Bülbülü Öldürmek – Harper Lee

 

“1960 yılında yayımlandığından bu yana bütün edebiyatseverlerin gönlünde özel bir yer edinen, Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek Amerika’nın güneyinde yaşanan ırkçılığı ve eşitsizliği bir çocuk kahramanın, Scout Finch’in gözünden anlatıyor. Harper Lee, kullandığı yalın ama çarpıcı dil aracılığıyla adalet, özgürlük, eşitlik ve ayrımcılık gibi hâlâ güncel temaları, Scout’un büyüyüş öyküsüyle birlikte dokuyarak, iyilik ve kötülüğü hem bireysel hem de toplumsal düzeyde mercek altına alıyor. Bir “zenci”nin haksız yere suçlanması üzerinden gelişen olaylar; önyargılar, riyakârlık, sınıf ve ırk çatışmalarıyla beslenen küçük Amerikan kasabasının sınırlarını aşıp, insanlar arası ilişkide adaletin ve dürüstlüğün önemini anlatan evrensel bir hikâyeye dönüşüyor. Etkileyici gerçekliğiyle ürperten, “insani” vurgusuyla sarıp sarmalayan, çağdaş dünya edebiyatının en önemli örneklerinden biri olan bu klasik roman, Ülker İnce çevirisiyle tekrar Türkçede.” Bülbülü Öldürmek’ten bir bölüm yayımlıyoruz.

Jem, kolu tam dirseğinden fena halde kırıldığında aşağı yukarı on üç yaşındaydı. Kolu iyileşip de bir daha asla futbol oynayamama korkusundan kurtulduğunda ağabeyim, bu sakatlığını neredeyse hiç hatırlamaz olmuştu. Sol kolu sağ koluna göre biraz kısaydı; ayakta durur ya da yürürken elinin üstü bacağıyla dik açı yapar, başparmağı da bacağına paralel dururdu. Hiç umursadığı yoktu, pas verebiliyor, topa yere düşmeden önce vurabiliyordu ya, bu ona yetiyordu.

Olayın üzerinden geriye dönüp olanları gözden geçirebileceğimiz kadar zaman geçtikten sonra, ara sıra bu kazaya nelerin yol açtığını tartışmaya başladık. Ben her şeyi Ewelllar’ın başlattığını iddia ederdim ama benden dört yaş büyük olan Jem çok daha öncesinden başladığını söylerdi. Onun dediğine göre Dill buraya geldiği zaman başlamış her şey, Radley denen o öcüyü evden dışarı çıkarma düşüncesini ortaya attığı zaman.

Konuya daha geniş bir açıdan bakacak olursak, aslında her şeyin Andrew Jackson’la başladığını söylüyordum Jem’e. General Jackson, Cree yerlilerini topraklarından sürmeseydi, Simon Pinch asla Alabama’ya gelmeyecekti, o gelmeseydi acaba biz nerede olacaktık? Aramızdaki anlaşmazlıkları yumruklaşarak çözme yaşını çoktan geçmiştik, o yüzden Atticus’a danıştık. Babam ikimizin de haklı olduğunu söyledi.

Güneyli ailemizin bazı üyelerinin en çok üzüldüğü şey, Hastings Savaşı’nda iki tarafta da adı kayıtlara geçmiş atalarımızın bulunmamasıydı. Bizim yalnızca Simon Finch’imiz vardı; pintiliği sofuluğunu geride bırakan, Cornwall’lı kürk avcısı bir eczacı. Simon İngiltere’de kendilerine Metodist diyen kişilerin, liberal kardeşleri tarafından zulme uğramasından rahatsız olmuş, kendisini Metodist olarak nitelediği için Atlantik’i aşarak Philadelphia’ya gelmiş, daha sonra Jamaika’ya, oradan Mobile’a, oradan da Saint Stephens’a gitmişti. John Wesley’in alırken ve satarken fazla sözcük kullanmakla ilgili eleştirilerini unutmayan Simon, eczacılık yaparken yükünü tutmuş ama bu arada şeytana uyup altından yapılma, pahalı şeyler takmak gibi, Tanrı’nın hoşuna gitmeyeceğini bildiği şeyler yapma korkusunu yaşamıştı. Böylece Simon, hocasının insanları birer taşınır malmış gibi satın alma konusundaki özdeyişini unutup üç köle satın almış ve onların yardımıyla Saint Stephens’ın altı yedi kilometre kuzeyinde, Alabama ırmağının kıyılarında kendine bir çiftlik kurmuştu. Saint Stephens’a sadece bir kez dönmüş, oradan kendisine bir kadın almış, o kadınla birlikte kızlarına kadar uzanan bir ailesi olmuştu. Simon çok uzun yıllar yaşayıp zengin biri olarak öldü.

Finch Arazisi olarak anılan Simon’ın çiftliğinde kalmak ve hayatlarını pamuk yetiştiriciliğiyle kazanmak ailenin erkekleri için bir gelenekti. Kendi kendine yeterli bir yerdi burası: Çevredeki imparatorluklarla karşılaştırıldığında gösterişsizdi ama Arazi’de buz, un, giyim eşyası gibi şeyler dışında, yaşamak için gerekli her şey üretiliyordu, o üretilmeyen şeyler de ırmak gemileriyle Mobile’dan geliyordu.

