‘Yazmak, ölenler adına konuşmaktır.’

 

Burhan Sönmez  ’Kuzey’ romanında bize “başka bir dünya”  sunarken, bu topraklar üzerinde hayat sürmüş insanların bütün birikimini harman ediyor karakterleriyle. Okuru onların hikâyeleri içinde dolaştırırken, geyiğin, tilkinin, masalın, rüyanın, felsefenin, inancın, gerçeğin ve aşkın, en nihayetinde, insanın insanla karşılaşmasından doğan başkalaşmasının tanıklığı içinde, dünyayı kendi hayatımızla bütünleştirmemiz için bir bakış veriyor. Rinda’yla birlikte,  kayıp babasının değil ama onun hikâyesinin peşinde yol alırken Binbir Gece Masalları’ndan, Mevlana’dan, Mem İle Zin’den, Zerdüşt’ten, Gilgameş’ten, Hayyam’dan ve İbni Sina’dan alıntılarla başladığımız her yeni bölümde dağa, taşa, hayvana, bitkiye, kadına, erkeğe, velhasıl rüyaya ve gerçeğe başka bir yerden bakmaya başlıyoruz. Kurgunun mükemmelliği içinde Kuzey’e ilerledikçe anlıyoruz ki bu roman bir kapı: Henüz yazılmamış romanlardan söz ediyor olsak bile, Burhan Sönmez külliyatına giriş kapısı.

Novalis “Nereye yolculuk?” diye sorar ve yine kendisi cevaplar “Hep evimize, hep evimize…”Kuzey’i okurken bunu düşündüm: Sahiden “hep evimize” mi? O masallar,efsaneler, sırrına yola çıkmadan vakıf olamadığımız o hikâyeler, bizi evimize götürüyor mu?Evimiz anne-babamız mı, çocukluğumuz mu? Taşramız mı, daha mı gerisi?
Ev bir tür “öz-mekân” olarak düşünüldüğü için yolculuk romanları genelde eve dönüşle biter. Ama modern çağda ev ve mekân kavramları parçalandığından beri bu “dönüş” arzusuda boşluktadır. Arayış bir mekâna değil, bütün mekânları kapsayan “başka” bir öze yönelir ama o başka’nın ne olduğu da bilinmez. Her iki romanım da, ev(yurt)-mekânında başlar, coğrafyaları kat eder, ama evde (yurtta) bitmez, başka bir mekâna varır. Kuzey’de roman kahramanı bir arzunun peşinden gider. Her arzu, var olan gerçeğin ötesine yöneldiği için, tehlikelerin de yatağıdır.

“Ev” arayışı artık evin dışındadır. Modern çağda değişimin hızı ve yıkıcılığı, geçmişi bizden uzaklaştırırken, anne rahmine dönüş psikolojisi daha yaralayıcı bir hal alır. Bugünle henüz uyumlu hale gelmemiş, kendisini bu dünyaya ve uygarlığa yabancı hisseden insanın arayışı, boşluktadır. Modern çağda, mekân çözülür ve ev duygusu artık anlamını yitirirken, insan mekânla birlikte kendini de yitirir. Kafka gibi yazarlar bunu anlatmaya çalışır.

Sizin “evinize” yolculuğunuz nasıl oldu?Yazmak bir çeşit “eve yolculuk” mu?
Kuzey’i yazmaya sağlık sorunları yaşadığım dönemde başladım. Öleceğimi düşünüyordum, yolum oraya gidiyor, ama ben hayat denen eve dönmek istiyordum. Bu birinci evdi. İkincisi, gurbetlikle ilgiliydi, fiziki ayrılıkla. Yurtdışında, bir sürgün ruhuyla roman yazarken, doğup büyüdüğüm toprağı, ailemi, geçmişimi özleyerek yazdım, bu da özlediğim diğer evimdi. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sözünü sınadım ve inandım: “Yazmak, aklın hıfzısıhhasıymış.”

