Canım Cicim – Philippe Djian

“Fransa’nın “rock” yazarı Djian’ın son romanı şu sıradan cümleyle başlıyor: “Gündüz, adım Denis idi. Belli bir başarı kazanmış, eleştirel anlamda sivri dilli bir yazardım. Bazı akşamlar, adım Denise oluyordu. Evet, bir kabarede dans ediyordum.” Daha ilk cümlede, okuyucuyu bekleyen güzel, çarpıcı ve büyüleyici bir nesir akışının ipuçları veriliyor. Djian’ın asıl dehası, tek bir cümleyle metnine kazandırdığı, bisiklet sürmeyi bilmeyen birinin hissettiği itkiye benzer bir hızdan ileri geliyor: Durmak düşmektir. Ama durmayıp rüzgârın tokadıyla sürüklenmek, geri dönüp bakmak da mümkün. Sürat önem kazanıyor Djian’ın anlatısında; ama zincirleme akış bazen kopuyor ve araya okuru uyuma tehlikesinden koruyan eksiltiler yerleştiriliyor. Soluklanacak zaman kalmıyor. Elbette kendine mahsus bazı oyunlara da başvuruyor yazar: Paragraf girintisi, diyaloglarda tırnak ya da tire, tek bir ünlem veya soru işareti kullanmıyor. Eksikleri okurun hayal gücü tamamlıyor. Djian’ın sanatı her cümlesinde kendini duyuruyor; bunlar o kadar duru ve okuması öyle kolay cümleler ki, gizledikleri gayret asla göze çarpmıyor…” Canım Cicim’den okuma parçası sunuyoruz.

Gündüz, adım Denis’ydi. Belli bir başarı kazanmış, eleştiri babında sivri dilli bir yazardım. Bazı akşamlar, adım Denise oluyordu. Evet, bir kabarede dans ediyordum.

Birçok bakımdan, hayatımı fevkalade karmaşıklaştıran, oldukça zahmetli bir durum söz konusuydu ama onu başka biriyle değişmezdim. Bu varoluş bana uygun düşüyordu.

Mamafih bu defa ciddi sopa yemiştim.

Hannah, karım, hastane odasına pat diye girdi ve beni görünce, nefesi kesildi, yatağımın karşısında, bir eli ağzında, dondu kaldı. Trenden atılmış ve balastta yuvarlanmıştım.

Ama, evet sevgilim, tren yolun ortasında durmuştu, bereket versin. Tren gitmiyordu, düşün bir dakika. Aksi halde şu an burada olamazdım. Küçük serserilere çattım. Ve o lanet olası trende kimse yerinden kımıldamadı. Herifler beni dışarı attılar. Otursana, Hannah, çek bir sandalye. Bayılayım deme. Bugün kırmızı, yarın mavileşir, sonra yeşile, daha sonra da morumsu sarıya döner. Ben iyiyim, sevgilim, topla kendini. Hiçbir şey hissetmiyorum. Gerekeni verdiler bana. Buradakiler iyiler. Fazla imkânları yok ama uygar insanlar.

Hannah çantasından bir mendil çıkarıp gözlerini sildi. Onu inceledim. Sessizce yaptıklarını seyrettim.

Fazla rimel sürüyorsun, diye belirttim. Gözlerin sanki birer kömür parçası. Ya o mini şorta, giydiğin şu müstehcen şeye ne demeli. Yemin ederim, delisin sen, orospu gibi görünüyorsun.

Omuz silkip, ufukta hemşire olup olmadığını kontrol ediyor ve sigaraları yakıyoruz. Elim biraz titriyor. Kulaklarım hâlâ çınlıyor.

Her halükârda, bundan kimseye bahsetme, Hannah, soran olursa, merdivenden düştüm.

Seninle hep yalan söylemek gerekiyor, diyor. Ha bire yalan söylüyorsun.

Ah, rica ederim, Hannah, elimden geleni yapıyorum. Herhangi bir rezalete karışmamın lüzumu yok. Saldırıya uğradığımın bilinmesine gerek duymuyorum. Reklam yok. Teşekkürler. Belki de kitapların iyi satıldığını düşünüyorsun. Bence öyle değil. O yüzden, boş ver. Felsefi düşüncelere dalma. İşi bana bırak. Durumu idare etmeme müsaade et.