Simon olsa, Kuzey ile Güney arasındaki anlaşmazlığı, torunlarının toprak dışında her şeylerini kaybetmelerine yol açtığı için öfkeyle karşılardı. Fakat ailemizde toprağa bağlı kalma geleneği ta yirminci yüzyıl ortalarına kadar, babam Atticus Finch hukuk okumak üzere Montgomery’ye, küçük erkek kardeşiyse tıp okumak üzere Boston’a gidinceye kadar sürmüştü. Arazi’den ayrılmayan tek Finch, kızkardeşleri Alexandra’ydı: Suskun bir adamla evlenmişti, adam bütün gün ırmak kıyısında bir hamakta yatar, acaba alabalık oltalarım ne durumda, diye düşünürdü.

Babam baroya kabul edildiği zaman Maycomb’a dönüp avukatlık yapmaya başladı. Arazi’den otuz kilometre kadar uzakta olan Maycomb, Maycomb ilçesinin resmi merkeziydi. Atticus Finch’in Adliye binasındaki odasında bir şapka askısı, bir tükürük hokkası, bir dama tahtası ve gıcır gıcır bir Alabama Yönetmeliği dışında pek bir şey yoktu. İlk iki müşterisi, Maycomb ilçe hapishanesinde asılan son iki kişiydi. Atticus onları Amerika’nın cömertliğinden yararlanıp ikinci dereceden cinayeti kabul ederek canlarını kurtarmaya razı etmeye çalışmıştı ama onlar birer Haverford’du, Maycomb ilçesinde Haverford demek budala demekti. Haverford’lar, Maycomb’un biricik demircisini, bir katırı alıkoyduğu şeklindeki yanlış bir iddia yüzünden, hem de üç tanığın gözü önünde öldürecek, sonra da o orospu çocuğunun belayı kendisinin davet ettiğini iddia etmenin iyi bir savunma olduğunu düşünecek kadar mantıksızdılar. Birinci derece cinayetten suçlu olmadıklarını iddia etmekte direnmişler, sonuçta da Atticus’un, müşterileri bu dünyayı terk ederken yanlarında hazır bulunmak dışında yapabileceği bir şey kalmamıştı. Belki de babamın ceza hukuku uygulamalarına karşı duyduğu derin nefretin kökeninde bu olay yatıyordu.

Maycomb’daki ilk beş yılında Atticus her şeyden çok ekonomiyle ilgilenmiş, daha sonra yıllarca kazancını erkek kardeşinin eğitimine yatırmıştı. John Hale Finch babamdan on yaş küçüktü, pamuk yetiştirmenin zahmete değmediği bir zamanda tıp okumak istemişti ama Jack Amca’yı hayatını kazanacak hale getirmek için elinden geleni yaptıktan sonra Atticus hukukçu olarak epey bir para kazandı. Maycomb’u seviyordu, kendisi de Maycomb’da doğmuş ve büyümüştü; o insanları, insanlar da onu tanıyordu; Simon Finch’in çalışkanlığı sayesinde Atticus, ya kan bağı ya da evlilik yoluyla neredeyse kasabadaki her aileyle hısımdı.

Maycomb eski bir kasabaydı ama ben tanıdığımda eski ve yorgun bir kasabaydı. Yağmurlu havalarda sokaklardaki kırmızı toprak sulu çamura dönüşürdü; kaldırımlardan otlar çıkar, meydandaki adliye binası bel verirdi. Nedense eskiden hava daha sıcaktı; bir yaz günü siyah bir köpek soluk almakta zorlanır; Hoover arabalarına koşulmuş, bir deri bir kemik katırlar meydandaki meşelerin bunaltıcı gölgesinde kuyruklarıyla sinekleri kovarlardı. Erkeklerin kaskatı kolalı yakaları sabah saat daha dokuz olmadan dikliğini kaybederdi. Kadınlar öğleden önce ve saat üç uykusundan sonra banyo yapar, gece olduğunda ise terler, pudra şekeri kaplı o güzelim yumuşak kekleri andırırlardı.

O zamanlar insanlar yavaş hareket ederdi. Salına salına meydanın bir tarafından karşı tarafına geçer, meydanın çevresindeki dükkânlara salına salına girer çıkar, hiç acele etmezlerdi. Bir gün yirmi dört saatti ama sanki daha uzunmuş gibiydi. Acele etmeye gerek duyulmazdı çünkü gidecek bir yer yoktu, ne satın alınacak bir şey vardı ne de satın almak için para; Maycomb ilçesi sınırları dışında görülecek bir şey de yoktu. Ama bazı insanlar için o dönem belli belirsiz bir iyimserlik dönemiydi; Maycomb’a son günlerde, korkudan başka korkacağı bir şeyin olmadığı söylenmişti. Biz, yani Atticus, Jem ve ben, aşçımız Calpurnia ile birlikte kasabanın başlıca yerleşim bölgesi olan ana caddede oturuyorduk. Jem ve ben babamızdan memnunduk: bizimle oynuyor, bize kitap okuyor, bize kibar ve tarafsız davranıyordu.