burhan_sonmez_11 burhan_sonmez_21

Bir babaya ihtiyacı yoktu, ihtiyaç duyduğu yılları da hatırlamıyordu. Babasına özlemi kalmamıştı, ama öfkesi ya da kırgınlığı da yoktu, yalnızca yüzü belirsiz bir gölgeydi o.”Kuzey 20 yıl önce, sadece kendi bildiği bir hikâyeye gitmiş babanın çırılçıplak bir ceset olarak eve dönüşü -belki de dönemeyişi demek gerekir- ile başlıyor. Rinda kayıpken değil, -ölü de olsa- döndükten sonra düşer babasının peşine. Üstelik çok alışık olduğumuz “öldüreni bulma, intikam alma” güdüsüyle değil gerçek, saf bir merak ve bilme arzusuyla… Rinda’yla birlikte bizi yola çıkaran “kayıp baba”mıdır, ölüm mü?
Belki Rinda da bilmiyor bunun cevabını. Gerçeği istiyor. Ölümü, acıyı, her tür tehlikeyi göze alırken, bu kadar değerli olan gerçek neydi? Ölüm mü, kayıp babanın sırrı mı, yoksa kendisine dair bir şey mi? O da bilmiyordu bunu. Kuzey, herkesin kendi cevabını aramakla birlikte, kendi sorusunu geliştirdiği diyardı aynı zamanda. Bu yüzden Rinda gibi pek çok yolcu ister istemez oraya savrulduğunda, aynı soruyla karşılaşırlar: “Gerçek, aranan bir şey mi, yoksa yaratılan bir şey midir?”

Glut’un kulübesinde Kiyacin ve Jakaw’ın hikâyesi üzerine konuşurlarken Tawo “Babalar bilmeden öldürür”der. Başka bir bölümde ise “Babalarına geç kalan, onları esenliğe çıkaramayan çocukların kalbi harap olur, çorak topraklar kadar yetim kalır ruhları”cümlesiyle karşılaşırız. Sahiden “babalar bilmeden öldürür”ya da yetim mi bırakır?
Baba “kimdir” sorusu, baba “nedir” sorusuna bırakır yerini. Baba doğurmaz, ama doğan üzerinde hak talep eder. Toplumdur, devlettir, şirkettir, ailedir, yanigüç ifade eden her şey. Babalar bilerek öldürse bile bunda haklı bir gerekçe bulurlar. Hiçbir zaman kusur kabul etmezler. Her kusura bir gerekçe, haklı bir neden öne sürerler. Çelişik gibi görünür, ama en büyük gerekçeleri sevgidir. Sevdikleri için kötülük yapar, geleceği belirler, hayatımıza yön verirler. “-Neden adam öldürdün? -Milletimi sevdiğim için!” “-Neden karını öldürdün? –Çok seviyordum!”

Kuzey’de insan adları güzel ve önemli:Aslem,Yumati,Rinda,Adve-Ser,Jakaw, Kiyacin, Sayaloka, Şe-ga,Ose… Bilmediğimiz başka bir coğrafyanın, başka bir kültürün adları gibi romanda kurduğunuz atmosfere uygun olarak. Ancak “gönlü temiz kardeşler”le tanıştıktan sonra adlar kulağımıza aşina gelmeye başlıyor: Seydigül, Zirave, Loriya, Avadin, Zeyno… Üstelik bu kimselerin bazıları sürekli aynı olan, tek bir adla dolaşmazlar Kuzey’de, adlarının anlamları, hikâyeleri ve alınma nedenleri vardır. Kuzey’deki adların, kulağımıza aşina gelenlerin ya da gelmeyenlerin özel anlamları, yazarın bize romanda söylemediği gizli hikâyeleri var mı?
Bu soruyu “evet” diye yanıtlamakla yetinebilirim, o kadar.

“Her zaman, her şeye hazırdım ergenlik çağında. Bir kurda, bir yıldırıma. Ama yıllar değil, yollar çok şey öğretiyor. Bilmediğimiz hikâyelere, hiç düşünmediğimiz adlara kapı açıyor. Diğer yönlerde de böyle mi bilmiyorum. Kuzey, görünmez bir pençe ile sarıyor kalbi.”Romanı okuyanlar biliyorlar, ancak henüz Kuzey’i okumamış olanlar için soralım: Neden Kuzey?
Hayatta bize hep yasaklardan söz ederler, engellerden, imkânsızlıklardan. Şunu yapma, şuraya gitme, belaya girme! Gerçeği kim bulacak o zaman? İnsan işte bu gizli arzuyla bazen “yoldan çıkar” ve hakikatin peşine düşer. Kuzey o tehlikeli yolculuğun mekânı ve soruların cevabıdır.

