Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi – Peter Toohey

1

Bir şeyi sıkıcı hale getiren nedir? Öngörülebilirlik, monotonluk ve kısıtlanmışlık, bunların hepsi temel unsurlardır. Çok uzun süre değişmeden kalan her durum sıkıcı olabilir. Yolculuklar, bahçıvanlık ve –kendi kâbusum da olan– Paskalya törenleri zengin can sıkıntısı kaynaklarıdır. Bu üçü, gençliğimi mahvetti: Birincisi ve üçüncüsü boyunca, kapana kısılmış ve kıpır kıpır oturmak zorundaydım, ikincisinde de tekrar tekrar bitkilere su vermek zorundaydım. Sıkıcı bir insanın da davranışları çoğunlukla öngörülebilirdir ve özellikle konuşurken aynı şeyleri söyler durur. Lafı uzatan konuşmacılar veya akrabalar gibi, can sıkıntısının monoton ve yapış yapış tonlamalarının sonu hiçbir zaman –en azından yeterince hızlı bir şekilde– gelmeyecek gibi görünür. Yinelenen nutuklar sizi sıkıcı kelimelerin dünyasına hapseder. Ve zaman gittikçe yavaşlayıp sonunda durur.

Can sıkıntısı özellikle insanı hapseden boğucu evlerde ürer. Okuduğum tüm yazarlar arasında can sıkıntısından en çok bahseden, 19. yüzyıl Rusyası’nın büyük oyun ve kısa hikâye yazarı Anton Çehov’dur (belki, bir hekim olarak insan vücudunda neler olduğuyla diğerlerinden daha fazla ilgileniyordu) ve oyunları boğucu kır evleriyle doludur. Vanya Dayı (1900) Çehov’un birçok oyunu ve hikâyesi gibi can sıkıntısı teması üstüne inşa edilmiştir. Genç, güzel ve beceriksiz Yelena duygularını ilan eder: “Can sıkıntısından ölüyorum… Ne yapacağımı bilmiyorum.” Yelena oyundaki birçok karakterin hislerine tercüman olmuştur. 19. yüzyıl Rusyası’nın taşrada geçen uzun kışlarında, hep aynı yüzlerle, yuvarlak masada yenen akşam yemekleri ayrıcalıklı sınıflara ağır geliyor olmalıydı. Sıkışmışlık ve tekdüzelik bu tür can sıkıntısının nedenleridir. Böylesi durumlar önemsizdir ve çoğunlukla uzun sürmez; nihayetinde kaçıp gitmek çaredir. Yelena ile ihtiyar kocası Profesör Serebryakov da köyden kaçıp kasabaya giderler.

Can sıkıntısının bu basit hali özellikle çocuklarla özdeşleştirilir: Yelena hem Vanya Dayı’daki en genç karakterdir hem de kaçıp gidecek kadar çocuksudur. Konu can sıkıntısından yakınmaya geldiğinde çocukların hiçbir utanması yoktur. Yetişkinler ise hiçbir zaman can sıkıntısından muaf olmadıkları halde sıkıldıklarını inkâr ederler; ne de olsa fazlasıyla yetişkindirler. Belki de yetişkinlerin can sıkıntısından daha az şikâyet etmelerinin nedeni sıkılmamak için kendilerini oyalayacak şeyler bulmaya muktedir olduklarını hissetmeleridir – ve birçoğu da hiçbir zaman sıkılmadıkları hakkında böbürlenir. Hemen her zaman yalan söylüyorlardır.

The Bore Track (Bore Yolu) boyunca araba kullanıp cidden sıkılmayan bir yetişkinin var olduğunu hiç sanmıyorum. (Bu yol, ne yazık ki kelimenin ilk anlamı olan sıkıntı nedeniyle değil, sayesinde ulaşılan yakındaki doğalgaz yatakları, boru hatları ve arazide açılmış derin çukurlar –kuyular– nedeniyle bu ismi almıştır). Yolu çevreleyen Strzelecki Çölü’nün manzarası monotondur, hep aynıdır ve yolun sınırlı çerçevesinden çıkmak saatler alır. Bu yol tatil yolculuğunuzun bir parçası olsa çocuklarınızın nasıl tepki göstereceğini hayal edin.

