Büyük İskender – Jacob Abbott


“İskender, Yunan Krallıklarının birine taht veliahdı olarak dünyaya gelmişti. Yunanlıların ve Romalıların enerjisine, girişimcilik ve askeri becerilerine büyük ölçüde sahipti. Ordular kurdu, Avrupa ve Asya arasında sınırsız yollar katetti ve kariyerinin 12 senesini Asya ordularını dağıtarak, en görkemli şehirleri fethederek, ilerleyişine karşı çıkan kralları, prensleri ve generalleri alt edip esir alarak, Asya’nın kalbine doğru askeri zaferlerle dolu bir yolculuğa harcamıştı. Bütün dünya bu genç adamın gerçekleştirdiği fetihleri, küçük bir ordu ile devamlı olarak kazandığı zaferleri ve elde ettiği hazineleri merakla takip ediyordu. Büyük İskender’in yaşamına ışık tutan bu eser, büyük hükümdarın, doğumundan ölümüne değin tüm yaşamını anlatıyor; çocukluğunu, karakterini, askeri dehasını, fetihlerini, savaşlarını…” Büyük İskender kitabından bir bölüm yayımlıyoruz.

Karakterin Bozulması (M.Ö. 329)

 

İskender şimdi yirmi altı yaşındaydı. Darius öldüğü için artık batı Asya’nın mutlak sahibiydi. Sahip olduğu varlıkların haddi hesabı yoktu. Ona göre varlığı ve gücü bütün dünyayı alt edebilecek kadar çoktu. Ama bu yükseliş sırasında karakteri kötü bir şekilde değişmişti. Önceki yıllarda karakterinde bulunan temiz yüreklilik, ılımlılık, aşırıya kaçmama ve adalet duygularını kaybetmişti. İranlıların kıyafet ve lüks yaşamlarına uyum sağlamıştı. Onların ihtişamlı hayatlarını taklit ederek İran krallarının saraylarında yaşadı. Eğlence ve şarabın esiri olmuştu. Bu yüzden sık sık aşırı şekilde sarhoş oluyordu. Kendisine üç yüz altmış genç kadından oluşan bir harem kurdu ve bütün zamanını kadınlara ve eğlenceye adadı. Kısaca o artık aynı adam değildi. Kararlılık, karakterinin enerjisi, muhteşem sonları sağduyu ile takip etme, ileri görüşlülük, sabır ve özverisi kaybolmuş; şimdi ise yerine tek ilgi alanı ziyafetler, içki âlemleri ve zevk partileri olan, bütün gününü eğlencelerde geçiren bir adam ortaya çıkmıştı.

Bu durum, ordudaki adamları kendinden soğutmak ve canlarını sıkmak için büyük bir sebepti. Birçoğu kendisinden yaşça büyüktü. Bu yüzden lüksün ve eğlencenin cezbediciliğine daha iyi karşı koyabiliyorlardı. Böylece onlar temiz yürekli ve dürüst bir şekilde kalabilmişlerdi ve birkaç saygılı ama etkisiz sitemden sonra oradan uzaklaşmış, komutanlarından soğumuş ve kendi içlerinden onu bu günahkâr ve aptalca davranışları yüzünden kınıyorlardı. Diğer bir yandan daha genç olan adamların çoğu İskender’i örnek almış ve onun gibi kibirli, düzensiz ve ahlaksız bir hayatın savunucusu olmuşlardı. Ama daha sonra, İskender ve yanındakiler arasında herhangi bir birlik kalmamıştı. Menfaatsiz dostların arasındaki bağ her zaman zayıf ve narindi. Bu yüzden, İskender arkadaşlarının güvenini ve sevgisini kaybetti. Kendi adamları bile onun bu davranışlarını onaylamıyordu ve ondan uzakta duruyorlardı. Ya da eğlencelerinde ona hiçbir saygı göstermeden zaman geçiriyorlardı.

Parmenio ve oğlu Philotas, iki tür karakterin en çarpıcı örnekleriydiler. Parmenio yaşlı bir generaldi ve hayatta belirli bir yere gelebilmişti. Yazıldığı gibi, İskender hâkimiyeti ele geçirmeden önce babası Philip’in yanında çalışmış, çok büyük deneyim ve şöhret kazanmıştı. İskender’in bütün kariyeri boyunca Parmenio onun ilk vekil generali olmuş ve ona olan güveni sebebiyle hep yanında yer almıştı. Çok sakin, cesur ve ileri görüşlüydü. İskender‘i birçok sert girişimden uzakta tutmuş ve böylece planlarının başarılı olmasında etkili rol oynamıştı. O zamanlar, bütün uluslarda generallerin ya da diğer görevlilerin etkili olduğu başarıların krallar tarafından onların adı ile övülmesi bir gelenekti. O zamanın yazarları Makedon ordusunun bunu göz ardı ettiğini ve kendi başarılarını abartırken, Parmenio’nun başarılarını küçümsediğini aktarmışlardı. Ama günümüzde, okuyucular tarafsız bir gözle bu olayları sakin bir şekilde gözden geçirerek, İskender’in Parmenio olmadan bu başarıları elde edebileceğinden şüphe duyabilirler.

