Bunu Ben De Yaparım! Modern Sanat Kullanma Kılavuzu – Christian Saehrendt & Steen T. Kittl

 

“Modern sanatı anlamak neden bu kadar zor?  Neyin sanat olduğuna, neyin olmadığına kim karar veriyor? Sanat ve kuram yazılarında neden tumturaklı bir dil kullanılır? Sanat camiasının şatafatlı kulislerinde neler olup bitiyor? İşte size, son derece eğlenceli bir modern sanat kılavuzu! Söz futboldan, televizyon dizilerinden açılınca hemen herkes bir şeyler gevelese de, sanat muhabbetlerinde kem küm etmemek için en azından birkaç ayrıntı ve anekdot bilmek gerekiyor. Ama bu zamanda, sanat dünyasının karmaşık labirentlerinde uzun uzun gezinmeye kimin vakti var ki? Sanat, sanat dünyası ve sanat ticareti hakkındaki acımasız gerçekleri öğreneceğiniz bu rehber kitap, benzer cümleler kuran sanat erbabından ve bildik, yavan heyecan gösterilerinden hiç şaşmayan sanat pedagoglarından çok farklı bir telden çalıyor. Çağdaş sanatın en önemli türleri ve akımları hakkında genel bir bilgi verirken, anekdotlarla eğlendiren ve sapla samanı birbirinden ayırt etmeyi öğreten bu sanat rehberinin mottosu şu: Az olsun, öz olsun. Çağdaş sanat sergilerinde bazen çileden çıkan ama sanat düşmanı olmak da istemeyen herkese hitap ediyor bu kitap. Okurları, dışı cilalı, içi boş sergilerden uzak durmaya, sıkı bir “sanat diyeti” yapmaya çağırıyor!” Bunu Ben de Yaparım’dan bir bölüm yayımlıyoruz.

Çağdaş Sanatı Anlamak Neden Bu Kadar Zor?

Öğrencilik yıllarımızdan biliriz: Klasik modern sanat hakkında genel bilgi sahibi olmak nispeten kolaydı. Birbirini izleyen sanat akımlarının kolayca akılda kalan isimleri bir inci kolye gibi dizi dizi canlanırdı zihnimizde: Ekspresyonizm, kübizm, sürrealizm… Bu sıralamayı ezbere bilen, resim dersinde parlak bir öğrenci olurdu ya da taşralı akrabalarını etkilerdi. Oysa bugün ne dönemsel sanat akımları var ne de sanatın nasıl biçimlenmesi gerektiğine dair bir kurallar dizgesi. Eskiden sadece üç büyük sanat türü vardı: Resim, heykel ve mimari; bugünse sanatçılar bir sürü üslup, malzeme ve teknikten yararlanıyor. Birçok sanatçı bunların hepsini çekinmeden birbirine karıştırıp türlerin hepsi iç içe geçecek şekilde çalışıyor. Haliyle, bu kadar çeşitlilik kafa karıştırıyor.

