‘Yazar bilmediği şeylerin izinden gitmeyi, onları işlemeyi başka türlü sever.’

 

İlk romanı Kuzey ile tanıdığımız Burhan Sönmez, 2011’de ikinci romanı Masumlar’ı yayınladı. 2008 ‘den bu yana Birgün’de hayata dair yazılarını da okuduğumuz Burhan Sönmez, Masumlar’da bize, bugün’ün içinden geçip giderken durmaksızın değip dokunduğumuz çocukluğun, taşranın, sıla’nın, bozkır’ın iç içe geçen hayatlarını anlatır. Ancak Masumlar’da yazarın sesi bize bozkırdan doğru gelmez…Özleyen, anımsayan, çocuklaşan ve geçmişi bugüne bağlayan, belki de en sağlam yerinden sabitleyen bir sesle, başka uzaklardan gelir. Çepçevre kuşatılmış hayatlarımızı yaşarken edebiyat bize umut ve direnme gücü vermekte, içimizi kalabalıklaştırmaktadır ve Burhan Sönmez Masumlar’la kalbimizin sakinlerinden biri gibi gelir oturur yanı başımıza, safımızın neresi olduğunu bir kez daha gösterir.

Masumlar ikinci romanınız. İlk romanınız Kuzey’in sonunda “dünyanın yeni çağı”na gelir zaman: “Belki kadınlara, masumlara ve yoksullara yeni bir soluk verecektir bu çağ.” İkinci romana ad olan masumlar, “dünyanın yeni çağı”nda yeni bir soluk dilediğiniz masumlar mı?
Çağın şafağındayız, gün bir türlü doğmadı. Yeni bir dünya, yeni bir hayat umuduyla yaşayanlar, karanlık içinde daha masumdurlar. Çünkü daha iyiyi arzular, onu hayal ederler. Kuzey’dekiler de masumdu. Nazım’ın deyişiyle, destanımızda yalnız onların maceraları vardır.

Masumlar da Kuzey gibi bir yol kitabı, tıpkı onun gibi kendine yol almanın kitabı: Masumlar’da söylediğiniz gibi “Kimse doğduğu yerde yaşlanmadığı” için mi yine bir yol, yolculuk kitabı yazdınız?
“Kuzey bazen bir yer, bazen bir yoldur.” Herkes kendi kuzeyinin peşinde. Modern çağda mekân duygusu gevşek, kaygan ve geçicilikle malul. Eski çağlardaki kavim göçleri gibi insanlar oradan oraya akıyor. Zaman da, kendi başına kaotik ve insanı yutan bir hal edindi. Yön duygusu kırılganlaşan insan, rüzgâra mı kapılmış, yoksa bilinçli bir arayışın mı peşinde? Romanlarımda bunu anlamaya, karanlıkta yol alan insanların ayak izlerini bulmaya çalıştım.

Herkes gittiği yerde kendi “Afrika’sını” yaratabiliyor mu? “Sevmek herkese nasip olur ama sevilmek kaderin elinde” ise, Afrika’sını yaratamayanların hikâyeleri başka hikâyelere karışmadan öylece kalıyor mu uzaklarda bir yerde?
Sanırım, evet. O hikâyeler uzaklarda öylece kalıyor ve her biri bir gün yazılmayı bekliyor.