Görünüşe göre, yürüyebiliyordum. Şiddetli bir baş ağrısına rağmen, ayağa kalktım. Her yanım çürüklerle kaplıydı, yorgunluktan felç olmuş vaziyetteydim ve azıcık midem bulanıyordu. Getirdiği pantolonu giymek için omzuna dayandım.

Hannah orada bulunanlar gibi bir tür Barbie bebekti, biraz solgun, saçlarında pembe bir kurdele, rengi atmış gömlekler ve asitle şişirilmiş, kocaman ve somurtkan dudaklar. Cinsel açıdan artık pek ilgimi çekmese de, bana en yakın kişi olmaya devam ediyordu. Ve kadın kılığına girmekten ne zevk aldığımı, takma göğüslerimi, Ulysses’i, vs açıklamamı hiç istememişti. Bunlar onu rahatsız etmiyordu.

Benimle evlenmesini istediğimde, hıçkırıklara boğulmuş ve günü gözyaşları içinde geçirmişti. Gözlerime inanamıyordum. Başıma gelenden ötürü öyle mutluyum ki, diye bildirmişti. Oysa ona, kendisini hamile bırakmam dolayısıyla ailesiyle yapılan bir anlaşmanın söz konusu olduğunu, bende verecek bir dirhem bile gerçek aşk bulunmadığını uzun uzun açıklamıştım. Bunları dinlemeyi reddediyor ve ebeveynlerinin az çok bize tahsis ettikleri dairenin salonunda sevinçten ağlayarak dans ediyordu. Evde büro bulunduğunu, bir bürom olacağını keşfedince, ben de sevinçten ağladım. O dönemde doğru düzgün gelirim yoktu ve belki de ilk defa bir büro, dairede sırf bu işe, inatla sayfalar karalamaya ayrılmış bir oda görüyordum. Bu sırada Hannah yanımda sevinçten hopluyor, koluma asılıp, mutlulukla kıkırdıyordu. Süper iyi olacaksın, diye tekrarlayıp duruyordu. Canım-Cicim, süper iyi olacaksın.

Tamam. Ama bana Canım-Cicim deme. Lütfen. Teşekkürler.

Süratli gidiyor. Bu hızla nasıl bugüne kadar hayatta kaldı, bilmiyorum. Arabayı çoğu zaman gazı kökleyerek kullanıyor, zikzaklar çiziyor, zorla geçiyor, tam bir kamusal tehlike, o yüzden hangi mucize eseri şimdiye kadar kimseyi ezmediğini, hatta kendisinin yoldan uçmadığını bilmiyorum ama böyle. Dikiz aynasında asılı tuhaf süsler sallanıyor, nazarlık galiba.

Çok yaprak dökülmüş, dikkat et, kayar, diyorum.

Bu onu güldürüyor. Yüzü, sarı saç lüleleri altında kayboluyor. Yine de yavaşlamıyor. Ama henüz onunla bilek güreşine girişemeyecek denli zayıfım ve kolçaklara sımsıkı tutunmakla yetiniyorum. Çevre yolunun çıkışında trafik sıkışınca, kendimi daha iyi hissediyorum, gevşiyorum. Yüzümü buruşturarak, bir avuç hap yutuyorum. Sanırım kaburgam çatlamış.

Sonunda sağ salim eve varıyoruz. Etrafı kolaçan ettikten sonra, bastonla silahlanmış olarak, yakam kalkık, kafamda sarılı bir bandajla, topallaya topallaya arabadan çıkıyorum. Bir an ciğerlerimi sonbaharın baharatlı serinliğiyle doldurup, binaya dalıyorum.

İkindi vaktindeyiz, fakat ufuk katmanlarında yükselen kara bulutlarla kaplı gökyüzünde, ışık daha şimdiden zayıf.