Calpurnia derseniz farklı bir şeydi. Bir deri bir kemikti; uzağı göremezdi; gözlerini kısarak bakardı; elleri kürek gibiydi, çok da sertti. Her zaman beni mutfaktan kovar, Jem’in benden büyük olduğunu bildiği halde neden Jem gibi uslu olmadığımı sorar, daha eve dönmeye hazır olmadığım bir saatte beni eve çağırırdı. Aramızda destansı ve tek yanlı bir savaş vardı. Bu savaşı her zaman Calpurnia kazanırdı, bunun en temel nedeni de Atticus’un her zaman onun tarafını tutmasıydı. Calpurnia, Jem’in doğumundan beri bizim yanımızdaydı, aklım erdi ereli onun baskıcı varlığını hissediyordum.

Annemiz ben iki yaşındayken ölmüştü, bu yüzden onun yokluğunu hiç hissetmezdim. Montgomeryliydi, Grahamlar’ın kızıydı; Atticus onunla eyalet yasama meclisine ilk kez seçildiği zaman tanışmıştı. O zamanlar orta yaşlı bir adamdı, annemse ondan on beş yaş küçüktü. Jem onların evliliklerinin ilk yılının ürünüydü, dört yıl sonra ben doğmuştum, iki yıl sonra da annemiz ani bir kalp krizinden ölmüştü. Ailesinde bu tür ölümler varmış, öyle diyorlardı. Ben annemi özlemiyordum ama galiba Jem özlüyordu. Annemi çok iyi hatırlıyordu, bazen oyun oynarken birden uzun uzun iç geçirir, bırakıp gider, araba garajının arkasında tek başına oynardı. Böyle zamanlarda en iyisi onu rahatsız etmemekti, bunu bilirdim.

Ben neredeyse altı yaşıma, Jem de yaklaşık on yaşına geldiğinde, yazları özgürlük alanımızın sınırları (Calpurnia’nın sesinin duyulma mesafesine göre) çizilmişti: Kuzey yönünde iki ev ötedeki Bayan Henry Lafayette Dubose’un, güney yönündeyse Radleyler’in evine dayanıyordu. Bu sınırları aşma dürtüsüne asla kapılmazdık. Radleyler’in evinde oturan o bilinmeyen varlığın adını duymak bile günlerce uslu durmamız için yeterdi; Bayan Dubose ise düpedüz bir felaketti.

Dill’in bize geldiği yazdı.

Sabahın erken saatlerinde, arka bahçede Jem ile her günkü gibi oyun oynamaya hazırlanırken bitişik komşumuz Bayan Rachel Haverford’un lahana ekili bahçesinden gelen bir ses duyduk.

Yavru köpek olabileceğini düşünerek tel çitin yanına gittik, Bayan Rachel’ın teriyesini göreceğimizi sanıyorduk ama yere oturmuş bize bakan birini gördük. Otururken lahanalarla aynı boydaydı. Ona öylece bakıyorduk, sonunda konuştu:

“Merhaba.”

“Sana da merhaba,” dedi Jem nazikçe.

“Adım Charles Baker Harris,” dedi oğlan. “Okuma biliyorum.”

“Biliyorsan n’olmuş?” dedim ben.

“Okuma bildiğimi bilmek isteyebileceğinizi düşündüm, o kadar. Okutmak istediğiniz bir şey varsa okurum…”

“Sen kaç yaşındasın?” diye sordu Jem, “dört buçuk mu?”

“Yedi yaşıma basacağım.”

“Ha, o zaman başka,” dedi Jem ve başparmağıyla beni gösterdi.

“Şu var ya, doğduğu günden beri okuyor, henüz okula bile başlamadı. Sen hiç yedi yaşına basacak gibi görünmüyorsun, çok çelimsizsin.”

“Kendim küçüğüm ama yaşım büyük.”

Ona daha iyi bakabilmek için Jem saçlarını geriye itti. “Buraya gelsene Charles Baker Harris,” dedi, “Vay be, ne biçim ad.”

“Seninkinden daha komik değil. Rachel teyzem senin adının Jeremy Atticus Finch olduğunu söylüyor.”

Jem suratını astı. “Ama ben büyüğüm. Adım boyumdan büyük değil. Eminim seninki bir karış büyüktür.”

“Herkes bana Dill der,” dedi Dill, çitin altından geçmeye çalışıyordu.

“Altından geçmeye çalışacağına üstünden geçsene,” dedim ben. “Nerelisin?”

Dill, Mississippi’nin Meridian kentindendi, yazı teyzesi Bayan Rachel’ın yanında geçiriyordu, bundan sonra yazları Maycomb’a gelecekti. Ailesi aslen Maycombluydu, annesi Meridian’da bir fotoğrafçının yanında çalışıyordu, Dill’in fotoğrafıyla Güzel Çocuk yarışmasına katılmış, beş dolar kazanmıştı. Kazandığı beş doları da Dill’e vermişti, Dill de o beş dolarla yirmi kere sinemaya gitmişti.