Masumların kimler olduğunu az çok anlarız kitabı okurken ama masumiyet nedir sorusuna kesin, dört başı mamur bir yanıt bulamayız. Örneğin Koca İsmail hem bebesini öldüren soyguncu Lille’yi, hem de onun adını ve intikamını yüklenmiş olan diğer Lille’yi öldürmesine rağmen; Ferman kendi iki kardeşini öldürmesine rağmen; onları masumlar safında bırakan bedeller vardır hikâyelerinde. Masumluk kaybedilip geri kazanılabilen bir şey mi? Masumluk ödenen bedellerle geri döner mi insana? Onca kötülüğe maruz kaldıktan, oncasına tanıklık ettikten sonra bile masumlar safında kalmak mümkün mü?
İnsan, varlık olarak masumdur. Kendi kararı olmadan bu dünyaya gelmiş, yine kendisi istemeden bu dünyadan ayrılacaktır. Bu iki zorunluluk arasında taşıdığı kaygı, “neden?” sorusuyla karşılık bulur. Neden bu hayat ve neden ben? Bu sorular onu günahkâr olmaktan alıkoymaz hatta daha fazla günaha batmasına yol açar, ama diğer yandan çaresizlik ona gizli bir masumiyet verir. Varlığın yokluk karşısındaki masumiyetidir bu, çünkü kurbandır, varken yok olacaktır. Mesih İsa, insanlığın günahları için çarmıha gerilmişti. O çarmıhta hem günahkâr insan bedeni, hem de masum insan ruhu asılıdır, hâlâ.

burhan_sonmez_1 burhan_sonmez_2

Romanda Hatip dayıya bir bölüm ayrılmamıştır ve Tatar fotoğrafçı artık Haymana Ovası’nda ardına düştüğü şeyden vazgeçmiş olmalıdır ki, Hatip dayı Pençeyüzlü kadının komutan’a benzediğini söyledikten sonra bile ne olduğunu bilemeyiz. Hatip dayının hikâyesi de tamamlanmaz, kızı mı, oğlu mu olduğunu bilmeden peşine düştüğü çocuğu, hikâyelerin arasında kaybolur. Bozkırda yarım kalan, sonunu bilmediğimiz hikâyeler çok mudur? Hatip dayı ve Tatar fotoğrafçının hikâyesi bize Neşet Ertaş’ı dahi anımsatır: bozkırda hikâyeler hep birbirine mi karışır?
Bozkır derindir, bağrında çok hikâye doğar ve her biri kendi akışıyla gider. Bunlar bilinir. Ama kentle karşılaştıktan, onunla temas kurduktan sonra bozkırın ve köyün iç ritmi bozulur. Chinua Achebe’ninParçalanma adlı romanında da görürüz bunu. Ritmin dışarıdan etkiyle bozulması, ona içsel bir masumiyet kazandırır. O masumiyet içinde artık hikâyeler dolana dolana yol alır, bazen nereye aktığını bilmediğimiz nehirler gibi. Bozkırın sonsuzluğu içinde her tepenin ardında başka bir tepe çıkar. Hayat hikâyeleri de öyledir, her hikâyenin ardında başka bir hikâye belirir, sonra bir tane daha, ve öylece akıp gider bozkır.

Neşet Ertaş anımsatmanız için özellikle teşekkür ederim. Romanda Hatip dayının anlatıldığı bölümde, onun ardına takıldığı bir kadın vardır, adı Zahide. O bölümü yazarken, içimde hep Neşet Ertaş türkülerinin tınısı vardı, Zahide adını da onun bir türküsünden aldım, bozkırın sesine selam niyetine.

Hikâyeler, bir Haymana bir Cambridge, bir köy bir şehir, bir geçmiş bir bugün olarak ileri geri giderken, iki coğrafya, iki zaman arasında gidip geldiğimizi biliriz, ama iki ayrı dil arasında gidip geldiğimizi de fark ederiz sonradan. Dil mekâna göre mi değişiyor, zamana göre mi? Masalsı dil geçmişe, çocukluğa, köye aitken; son derece sade, açık, kısa ifadelerle örülü dil bugüne, şehre ait: Çocukluğun ve sözlü anlatının dili masalsı, bundan eminiz ancak şehrin dili, şehirdeki, uzaktaki dil bu denli sade midir? Sade, kısa, akıcı yazmak, yazı dilini gündelik hayatın telaşına yaklaştırmak için midir?
Her roman kendi dilini yaratır. Masumlar’da köy ile kent ve geçmiş ile bugün arasında bir dil çeşitliliği gerekiyordu. Bir başka romanda, köyü ve çocukluğu anlatırken hiç de masalsı olmayan bir dil kullanabilir veya kent anlatısına lirik bir üslup katabilirim. Bunu belirleyen şey, o romanın atmosferi ve derdidir. Köydeki ve çocukluktaki masalsı dil, Brani Tawo karakterinin ruh halini verir bize; yine kentteki sade, kısa ve kesik dil de o karakterin bugününü anlamamızı, ona nüfuz etmemizi sağlar. Bu Brani Tawo’nun değil de başka bir karakterin romanı olsaydı, dili de farklı olurdu.