Doğruca odama yöneliyorum. İçeri kapanıyorum. Bayağı bir süre, banyo aynasının karşısında dikiliyorum. Kımıldamadan. Çıplak. Sargımı ihtiyatla çıkarıyorum. Kompres. Balasta konarken kafa derim yarılmış. Atılan dikişleri görüyorum. O herifler, ellerim kendi kravatımla arkadan bağlı halde, taşların üstüne kafa üstü attıklarında, beni öldürebilirlerdi. Hakiki manyaklar.

Babam her şey yolunda mı diye soruyor, diye bağırıyor Hannah, kapının ardından.

Turp gibi olduğumu söyle. Holde burnum kanadığı için üzgün olduğumu ve birini yollayacağımı söyle. Hatırımı sorduğu için tarafımdan teşekkür et.

Yüzümü buruşturuyorum. Bu durum uzun zamandır devam ediyor. Bu aptalca yakınlık. Paul haberi verdiğinde hissettiğim şoku, Eski Kıta’yı vuran şu kötü rüzgâr, yani kriz yüzünden Veronica’yla beraber zemin kattaki daireye geri döneceklerini bildirdiğinde böğrüme yediğim direkt yumruğu hatırlıyorum.

Ne saçmalıyorsunuz, Paul, diyebildim sonunda, yutkunarak. Niye canımı sıksın ki bu, hasta mısınız. Siz Hannah’nın ailesisiniz. Hem her şeyden önce, burası sizin eviniz. Ne hoş. Doğru anladıysam, komşu olacağız yani. Eğlenceli, öyle değil mi.

Gülümsüyordum ama sanki başımın üstüne bir bulut konmuştu ve hiç kımıldamıyordu.

Hannah ve ben birinci katı işgal ediyorduk. Artık her balkona çıkışımda, onunla uğraşmamak için geri kaçıyordum; sık sık sitenin bahçesinde geziniyor, havuzun etrafında dönüyor ve kendilerininkinin üstündeki dairemize göz atıyordu. Gözünde donuk bir parıltı oluyordu.

Aramızda asla elektriklenme olmadı, en ufak bir muhabbet oluşmadı. Aynada kendimi incelerken, yeni şeklimi, şiş suratımı, morarmış gözlerimi, katmerli sıyrıklarımı görünce ne tepki vereceğini merak ediyordum.

Babam içten içe seviyor seni, diyordu Hannah.

O şerefsiz sahtekâr cehennemde kızarmamı seyretmenin hayalini kuruyor. Sen neden bahsediyorsun.

Kapıyı açınca takınacağı tebessümü, bana bunu yapma havalarını gayet iyi kestirebiliyordum.

Geri dönecekleri haberi ve zemin kattaki daireye yerleşecekleri düşüncesi o sıralar beni kelimenin tam anlamıyla sersemletmiş ve günlerce kendimi gergin hissetmiştim. Sonra bir sabah uyanmış ve biraz aşağıdaki yola iki kamyonun park etmiş olduğunu görmüştüm. Motorları rölantide çalışıyordu, içlerinden adamlar indi ve gözlerimin önünden, sırtlarında Hannah’nın ebeveynlerinin yakından bildiğim mobilyalarıyla geçit yaptılar: Masa, kırmızı suni deriden sandalyeler, koltuklar, zebra postu kanepe… Bir hayalet trenin belirsiz seyrine, yerleşmekte olan bir dekorun mide bulandırıcı ögelerinin ağır tören alayına tanık oluyordum: Bir Çin komodini, İtalyan işi bir jambon doğrama makinesi, bankaların çöküşünden sonra eve geri taşıdıkları bütün o boktan ıvır zıvır…

Bundan hiç hoşlanmadım, Hannah, demiştim. Havuzda onunla burun buruna gelmek istemem. Babana uyuz oluyorum, anlıyor musun. Kusura bakma ama buraya geldiklerinden beri iyi uyuyamadığımı fark ettim. Daha fazla dayanamayacağım.

Bunları sahiden düşünüyordum. O koşullarda, çok geçmeden sapıtacağımdan emindim. Lakin aylar, yıllar şaşırtıcı bir hızla geçiverdi.