Şu anda dünyada hemen hemen 20.000 profesyonel galeri, 22.000 sanat müzesi, 1500 müzayede evi var; her yıl düzinelerce sanat fuarı gerçekleştiriliyor. Yeryüzünde yüz binlerce insan resim yapıyor, çiziyor, fotoğraf ve film çekiyor, heykel yapıyor. Dünyanın, kendini ifade etmek için çırpınan yaratıcı insanlarla dolup taştığına inanası geliyor insanın. Pek çok sanat eserinin doğrudan sanat tarihini referans alması ve sanat tarihine ya da başka bilimlere gönderme yapması durumu iyice zorlaştırıyor. Bir şeyleri kendiliğinden, arka plan bilgisi olmadan anlamak mümkün değil gibi. Çok sayıda sanat eseri, daha eski sanat eserlerinin bir alıntısı, eleştirisi ve çeşitlemesi. Çağdaş işler, ancak önceki eserler de bilindiğinde değerlendirilebiliyor. Özellikle kavramsal sanat alanındaki bazı işlerde felsefi konular ele alınıyor ve bu meseleler az çok estetik araçlarla görselleştirilmeye çalışılıyor. Bunda ne kadar başarılı olunduğunu söyleyebilmek için uzmanlık bilgisi lazım. Yine de, insanın yönünü ya da eleştirel bakışını kaybetmeden çağdaş sanatın bu yabancı dünyasına girmesi mümkün. Bir sürü kişi artık ipin ucunu kaçırmış durumda, bu yüzden sadece geçmiş yüzyılların sanatıyla ilgileniyor ve sanat ne kadar eskiyse tüketiminin de o kadar kolay olduğu yanılgısına kapılıyor. Oysa Rembrandt, Rubens ve Raffaello’nun muazzam tabloları da kolay lokma değil. Gerçi resimlerde ne olduğu hemen anlaşılıyor ama Eski Ustaların tabloları karşısında rezil olma olasılığı modern sanattaki kadar yüksek. Üzerinde Rembrandt yazan her şey Rembrandt değil mesela. Rembrandt’ın öğrencileri ve taklitçileri de epey çalışkandı. Kimileri sahte bir tablonun önünde huşu içinde duruyor olabilir yani.

Sanat mı Çöp mü? 

Modern sanatın yanlış anlamaya ne kadar müsait olduğu zaman zaman çeşitli olaylarla gözler önüne serilir. Bunlardan biri de, 1969 yılında yaşanan o meşhur olaydır: Joseph Beuys’un Badewanne [Küvet] adlı eseri –Beuys’un bebe yağıyla ovup yara bantlarıyla süslediği çocuk küveti– Leverkusen’de sergilenirken, aynı binada SPD partisinin yerel grubu toplantı yapıyordu ve partililer temizlikçi kadınların güzelce temizlediği küveti biralarını soğutmak için kullanmışlardı. Açılan dava sonucunda, eseri sergiye ödünç veren kişiye 180.000 mark tazminat ödendi. Bir başka örnek: Andy Warhol’un Brillo Box adlı eseri –bulaşık teli kutusunun bir kopyası– bir sergi için Kanada’ya gönderildiğinde, Kanada gümrüğü ticari mallara uygulanan gümrük vergisini talep etmiş, orijinal bir eserin gümrükten muaf tutulması kuralını uygulamamıştı. Kanada Ulusal Galeri’nin o zamanki müdürü sanat eserinin fotoğraflarını gördükten sonra gümrük memurlarına hak verince, cümle âleme rezil olmuştu.

Çağdaş sanat sergilerinde hep şu soru akla gelir: İyi hoş da, sergilenen bazı gündelik eşyaların ya da el işlerinin sanatla ne alakası var? Size bir sır verelim: Bazen sanat uzmanı da bilmez bunu. Sıradan sergi ziyaretçisinden farklı olarak, sanat uzmanı bir şey anlamadığını tumturaklı laflarla gizlemeyi ve insanların bilgisizliğini yüzlerine vurmayı belki biraz daha iyi becerir, o kadar. Sanat hakkında konuşmak da bir sanattır: Sanat eseri ne kadar vasatsa, övgülerin de o kadar zekice ve tumturaklı olduğu izlenimine kapılırsınız. Nitekim sergi açılışında hararetli bir konuşma yapan biri, o hurda yığınını “gündelik hayatın mitleştirilmesinin sorgulanması” olarak görebilir.