“Burada sinema yok, bazen adliye binasında İsa’yla ilgili filmler oluyor,” dedi Jem. “İyi bir şey izledin mi hiç?”

Dill, Drakula’yı izlemişti, bundan etkilenen Jem ona saygı duymaya başladı. “Bize de anlatsana,” dedi.

Antika bir çocuktu şu Dill. Gömleğine düğmelenmiş mavi keten bir şort giyiyordu, saçları kar gibi bembeyaz ve kaz tüyü gibi kafasına yapışıktı; benden bir yaş büyüktü ama ben ondan çok uzundum. Bize o eski öyküyü anlatırken gözleri bir parlıyor bir kararıyordu; aniden ve neşeyle gülüyordu; alnının tam ortasındaki dana yalamış gibi dik duran saçlarını çekiştirme alışkanlığı vardı.

Dill sonunda Drakula’yı anlatmayı bitirince Jem, Dill’in anlatışına bakılırsa film sanki kitaptan daha iyi, dedi, ben de Dill’e babasının nerede olduğunu sordum: “Hiç babandan söz etmedin,” dedim.

“Babam yok ki.”

“Öldü mü?”

“Yoo…”

“Ölmediyse, baban var demektir, öyle değil mi?”

Dill’in yüzü kızardı, Jem de bana susmamı söyledi, bu demekti ki Dill’i incelemiş, kabul edilir bulmuştu. O günden sonra o yazı, her zamanki gibi mutluluk içinde geçirdik. Her zamanki mutluluk şu demekti: Arka bahçedeki kocaman iki tespihağacının arasına kurulmuş ağaçevi düzelttik, Oliver Optic’in, Victor Appleton’ın ve Edgar Rice Burroughs’un yapıtlarından uyarlanmış tiyatro eserleri listemizdeki oyunları eksiksiz tamamladık. Dill’in aramıza katılması bu bakımdan iyi oldu. Daha önce benim oynamak zorunda kaldığım rolleri üstlendi: Tarzan’da maymun rolü ona verildi, The Rover Boys’da (“Avare Oğlanlar”) Bay Crabtree olmuştu, Tom Swift’te Bay Damon. Böylece bir cep sihirbazından farksız Dill’i tanımıştık; kafası garip planlarla, acayip özlemlerle, tuhaf tuhaf düşüncelerle dolu o oğlanı.

Ama Ağustos sonuna doğru kim bilir kaç kez tekrarladığımız için listemizdeki oyunlar yavanlaşmıştı, işte tam o günlerde Dill bize bir öneride bulundu: Radley denen o öcüyü evinden dışarı çıkmaya zorlamalıydık.

Dill’in aklı fikri Radleyler’in evindeydi. Yaptığımız onca açıklama, uyarı ona vız geliyordu, ayın çekim gücüne sular nasıl karşı koyamazsa o da o evin çekim gücüne karşı koyamıyor ama ancak köşe başındaki elektrik direğinin yanına kadar gidiyor, daha fazla yaklaşmayı göze alamıyordu.

Radleyler’in evi bizim evin ilerisinde, doksan derecelik bir dönemecin çıkıntısı içine yerleştirilmiş bir evdi. Güney yönünde yürüyünce evin verandası karşınıza çıkardı; kaldırım kıvrılır, o parseli izlerdi. Alçak boylu bir evdi, bir zamanlar genişçe bir ön verandası ve yeşil panjurları olan bu ev beyaz boyalıydı ama artık çevresindeki arduaz grisi avlunun rengini almıştı. Yağmurdan çürümüş çatı padavraları verandanın su oluklarının üstüne sarkmıştı; meşe ağaçları gün ışığını engelliyordu. Sarhoş gibi iki yana sallanan bir çit kazığı kalıntısı ön avluda nöbet tutmaktaydı; hiç süpürge yüzü görmemiş toprak avlu ottan geçilmiyordu. İçerde kötü bir hayalet yaşamaktaydı. İnsanlar öyle birinin var olduğunu söylüyordu ama Jem’le ikimiz onu hiç görmemiştik. Onun geceleri, ay yükseldiğinde dışarıya çıktığını, pencerelerden evleri gözetlediğini söylüyorlardı. Açelyaların soğuktan donmasının sebebi onun çiçeklerin üzerine nefesini üflemesiydi. Maycomb’da sinsice işlenen her türlü suç onun marifetiydi. Bir keresinde kasabada, geceleri peşpeşe meydana gelen bir takım ürkütücü olaylar yüzünden büyük bir korku yaşanmıştı: insanların tavukları ve evcil hayvanları sakat bırakılıyordu; bunların sorumlusu Deli Addie’ydi, sonunda Barker Girdabı’nda boğulmuştu ama herkesin aklı hâlâ Radleyler’in evindeydi, ilk kuşkularını bir kenara bırakmak istemiyorlardı. Bir zenci* geceleyin asla Radleyler’in evinin önünden geçmez, yolunu değiştirir, karşı kaldırımdan ıslık çala çala yürürdü. Kasaba okulunun bahçesi Radleyler’in arazisinin arka tarafına bitişikti. Radleyler’in tavuklarının bulunduğu avludaki uzun pekan cevizi ağaçlarının meyveleri okul bahçesine dökülür ama çocuklar cevizlere dokunmazdı: Radleyler’in cevizlerini yerseniz ölürdünüz. Beyzbol topunuzu Radleyler’in avlusuna kaçırırsanız en iyisi onu unutmaktır, topunuzu soramazsınız.