burhan_sonmez_4 burhan_sonmez_3

Haymana Ovası’ndan Cambridge’a uzanan hikâyenin sizin hayatınıza paralel bir hikâye olduğunu biliyoruz ama bunu sizden çok “fotoğraf makinesi” ve “gül desenli ayna”nın hikâyesi diye de okuyabiliriz. Çünkü anlatıcının peşine düştüğü fotoğraf makinesi olmasa bunca hikâye art arda dizilmeyecekmiş gibi bir hisse de kapılıyoruz romanı okurken.  Zaten o “içinde bir kaderin yaratıldığı” makinedir. Güllü aynanın neredeyse kendisi bir yolcudur, Arabistan’dan Cambrigde’e kadar hikâyesiyle gelebildiğine göre. Her iki nesnenin de insanı yansıtan, insanı kendine gösteren nesneler olması tesadüf mü? Sembolize ettikleri şeyler yüzünden mi seçtiniz?
Bütün güzel sorularınız gibi bu da önemli bir yere işaret ediyor. Varlığın bir bütün olduğu, her parçanın diğer parçalarla anlam kazandığı düşüncesi, kalemimde kendini belli eder. Ayna ve benzeri göndermeler, yansıtma özelliğinden dolayı büyülü bir bakış sunar bize. Varlığın büyüsüne dair bir bakış. İlk romanım Kuzey’de de hissedilir bu. Örneğin, oradaki Safali dostlarının, kendilerine başka isimler bularak bir başkasını canlandırmaları, bir tür aynadır. Nesneleri seçerken, o nesnelerin romanın alt temalarıyla bağı belirleyici olur. Edebiyat hayatın büyüsüne basit cevaplar vermek değil, o büyüye yeni cazibeler katmak derdindedir. Çok yönlü, çok kimlikli nesneler, hayatı tanımlamamızı zorlaştırır gibi görünse de, onu anlamamızı kolaylaştırır.

Begohan’dan Kewê’ye, Kewê’den kızına, ondan hüznüyle beraber oğluna geçen türkü iki kez söylenir Masumlar’da: İlki Wittgenstein’ın mezarlığındaki ölülere, ikincisi Feruzeh’e. Begohan’ın ovaya kim bilir nerden getirdiği bu türkü ölüme ve aşka dair mi acaba?
Bilmiyorum, ben de merak ediyorum. Dediğiniz gibi, o türkü ölüme ve aşka dairdir belki. İnsan yazdığı şeyi her zaman bilemez. Hatta yazar bilmediği şeylerin izinden gitmeyi, onları işlemeyi başka türlü sever.Godot’u Beklerken’in yazarı Samuel Beckett’e, oyunda hiç görünmeyen Godot’nun nasıl biri olduğunu sorarlar. “Bilsem, kesinlikle yazardım” diye karşılık verir Beckett.

