Tesirsiz Parçalar – Ali Lidar

 

Adın üç kere geçti
saçmasapan bir filmde yalnız olsam
çok ağlardım ama annem bakıyordu
otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
anne dedim, hadi çay koy da içelim

 

Keşke

“Keşke bir gemide olsak…” dedi. “Nereye gittiğimizi bilmeden denizin sonsuz maviliğinde kaybolsak… Başbaşa…” “Peki gemiyi kim kullanacak? Ne yiyip ne içeceğiz? Bu geminin mazotu hiç mi bitmeyecek?” gibi mantıkdışı sorularla kafasını kurcalamak istemedim. Gemiye binmekten pek hoşlandığım söylenemezdi, ama gemiye binmemeyi seviyorum da diyemezdim. Bir süre kelime aradım. Sonra “Keşke…” dedim. Çok sevdim keşkeyi… Yalan söylemiş olmazsın keşke dediğinde… Söylememiş de olmazsın… Hatta bir şey söylemiş bile olmazsın. Ama söylemişsindir de bir taraftan… Baştan savar bir temenniyle ağırbaşlı bir istek arasında nazlı nazlı salınan sihirli bir sözcük gibiydi keşke. “Sikeyim gemisini… Gel şurada birer oralet içip hiç konuşmadan, gelip geçen insanlara bakalım,” dedim sonra. Demez olaydım. Benimle hayal kurulmazmış. O an karar verdim, artık keşkeden başka laf etmeyecektim. “Ben gidiyorum,” dedi. “Keşke…” dedim. Kalsaydı yine keşke diyecektim. Anlamlı olup olmaması umurumda değildi. Çünkü anlamıştım; karşımızdaki insanlar, hatta en sevgililerimiz bile hayallerine yancı arıyorlardı sadece. Gemide de oralet içebiliriz deyip kalbimi fethedebilirdi isteseydi. Aklına bile gelmedi. Gelseydi keşke…

Emrah Serbes hikâyesine “Hüzünlü Piç” adını vermeseydi, bu hikâyenin adı “Hüzünlü Piç” olurdu

– Seni seviyorum dedi mi sana?
– Demedi… Ama seviyor gibiydi. Bana öyle geliyordu yani… Tamam, benim gibi sevmiyordu belki ama sevecekti. Beni sevmesi için gereken her şeyi yapıyordum. Tek istediğim umudumu kırmaması ve bana biraz güvenmesiydi.
– Öyle olur mu lan? Sevmek denilen şey, böyle bir şey değil. Süs bitkisi gibi ışığı suyu sağlayınca yeşertip büyütemezsin onu. Sana karışık gibi görünen şey aslında çok basit. Birini seviyorsan seversin, sevmiyorsan da sevmezsin. Bazen de ikisi birbirine karışır.
– Peki abi, sevip sevmediğini nasıl anlarsın?
– Bak o biraz karışık işte… Bir sevgilim vardı benim. Sürdü bir süre, geçmiş zaman… Neyse bir hafta sonu beraberdik bununla. Gezdik, yedik, içtik falan… Sonra pazar akşamı trene bindirip uğurladım Ankara’ya. Trenden inince aradı hemen beni… Sanki az önce yanından ayrılmışım gibi değil de, aylardır görüşmemişiz gibiydi. Bir ara peş peşe, ‘‘Seni seviyorum…” dedi. Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum… Çok hoşuma gitti elbet. Biraz daha konuşup kapattık.
– Ee, sonra?
– Salı günü ayrıldık, yine bir telefon konuşmasıyla. Eski sevgilisi aramış bunu, buluşmuşlar. Sonra aslında birbirlerini unutamadıklarını fark edip tekrar denemeye karar vermişler. Ne deniyorlarsa artık… Bozuldum hâliyle. Ağladım, yalvardım; tehdit, küfür kıyamet… Ama faydası olmadı tabii…
– Yani yalan mı söylemiş? Sevmiyor muymuş seni?
– Bilmiyorum. Başta öyle zannettim tabii. Sonra zaman geçince şöyle düşünmeye başladım: Belki o âna kadar ve öncesinde gerçekten sevmiştir beni. Hatta belki insan aynı anda iki kişiyi bile sevebiliyordur. Yani belki yalan söylememiştir.
– Yani abi?
– Yanisi şu: Sen artık bir şey yapma. Bırak. Eğer seviyorsa seviyordur. Sevmiyorsa da sevmiyordur. Üzerine gitmenin, sıkıştırmanın hiçbir faydası olmaz. Bırak. Sevecekse seni, sever. Sevmeyecekse de ne yaparsan yap sevmez. O yüzden hezeyana kapılıp saçmalama…
– İyi de abi, ben onu çok seviyorum.
– Biliyorum. Bakma inanmaz gibi durduğuna, bence o da biliyordur. Ama şunu unutma, bu tek başına hiçbir işe yaramaz. Eğer birini seviyorsan ve o seni sevmiyorsa, bundan çok güzel kaos çıkar. Bir sürü şiir, sağlam bir roman ve anlatacak bir sürü hikâye çıkar. Uykusuz geçen geceler, parklarda içilen şaraplar, yerli yersiz kıskançlık krizleri çıkar. Ama sevgine karşılık çıkar mı? O biraz zor işte…