Philotas, Parmenio’nun oğlu olmasına rağmen karakteri çok farklıydı. Bu farklılık, her dönemde tüm dünyada sıklıkla karşılaşılan, büyük bir varlığın vârisi ve onu var eden kişi arasında gözlemlenen bir şeydi. Günümüzde de aynı durumları görüyoruz. Zenginlik içinde doğan varlıklı kişilerin oğulları; alçakgönüllülük, sağduyu ve atalarının erdemlerini göstermek yerine kibir, küstahlık ve ahlaksız tavırlar gösteriyorlar. Philotas kibirli, palavracı, abartmayı seven ve her konuda bir başkasına bağımlı olan bir adamdı. Genelde ondan nefret ederlerdi. Şımarık hareketlerinden, palavralarından, gösteriş ve ihtişama olan düşkünlüğünden sıkılan babası, ona bir gün kendisini biraz küçültmesini nasihat etti. Ama Parmenio’nun oğluna verdiği bu nasihat boşa gitti. Philotas, İskender’inki gibi büyük bir güven ile kendisinden söz ederdi. “Babam olmadan Philip nasıl var olurdu ya da ne yapabilirdi? Ve ben olmadan İskender nasıl var olurdu ve ne yapabilirdi?” diyordu. Bunlar İskender’in kulağına gitti ve bu yüzden herkes birbirinden şüphelenmeye ve korkmaya başladı.

Saraylar ve kamplar her zaman suikast ve hainliklere sahne olurdu. İskender sürekli olarak kendisine karşı planlanan suikast ve komplolar ile ilgili duyumlar alıyordu. Kariyerinin başlamasından bu yana etrafındakilerin güçlü sevgi ve bağlılık duygusu ortadan kaybolmuştu. Generalleri ve askerleri artık elinde bulunan gücü yararlı bir şekilde kullanamayacağını düşünerek, sürekli entrikalar planlıyorlardı ya da İskender böyle planların yapıldığından şüpheleniyordu. Onların kim olduğunu bulup cezalandırma konusunda sürekli bir endişe ve rahatsızlık duyuyordu.

En son, Philotas’ın planladığı düşünülen bir suikast gerçekleşmişti. İskender kendisini görevden almak ve zarar vermek istedikleri hakkında bilgilendirildi. Philotas da İskender’in bir arkadaşı tarafından bu durumdan haberdar edildi. Çünkü bu haber Philotas’ında suikastçiler ile aynı kefeye koyulmasına sebep olabilirdi. İskender bu suikastin planlayıcısının kendi generallerinden biri olan Dymnus olduğunu öğrendi.

Hemen bir görevli göndererek, Dymnus’u huzuruna çağırttı. Dymnus bu çağrıya çok şaşırmış ve şok olmuş görünüyordu. Çağrıya uymak yerine kılıcını çıkarıp kalbine saplayarak kendini öldürdü.

Daha sonra İskender, Philotas’ı da çağırttı ve suikastten haberi olup olmadığını, eğer varsa neden ona bildirmediğini sordu. Philotas böyle bir suikastın planlandığını duyduğunu ama buna inanmadığını söyledi. Çünkü kulağına hep bu tarz haberlerin geldiğini fakat bu haberlerin kötü niyetli kişiler tarafından çıkarıldığını, bu yüzden de bazı duyumları dikkate almadığını söyledi. Dymus’un sebep olduğu korkuların nedeni ile bu duyumlara önem verip, gereken önlemleri almak konusundaki ihmâli ve duyduklarını ona bildirmediği için özür diledi. İskender ona elini verdi. Onun masum olduğuna, bu suikastten haberi olmadığına inandığını söyledi ve Philotas çadırına geri döndü.