O evde mutsuzluk Jem’le ikimiz doğmadan yıllar önce başlamıştı. Radleyler kasabada sevilen insanlardı ancak kendi içlerine kapanmak gibi Maycomb’da asla bağışlanmayacak bir şey yaptılar. Maycomb’un başlıca etkinliğine katılmayıp kiliseye gitmediler, ibadetlerini evde yaptılar. Bayan Radley öğleden önce kahve içmek için karşı komşularına pek ender giderdi ve kuşkusuz hiçbir dini toplantıya da katılmazdı. Bay Radley her sabah saat on bir buçukta kasabaya iner ve saat tam on ikide dönerdi, bazen elinde bir kesekâğıdı olurdu, komşular da kesekâğıdında bazı bakkaliye ürünleri vardır herhalde, diye düşünürdü. Yaşlı Bay Radley’in hayatını nasıl kazandığını ben hiç bilmiyordum, Jem “kaldırım mühendisi” olduğunu söylüyordu, aylak geziyor demenin kibarcasıydı bu ama Bay Radley’in, karısı ve iki oğluyla birlikte ne zamandan beri burada yaşadığını hatırlayan yoktu.

Pazar günleri Radleyler’in evlerinin kapıları ve panjurları kapalı olurdu, Maycombluların yabancısı olduğu bir şeydi bu da: kapıların kapalı olması hastalık ya da soğuk anlamına gelirdi. Bütün günlerden farklı olarak pazar günü öğleden sonraları resmi ziyaret günüydü; kadınlar korselerini, erkekler paltolarını, çocuklar da ayakkabılarını giyerdi. Ama bir pazar günü öğleden sonra Radleyler’in ön basamaklarından çıkıp, “Evde misiniz?” diye seslenmek, komşuların hiç yapmadıkları bir şeydi. Radleyler’in tel kapıları da yoktu. Eskiden var mıydı diye bir keresinde Atticus’a sordum, Atticus vardı dedi ama ben doğmadan önceymiş bu.

Mahalledeki efsaneye göre Radleyler’in küçük oğlu daha yirmisine gelmeden ülkenin kuzey bölgesinde yaşayan çok büyük, anlaşılması zor bir kabile olan Old Sarumlu Cunninghamlar’dan bazılarıyla tanışmış ve onlarla birlikte Maycombluların hiç görmediği çete gibi bir şey kurmuşlar. Fazla bir şey yaptıkları yokmuş ama yaptıkları şeyler kasabada tartışma yaratmalarına ve üç vaiz kürsüsünden açıkça uyarılmalarına yetmiş: berber dükkânının oralarda dolaşıyor, pazar günleri otobüsle Abbotsville’e sinemaya gidiyorlar, ilçenin ırmak kıyısındaki kumarhanelerde, Dew-Drop Inn & Fishing Camp’te danslı partilere katılıyorlar ve ev yapımı viski deniyorlarmış. Maycomb’da hiç kimse Bay Radley’e oğlunun yanlış insanlarla dolaştığını söylemeye cesaret edemiyormuş.

Bir gece iyice kafayı bulan oğlanlar ödünç aldıkları külüstür bir arabayı geri geri sürerek meydanda dolaşmışlar, onları tutuklamak isteyen Maycomb’un eski mübaşiri Bay Conner’a direnmişler ve onu adliyenin ek binasına kilitlemişler. Kasabalılar bu konuya seyirci kalmamaya karar vermiş, Bay Conner oğlanların hepsini tanıdığını söylemiş, bunu onların yanına bırakmamakta kararlıymış, böylece vesayet mahkemesi yargıcının karşısına çıkarılmışlar; ahlaka aykırı davranmakla, huzuru bozmakla, saldırıp darp etmekle, bir kadının huzurunda ve onun duyacağı şekilde küfürlü ve edepsiz bir dil kullanmakla suçlanıyorlarmış. Yargıç, Bay Conner’a son suçlamanın nedenini sormuş, Bay Conner da oğlanların çok yüksek sesle küfrettiklerini, Maycomb’un bütün kadınlarının küfürleri duyduğundan emin olduğunu söylemiş. Yargıç, oğlanları eyalet endüstri meslek lisesine göndermeye karar vermiş, oğlanlar bazen sırf doğru dürüst yemek yiyebilecekleri ve barınacakları bir yer olduğu için oraya gönderilirmiş: Orası hapishane değilmiş, oraya gitmenin aşağılayıcı bir yanı yokmuş. Ama Bay Radley o kanıda değilmiş. Yargıcın Arthur’u serbest bırakmasını istemiş, bırakırsa onun bir daha sorun çıkarmaması için elinden geleni yapacakmış. Bay Radley’in sözünün eri olduğunu bilen yargıç kendisinden isteneni seve seve yapmış.