Ben eskiden çok güzel susarmışım

Öğrenciliğimin son senesi bir kızla tanışmıştım. Sadece sarhoş olduğu zamanlar arardı beni. Cep telefonum yoktu o zaman. Şeker fabrikasının yurdunda kalıyordum. Bazı akşamlar arardı yurdun ortak telefonundan, ben de kalkıp yanına giderdim. Yanına gittiğimde hayli sarhoş olurdu genelde. Otururdum karşısına; sessizce içmeye devam eder, mekânın kapanmasına yakın da birkaç şişe şarap alıp evine giderdik. Bazen hiç konuşmaz, bazen de sızana kadar anlatırdı. Ve istisnasız her seferinde ağlayarak kapatırdı geceyi. Ben neredeyse hiç konuşmazdım. Sabaha karşı, çoğu zaman oturduğumuz yerde uyuyakalırdık. Bir kez bile sevişmedik. Kimse kimseye âşık falan olmadı. Hakkında çok az şey biliyordum. BESYO ’da okuduğunu, haftada birkaç gün bir spor salonunda aerobik dersleri verdiğini biliyordum, o kadar…
İşsiz güçsüz sokaklarda dolaştığım saçmasapan bir öğleden sonra, birdenbire ayaklarımın beni çalıştığı salona götürdüğünü fark ettim. Aslında çok bir merakım yoktu, ama biraz da varmış demek ki, reflekslerime itiraz etmeden salona kadar gittim. Danışmadaki görevliye sordum orada olup olmadığını. Derste olduğunu, yarım saat sonra çıkacağını söyledi. Girişteki sandalyeye oturup beklemeye başladım. Tuhaf vücut geliştirme dergilerini karıştırıp vakit geçirdim bir süre. Sonra sesini duydum. Danışmadaki kızla konuşuyordu. Kız beni gösterdi, o da başını sallayıp hızlıca yanıma geldi. “Niye geldin?” dedi. “Bilmiyorum,” dedim. Hakikaten de bilmiyordum. Beraber dışarı çıktık, yürümeye başladık. Uzunca bir sessizlikten sonra, “Gelmemeliydin…” dedi. Bir şey demedim. Ama çok da anlam veremedim. Sevdiği kadının genelevde çalıştığını gören adam gibi hissettim kendimi. Hâliyle, hayli bozuldum. Başka bir şey konuşmadan caddenin sonunda ayrıldık.
Bir daha hiç aramadı beni. Ben de arayıp sormadım. Hatta suçlu hissettim kendimi. Konuşulmamış, sessiz bir anlaşma vardı sanki aramızda ve ben o anlaşmayı bozmuştum. Başlarda düşünüyordum biraz, sonra ne yalan söyleyeyim, ciddi ciddi içtiğim bazı akşamlar dışında neredeyse hiç aklıma bile gelmedi. Sonra mezun oldum, yurttan ayrıldım, göreve başladım vs.
Yaklaşık üç yıl sonra Milli Eğitim Müdürlüğü’nün koridorunda karşılaştık. Yanında uzun boylu bir adam, ellerinde birkaç evrak, telaşla yürüyorlardı. Beni fark etmedi. Ben de kendimi fark ettirmek için bir şey yapmadım. Çıktıkları odadaki şube müdürüyle fena değildi aram. İçeri girip sordum az evvel çıkanların niye geldiğini. Atandığı okulla ilgili bir sıkıntı varmış, onu halletmeye gelmişler. O da öğretmen olmuş. Masanın üzerinde duran resimli evrakta soyadının değiştiğini gördüm. Muhtemelen kocasıydı yanındaki… Şeyi düşündüm o an: Acaba kocası, uğruna istisnasız her gece ağladığı adam mıydı?