Yüzümü biraz düzelttim. Bu konuda elbet bazı temel bilgilere sahibim ve gerekli malzeme elimin altında; kremler, pudralar, fondöten ve makyaj temizleyiciler, ıslak mendil, dudak parlatıcı, sahte kirpik mevcut ve kozmetik fiyatları hesaba katıldığında, bu hiç de az değil.

Üstümü değiştiriyorum ve Hannah’yla aşağı iniyoruz. Kapıyı Paul açıyor. Bakışını bana çevirir çevirmez, gözleri fal taşı gibi açılıyor.

Kolumdan tutup kıkırdıyor. Ah, Denis, zavallı dostum, diyor kulağıma, bıyık altından gülerek. Sizi bu hale getiren ne. Kötü bir karşılaşma mı yaşadınız.

Gözleri parlıyor. İçimden ona sövmek gelse de, dudaklarım öyle şiş, çene kemiklerim öyle ağrıyor ki, küfretmeyi bile beceremem. Beni bara kadar götürüp, kendime gelmem için bir kadeh içki ikram ediyor. Onunkinin zaten hazır olduğunu görüyorum. Bir kamış alıyor ve dudaklarımın arasına sokmayı başarıyorum. Hannah bizi bırakıp, annesinin yanına gidiyor. Paul acayip bir çevreye takıldığımı söylüyor. Denis, bunu belirtmeme müsaade edin, dostum.

Kollarımı iki yana açıyor ve uyluklarıma doğru bırakıyorum. İç geçiriyorum.

Hiç alakası yok, Paul. Yanılıyorsunuz. Ben bir gösteride rol alıyorum. Oyuncuyum. Bekleyin, bir gün sizi buna inandırmaktan umudu keserim. Bu işi yıllardır yapıyorum ve en baştan beri size söylüyorum, benim için herhangi bir işten farkı yok. Altında başka bir şey aramayın. Bu memlekette yazarlar sporculara nazaran çok az para kazanıyorsa, ikinci bir iş bulmak zorunda kalıyorlarsa, benim kabahatim değil. Hayır, o soysuzların istedikleri iPhone’umdu ve daha yeni almıştım, yepyeniydi.

Alacakaranlık çöküyor. Gülümsemesi, sanki öncekinden daha gülünç bir şaka yapmışım gibi genişliyor. Biz geldiğimizde, golf seyretmekteymiş. Şangay turnuvasının tam ortası. Johnson on altıncı delikte “eagle” yaptı, diye bildiriyor, ekrandan geçen görüntülere dönerek. Görünüşe göre, Tiger kilo almış, diye belirtiyorum. Olacak şey değil. Kafatasının altında ne var acaba.

Kanepede yanına oturduğum sırada, sesi açıyor ama Johnson’un konsantre olduğu, sessiz bir an söz konusu. Sunucu topun saatte iki yüz elliyle uçmasını beklerken alçak sesle konuşuyor. Kuş cıvıltıları işitiliyor. Ve “swing”in ıslığı.

Paul, diyorum, beni dinleyin, şu ara vaziyet fevkalade zor. Kitaplar satılmıyor. En azından, benimkiler. Onun için geldim size, Paul, demek istediğim, şu kira meselesinde bize biraz yardımcı olursanız, inanın çok makbule geçer, anlıyor musunuz.

Çitlerin öteki tarafında, Hannah ve annesi havuz kenarında birkaç komşu eşliğinde sohbet ediyorlar. Jakuziden dumanlar çıkıyor. Hava havuza girmek için pek sıcak değil ama su otuz derece ve gece çökünce bazıları bir uçtan diğerine yüzüp duruyorlar. Sitede, havuz ve bahçeye doğrudan erişime sahip dört binaya dağılmış bir düzine daire, bir o kadar da stüdyo var. Genellikle bahçede, ufak traktörlere binmiş, yeşil şortlu adamlar dört dönüyorlar; son gösterimde, deri mini şort ve Selena Gomez tarzı çiçekli bir Nasty Gal sutyene indirgediğim kıyafetlerinden yararlandım ve seyirci beğendi.

Beni yanıtlamaya karar vermesini beklerken, başımı öne eğiyorum. Durumun tadını çıkarmasına izin vermek için birkaç dakika zaman tanıyorum.