burhan_sonmez_41 burhan_sonmez_31

Toplumlar, kişiler kimlik siyasetinin etrafında ömür tüketirken, adeta hepimiz kimliklerimize ve onun etrafında ördüğümüz kendi gerçeğimize çakılıp kalmak isterken,Kuzey’de insanlar hikâyesini dinledikleribir başkasına dönüşürler; Rinda Aslem’e, Avadin Seydigül’e, bir diğeri Zirave’ye. Hatta İyi ile Kötü’nünhikâyesi bittiğinde kim “İyi”, kim “Kötü” bilemeyiz artık. “Başka birinin varlığıyla anlam kazanan, ona göre tanımlanabilen bir ad”derler.“Artık başkası olarak geldik, adımız bile farklı”diyerek toplanır gönlü temiz kardeşler. Başkalarının hikâyeleri bizi bir başkası yapar mı?
Mecnun’un hikâyesini bile bile Mecnun olanlar, Che’nin macerasına imrenerek onunla aynı yola düşenler var.Başkalarının hikâyesini izlemek, belki de kendimizi bulmanın bir yolu. Mecnun’un acısını kendi bedenlerinde yaşayanlar, Mecnun’u değil kendilerini bulurlar.

“Çerçi kendisine rüyalarla dolu bir dünya kurarken, bizim hayata hırsla bağlanmamız, bunca ağırlığı boynumuzda taşımamız kalbimize ezadır.” Kuzey için gerçeğin sınırlarından da öte, rüyanın sınırlarını zorluyor diyebiliriz, zira rüya romanın en baskın ögelerinden biri. Rüya, Çerçi’yle birlikte başka bir anlama kavuşuyor: Sonradan kör olan Çerçi, rüya görememeye başlıyor, ikinci kez kör oluyor. Çerçi’nin tümden karanlığa mahkûm olmasına bulduğu çözüm, başkalarının rüyalarını alıp, karşılığında eşya vermek… “Ateşe anlatılan rüya”, “gerçekten daha fazla acı veren rüya”, “bizi esir alan rüya”, “rüya içinde rüya”, “kadın rüyası”;rüyanın bin bir çeşidinden söz edilir Kuzey’de. Gerçekle rüya sık sık birbirine karışır, roman kişileri bazı işaretlerden, olaylardan sonra rüyada olmadıklarına ancak inanırlar. Kuzey’de neden rüya neden bu kadar önemli?
Kuzey, sınırın ötesine geçmek, yasak bölgeyi aşmaktır. Rüya da günlük hayattaki gerçeklik ve algıların aşılması, yasakların çiğnenmesidir. Kuzeyde olduğu gibi rüyada dakurallar işlemez. Akıl bize çıkarlarımızı söyler, rüya ise arzularımızı ve korkularımızı.

Rüyasız insan, tam insan sayılabilir mi? Bunun kişisel bir durumu var benim açımdan. Kuzey’i yazmaya başladığım dönem, rüyalarımı da yitirdiğim dönemdi. Sağlık sorunları nedeniyle rüya göremez oldum. Yıllar sürdü. O zaman, hayat-bilinç-gerçek gibi kavramlar, sorgulanan somut birer olguya dönüştü. Kaygı kaynağıydı hepsi ve ben deKuzey’deki Çerçi gibi rüyaların peşine düştüm.

Bizi, bildiğimiz dünyada değil de kendi kurdukları, şehir ve insan adlarına varana dek her şeyini kendi sözcükleriyle ördükleri başka bir dünyaya götüren yazarların çoğu, bizi o dünyaya neden rüyanın veya masalın kapısından sokarlar? Rüyanın, masalın dili daha mı özgürleştiricidir bir yazar için?
Edebiyat, günlük dilin inkârıdır. Rousseau, “insan bilinci sınırlıdır, hayallerin ise sınırı yoktur” der. Edebiyatçı hayallerin peşine düşerken, günlük dili kırar, dağıtır ve kendine göre yeniden kurar. Rüyanın ve masalın dili bunun en iyi yollarından biridir.

burhan_sonmez_71 burhan_sonmez_81

“Güneş gündüze aitti, ay ise yıldız sürüsünü bırakıyor, bazen çekip gidiyordu. Bir çoban bunu yapamaz, demişti bilge hocalarımdan biri, yoksa sürü dağılır, mutsuzluk çoğalırdı.” Sürü dağılınca, mutsuzluk çoğalır mı sahiden, yoksa bu çobanların ve bilgelerin yalanı mı?
Çoban ve bilge, daima sürüye ihtiyaç duyar. Çoban sürüyü güder, bilge de olumlu veya olumsuz bunun izahını yapar. Yalan, bir sistem gerektirir. Çoban-bilge-sürü üçlüsüne göre oluşturulan yalan süreklilik kazanınca söylem halini alır.Buradan ideoloji çıkıyor, gerçeğin tersyüz edilmiş hali.