“‘Onu devlet öldürdü’ dediler, ‘devlet kim’ dedim. Bunu ne zaman sorsam yer sarsıldı, gök gürledi.” diyorsunuz romanın Deniz – Aynalar Ülkesi başlıklı bölümünde. Hâlâ çocuklar “devlet kim” diye sorduğunda yer sarsılıyor, gök gürlüyor mu? Yoksa aşina bir cevaba mı dönüştü “devlet kim” sorusu?
Devlet hem somut bir işlev, hem de tarifi zor bir yapı, Leviathan gibi. Hâlâ yer sarsılıyor, gök gürlüyor onun yüzünden. Her iktidar siyasette, işte, okulda, evde bir güce yaslanır ve insanın özgürlüğüne müdahale eder. Onun icraatlarının önemli ölçüde açık hale gelmesi, gerçeğin yani Leviathan canavarının bütün özelliklerinin bilindiği anlamına gelmez. Modern iktidarın niteliği, sürekli biçim değiştirip, hayatın kılcal damarlarına sızmasıdır. Bir yerde aşina iken, başka bir yerde sis örtüsü altında kalır.

burhan_sonmez_5 burhan_sonmez_6

“İçimizden biri, ‘Savaş koşullarında devrimcilerin ömrü kısa olur,’ demişti. Kısa bir ömre ne sığdırabilirdik? Herkes hayalini söylemişti. Benim hayalim bir şiir kitabımın çıkması ve ardımdan asılacak afişlerde masum bakışlı bir resmimin yer almasıydı.” diyorsunuz Masumlar’da, daha sonra şiir sanatının ölümünden söz ettiğini öğrendiğimiz duvar yazısını görünce. Brani Tawo duvar yazısına açıkça itiraz etmez, doğruluğuna inanır gibidir. Şiirlerini de kitap haline getirememiştir zaten. Brani Tawo şiir sanatının ölümüne inanır mı gerçekten?
Brani Tawo, duvara “şiir sanatı ölüyor” diye yazan gençleri görünce, hayatına ve arzularına farklı bir yerden bakar. Veya var olan bakışına bir katkı olur o söz. Şiir sanatının ölümüne inansa da inanmasa da, orada şiirin ölümü bir kaygı veya bir soru olarak ortaya çıkmıştır artık. Ya ölmek üzere olanı iyileştirmek ihtiyacı doğar, ya da ölmüşse onun üzerine bir avuç toprak atmak. Şiir sanatının ölümünün konuşulduğu mekân ve zamanda, Brani Tawo kendi şiirinin, yani çocukluğunun ve devrimci geçmişinin hayaline sarılır. Orada şiir bir aynaya dönüşür, hem bir şey, hem kendisi dışındaki her şey olur. Aynaya baktığımızda aynayı değil, içinde yansıyanları görürüz. Şiir de öyledir.

Sizin iyi bir okur olduğunuzu,  okuduklarınızı bazen açıktan, bazen göndermeler yoluyla okurunuzla da paylaştığınızı biliyoruz. Masumlar’da, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Çavdar Tarlasında Çocuklar, Huzur gibi kitapların adı geçiyor. Bazı romanları okurken bazen romanın da kafasını kaldırıp bizi okuduğunu, yüzümüze dik dik baktığını veya saçımızı okşadığını hissederiz; bizim geçmişimizi, bizim geçmişimizin bıraktığı izleri birisi oturup bizim adımıza kaleme almış gibi gelir. Okurunuzla tek ortak yanınız yazdığınız romanlar mıdır? Romanlar okunurken sizin tahmin edemediğiniz mecralara genişler mi? Bunu tahmin etmeli mi yazar, hesaba katmalı mıdır?
Yazarın yazdığı roman ile okurun içine daldığı romanın aynı olduğunu kim söyleyebilir ki? Metin aynı ama anlamlar farklıdır, çünkü o metne eğilen zihinler ve ruhlar farklı. Anna Karenina’da “Aşk nedir?” diye sorduklarında, “yeryüzünde ne kadar kadın varsa o kadar da aşk vardır” denir. Romanın anlamı da, ne kadar okur varsa o kadar çeşitlidir. Okurun açıldığı mecraları yazar hesaba katamaz, oraya kudreti erişmez. Bir kitap her yeni okumada yeni yüzler edinir, farklı bakışlar sunar. Metnin zenginliği ve cömertliği diyebiliriz buna, yazar ve okur, başka tatlar alır ondan. Okur yazarın can dostu gibi görünürken, belki de yazarın malzemesini elinden alıp giden bir yabancıdır.