Geleneksel eser kavramına damgasını vuran, biçimsel uyum, zanaat ve teknikte ustalık, düzen ile karmaşa arasındaki dengeli ilişkiydi. Ne var ki, sanat eserlerini diğer nesnelerden ayırt etmeye yarayan klasik ölçütler modernitenin başından itibaren tedavülden kalktı. Yine de bu kriterleri bilmek gerekir! Ayrıca, eski dönemlerde sanat öteden beri kabul görmüş akademik kategorilere göre ayrılıyordu. Sanatı anlamanın bu eski, güzel yöntemini şu ya da bu halk eğitim merkezinde hâlâ öğrenebilirsiniz belki ama günümüz sanat dünyasında artık işinize yaramayacağı kesin. Bunu kabul etmekte zorlananların, müzik tarihindeki değerlendirme ölçütlerinin de bir o kadar tepe taklak edildiğini hatırlamasında yarar var. Kraliçe I. Elisabeth, Mick Jagger gibi şarkı söyleyen bir müzisyeni şövalye ilan etmez, saraydan kovardı. Ama bunun pek de iyi bir karşılaştırma olduğu söylenemez, çünkü aristokrat ya da burjuva sanatseverlere hitap eden beğeni estetiği artık geçmişte kaldı.

Kışkırtan Sanat

1960’lardan beri gerçekleştirilen cesur estetik deneylerin amacı, insanları dehşete düşürüp düşünmeye teşvik etmekti. Görünüşe bakılırsa, çağdaş sanatın kitle iletişim araçlarının konserinde kendini hâlâ dinletebilmesinin son çaresi provokasyon. “İyi sanat dediğin can yakar” biçimindeki tartışmalı deyiş de böyle böyle yerleşti. Sanatçı Marina Abramovic 1966’daki bir performansta izleyicilerin önüne çeşitli aletlerle birlikte bir bıçak ve dolu bir tabanca koyup bunları kendisi üzerinde denemelerine izin verdiğinde, o kadar büyük bir şiddet patlaması yaşandı ki, olay neredeyse kontrolden çıkıyordu. Tabancanın da devreye sokulması son anda engellenebildi.

Bugünse Jake ve Dinos Chapman gibi sanatçılar izleyicileri kışkırtmak istiyorlar. Penis burunlu ve anüs ağızlı, birbirine yapışık çocuk grupları sergiyi ziyaret eden pek çok insanın sınırlarını zorluyor. Ama zayıf sanatçıların düzenli olarak izleyici toplayabilmek için skandal meraklısı medyayla el ele vermesi de artık ucuz bir numara haline geldi. Reçete çok basit: Bir iki cinsel ve dinsel tabuya dokun, şiddet uyarıcısını sonuna kadar aç, içine biraz da Nazi estetiği kat, ardından büyük bir şevkle tonlarca basın açıklaması yap. Sanatla esasında uzaktan yakından alakası olmayan biri mutlaka çıkıp avazı çıktığı kadar feryat edecektir. O zaman tekrar atağa geç ve “Vayy, sansür!” ya da “Sanatın özgürlüğü tehlikede!” diye bağır…

Sanat dünyasında 1960’lı yıllardan beri kabul gören bir başka motto da şu: “Müzelerden dışarıya çıkın!” Eserleriyle, mümkünse henüz hayattayken müzeye girebilmeyi –ki müzeye girmek için artık bayağı dolambaçlı yollardan geçmek gerekiyor– isteyen her sanatçının çalışma perspektifiyle çelişen bir düşüncedir bu. Ama sanat özellikle de günlük hayatımızın içinde olduğunda daha özgün ve etkilidir elbette, çünkü o zaman belli bir sürpriz yaşatabilir, ayrıca her tür sanatsal müdahaleyi kaldırabilen kaşarlanmış galeri izleyicilerinin dışına çıkmıştır. Tiyatroya sırf “-mış gibi” yapmak için giden sıkılmış müdavimlere değil de, hınca hınç dolu bir metrodaki insanlara oynanan bir oyunun bambaşka etkilere yol açtığı bilinen bir şey.

Pek çok çağdaş sanatçı bu etkiyi yaratmak peşinde ama yine de bu tür etkinliklerin sanatla verimli bir buluşma gerçekleştirmekten ziyade, sanatçının kendini yüceltmesine yaradığı kuşkusundan kurtulmak kolay değil.

image

Günümüz Resim Sanatı Köhne mi, Yoksa Dipdiri mi?