O olaydan sonra sık sık düşünmeye başladım. Neden beni sadece sarhoşken arardı? Daha doğrusu neden beni arardı ve aradığında neden hep sarhoş olurdu? Benden zarar gelmeyeceğini bildiği için diye düşündüm başta, ama tek sebep bu olmazdı herhalde. Gittikçe içimi kemiren bir soruya dönüştü bu. Çok önemli değildi belki ama kafama takılıyordu işte. Bir süre bu soruyla cebelleştikten sonra, işin içinden çıkamayacağımı anlayıp çalıştığı okula gitmeye karar verdim. Okulun ismini öğrenmiştim zaten. Sabahtan boş olduğum bir gün kalkıp çalıştığı okula gittim. Yine bir danışma çıktı karşıma. Bu kez karşımda görevli değil öğrenciler vardı. Hocayla görüşmek istediğimi söyledim. Onlar da girişteki koltukları gösterip haber vermeye gittiler. Tenefüs saati gitmişim tesadüfen; iki dakika sonra geldi. Bu kez gülümsedi beni görünce, “Hoş geldin…” dedi. Kısa bir hâl hatır faslı oldu. O zaten biliyormuş benim burada göreve başladığımı. Nereden bildiğini sormadım. Müdürlükte yanında gördüğüm adam kocasıymış gerçekten. Aynı okulda çalışıyorlarmış. Göreve başladıktan sonra tanışmışlar. Bunu öğrenince kafamdaki ilk soru cevaplanmış oldu, uğruna her gece ağladığı adam kocası olamazdı. Kısa bir suskunluk sonrası, daha fazla dayanamayıp soruyu patlattım. “Neden? Neden sadece içtiğin zamanlar beni arıyordun ve neden o günden sonra bir daha hiç aramadın?” Güldü, “Anlatması zor biraz…” dedi. “Sana karşı bir şey hissetmiyordum, senin de bana karşı bir şey hissetmediğini biliyordum ve sen çok güzel susuyordun. O yüzden sana ihtiyacım vardı,” dedi. “Her zaman dinlemediğini biliyordum, ama benim dinleyecek birine değil, konuşurken yanımda olacak ve bana hiç soru sormayacak birine ihtiyacım vardı ve sen çok güzel susuyordun. Ta ki salona gelene kadar; o andan sonra büyü bozuldu. Başka şeyleri de merak edip sorular soracağını biliyordum. O yüzden de bir daha arayamadım,” dedi. Ben de güldüm bu kez. Ve sustum. Zil çaldı, ayağa kalktı, tokalaşıp ayrıldık.
Tuhaftır, genelde çok konuştuğum söylenir. Ama işte yıllar önce biri vardı, sadece konuşmadığım için ve konuşmamaya devam etmem için; ne zaman sarhoş olsa beni arardı. Tuhaf, yaralı biri… Aramızda hiçbir şey olmadı, ona karşı hiçbir zaman duygusal bir şey hissetmedim. Ama başka hiçbir tesiri kalmamış olsa da güzel susmanın ne demek olduğunu ben ondan öğrendim.