Öteki çocuklar endüstri meslek lisesine gitmişler, bu eyalette alınabilecek en iyi orta öğrenimi almışlar; içlerinden biri sonunda Auburn’deki mühendislik okuluna kapağı atmış. Radleyler’in evinin Pazar günleri kapanan kapısı hafta içi de kapanmış, Radleyler’in oğlu on beş yıl ortalıkta görünmemiş.

Ama Jem’in hayal meyal hatırladığına göre bir gün gelmiş, Öcü Radley’yle ilgili bir haber duyulmuş, onu görenler olmuş ama Jem görmemiş. Jem’in dediğine göre Atticus Radleyler konusunda pek konuşmazmış. Ne zaman Jem bir soru sorsa Atticus’un tek yanıtı ona kendi işine bakmasını söylemek oluyormuş, Radleyler de kendi işlerine bakmalıymış, buna hakları varmış. Ama o olay üzerine, Jem’in dediğine göre, Atticus başını iki yana sallayıp, “Hımm, hım, hım,” demiş.

Yani Jem ne öğrendiyse komşumuz Stephanie Crawford cadısından öğrenmiş, kadın her şeyi bildiğini söylüyormuş. Stephanie’ye göre Öcü Radley salonda oturmuş, defterine yapıştırmak üzere Maycomb Tribune gazetesinden bir şeyler kesmekteymiş. İçeri babası girmiş. Bay Radley oğlunun yanından geçerken oğlu elindeki makası babasının bacağına saplamış, sonra kanlı makası pantolonuna silerek işine devam etmiş.

Bayan Radley sokağa fırlamış, Arthur hepimizi öldürecek, diye bağırıyormuş ama şerif geldiğinde Öcü halen salonda oturmuş gazeteden bir şeyler kesiyormuş. O zamanlar oğlan otuz üç yaşındaymış.

Bayan Stephanie’nin dediğine göre, oğlanın bir süre Tuscaloosa’da kalmasının iyi olabileceğini söyleyenlere Bay Radley, hiçbir Radley’in akıl hastanesine gidemeyeceği yanıtını vermiş. Oğlu deli falan değilmiş, yalnızca bazen sinirli oluyormuş. Bay Radley onun içeri tıkılmasına karşı olmadığını kabul ediyormuş ancak oğlunun herhangi bir şeyle suçlanmaması konusunda ısrarcıymış, o bir suçlu değilmiş. Şerif onu zencilerle birlikte içeri tıkmaya cesaret edememiş, adliye binasının bodrumuna kapatmış.

Öcü Radley’in ne zaman serbest kalıp eve döndüğünü Jem tam hatırlamıyordu ama Bayan Stephanie Crawford’ın dediğine göre belediye meclisi üyelerinin bazıları Bay Radley’e gidip oğlunu oradan çıkarmazsa çocukcağızın nemden dolayı küflenip öleceğini söylemişler. Üstüne üstlük oğlan sonsuza kadar kamu parasını yiyerek yaşayamazmış.

Bay Radley oğlanın bir daha ortalıkta görünmemesi için onu neyle korkutmuştu, kimse bilmiyordu ama Jem, Bay Radley’in çoğu zaman onu yatağa zincirlediği kanısındaydı. Atticus buna katılmıyordu, böyle bir şey yoktu, insanları birer hayalete dönüştürmenin başka yolları vardı.

Ara sıra Bayan Radley’i, ön kapıyı açıp verandanın ucuna kadar yürür, tesbih çiçeklerini sularken gördüğümü hatırlıyorum. Ama Jem’le ikimiz Bay Radley’i kasabaya gidip dönerken her gün görürdük. Sıska bir adamdı, bir deri bir kemikti, gözleri renksizdi, o kadar renksizdi ki hiç ışık yansıtmıyordu. Elmacık kemikleri çıkık, ağzı büyük, üst dudağı ince, alt dudağı etliydi. Bayan Stephanie Crawford onun çok dürüst bir adam olduğunu söylüyordu, Tanrı’nın sözünden başka buyruk tanımazmış, biz de buna inanıyorduk çünkü Bay Radley baston yutmuş gibi dimdik duran bir adamdı.

Bizimle asla konuşmazdı. O geçerken biz yere bakar ve, “Günaydın, efendim,” derdik, o da yanıt olarak öksürürdü. Bay Radley’in büyük oğlu Pensacola’da oturuyordu; Noel zamanı eve gelirdi, o eve girip çıktığını gördüğümüz pek az kişiden biri de o olurdu. İnsanlar, Bay Radley’in Arthur’u eve çıkardığı günden itibaren evin ölü evine dönüştüğünü söylüyorlardı.

Ama bir gün Atticus bize bahçede gürültü etmememizi, edersek bizi fena yapacağını söyledi, kendisi evde olmadığı zaman gürültü ettiğimizi duyarsa bu işi Calpurnia yapacaktı, bu görevi ona vermişti. Bay Radley ölmek üzereydi.