Sanat üretiminin sık ormanında etrafımızı görmek istiyorsak, öncelikle elimize sağlam bir balta alalım. Bu iş için o eski güzel kavramlardan yararlanmak şart. Önce klasik disiplinler resim ve heykele bakalım. Son on-yirmi yılda fotoğraf ve video sanatı da iyice tutundu; tabii performans sanatını da unutmamak lazım. Ama mekânla, özellikle de sosyal ve kamusal mekânla ilintili işleri bir yere koymak daha zor.

Şimdiye dek yüzlerce kez demode ve ölü ilan edilen resim sanatı bugün de hâlâ dimdik ayakta. Resim, eski yüzyıllarda sanat türlerinin kraliçesiydi. Eski Ustaların hepsi ressamdır: Leonardo da Vinci, Rembrandt van Rijn, Jan Vermeer. Modern dönem, Henri Matisse, Vincent van Gogh ve Pablo Picasso gibi isimlerden ayrı düşünülemez. Bugün birine en ünlü sanatçıları ya da sanat eserlerini soracak olsanız, aklına gelen ilk isimler ressamların ya da tabloların isimleri olacaktır. Dünyada en tanınmış sanat eseri, Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sıdır herhalde.

Resim sanatı, saygın kültür geleneğinin yanı sıra, sergi piyasası ve sanat galericiliğinde de çok önemli bir yere sahiptir. Cy Twombly, Gerhard Richter, Sigmar Polke, Robert Rauschenberg gibi isimlere sık sık rastlanıyor. Ve bunlara hep yeni yeni ressamlar, örneğin Marlene Dumas, Peter Doig ya da Luc Tuymans gibi isimler ekleniyor. Resim kolayca sergilenebilir ve iyi satar. Her şeyden önce, çok rağbet gören bir “unique” ya da “tek nüsha” karakterine sahiptir ve kendi salonunuzda da güzel durur. Son yıllarda resim sanatı yine parlak bir dönem yaşadı. Almanya’dan genç sanatçılar adlarından bir kez daha söz ettirmiş, bu kez “Leipzig Ekolü” markasıyla uluslararası saygınlık kazanmışlardı. En önde de, sosyalist imge dünyasının unsurlarından, slogan ve manzaralardan oluşan büyülü gerçekçilik tarzındaki resimleriyle Neo Rauch vardı. Mahir galericilerin ve kültür politikacılarının himayesindeki bu sanatçılar ABD’de Young German Artists (Genç Alman Sanatçılar) olarak pazarlanıyordu.

İngiliz ressam Peter Doig’in açtığı yolda ilerleyen trend sanatçı Daniel Richter, Berlin Sanatlar Üniversitesi’nde bir yıl çalıştıktan sonra ardında taklitçilerden oluşan geniş bir iz bıraktı. Resmin böyle kitle sporu haline geleceği daha birkaç yıl önce kimin aklına gelirdi ki? Nitekim Leipzigli yıldız sanatçı Neo Rauch şöyle der: “1990’lı yıllarda resim out idi, son moda Yeni Medya’ydı … Hâlâ resim yapmaya devam eden biri, kimsenin oynamak istemediği şişko oğlan gibiydi. Resim hiç seksi değildi yani.” Geriye dönüp 1990’lı yılların ortasındaki akademilere şöyle bir bakmak yeterli: O dönemde hâlâ resim yapmak isteyen sanat öğrencilerine pek rastlanmıyordu. Akademilerdeki genç kuşak sanatçılar resimlerle dolu başvuru dosyaları sayesinde akademiye kabul edildikleri halde, videolar, objeler, enstalasyonlar, ıvır zıvır not kâğıtları ve fotoğraflarla çaresizce denemeler yapıyorlardı. Eğer resim yapılıyorsa, sırf “ironik bir jest” olsun diye, sözümona eskilerde kalmış bir araçla oynamak için yapılıyordu. Büyük bir ciddiyet ve inatla resim yapmayı sürdüren, fırça ve tualden şaşmayan iflah olmazların er geç çuvallayacağı düşünülüyordu. Son yıllarda resim sanatı yine çok revaçta olduğu için bugün sanat akademilerinde fırça tekrar iş başında. Oysa resim sanatının bir kez daha gözden düşmesi, sonra da belki heykeltıraşların ve fotoğraf sanatçılarının parsayı toplaması an meselesi.