Buna karşın İskender bu konuyu orada kapatmadı. En iyi ve güçlü arkadaş ve danışmanlarında oluşan bir konseyin toplanmasını emretti. Philotas’ın suçu hakkında, onunkinden daha farklı düşünceler bulunuyordu. Philotas’ın suça karıştığına inanıyor ve yargılanmasını istiyorlardı. O günlerde yargılanma demek, suçlu bulunan kişiye bir yandan işkence yaparken, diğer yandan suçunu itiraf etmeye zorlanması anlamına geliyordu. İskender bu öneriye razı oldu. Belki de gizlice suikaste teşvik etmişti. Kral ve hükümdarların danışmanları, böyle durumlarda genellikle hangi tavsiyenin kabul edilebilir olduğunu bulmaya çalışırlardı. Bütün olaylarda İskender, danışmanlarının tavsiyelerine uyardı. Bu yüzden, Philotas’ın tutuklanması için o akşam bütün düzenlemeleri yaptırdı.

Bu gelişmeler, ordu bir ilerleyiş için hazırlanırken gerçekleşti ve birçok general bu amaç için hazırlanmış, çadırlarında bekliyorlardı. İskender, bu durumun önemini ve ciddiyetini bütün orduya hissettirmek istercesine, kampın birçok yerine fazladan muhafızlar yerleştirmişti. Sonrasında, gecenin ilerleyen saatlerinde tutuklamayı gerçekleştirmeleri için Philotas’ın çadırına askerler gönderdi. Görevliler, zavallı kurbanı uykudayken buldular. Onu uyandırıp durum hakkında bilgi verdiler. Philotas doğruldu, emirlere uyarak karamsar, endişeli ve sonunun geldiğinin bilincindeydi.

Ertesi sabah, İskender sayısı binleri bulan ordunun önde gelen isimlerinden oluşan bir meclis topladı. Heybetli bir hava içerisinde hepsi bir araya geldi. Öncesinde gerçekleşen hazırlıklardan haberleri yoktu.

Bir araya gelmiş kalabalık, bu manzarayla karşılaşınca korkuları daha da artmıştı. Karşıdaki kanlı ve dehşet verici bir hâlde olan Dymnus’un cesediydi. İskender tarafından insanların görmesi için getirtilmişti. Dymnus’un ölümü bir sır olarak saklanmıştı ve bu da cesedin bu korkunç görünüşü yanında hiç beklenmeyen bir durumdu. İlk şaşkınlık ve merak azaldıktan sonra İskender, kalabalığa suikast hakkında bilgi verdi ve bu olaya katılan birinin kendi infazını nasıl gerçekleştirdiğini görmelerini istediğini söyledi. Cesedin bu görüntüsü ve kralın sözleri kalabalıkta muhteşem bir heyecana sebep olmuştu. Bu heyecan, İskender’in Philotas ve babası Parmenio’nun bu suikastin planlayıcıları olduğuna inandığını duyurması ile en üst noktaya ulaşmıştı.

Sonrasında Philotas’ı getirmelerini emretti. Philotas, elleri arkasında bağlanmış ve kafasına bir çuval geçirilmiş şekilde, gerçek bir suçlu gibi davranılarak getirildi. Büyük bir karamsarlık ve ümitsizlik hissediyordu. Buraya yargılanmak için getirildiğini biliyordu. Ayrıca bunun ona işkence edileceği anlamına geldiğinin de farkındaydı. Artık hiçbir şey bu sonucu değiştiremezdi. İskender, onun meclis tarafından yargılanacağını söyledi ve kendisi geri çekildi.

Uzun zamandır sahip oldukları güç nedeniyle onlara karşı kin ve kıskançlık duyan, şu an daha egemen olan ordu otoritesi Philotas’ın yaptığı açıklamayı bir süre dinledi. Kendisine suçlamaları için hiçbir kanıtlarının olmadığını söyledi ve adalet duygularına dayanarak, onu hayali kuşkularla suçlamamalarını rica etti. Cevap olarak ona işkence etmeye karar verdiklerini belirttiler. Ortada hiçbir kanıt olmadığı doğruydu fakat acı çektirilirse itiraf edebileceği şeylerin olduğunu düşünüyorlardı. Tabii ki onun en amansız düşmanları bu yargılama için görevlendirilmişlerdi. Philotas işkence sehpasına bağlandı. İşkence sehpası kurbanın içine yerleştirildiği bir bölme ve makara sistemlerinden oluşuyordu. Kişinin uzuvları ve tendonları gerilerek çok büyük bir acı veriliyordu.