Elini omzuma koyduğunda, hiçbir şey söylemiyorum.

Denis, diyor, bunun sizin için iyi olacağından emin değilim.

Gözlerimi ona doğru kaldırmaya mecburum. Ona –midemi bulandıran– sessiz bir dua okumam lazım. Paul’ün derinliklerinde kudurmuş bir deli yatıyor, bunu bakışında açıkça görüyorum. Kuduruk bir delinin merhametine kalmış durumdayım.

Sonunda kulağıma eğilip, leş gibi sahte empati kokan bir tonda fısıldıyor, dinleyin, Denis, bunu söylemek hoşuma gitmiyor, dostum ama mantıklı olmadığınızı düşünüyorum. Hayır, hakikaten değilsiniz. Bir erkek kirasını ödemeye muktedir olmak zorunda. Hiç değilse bunu yapmalı. Tanrı aşkına, biraz daha sorumlu olabilirsiniz hani. Kızımın kocasısınız, onun için tasalanmak ve içimin titremesini istemem, söylemek istediğimi anlıyor musunuz.

Sefil nutkuna gülümsemek isterdim ama bütün suratım ateş topu gibi yanıyor. Duymamış gibi yapıyorum. Her halükârda, yardımınıza hayır demeyiz, diyorum. Ne isterseniz düşünün, Paul. Ben kendimi sizin kendinizi sıktığınızdan çok daha fazla sıkıyorum. Bir yandan da gidip para kazanmam gerekiyor. Bu size bir şey ifade ediyor mu, para kazanmak. Belki de ne olduğunu unutmuşsunuzdur, Paul, sizin için çok geride kalmış olabilir ama gökten yağmıyor. Banknotlar ağaçlarda asılı değil. Bu ülkede ek geliri olmayan bir yazar nasıl yaşar ki. Tenis şampiyonu yerine yazar olduğum için samimiyetle üzgünüm, hoşuma gittiğini zannetmeyin.

Benden uzaklaşıyor ve hayatını kazanmanın, esas itibarıyla travestilerin takıldığı ikinci sınıf bir kabare sahnesinde file çoraplarla arzı endam etmekten başka yolları da bulunduğunu bildirmeye hazırlanıyor ama dilini tutuyor, zira tam o sırada ana kız bahçeden bize doğru geliyorlar. Adamın benim hakkımda ne düşündüğünü biliyorum. Ve umurumda değil. Mavi-mora, gri-pembeye dönen yaralı suratımı, şişmiş gözümü burnuna dayamaktan neredeyse zevk alıyorum. Tiksintiyle yüzünü buruşturduğunu fark ediyorum.

Ee, kızlar, diye takılıyor onlara, keyifler yerinde mi.

Yanımıza varmalarından önce, mırıldanıyorum, pekâlâ, Paul, kirayı ne yapacağız, bunu kendim için istemediğimi gayet iyi biliyorsunuz ama ne yapacağız.

Asabi bir el hareketiyle cevap veriyor; bunu hemen, ödemekte geciktiğimiz kiranın, hatta belki, durum bozulmaya devam ederse, gelecek ayınkinin de üstüne sünger çekmeye yoruyorum. Kollarını kıskaç gibi açmış halde iki kadını karşılamaya gitmesinden evvel, bir homurtu ve diş gıcırtısı duyar gibi oluyorum.

Veronica bana daha çok merhamet gösteriyor. Kolumdan tutup, yeni kalktığım kanepeye doğru götürüyor. Oturup her alanda hizmet beklememi istiyor. Bir dakikadan fazla, elimi ellerinin arasında alıkoyuyor. Hiçbir şey söylemeden. Kızının ters portresi. Pek sessiz, gür saçlı bir esmer. Bu arada Paul ve Hannah ekranın karşısında dikili kaldılar. Görüntüler Şangay’dan canlı yayınlanıyor. Geçmiş hatalarımdan çok ders çıkardım ve sabretmeyi öğrendim, diye açıklıyor Dustin Johnson karşılaşmanın sonunda, otuz iki dişini sergileyerek. Hannah kuaförünün ellerinden yeni çıkmış ve halihazırda babasıyla hasbihal ettiği terasta, çığ gibi omuzlarına düşen sarı saç lüleleri güneş gibi parlıyor.