Resim ve heykel asırlarca toplumla iç içeydi; sanatçılar, loncalarda örgütlenmiş zanaatçılar olarak görülüyordu. Bugünkü anlamda bir sanatsal özgürlük yoktu. Resmin ya da heykelin oluşumunu, simgelerini ve içeriğini sipariş sahipleri ile zanaatın toplumsal ve teknik kuralları belirliyordu. Çoğu zaman sanat, hükümdar ya da piskoposlar için üretilen bir propaganda aracından ibaretti. Bir tablo, portresi yapılan kişinin kendini görebildiği bir ayna ya da gerçek dünyanın bir kısmını gösteren, manzaraya açılan bir pencere gibiydi. Bugün de çok kişi resimden bunu bekler. Ama modern sanat kendine bambaşka bir yön çizmiştir.

Beyin Sporu Olarak Resim Sanatı

1945’ten sonra pek çok sanatçı somut tasvirden uzaklaştı. Bazı sanatçılar bir Jackson Pollock’ın dekoratif sanata çalan soyut ekspresyonizmini bile yeterince radikal bulmuyordu. İllüzyonist resimden uzaklaşmak istiyor; kolayca tüketilebilen, tinsel-anlatımcı bir içeriğe sahip her tür sanatı gerçeklere tekabül etmediği gerekçesiyle reddediyorlardı. Renk dalgalarıyla duygulanıp mest olmak bile gericilik gibi geliyordu onlara. Öncüleri Rus avangard ressam Kazimir Maleviç’ti. 1950’li yıllarda sanatçılar Maleviç’in en ünlü tablosu Beyaz Zemin Üzerine Siyah Kare’den yola çıkıyorlardı. Hedefleri saf sanat eseriydi: Suret yok, içerik yok, simge yok, resmin dışındaki dünyayla ilişki yok. Resimleri, üretilmiş bir nesne olarak maddi bir süreçti ve sadece kendini temsil ediyordu. Pencere ya da ayna işlevi görmeyi reddeden eserin yüzeyi kendini dış dünyaya kapatmış, şeffaflığını yitirmişti. Bir Agnes Martin’in, bir Ad Reinhardt ya da Robert Ryman’ın monokrom resimleri sadece resmin üretim koşullarını anlatıyordu: Tual ya da kâğıt, boya, tutkal, tiner, fırça, resim formatı, boyama süreci, hareket yönü, doku. Bunlar bağımsız işlerdi ve sükûnet ve empatiyle bakmayı gerektiriyorlardı. Fakat sanat izleyicilerinin büyük bir kısmı bu oyuna katılmadı. Bu monokrom ve analitik resimlere bakanların çoğu, tüketilebilir içeriğin eksikliğini hissediyordu, hatta bazıları işi resme müdahaleye kadar vardırdı: Oxford’daki Modern Sanatlar Müzesi’ni ziyaret eden bir kadın, ressam Jo Baer’in monokrom tualinin üzerine dudağını bastırıp ruj izini bırakarak resmi tahrip etti. İfadesi alınan kadın, resmi soğuk bulduğunu ve biraz hareketlendirmek istediğini söyledi. Soyut, monokrom resmin kışkırtıcı bir etkisi vardır ve psikolojik dengesi sağlam olmayan insanlarda korku bile uyandırabilir. Barnett Newmann’ın bir eseri, böyle bir duyguyu daha başlığında hissettirir: Who is Afraid of Red, Yellow and Blue IV [Kim Korkar Kırmızı, Sarı ve Maviden IV]. Resim 1982’de Berlin Ulusal Galeri’de kafası karışık bir üniversite öğrencisinin saldırısına uğradı. Olaydan sonra ifadesi alınan fail, resmin kendisini tehdit ettiği duygusuna kapıldığını söyledi. Skandalın ardından Ulusal Galeri’ye okur mektubu ve bildiri yağdı. Çok kişi saldırgana anlayış gösterdi; bir boyacı ustası, soyut resmi çıraklarından birine yeniden yaptırmayı teklif etti, istediği ücret de tablonun fiyatının binde biri kadardı.