Bu manzaraya sadece bakmak bile insanın esnemesine sebep olabilir. Şansız bir sürücünün, dünyanın her yerinde olduğu gibi, sıkıcı bir yolda direksiyon başında uyuyakaldığını ve böyle bir yolda güpegündüz kaza yaptığını hayal etmek çok kolay. Esnemek yorgunluğun olduğu kadar can sıkıntısının da akrabası sayılır. Albany’deki New York Eyalet Üniversitesi’nde baba-oğul psikolog Andrew ve Gordon Gallup, insanların, kan dolaşımlarını canlandırmak ve beynini soğutabilmek için esnediğini çünkü beynin serin ortamda daha verimli çalıştığını yazdılar. “Hipotezimize göre, esnemek, uykuyu destekleyeceğine, uykuya karşı koyuyor.” Gerçekten de, Bore Yolu’nda her türlü yardıma ihtiyacınız olacağı açık.

Bore Yolu’nun ürettiği can sıkıntısı çeşidi bazen durumsal olarak nitelendiriliyor; ilk olarak Alman sosyolog Martin Doehlmann tarafından kullanılan bir terim bu. Başka bir can sıkıntısı türü de gücünü aşırılık ve tekrarlardan alır. Bıkana, doyana ve bardağı taşırana kadar tekrar eden bir tecrübe, sıkıntının felsefi kronikçisi parlak Lars Svendensen tarafından “aşırılık sıkıntısı” olarak isimlendirilmiştir. Durumsal can sıkıntısı çeşidinden farklıdır çünkü hapsedilmişlik hissi daha az belirgindir.

İsa’nın sorgulanıp çarmıha gerilmesinden önceki gece Getsemani Bahçesi’ndeki duası sırasında Havari Petrus, Yakup ve Yuhanna devasa[1] bir aşırılık sıkıntısının saldırısına maruz kalmış olabilir mi? Kitabı Mukaddes (Markos 14:32-42) bu soruya kesin bir yanıt vermez ama bu sahnenin resmedildiği birçok farklı örnekten en azından birinde durum farklıdır. Rönesans sanatçısı Lo Spagna’nın (ölüm tarihi 1528; gerçek ismi Giovanni di Pietro’ydu) resmettiği Bahçede Istırap (1500-1505) adındaki güzel Kitabı Mukaddes sahnesi, bunu onaylar niteliktedir. Lo Spagna üç Havari’yi öne düşen başlarıyla uyuyakalacakmış gibi betimlemiştir. Başlarını kollarına dayamışlar (biri elini kafasına dayamıştır ama diğer iki Havari başlarını kollarına yaslamıştır). Duruşlarından –bu bölümde daha sonra anlatılacağı üzere– açıkça canlarının sıkıldığı bellidir. Bu üç Havari’nin sıkılmaması veya uyuklamaması gerekirdi. Dikkatlerini toplayıp kendilerini ibadete vermeleri gerekirdi. Ama bu korkunç bahçeden ve ibadet etmekten onlara artık gına gelmiştir. İhmalkârlıkları günah teşkil eder ve Kurtarıcılarının çektiği eziyetlerden duydukları sıkıntı olarak gösterilir. Lo Spagna zekice içgörüsüyle, Getsemani Bahçesi’nde uyuklayan Havariler tasvirine biraz can sıkıntısı katmıştı.