Kızı için tasalanıyor, diyor annesi.

Elimi çekiyorum. Beni evlenmeye o zorladı, diye karşılık veriyorum. Ben size ne dedim, Veronica. Hata ettiğinizi, Hannah’ya aynı yaşam tarzını, aynı maddi rahatlığı asla sunamayacağımdan neredeyse emin olduğumu söylemedim mi. Lakin o beni dinledi mi, bir dakikacık dinlediniz mi beni. Şimdi durun. Size bir şey itiraf edeceğim. Başımın çaresine yeterince iyi baktığımı düşünüyorum. Şu aptalca banka açıkları veya saçma ev kirası gibi ufak tefek aksilikler oluyor elbet ama hemen hemen her ay ödemeyi başarıyorum, gündelik masrafları da keza. O yüzden kimse çıkıp, yeterince çaba göstermiyorum diye sitem etmeye kalkmasın, sadece iki elim ve iki ayağım var. Gecenin bir yarısı gelip bakın, şaşırırsınız, odamın penceresinde ışık görürsünüz. Uyumuyorum.

Yeniden elimi tutuyor. Tüm bunları biliyor. Paul’ün babalık rolünü yerine getirdiğinin üzerinde durmayı ihmal etmeksizin, beni rahatlatmaya uğraşıyor. Fakat kızının mutsuz olmadığını gayet iyi görüyor, önemli olan da bu zaten.

Acı acı gülümsüyorum. Dudağımın yeniden açılmasına sebep oluyor. Bir mendil çıkarıp, kanı siliyorum.

Paul’ün biraz katı olduğunu kabul ediyorum, diyor iç çekerek.

Biraz katı mı. Onu sadece biraz katı mı buluyorsunuz. Sözcüklerden korkmuyorsunuz. Bunu seviyorum.

Bakın, Denis, derin dondurucuda pirzola var. Kuzu pirzolasına ne dersiniz.

Hayır, teşekkürler. Eve çıkmalıyım. Yarın teslim etmem gereken bir yazı var. Bir ağrı kesici alıp, işe koyulacağım. Belki bir de sakinleştirici. Sonra, gece yarısına doğru, gidip numaramı yapacağım ve şafakta eve döneceğim. Paul’ün alınteriyle kazanılan paraya duyduğu tiksintiyi, onun gözünde bunun ne kadar bayağı bir şey olduğunu biliyorum ama dünyanın en iyi, en harika parasıdır, altından daha iyidir. Ve ben her akşam para alıyorum, sahneden iner inmez. Banknotları cebime sokuyorum. Yürürken onları okşayabiliyorum ve dudaklarımdan tebessüm eksilmiyor.

Bitkinim, muhabbet ettiğimiz, hayvan postuyla kaplı kanepenin derinliklerinden çıkmakta zorlanıyorum ama dişlerimi sıkıyor ve kalkıp evime gidiyorum. Onların tüyler ürpertici eşliğinde iç karartıcı bir yemek yemekten kurtulduğuma öyle seviniyorum ki, asansöre bile binmeden yukarı çıkıyorum.

Kapıyı açacağım sırada, anahtarlarımın yanımda olmadığını fark ediyorum. Ama daha küfürleri mırıldanmaya bile vakit kalmadan, Hannah gelip açıyor. İçeri giriyorum ve kirişi bu denli çabuk kırdığım için babasından benim adıma özür dilemesini söylüyorum. Aslında kabul etmeliyim ki, sonuçta o kadar da sorun çıkarmadı, diye açıklıyorum. Babasının bir canavar olduğunu hâlâ anlamadığından, ona ilişkin en değersiz fikrimi dahi iyileştirmek için en ufak fırsatın üstüne atlıyor. Görüyorsun, diyor bana, kalbinin iyi olduğunu görüyorsun.

Yaralarıma rağmen, duvara bir yumruk patlatıyorum. Babanın kalbi iyi değil, Hannah. Beni iyi dinle, babanın kalbi hiç iyi değil.