Minimalizmin Monotonluğu

Minimalizm denen bu sanat akımının heykel olarak sınıflandırılabilen nesneleri de kışkırtıcı bir anlamsızlık ve boşluk izlenimi yaratır. Donald Judd ve Robert Morris gibi sanatçılar, genellikle endüstri için üretilmiş hazır parçalardan geometrik biçimli sade objeler tasarladılar. Amaçları, saf sanat eserinden sapan her şeyi dışlamaktı: Her şeyden arındırılmış bu sanata sadece sanatçının kişisel imzası ve zanaatı kurban edilmedi, sanat eserinin içerebileceği anlam da yok edildi. Hedef, objenin izleyicide doğrudan, bütünsel bir etki yaratmasıydı.

Koleksiyoncu Baron Guiseppe Panza di Biumo çağdaş sanatçılardan çok sayıda eser eskizi satın alırken, sanatçılara eskizleri uygulama olanağını da sunmuştu. Nitekim 1974’te Donald Judd’la bir sözleşme yaptı. Judd eskizleri uygulamak için zaman zaman İtalya’ya gidiyordu. Ama Panza bir süre sonra bu seyahatleri fazla masraflı bulmaya başlayıp heykelleri İtalyan zanaatçılara yaptırmayı tercih edince, Judd bu kadar ciddiyetsizlik karşısında küplere bindi: “Başkalarının yaptığı işler bana ait değil tabii ki!” Minimalist sanatçılar eserlerden kişisel imzalarını silmek için o kadar uğraştıkları halde, belli ki işlerine bağlanıyor, objelerin anonim zanaatçılar tarafından gerçekleştirilmesine aşırı tepki gösteriyorlardı.

Endüstriyel olarak üretilmiş metal ya da plastik küpler ve kutular bugün genelde sıkıcı ve anlamsız bir izlenim uyandırırlar. Sanat tarihinde önemli bir yere sahip olsalar da, bu eserlerin günümüzde estetik bir etki yaratmadığını ve sanat izleyicisini de pek etkileyemediğini minimalist sanat örneğinde görüyoruz. Bu eserlerin ardındaki fikri kavrayabiliyoruz ama büyük sanat eseri payesine neden sahip olduklarını artık anlayamıyoruz. Bu işler, temel aldıkları düşünce tarihinin illüstrasyonları aslında. Tarihsel bağlamı bilmeyen, karşısında sadece minimalist heykeli ya da monokrom resmi gören birinin, bu tarz bir sanat eserini mobilya, su borusu ya da havalandırma kapağından ayırt etmesi çok zordur. Böyle bir sanat insanda derin duygular uyandırmaz ama bu pahalı sanat eserlerinin, tek renge boyanmış ya da cilalanmış yüzeylerin, basit ya da endüstriyel yollarla üretilmiş objelerin ne kadar kolay yapıldığını düşündüğünüzde, bu ucuz malzemeleri gördüğünüzde bir anda kan beyninize sıçrar ve ister istemez şöyle düşünürsünüz: Bu kadarını ben de yapardım!