Günlük hayatta bu tip can sıkıntısının örnekleri çoğunlukla daha aleladedir. Bir arkadaşım Beethoven’in piyano sonatlarından Hammerklavier’i iki ay boyunca her akşam dinlemeye karar verdi ve tahmin edilebileceği gibi parça çok sıkıcı bir hal aldı. Arkadaşım bu tecrübe yüzünden kapana kısılmış değildi ya da en azından görünürde değildi, çünkü her an sonatı dinlemeyi bırakabilirdi (gerçi muhtemelen az da olsa bir bağımlılık unsuru işin içine karışmıştı). Ama sonata aşırı derece maruz kalmak onda güçlü bir tiksinti duygusu uyandırdı. Sonattan kusacak hale geldiğini söylüyordu. Burada biraz abartı olsa da, tiksinti, öngörülebilirlik ve tekrardan doğan can sıkıntısının doğasında bulunur. William Ian Miller bunları çağrıştıran başlıklı The Anatomy of Disgust [Tiksintinin Anatomisi] kitabında tereddütle şunları söyler: “Can sıkıntısı… tiksintinin daha hafiflemiş haline verdiğimiz addır. Can sıkıntısının tiksintiyle, sinirin öfkeyle olduğuna benzer bir ilişkisi vardır.”

Can sıkıntısının tiksintiyle olan ilişkisi bu kitapta çok önemli olduğu için burada biraz durmak istiyorum. Aradaki nedensellik zinciri sezgisel olarak anlaşılabilir. Can sıkıntısı aşırılığa bağlıdır; aşırılık deneyimi –çoğunlukla yiyecek ve içeceklerde– mide bulantısına ve hatta kusmaya neden olabilir ve bu da hastalandığımızda hissettiğimiz tiksintiye yol açar. Sık sık kullanılan “Boğazıma kadar geldi” sözünü aklınıza getirin: Konuşanın mide bulantısı veya tiksinti hissedecek kadar bıkkın olduğunu ima etmektedir. Benim tecrübelerime göre insanlar bu deyimi ağır can sıkıntısı halini olduğu kadar bedensel doygunluğu anlatmak için de kullanır.

Bezginlik kelimesi (tedium) Latince taedium’dan gelir ve etimolojik kökeni ilginç bir bağlantıyı ortaya koyar. Princeton Üniversitesi’nden Latince Uzmanı Robert Kaster’a göre Latince terim bıkkınlık, can sıkıntısı ve hatta tiksinti hislerini kapsamaktadır. Bu kadim birleşik anlamın izleri, hayata karşı hissedilen bıkkınlık, can sıkıntısı veya tiksinti anlamına gelen söz öbeği taedium vitae’de bulunabilir. Bu, Jean-Paul Sartre’ın Bulantı adlı romanında konu ettiği türden bir hayat bıkkınlığıdır. Bu esere daha sonra değineceğiz.

Ama can sıkıntısıyla tiksinti arasında zekice bir kelime oyunun dışında da bağlantı vardır. Guy de Maupassant’ın son romanı Kalbimiz’de (1890) can sıkıntısıyla tiksinti arasındaki bu bağlantı mükemmel bir biçimde ortaya konulur. Maupassant sıkılmış, koket ev sahibesi Madame de Burne’den bahsetmektedir: “Ve hâlâ sıkılıyordu. Uzun akşamları esnemelerini bastırmaya ve göz kapaklarını açık tutmaya çalışarak geçirirken, gayet sağlam bir yer edindiği bu topluluktan ne kadar da az keyif alıyordu… (Madame de Burne) yakın zamana dek hoşlandığı ya da hayran olduğu şeylerden kolay kolay tiksinmeyecek kadar bağlılık hissine sahipti… Hafifçe yayılan bir tür bıkkınlık içinde yaşıyordu.”

Psikolog Robert Plutchik can sıkıntısı ve tiksinti arasındaki ilişki için bilimsel-psikolojik bir temel sunuyor. Duyguların, canlıların yaşadıkları ortamın karşılarına çıkardığı yaşamsal sorunlarla başa çıkmalarına yardım ederek uyumsal bir rol üstlendiğini savunuyor: Örneğin tiksinti, insanları ve hayvanları zehirli maddelerden uzak tutabilir. London School of Hygiene and Tropical Medicine’deki araştırmacılar bu sava 2004 yılında arka çıktı. İnternet temelli bir anket yaparak, 40.000’den fazla kişiye eşleştirilmiş fotoğraflar gösterdiler. Hangisinin daha iğrenç olduğunu sorup, yanıtları gözden geçirdiler: Fotoğrafların biri hastalıkla ilişkiliyken diğeri değildi. Ankete cevap verenlerin büyük bir çoğunluğu hastalık çağrıştıran görüntüyü –örneğin üzerinde kahverengi bir leke olan bir havluyu– diğerine göre, diyelim ki üzerinde mavi bir leke olan bir havluya göre daha iğrenç bulduğunu söyledi. Araştırmacılar bütün hayvanların hastalık taşıyan şeylerden uzak durduğu ve onlardan korktuğunu, tiksinmenin de “hastalığın belirtilerinden bizi korumak” amacıyla tasarlanmış bir tür kaçınma eylemi olduğu sonucuna vardılar (New Scientist, 14 Ocak 2004). O zaman tiksinti “tehlikeli şeyler”e karşı evrimsel bir tepki.