Ölmesi zaman aldı. Radleyler’in arazisine giden yol, iki başına yerleştirilen ahşap bıçkı tezgâhlarıyla kapatıldı, yaya kaldırımına saman kondu ve trafik arka sokağa yönlendirildi. Doktor Reynolds her geldiğinde arabasını bizim evin önüne park edip Radleyler’in evine yürürdü. Jem’le ikimiz günlerce avlunun çevresinde dolaştık durduk. Sonunda bıçkı tezgâhları kaldırıldı, son yolculuğunu yapan Bay Radley bizim evin önünden geçerken ön verandadan seyrettik.

Calpurnia, “Tanrı’nın yarattığı en aşağılık adam geçiyor,” diyerek düşünceli düşünceli avluya tükürdü. İkimiz şaşkınlıkla Calpurnia’ya baktık çünkü beyaz adamların hal ve gidişleri üzerine pek ender konuşurdu.

Bay Radley toprağın altına girince mahalleliler Öcü Radley’in dışarı çıkacağını düşündüler ama öyle olmadı: Pensacola’daki ağabey eve döndü ve Bay Radley’in yerini aldı. Onunla babası arasındaki tek fark yaşlarıydı. Jem, Bay Nathan Radley’in de boş gezenin boş kalfası olduğunu söylüyordu. Fakat, biz kendisine günaydın dediğimizde Bay Nathan bizimle konuşurdu, bazen onu elinde bir dergiyle kasabadan gelirken görürdük. Biz Dill’e Radleyler’i anlattıkça o daha fazlasını öğrenmek istiyor, köşedeki elektrik direğine sarılıp daha uzun süre orada duruyor, daha çok merak ediyordu. “Acaba içerde n’apıyor, merak ediyorum,” diye mırıldandı Dill. “Sanki kafasını kapıdan dışarı çıkarıverecekmiş gibime geliyor.” “Zifiri karanlıkta dışarı çıkıyor çıkmasına,” dedi Jem. “Bir keresinde Bayan Stephanie Crawford gecenin bir yarısı uyanmış, pencereden dosdoğru kendisine bakarken görmüş onu… bir iskelet kafası bakıyor sanmış. Sen hiç gece uyanıp onun ayak seslerini duymadın mı, Dill? Hah, işte böyle yürüyor.” Jem çakılların üzerinde ayaklarını sürüdü. “Bayan Rachel geceleri neden kapıyı sıkı sıkı kapatıyor sanıyorsun? Onun ayak izlerini sabahları bizim arka avluda kaç kez gördüm, sonra bir gece bizim arkadaki tel kapıyı tırmaladığını duydum ama Atticus yetişene kadar gitmişti.”

“Neye benziyor, çok merak ediyorum,” dedi Dill.

Jem, Radley Öcüsü’nü tanımladı, akla çok uygun bir tanımdı: ayak izlerine bakılırsa boyu bir doksan kadardı; yakaladığı sincapları ve fareleri çiğ çiğ yiyordu, ellerinde bu yüzden kan lekeleri vardı – bir hayvanı çiğ çiğ yerseniz elinizdeki kan lekeleri yıkasanız da çıkmazdı. Suratının ortasında pürüzlü bir yara izi vardı; ağzında diş diye ne kaldıysa onlar da çürüktü; patlak gözlüydü, çoğu kez ağzından salyalar akıyordu.

“Gelin onu dışarı çıkarttıralım,” dedi Dill. “Nasıl bir şey olduğunu görmek istiyorum.”

“Canına susadıysan, gider kapısını çalarsın,” dedi Jem.

İlk baskınımız ancak Dill, Jem’le bahse girdiği için gerçekleşebildi; Radleyler’in bahçe kapısına kadar gitmeye cesaret edebilirse, iki Tom Swift’e karşılık bir Gri Hayalet verecekti.

Hiçbir cesaret sınavını geri çevirmeyen Jem tam üç gün düşündü. Herhalde onurunu kurtarmak canını kurtarmaktan önemli olmalıydı ki Dill’e kolayca teslim bayrağını çekti: “Korkuyorsun,” dedi Dill ilk gün. “Korkmuyorum ancak saygısızlık etmek istemiyorum,” dedi Jem. Ertesi gün Dill, “Öyle çok korkuyorsun ki ön avlusuna ayağının ucuyla bile dokunamazsın,” dedi, Jem ise korkmadığını düşünüyordu çünkü her gün okula giderken Radleyler’in evinin önünden geçiyordu.

“Hep koşarak geçiyorsun,” dedim ben.

Ama Dill üçüncü gün onu teslim almayı başardı, Jem’e, Meridian’daki insanların kesinlikle Maycomb’dakiler kadar korkak olmadıklarını söyledi, Maycomblular kadar korkak insanlar görmemişti.

Bu kadarı fazlaydı, Jem köşeye kadar yürüdü, köşede durup elektrik direğine yaslandı, ev yapımı menteşelerle tutturulmuş kapıya baktı.

Biz de onun yanına gittik, “Şunu kafana koy Dill Harris, bu adam hepimizi tek tek öldürecek,” dedi. “Senin gözlerini oyduğu zaman sakın kabahati benim üstüme atma. Bunlar senin başının altından çıktı, unutma.”