Soyut resmin soğukluğunun ve pürüzsüzlüğünün bir karşı harekete yol açması kaçınılmazdı tabii: Duyguya ve duyusallığa hasret kalınmıştı; parıltılı sanatçıların, pitoresk ustaların eksikliği duyuluyordu. Maddeye karşı fiziksel mücadele heykeltıraşlıkta yine öne çıktı: Taş ve ahşap yine kuvvetle yontuldu. Figüratif, anlatımcı resim Georg Baselitz, Jörg Immendorf ya da A. R. Penck gibi yıldızlar yarattı; duvarın ardına gömüldüğü sanılan Doğu Almanya resmi, Bernhard Heisig ve Wolfgang Mattheuer gibi üst düzey temsilcileriyle hiç umulmadık bir nüfuz kazandı.

Günümüz resim sanatının üslup zenginliği, soyut ya da bezemeci duvar resminde, renk alanı resmi ve geometrik yapıların resminde, figüratif ya da çizgi roman benzeri tasvir biçimlerinde kendini gösteriyor. Soyut renk alanları, natüralist resmin unsurlarıyla; geleneksel teknik, rölyef benzeri yüzeylerle kombine ediliyor. Bunun yanı sıra klasik figür resminin vârisleri olan hiperrealizm ve fotorealizm, ayrıca sosyalist propaganda sanatının pop ve gerçeküstü uyarlamaları var.

Heykeltıraşlık Yine Çok Revaçta

Heykeltıraşlıkta da benzer bir tablo görülüyor: Anything goes, her şey mubah yani. Bugün heykeltıraşlıkta çöp ve biyolojik atıklar da dahil olmak üzere tüm doğal ve endüstriyel malzemeler kullanılıyor. Çöpçülerin alması için kapının önüne bırakılan eşyaları toplayıp sanatçılara hammadde olarak satan bir şirket olmasına şaşmamak lazım. 1970’li yıllarda İngiliz sanatçı Tony Cragg plastik atıkları büyüklük ve renklerine göre ayırıyor, bunlardan yaptığı rengârenk siluetleri yerlere ve duvarlara yerleştiriyordu. Cragg, “Yeni Britanya Heykeli” markasıyla satışa sunulan heykeltıraşlardan biriydi.

Gerçeği yansıtmanın ve soyutlamanın akla hayale gelebilecek her biçimi var: Plastikten yapılmış hiperrealist insan heykelleri, hayvan preparatları, canlı hayvanlar, poliüretandan yapılmış devasa iç mekânlar. Polyester gibi sentetik maddeler de figürde ve soyut nesnelerde kullanılan gözde malzemeler. Hayvan derisinden insan figürü diken Pawel Althamer, bu figürlerle dehşet verici bir Frankenstein etkisi yaratıyor. “Genç Britanya Sanatçıları” (Young British Artists – YBA) piyasada müthiş bir yükselişe geçince, Chapman Kardeşler de grotesk ve müstehcen Tragic Anatomies [Trajik Anatomiler] adlı heykelleriyle tanındı. Avustralya televizyonunda uzun yıllar aksesuarcı olarak çalışan Ron Mueck, gerçeğine tıpatıp benzeyen aşırı büyük ya da aşırı küçük insan heykelleriyle ün kazanmadan önce Muppet Şov ve Susam Sokağı için kuklalar yapıyordu.

(…)

Çevirmen: Zehra Aksu Yılmazer

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Christian Saehrendt; 1968’de doğdu, Hamburg’da Güzel Sanatlar okuduktan sonra Heidelberg’de sanat tarihi öğrenimi gördü. Doktoralı sanat tarihçisi, Berlin’de yayıncılık yapıyor.

Steen T. Kittl; 1969’da doğdu, Kiel’de kültür bilimleri, Berlin’de sanat tarihi öğrenimi gördü. Yazar, ayrıca reklam sektöründe sanat yönetmeni ve konsept yaratıcısı olarak da çalışıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.