Robert Plutchik, bu deneyden önce, can sıkıntısı gibi bir duygunun ancak tiksinti duygusunun ilkel bir türevi veya uyarlaması olabileceğini yazmıştı. Ona göre can sıkıntısı tiksintiye göre daha ılımlı ve daha içe dönük bir tepki olmasına rağmen aynı amaca hizmet ediyordu. Eğer tiksinti insanları hastalıklara karşı koruyorsa, can sıkıntısı da “hastalıklı” sosyal durumlardan, yani hapsedilmişlik, öngörülebilirlik ve kişinin akıl sağlığı açısından fazlaca aynılık taşıyan durumlardan koruyabilir. Eğer bunların hepsi doğruysa, can sıkıntısının, tıpkı tiksinti gibi insan için faydalı olduğu sonucuna varılabilirdi, daha doğrusu insanın sağlığı için faydalı demek istiyorum. Her iki duygu da, “hastalıktan veya zarardan” koruyan evrimsel reflekslerdir.

2-1

2

Aşağıdaki cümlelerin kendinize uygunluğunu belirlemek için 1’den (hiçbir şekilde katılmıyorum) başlayarak 4’e (nötr) ve en sonunda 7’ye (tamamen katılıyorum) ulaşan yedi puanlık bir skala kullanabilirsiniz.

  1. Yaptığım faaliyetlere odaklanmam kolay oluyor.
  2. Kendimi çalışırken sık sık başka konular hakkında endişelenirken buluyorum.
  3. Zaman neredeyse daima yavaş geçiyor.
  4. Kendimi çoğunlukla sonuçlandırılamamış, “yarım kalmış” işlerin içinde, ne yapacağımı bilmez halde buluyorum.
  5. Sık sık, anlamsız şeyler yapmak zorunda kaldığım durumlarda sıkışıp kalıyorum.
  6. Birilerinin amatör filmlerini seyretmekten ya da seyahat fotoğraflarına bakmaktan inanılmaz sıkılıyorum.
  7. Kafamda hep gerçekleştirilecek projeler ve yapılacak işler var.
  8. Kendi başıma rahatlıkla eğlenebiliyorum.
  9. Yapmak zorunda olduğum şeylerin birçoğu monoton ve sıkıcı.
  10. Harekete geçmek için diğer insanlara göre çok daha fazla teşvike ihtiyaç duyuyorum.
  11. Yaptığım çoğu şeyden zevk alıyorum.
  12. İşim beni nadiren heyecanlandırıyor.
  13. Her durumda ilgimi çekecek bir şey bulabiliyorum.
  14. Çoğu zaman oturup hiçbir şey yapmıyorum.
  15. Sakince beklemek konusunda iyiyim.
  16. Çoğunlukla boş vaktim var, yapacak hiçbir şey bulamıyorum.
  17. Beklemem gereken durumlar söz konusu olduğunda, örneğin sırada beklemek gibi, kendimi çok huzursuz hissediyorum.
  18. Neredeyse her sabah aklımda yeni bir fikirle uyanıyorum.
  19. Yeterince heyecanlı bir iş bulmam çok zor olur.
  20. Hayatta daha çok merak uyandıran, zorlayıcı şeylerle uğraşmak istiyorum.
  21. Çoğunlukla kapasitemin altında çalıştığımı hissediyorum.
  22. Birçok insan yaratıcı ve hayal gücü kuvvetli biri olduğumu söyler.
  23. O kadar çok ilgi alanım var ki, hiçbirine vakit kalmıyor.
  24. Arkadaşlarımın arasında bir işi en uzun sürede yapan benim.
  25. Heyecanlı, hatta tehlikeli bir şey yapmıyorsam kendimi yarı ölü ve uyuşmuş hissediyorum.
  26. Gerçekten mutlu olabilmem için değişime ve çeşitliliğe ihtiyacım var.
  27. Televizyonda ve sinemalarda sürekli aynı şeyler dönüp duruyormuş gibi geliyor.
  28. Gençken kendimi çoğunlukla monoton ve yorucu durumların içinde bulurdum.