İşkenceye başladıklarında Philotas kararlı ve sabırlı davrandı. Hiç şikâyet etmedi ve ağlamadı. Bu, cellatların tansiyonu ve acıyı daha da yükseltecekleri anlamına geliyordu. Böyle bir yargılamada suçlu ya da masum olmaları hakkında herhangi bir soru sorulmuyordu. Tek soru, düşmanları onu izlerken en çok ne kadar dayanabileceği ya da dayanıklı görünebileceğiydi. Bu mücadelede zavallı Philotas pes etmişti. Onu işkence sehpasından kaldırmaları ve daha iyi bir şekilde öldürülmesi şartıyla, istediklerini itiraf edeceğini söyleyerek yalvardı.

Sonrasında onu serbest bırakıp sorularına cevap istediler. O da kendisinin ve babasının olayda yer aldığını itiraf etti. Ayrıca, işkence yapanların suçlamak istedikleri birçok şeyi daha kabul etti. Philotas’ın bu sorulara verdiği bütün cevaplar yazıldı ve taşlanma cezasına çarptırıldı. Ceza hiç beklenmeden uygulamaya konuldu.

Parmenio, Media’da bulunduğu zaman süresince İskender’in ordusunda önemli bir yere sahipti. Onun da ölmesi emredilmişti ama infazı mutlaka gizli tutulmalıydı. Çünkü uzak- ta ve muhteşem bir gücün başındaydı. Bu olay idam gibi çok gizli bir şekilde uygulanmalıydı. Plan olması gerektiği gibi ilerledi.

Parmenio’nun arkadaşı olarak bilinen Polydamas adlı güvenilir bir adam vardı. Polydamas, Media’ya gitmesi ve infazı gerçekleştirmesi için görevlendirilmişti. O seçilmişti çünkü eğer bir yabancı ya da düşman seçilseydi, Parmeni bundan şüphelenip kendisini korumaya aldırabilirdi. Polydamas’a Parmeni’ye verilmek üzere, arkadaşlarından geliyormuş gibi birkaç mektup verildi ve zavallı babayı kandırabilmek için bir tanesine Philotas’ın mührü vuruldu. Polydamas, Media’ya varmak için on bir gün yolculuk yaptı. Parmenio’nun infazı için kral tarafından verilen yetkiyi içeren mektupları Media şehrinin vadisi Cleander’e verdi. Cleander’in evine gece varmıştı. Mektupları yerine ulaştırdı ve ikisi birlikte infazı planladılar.

Gerekli olan bütün önlemler alındı. Polydamas ona eşlik eden birçok katılımcı ile Parmenio’nun ordugâhına gitti. Seksen yaşında olan general kendi sahasında yürüyordu. Polydanas ona yaklaştı ve büyük bir içtenlikle onunla konuştu, mektupları teslim etti ve Parmenio mektupları okudu. Okuduklarından hoşnut olmuşa benziyordu. Özellikle oğlunun adı ile yazılmış olanına inandı. Şüphelenmesi gereken bir şey yoktu çünkü o günlerde mektupların yazıcılar tarafından yazılması ve mühürle kapatılması alışıldık bir şeydi.

Parmenio, İskender’den ve oğlundan iyi haberler aldığı için sevinmişti. Bu esnada Polydanas, sakladığı hançeri çıkarıp Parmenio’ya saplamak için fırsat kollarken o, mektupların içeriği hakkında konuşmaya başlamıştı. Tam o anda Polydanas hançeri çekip çıkardı ve Parmenio’nun boğazına sapladı. Ona eşlik edenler bu işaretten sonra kılıçlarını çıkarıp, Parmenio son nefesini verene kadar, yerdeki bedene tekrar tekrar sapladılar. Parmenio ve oğlunun suçları çok kesin olmadığı hâlde onun böyle dehşet verici bir şekilde öldürülmesi, İskender’e karşı olumsuz bir fikir oluşmasına sebep olmuştu. Bu olaylar arasında çok zaman olmaması ve her seferinde daha acı verici şeyler yaşanması, İskender’in ilk yıllarda akıllarda kalan asil ve yüce adalet anlayışı ve centilmenliğinin yerine bencilliği ve önüne geçilemez hırsları gelmişti. Bu Clitus durumuydu.

Clitus, İskender’in ordusunda bilinen bir generaldi ve kral tarafından çok seviliyordu. Bir keresinde İskender’in hayatını kurtarmıştı. Bu olay Granicus Savaşı’nda gerçekleşmişti. İskender, savaşın en zorlu zamanında meydana çıkmıştı ve etrafı düşmanlar tarafından sarılmıştı. Askerlerden biri kılıcını İskender’in başı üzerinde havaya kaldırmıştı ve bu hamleyi tamamlayıp onu öldürebilirdi. Ama Clitus, tam o anda adamı etkisiz hâle getirmişti. Clitus’un bu yaptığı şey İskender’in ona çok güvenmesine sebep olmuştu.