Masumlar her biri iki ayrı isim taşıyan 16 bölümden oluşuyor, hikâyeler yine Kuzey’de olduğu gibi birbirine değiyor, birbirine bağlanıyor, birbirini bütünlüyor. Romandaki herkes o kadar kendi hikâyesine sahip ki, tek bir hikâyeyi okusak bile romanın bütününe yayılan tadı alabiliyoruz. Hikâyelerin hem bağımsız, hem bütünün parçaları olması nedeniyle Masumlar’a  “öykülerden kurulu roman” denebilir mi sizce?
Romanlar genelde ana hikâyeden ve onu besleyen alt hikâyelerden oluşur. Bir ev de kapıdan, pencereden, duvardan oluşur. Pencere tek başına anlamlıdır, ama evin parçası olmayan pencere bize aynı şeyi göstermez. Roman bu açıdan “bütün”e odaklanan bir anlatı türüdür. Onun içindeki parçalar ancak bütünle algılandığında gerçek mahiyetine kavuşur.

burhan_sonmez_8 burhan_sonmez_7

Şiirler de var romanda, başka şairlere göndermeler de. Örneğin, “dışarda yağmur çiseliyordu,” “daha gün o gün değil,” Nazım’ı; “devlet dersi” Ece Ayhan’ı çağrıştırır. Hikâyeleri ustaca iç içe geçirdiğiniz gibi şiiri, masalı, öyküyü, romanı da iç içe geçiriyorsunuz. Üçüncü romanınız üzerine çalıştığınızı biliyoruz. Biçimsel olarak bu geleneği sürdürecek misiniz üçüncü romanda da?  Okuru bu kez nasıl bir yolculuğa çağıracaksınız?
Bizi biz yapan şey, bugüne kadar öğrendiklerimiz ve benimsediklerimizdir. Sevdiğimiz şiirlerin ritmi, bir şarkının ezgisi, bir ayrılık hikâyesinin kederi içimizde yer eder. Bunları bazen kendi dilimizde keşfetmek hoşumuza gider, dildeki sürekliliğin de işaretlerindendir bu. Ece Ayhan’ın “devlet dersi” dizesi, romanın o bölümünü yani çocukluğu ve Deniz Gezmiş’i yazarken sürekli zihnimdeydi. Bir şey ile başka şeyleri bir arada anlatmak ve bir masal içinde başka masallar, bir gerilim içinde başka gerilimler üretmek, kalemimin eğilimi. Yazmayı benim için tutkuya dönüştüren özelliklerden biri bu. Çalışmakta olduğum yeni romanımda da bu yön var.

Zaman ayırdınız, teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim. Bazı söyleşilerde, sorular kendi başına yeterli ve anlamlıdır. Bu da öyle oldu. Dilinize sağlık.

Masumlar / Yazar: Burhan Sönmez / Roman / İletişim Yayınları / Editör: Belce Öztuna – Müge Karahan / 2011 / 160 Sayfa

Burhan Sönmez; 1965 yılında Haymana doğumlu. İlk ve orta eğitimini Polatlı’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık ve editörlük yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde kültür, siyaset ve din üzerine yazılar yazdı. Uzun yıllar yurt dışında (Britanya) kaldı. Halen İstanbul’da ve Cambridge’te yaşamaktadır. İlk romanı Kuzey, 2009 yılında yayımlandı. Masumlar, Burhan Sönmez’in ikinci romanıdır. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü aldı. Murathan Mungan’ın hazırladığı ‘Bir Dersim Hikayesi’ adlı seçkide ‘Tarih Öncesi Köpekler’ adlı öyküsü ile yer aldı. ( www.burhansonmez.com )

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.