Bu test, Can Sıkıntısına Yatkınlık Ölçeği (BPS -Boredom Proneness Scale) olarak adlandırılıyor. Oregon Üniversitesi’nin şimdilerde emekliye ayrılmış psikoloğu Norman D. Sundberg ve o zamanlar öğrencisi olan Richard F. Farmer tarafından 1986 yılında tasarlanmıştır. Bireyin kolayca sıkılma kapasitesini ölçmektedir. Sıkılmaya ne kadar yatkın olduğunuzu ölçmek için her yorumla ilgili kendinize 1 ile 7 arasında bir puan verip sonunda bu puanların hepsini toplayın. Ortalama sonuç değerleri 81 ile 117 arasındadır ve ortalama da 99’dur. Eğer testin sonucunda puanınız 117’den yüksek çıktıysa gerçekten dek çok kolay sıkılıyorsunuz demektir. Ama eğer 99’dan, hatta 81’den de az puanınız varsa can sıkıntısı eşiğiniz oldukça yüksek. Kolay kolay sıkılmıyorsunuz.

Bu testin, psikologlara kimin geçici can sıkıntısıdan, kimin kronik can sıkıntısıdan mustarip olduğunu göstermek açısından yardım ettiği söyleniyor. Geçici can sıkıntısı tüm insanların zaman zaman hissettiği bir şeydir. Böylesi bir can sıkıntısını, özellikle sıra bekliyorken veya benim derslerimden birini dinliyorken hissetmek gayet mümkündür ve çabucak geçer. Ama kronik can sıkıntısı bambaşka bir durumdur. Çabucak geçmez. Psikologlar, Gonçarov’un İlya Oblomov’unun uyandığı andan itibaren bu kadar üşengeç davranacak kadar kronik bir can sıkıntısı çekmenin mantıksız olduğu hakkında hemfikirler:

Sabahleyin yataktan kalkar kalkmaz, çaydan sonra hemen divana uzanır, başını ellerinin arasına alıp hiç acımadan, sonunda ağır çalışmadan kafası yorgun düşüp vicdanı kendisine “kamu yararına yeterince iş yaptın bugün” diye sesleninceye dek çalışırdı.

O zaman çalışmayı bırakıp dinlenmeye karar verir ve özenli pozunu bir başka, daha az ciddi ve katı, hayal ve hazlara daha uygun bir pozla değiştirirdi.[2]

Oblomov’un hareketsizliği komik ve zararsız görünebilir, ama birçok psikolog böyle insanlar adına çok endişelenmektedir. Bilim yazıları yazan Anna Gosline (2007 tarihli “Bored?” [Sıkıldın mı?] adlı makalesinde) “[kronik olarak] sıkılan insanların birçoğunun kaygı, depresyon, uyuşturucu veya alkol bağımlılığı, öfke, saldırgan tavırlar, çevreyle uyum becerisinin azalması, iş ve okul hayatında kötü bir performans sergilemek gibi davranışlar geliştirdiklerini” bildirmiştir. Bu sonuçlar başka bazı çalışmalarla desteklenmektedir. Örneğin 2003 yılında ABD’deki Columbia Üniversitesi’nin Bağımlılık ve Madde Kullanımı Ulusal Merkezi’nin (CASA) internet sitesinde yayımladığı bir rapora göre, gençlerin yarısından fazlası (yüzde 52) şu üç risk faktörüyle karşı karşıya kaldığında, madde kullanma tehlikesiyle karşı karşıya gelmektedir: Stresli olmak, çoğu zaman sıkılmak ve harcayacak çok parası olmak. Merkezin genel başkanı Joseph Califano Jr.’ın dediğine göre, bu faktörlerden ikisi veya fazlası yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Anket, 12 ile 17 yaş arasındaki 1.987 gençle yapılmıştı. Califano, ebeveynlerin can sıkıntısını bir tehlike işareti olarak görmesi gerektiğine inanıyor.