Bana bir sandviç hazırladıktan sonra yeniden aşağı iniyor ve çalışmaya koyuluyorum. 14 savaşına dair onca kitap bende ağlama isteği uyandırıyor, sıkıntıdan inletiyor. Birkaç saat sonra, dehşetten bilek damarlarımı kesmeyi düşünürken, dışarı çıkıp Ulysses’te Christian’ı bulmaya ve neye benzediğimi göstermeye niyetleniyorum, fakat gecenin bir yarısı hardal istemek için sokak kapısına vuran Paul’le karşılaşıyorum. Peşimden mutfağa geliyor. Kira meselesini iyice düşündüm, diye bildiriyor. Bakın, hediyem olsun demeyeceğim size. Hayır, bu fazla kolay olur. Böyle devam edemez. Bu size iyilik yapmak değil. Yani şu andan itibaren bana borcunuz var, anladınız mı. O parayı bana borçlusunuz. Sabırlı olacağım ama ebediyen değil. Ciddiyim, Denis. Bunu sizin için yapıyorum, dostum, sizi sorumlu kılmak için.

Ona bakıyorum. Benden yirmi beş yaş büyük. Siz benim eğitimime boş verin, Paul, diyorum. Hardalınızı alın. Orada, buzdolabında. Buyurun. Paranızı da vereceğim. Rahat uyuyabilirsiniz. Hadi, alsanıza. Mayonez de alın. Hediyem olsun.

Bir an tereddüt ettikten sonra sessizce sırıtıyor.

Arkamı dönüyorum. İyi, siz başınızın çaresine bakarsınız, Paul, yolu biliyorsunuz.

(…)

Çevirmen: Hakan Tansel
*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Philippe Djian, 1949’da Biarritz’de doğdu. Yapıtlarında kendi yaşantısına yaptığı dolaysız göndermeler otobiyografik roman yazarı olarak tanınmasını sağladı. Djian’ın romanlarındaki kişilerin, dekor ve stilin Amerikan “sefiller”inin (Bukowski, Carver) anlatı ve filmlerine incelikli bir biçimde öykündüğü söylenebilir. Fransa’da özellikle genç okur kitlesi arasında büyük yankılar uyandıran Crocodiles (1989) sert derisinin altında duyarlı bir doğa taşıyan timsah simgesi temelinde insan portreleri sunar. Djian’ın bakış açısındaki modernlik, her zaman genç okur kitlesinin dikkatini çekmiştir. Betty Blue’nun genel havasına egemen olan kararsızlık ve düş kırıklığı Djian’ın bütün yapıtlarına damgasını vurmuştur. Düş kırıklığı, aşk ve sevgilinin (Betty Blue, 1985), dostluğun (Maudit Manège, 1986), bir yeteneğin (Échine, 1988) yitirilmesinden kaynaklanır. Yılda bir gece, dikenleri arasından yumuşak ve pastel renkli çiçek veren kaktüs gibi kin ve kan ortasında bir aşk öyküsünü dile getiren Bleu comme l’enfer’in (1983) kahramanları da bu nitelendirmeye tümüyle uyar. Düş kırıklığı, aynen çok arzulanan bir kadının umulmadık bir biçimde ve kolayca teslim olması gibi yaşamdan beklenilen şeyin doğru zamanda ve doğru yerde elde edilememesinden de kaynaklanabilir: Sotos (1993), yaşama ilişkin derslerle doludur. Babası olmayan on sekiz yaşında bir delikanlı, çocuğu olmayan kırk yaşlarında bir adam ve yalnız yaşayan bir ihtiyar, yazgılarının kendilerini buluşturduğu yerde, soto’ların, ağaçların gövdesiyle kabukları arasında yaşayan küçük şeytanların tanıklığında tutku ve itkileriyle hesaplaşırlar. “Yaşama girmek, arenaya girmek gibidir.” Kişi, bu arenadan kendisiyle barışık ve kendine karşı silahlanmış olarak çıktığında bile, aynen gladyatör gibi ardında her zaman bir şeyler bırakacaktır. Böylece, Djian yitik bir kuşağın acılarının, romantik sözcüsü durumuna gelmiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.