Kitapta,Kara Kurt’un Mağarası’nda işkence gören Rinda adını vermez, tanıdık bir direnme geleneğine uyar.“İşkencenin amacı geriye sırrı kalmamış değil, direnci kalmamış bir insan bırakmaktı” dersiniz ve Kuzey’de değil ama başka bir yazınızda şu cümleleriniz karşımıza çıkar: “Ölenlerin hikâyesini anlatmak için birilerinin geride kalması gerekir. Yoksa neden bağışlansın ki hayat.” Kara Kurt’un Mağarası bölümü binlercemizin kişisel geçmişi, rüyası, kâbusu, yüzleşmesi, yenmesi, yenilmesi…Kişisel hikâyenizden biliyoruz, ölümün-öldürülmenin kıyısından dönmüş birisiniz: Bedensel olarak ağır biçimde yaralanmak ve ardından gelen sağaltım süreçleri yazdıklarınızı etkiliyor mu? Yazmak sahiden sağ kalanların boynunun borcu mu?
Sağ kalanlar yazarak, ölenlerin yapamayacağı şeyi, onlar adına yapar. Yazmak, ölenler adına konuşmaktır. Aynı zamanda, yazarın kendisi hakkında, eğer ölseydi, kendi ardında söylenecekleri de yazmasıdır. Acı ve sağaltım süreci, yazma sürecinin parçasıdır.

Kurduğunuz atmosferin, arka planıngenişliğibizi felsefe, siyaset, dinler tarihi okumalarına çağırıyor.Bu yazma biçimi sayesinde okur romanıbirden çok kez okuduğunda dahi, tekrar okuduğu hissine kapılmıyor, Kuzey’in tek okumada bitmediğini görüyor. Bunca zengin, dallı budaklı ve katmanlı yazmayı neye borçlusunuz? Bunca çok şeyi bir romana nasıl sığdırdınız? Ne kadar zamanda yazdınız? Birçok karakterin iç içe geçtiği, her birinin hikâyesinde ayrı bir merakı tetiklediğiniz matematiksel kurgu var romanda. Yazmaya başlarken her şey kafanızda, romandaki gibi yerli yerinde miydi? Yoksa bazı yazarların söylediği gibi, yazarken mi şekillendi romanınız?
Kuzey için “ansiklopedik roman” denmişti bir yerde. Genel bir hikâyem ve parçalar vardı. Sorular sordum kendime ve her soruyla hikâyeye yeni bir yön verdim. Olayları sürekli değiştirerek, yenileyerek kurdum. Uzun bir zamana yayıldı, on yıl sürdü yazmak.

Türkiye Barış Meclisi üyesi olduğunuzu biliyoruz. Umudun bir görünüp, bir kaybolduğu bu sularda edebiyatın -böyle bir misyonu olmasa bile- “anlamaya, yakınlaştırmaya” dair bir yönelimi olduğu söylenebilir mi? Perperık-a Söe (Gece Kelebeği), Heba, Mihman, Cennetin Kayıp Toprakları, Rojin… ve adını sayamadığımız başka romanlar bu “yakınlaşmanın” romanları sayılabilir mi?
Yakınlaşma, uluslar, dinler, ideolojiler üzerinden gerçekleşmez. Romanlar, insanı temel alır ve insanı insana yakınlaştırır. Adını saydığınız romanlar bu kaygıyı taşıdıkları için bizi cezbeder, çekerler. Bize başka insanların hikâyesini değil, kendi içimizde taşıdığımız ama kapalı duran hikâyeleri anlatırlar. Kendimize yakınlaştıkça başkalarına da yakınlaşmaya, onları anlamaya başlarız.

burhan_sonmez_101 burhan_sonmez_91

Kuzey / Yazar: Burhan Sönmez / Roman / Çağdaş Türkçe Edebiyat Dizisi / İletişim Yayınları /Editör: Belce Ünüvar /Kapak: Suat Aysu / Uygulama: Hüsnü Abbas /Düzelti: Ahmet Batmaz/ 2. Baskı Temmuz 2012/ 309 sayfa

Burhan Sönmez; 1965 yılında Haymana doğumlu. İlk ve orta eğitimini Polatlı’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık ve editörlük yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde kültür, siyaset ve din üzerine yazılar yazdı. Uzun yıllar yurt dışında (Britanya) kaldı. Halen İstanbul’da ve Cambridge’te yaşamaktadır. İlk romanı Kuzey, 2009 yılında, ikinci romanı Masumlar ise 2011 yılında yayınlandı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü aldı. “Tarih Öncesi Köpekler” adlı öyküsü Murathan Mungan’ın hazırladığı Bir Dersim Hikâyesi’nde yer aldı. ( www.burhansonmez.com )

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.