Yani, eğer durum böyleyse, kronik can sıkıntısı aslında tehlikeli bir duygu demektir. Tam tersi de geçerlidir. Yalnızca geçici can sıkıntısından mustarip olan ve BPS testinde düşük puan alanların, kariyer, eğitim ve kişisel bağımsızlık da dahil olmak üzere hayatlarının birçok alanında çok daha başarılı oldukları ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak BPS iş yerlerinde ve eğitici forumlarda uygulanmıştır. Testi uygulayanlar, testin sonucunda, kronik can sıkıntısı nedeniyle kimlerin iş atmosferine zarar verebileceklerini veya neden bazı çocukların sınıfta ilgisiz olup düzeni bozduklarını ve derslerinde başarısız olduklarını açıklayabildiğine inanılmaktadır. Bazı psikologlar BPS’yi, hastanın Anna Gosline’in söz ettiği bazı daha tehlikeli ruh durumlarına yatkın olup olmadığını anlayabilmek için kullanmaktadır.

Ancak kendi test sonuçlarımız (ve belki garip iş arkadaşlarımızın, ya da ele avuca sığmaz çocuklarımızın sonuçları) hakkında endişelenmeye başlamadan önce bizzat test hakkında derinlemesine düşünmek gerekir. BPS’nin görece az sayıda, sonucu belli sorular sorduğu gerçeğinin yanı sıra, anlık ruh halinizin seyrine göre test sonuçlarına yüzde 10’luk ekleme veya çıkarma yapmak gerektiği vurgulanmaktadır. Neşeli olmak can sıkıntısına yatkınlık testinden daha az puan yapacağınız anlamına gelirken, kasvetli bir ruh halinde can sıkıntısına yatkınlık oranınız artacaktır. Ama BPS’nin patolojik davranışı öngörmekteki faydası bu kitapta sık sık karşılaşacağınız bir konuyu gündeme getirmektedir: Can sıkıntısıyla tedirgin ve kızgın yaradılış arasındaki ilişki. Bu ilişki Alman psikiyatr Otto Fenichel (ve ondan da önce Theodor Lipps) tarafından kurulmuştur. Fenichel, 1951 tarihli Organization and Pathological Thought [Örgütlenme ve Patolojik Düşünce] kitabında, kronik can sıkıntısının sadece patolojik davranışa dönüşmekle kalmadığını, ama patolojik can sıkıntısı adını verdiği bir şeye de dönüştüğü öne sürmektedir. Bu dönüşüm, normal insan dürtülerini ve tutkularını bastırmanın sonucunda ortaya çıkmaktadır. Fenichel için can sıkıntısı, huzursuzluğun, heyecanın ve hatta öfkenin kontrol edilmesi ve maskelenmesi için bir araçtı. Bir hastasıyla ilgili raporunda, hastanın “heyecanını reddetmek sonucunda içine düştüğü can sıkıntısından” bahsetmektedir. Duygunun can sıkıntısı tarafından bu şekilde baskılanması patolojik olduğuna inanır çünkü bu, normal duyguların ifade edilmesi sürecini durdurarak nevrozu teşvik etmektedir.

