamet Manastırı’ndan beş altı kız olur, ‘Isırgan’ diye bağırırlardı. Bu kadar çılgın olmasına şaşmamak gerek.”

Rose ile Eilis, bunu sindirene kadar bir sessizlik oldu.

“Gülelim mi ağlayalım mı bilemedim,” dedi Rose.

Yemek yerlerken Eilis Miss Kelly’nin sesini taklit edebildiğini fark etti ve annesiyle ablası buna güldüler. En küçük ağabeyi Jack’in, radyodaki pazar ayininin, spor yorumcularının, okuldaki öğretmenlerinin ve kasabadaki pek çok kişinin taklitlerini yaptığını ve herkesin bunlara güldüğünü anımsayan bir tek kendisi miydi diye düşündü. O ikisinin, Jack diğerlerinin peşinden Birmingham’a gittiğinden beri bu masada ilk kez güldüklerini fark edip etmediklerini de bilmiyordu. Jack’i konuşmayı çok istiyordu ama bunun, annesini çok üzeceğini biliyordu. Jack’ten bir mektup geldiğinde bile, sessizce elden ele gezerdi. İşte böyle Miss Kelly ile dalga geçmeye devam etti Eilis, ta ki birisi Rose’u golf oynamaya götürünceye ve kendisiyle annesine masayı toplayıp bulaşıkları yıkamak kalana kadar.

O akşam, Eilis saat dokuzda Nancy Bryne’ın evine gitti. Görünüşüne yeterince önem vermediğinin farkındaydı. Saçını yıkamış, yazlık bir elbise giymişti ama pasaklı göründüğünü düşünüyordu. Nancy’nin George ile birden fazla kez dans etmesi durumunda, tek başına eve dönmeye karar vermişti. Rose’un gitmeden önce kendisini görmemesinden memnundu, yoksa onu saçıyla daha fazla uğraştırır, makyaj yaptırır ve daha iyi görünmesi için çabalardı.

(…)

Çevirmen: İrem Sağlamer
*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.