“Hâlâ korkuyorsun,” diye mırıldandı Dill, ısrarla.

Jem hiçbir şeyden korkmadığını Dill’e son kez tekrarladı: “Benim tek derdim bizi yakalamayacağı şekilde onu dışarı çıkartmanın bir yolunu bulmak.” Ayrıca Jem’in bir kızkardeşi vardı, onu da düşünmek zorundaydı.

Bunu söylediğinde korktuğunu anladım. Evin tepesinden atlamasını söylediğim zaman da kızkardeşini düşündüğünü söylemişti: “Ölürsem sen n’apacaksın?” demişti. Sonra atlamış, bir yerine bir şey olmamıştı, sorumluluk duygusunu da Radleyler’in Evi konusu ortaya çıkana kadar hatırlamadı.

“Korktun mu?” dedi Dill. “Korktunsa, o zaman…”

“Dill, böyle şeyleri düşünmeden olmaz ki,” dedi Jem. “Dur biraz düşüneyim… bir kaplumbağayı kabuğundan çıkmaya zorlamak gibi bir şey bu.”

“Nasıl yani?” diye sordu Dill.

“Bir kibrit çakıp altına tutarsın.”

Radleyler’in evini tutuşturursa Atticus’a söyleyeceğimi belirttim.

Bir kibrit çakıp kaplumbağanın altına tutmanın iğrenç bir şey olduğunu söyledi Dill.

“İğrenç falan değil, sırf dışarı çıkarmak için, ateşin içine atmak gibi bir şey değil,” diye gürledi Jem.

“Kibritin ona zarar vermeyeceğini nereden biliyorsun?”

“Kaplumbağalar hissetmez, aptal,” dedi Jem.

“Hiç kaplumbağa oldun mu?”

“Aman be, Dill! Dur düşüneyim biraz… bence onu şaşırtabiliriz.”

Jem öyle uzun uzun düşündü ki Dill biraz ödün vermek istedi: “Korktuğunu söylemeyeceğim, gidip eve dokunursan Gri Hayalet’i sana vereceğim.”

Jem’in yüzü güldü. “Eve mi dokunacağım, hepsi bu mu?”

Dill başıyla onayladı.

“Emin misin, hepsi bu mu? Geri döndüğümde yaygara koparıp başka türlü şeyler söylemeyeceksin ama.”

“Tamam, hepsi bu kadar,” dedi Dill. “Seni avluda görünce belki kovalamak için dışarı çıkar, o zaman Scout’la ikimiz üzerine atılır onu yere bastırırız, ona zarar vermeyeceğimizi söyleriz.”

Köşeden ayrıldık, Radleyler’in evinin önünden geçen sokağın karşısına geçtik, bahçe kapısının önünde durduk.

“Haydi git,” dedi Dill. “Scout’la ikimiz senin hemen arkanda olacağız.”

“Gidiyorum,” dedi Jem. “Acele ettirmeyin.”

Arazinin köşesine kadar yürüdü, sonra geri döndü, sanki en iyi şekilde nasıl gireceğine karar vermek istermiş gibi, kaşlarını çatarak, başını kaşıyarak o dümdüz araziyi inceledi.

O sırada ben alay eder gibi güldüm.

Jem hızla bahçe kapısını itti, evin yan tarafına koştu, duvara bir şaplak vurup geri dönerek yanımızdan geçti gitti, bu girişiminin başarılı olup olmadığını görmek için bile beklemedi. Dill ile ben de onun arkasına takıldık. Sağ salim kendi ön verandamıza ulaşmıştık, hızlı hızlı soluyarak dönüp arkamıza baktık.

O eski ev her zamanki gibi küskün ve suratsız görünüyordu ama sokağın aşağısına bakınca sanki içerdeki bir kepengin kımıldadığını gördük. Tıkırt. Küçücük, neredeyse görünmez bir hareketin ardından ev yine kımıltısızdı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Harper Lee, 1926 doğumlu Amerikalı romancı. Alabama eyaletinin Monroeville şehrinde büyüdü. 1956’da yazmaya başladığı otobiyografik öyküler zaman içerisinde Bülbülü Öldürmek’e evrildi. Kitap 1960 yılında yayınlandığında okurlardan yoğun ilgi gördü. 1961’de Pulitzer Edebiyat Ödülü’nü kazanan Lee, Bülbülü Öldürmek’ten sonra birkaç deneme haricinde yazı yayımlamadı; neredeyse hiçbir söyleşi ve program davetini kabul etmeyerek münzevi bir hayat sürdü. Kitaptaki “Dill” karakterinin çocukluk arkadaşı Truman Capote’den esinlendiği biliniyor. Ayrıca Capote’nin daha sonra kült kitabı Soğukkanlılıkla’ya dönüşen Cutler cinayetlerinin izini sürmek için araştırma yapmaya gittiği Holcomb, Kansas yolculuğuna da eşlik etmiştir. Yazdığı tek romanla efsaneleşen ve birçok yazarı etkileyen Harper Lee hâlâ Monroeville ve New York’ta yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.