Kronik can sıkıntısı belki de öfkeye benzetilerek daha kolay anlaşılabilir. Birçok insan arada sırada öfke hissedebilir ve bunlar gerginlik ve hiddetin ani patlamaları olarak tanımlanabilir. Ama herkesin devamlı sinirli olan tanıdıkları vardır. Konu ister politika, ister patronları ya da hava durumu olsun, her an patlamaya hazırdırlar. Bu mizaçta köpekler de tanıyorum: En ufak tahrik, köpekte havlama ve ısırma isteğini uyandırır. Ara ara ve geçici ortaya çıkan öfkenin çoğunlukla kolayca fark edilebilen ve affedilebilen bir kaynağı vardır. Ama bu öfkeli tiplerin derdi nedir? Kronik öfkeleri neredeyse “sebepsiz”dir ya da öylesine belirsiz bir sebebi vardır ki yeterli eğitime sahip bir psikiyatr bile bu öfkenin asıl nedenini bulmakta zorlanabilir. Tıpkı can sıkıntısında olduğu gibi. Bazı kişiler diğerlerinden daha kolay ve daha çok sıkılırlar.

Bu kişilerin mustarip olduğu kronik can sıkıntısının doğası, geçici can sıkıntısından çok da farklıymış gibi görünmüyor. Öncelikle bunun farkında olmak gerekir. Kronik can sıkıntısıyla geçici can sıkıntısı arasındaki fark tam olarak süredir. Genellikle, bazı can sıkıntısı mağdurlarının kronik can sıkıntısına metabolik yatkınlığı olduğu söylenir. Bu, can sıkıntısına eğilimi artıran nörokimyasal yapıyla, yani ortalamadan düşük dopamin seviyesinden bahsetmekle aynı şeydir.

3

Orhan Pamuk’un otobiyografik eseri İstanbul’da (2003) ana motif olarak melankolidir. Bu harika kitap belki de melankoliyi çok düşünmeye bağlamak –yine varoluşsal can sıkıntısının başka bir türü– hakkındaki en güçlü ve en kapsamlı edebi eserdir. Melankoli, veya ona benzeyen Türkçe terim hüzün (Pamuk’un sözleriyle, “tek bir kişinin duyduğu melankoli değil, milyonlarca kişinin ortaklaşa hissettiği o kara duygu”[3]) kitabın 2004 yılındaki İngilizce çevirisinde neredeyse her iki sayfada bir karşımıza çıkar. Bu terimle aynı titreşimleri taşıyan en yakın rakipleri, ki bunlar yaygın olmaktan çok uzaktır, tıpkı beklendiği gibi can sıkıntısı ve nostaljidir. Pamuk kendi melankoli yorumunu ve hüznü (kara duygu) Dürer’in meleği ve kara safrasıyla bağdaştırmasa bile, bu duygunun çağrışımlarının üstünde Robert Burton’a göre kat kat fazla durur. Ve tabii ki, İstanbul kitabının anlatıcısı çok iyi eğitimli, entelektüel bir bireydir ve kitabın sonunda İstanbul’da bir mimarlık fakültesine kaydolur. İstanbul’un geri kalanı gibi kendisi de hüznün buyruğu altında olsa da, ailesinin matematikteki ve mühendislikteki yetenekleri dikkate değerdir. O ve ailesi Albrecht Dürer’in meleğiyle aynı ilgi alanlarına sahiptir. Belki de İstanbul kitabında Pamuk’un melankoliyle dolu şehir manzarasında, Dürer’in Melencolia I’deki melankolik kır manzarası arasında tuhaf bir paralellik vardır. Belki de her ikisi de şehirdeki can sıkıntısını anlatmaktadır.

[1] Özgün metinde kullanılan “biblical” sıfatı İngilizcede hem “Kitabı Mukaddes’e ilişkin” hem de “devasa, kocaman” anlamlarına gelir. (ç.n.)

[2] Alıntının çevirisi: İvan Aleksandroviç Gonçarov, Oblomov, çev. Sabri Gürses, Everest Yayınları, s. 73-74.(yay. n.)

[3] Orhan Pamuk, İstanbul: Hatıralar ve Şehir, İstanbul: YKY, 2003, s. 94. (yay. n.)

* Doğan Kitap’ın yeni dizisi ‘Renkli Tarih’ dizisinden yayınlanan ‘Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi’ kitabından sunduğumuz bu okuma parçalarının yayını için kuruma teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.