Parmenio’nun ölümünden kısa bir süre sonra, imparatorluğun en önemli şehirlerinden birinin valisi şehri terk etmişti. İskender, bu boşluğu doldurması için Clitus’u göndermişti. Buranın yönetimini ele almadan önceki akşam, İskender, Clitus’u, adına düzenlediği bir ziyafete davet etmişti. Clitus ve diğer misafirler bir araya geldi ve durmaksızın şarap içtiler. İskender kendinden geçti ve her zaman yaptığı gibi konuşmaya başladı. Kendi maceralarından övgüyle söz ederken, babasının yaptıklarını kötülüyordu.

Yarı sarhoş olan insanlar kavga etmeye çok meyilli olur ve sarhoş olanların en ağırbaşlıları bile, o arada harika bir arkadaş olur. Clitus, Philip’e hizmet etmişti. Artık o yaşlı bir adamdı ve diğer yaşlı adamlar gibi gençliğindeki kahramanlıkları anlatmaya çok düşkündü.

İskender, babası Philip’in Cheeranea galibiyetinin kendisine ait olduğunu iddia edince, Clitus çok huzursuz ve rahatsız oldu. Yanındakilere kralın ona ait olmayan bir galibiyet iddia ettiği hakkında bir şeyler söyledi.

İskender, Clitus’un ne söylediğini sordu. Kimse cevaplamadı. Clitus heyecanlandıkça daha sesli konuşmaya devam etti. Philip’in karakterini fazlasıyla övdü ve son zamanlarda yaptığı mahkûmiyet ve ölümlerin adil olmadığına dil uzattı.

İskender ona sert bir cevap verdi ve Clitus yerinden kalktı. Kendini kaybetmişti ve onu ciddi ve acı sözlerle ayıpladı. Clitus ellerini İskender’e uzatarak, “Senin hayatını ve Paraminio’nun kaderini Granicus Savaşı’nda kurtaran bu eller, sadık hizmetkârlara şükran duyulmasını bekliyor,” diye bağırdı. Bunu duyan İskender öfkeden deliye döndü ve Clitus’un masayı terk etmesini istedi. Clitus bu emre uydu ve giderken, “Ona doğruları söyleyen tek kişiyi masadan kovdurmakta çok haklı ve bu durum, bütün hayatını, her şeylerini onun gösterişli İran elbiselerine vermekten gurur duyacak barbarlar ve köleler arasında geçirmiş olmasından kaynaklanıyor,” dedi.

Daha fazla dayanamayan İskender, mızrağını Clitus’un başına fırlatmak için eline aldı. Misafirler şaşkınlıkla ayağa kalktı ve etraf çığlık atan insanlarla doldu. Bazıları İskender’in kolunu tuttu, bazıları Clitus’u odadan çıkarmaya çalıştı ve bazıları da korku içinde birbirlerine sarılmışlardı. Clitus’u ortam- dan uzaklaştırmışlardı. Fakat o ellerinden kurtularak geri dönüp, İskender’e hakaret etmeye devam etti. Kral, mızrağını fırlatıp Clitus’u yere yığdı ve “O zaman Philip ve Parmenio’nun yanına git!” diye bağırdı. Kalabalık, vurulan yaşlı adamı kurtarmaya çalıştı fakat artık çok geçti. Clitus hemen orada can verdi.

İskender kendine geldiğinde, büyük vicdan azabı ve pişmanlık duyuyordu. Günlerce sadık arkadaşının ölümü için yas tuttu ve bu olaya sebep olan sarhoşluğuna ve hevesine lanet etti. Artık Clitus’u hayata döndüremezdi ve bu silinmez lekeyi üzerinden atamazdı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Jacob Abbott (14 Kasım 1803 – 31 Ekim 1879): Jacob ve Betsey Abbott çiftinin çocuğu olarak Hallowell, Maine’de doğdu. 1820 yılında Bowdoin Koleji’nden mezun oldu. Andover İlahiyat Fakültesi’nde 1821, 1822 ve 1824’te çalıştı. Amherst Koleji’nde 1824-1825 yıllarında okutman ve 1825’den 1829’a kadar doğa felsefesi ve matematik profesörü olarak görev yaptı. Üretken bir yazar olan Abbott’un, kurgu çocuk kitapları, kısa öyküleri, biyografileri, genel okuyucular için dini kitaplar ve popüler bilim konusunda eserleri vardır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.