Şeref amca gülümsüyor muydu?

“O kadar acı çeker ki insan, canlılar arasında bir tek o kahkahayı icat etmek zorunda kalmıştır,” der Nietzsche. Ya da buna benzer bir şey işte, sarhoşum, şimdi bu kadar hatırlıyorum.
Elbistan Şeker Fabrikası’nda çalışıyordu babam. Ortaokul yıllarım… Ertesi tatil olan bazı günler iş yerine götürürdü beni. Orada tanışmıştım Şeref Amca’yla… Dünyanın en güzel gülen adamıydı. Hafiften de Kemal Sunal’a benzerdi. Cebinde hep şeker taşırdı. Ya da benimle karşılaştığı zamanlarda cebinde hep şeker olurdu, bilmiyorum. Ne zaman beni görse kocaman gülümser, sonra cebinden şeker çıkartıp verirdi. Bir keresinde şuna benzer bir şey söylediğini anımsıyorum babamın. “Bu Şeref kadar gamsız adam yoktur. Dünya yansa içinde hasırı yok, derler ya, öyle bir adam. Surat astığını gören yoktur. Ne olursa olsun hep güler…”
Bir akşam morali epey bozuk geldi babam. Sordu annem “Ne oldu?” diye. O anlatırken ben de duydum. Kendini asmış Şeref Amca. Fabrikanın kazan dairesinde…
Kim bilir nasıl acı çekiyordu da bu kadar çok gülüyordu. Dinmiştir ölünce acıları. Ölüm her şeyi sıfırlar…
Yirmi küsur yıl geçmiş üstünden. Cin içiyorum Caner’le beraber. Yan masada birileri Nietzsche’den bahsetti. Duyunca yukarda yazdığım sözü hatırladım. O söz de birdenbire Şeref Amca’yı anımsattı durduk yere. Bellek yavşak bir düşman gibi davranıyor bazen… Canını yakacak şeyleri tamamen unutmana izin vermiyor. Freud’un da amına koyim, bilinçaltınında..!
Haberi duyduğum ilk andan daha çok üzgünüm şu an… Şeref Amca için yeterince üzülmemiş olmamın mahcubiyeti bu sanırım. Mahcubiyet böyle bir şey işte… Gecikmeye gelmez. Geciken mahcubiyet, ekstra üzüntü ve utançla çıkartır acısını…
Son duble cini Şeref Amca’nın anısına söyledim. Araya bir de çay sıkıştırdım. Ve şu an kafamda tek bir soru var; eğer uyumamışsa eve gider gitmez babama soracağım: Şeref Amca gülümsüyor muydu ipte sallanırken?

Neden Beşiktaşlıyım?

Beşiktaşlı oluşumun hikâyesi, bir tür çaresizlik ve yokluk hikâyesidir. Beş-altı yaşlarındayım. Yıldıztepe Mahallesi’nde oturuyoruz. Evimizin tam karşısında geniş bir arsa var. Mahallenin çocuklarıyla beraber sabahtan akşama kadar it gibi top koşturuyoruz. Takım falan tutmuyorum henüz ama kırmızıyı çok sevdiğimden Galatasaray’a yakın gibiyim.
Kahvaltı sonrası kendimi arsaya attığım her zamanki günlerden bir gün… Birkaç arkadaş bekliyor zaten… Birlikte minyatür kale maç yapmaya başlıyoruz. Bir süre sonra yanımıza geliyorlar sırıta sırıta. Şimdi isimlerini bile anımsamadığım iki kardeş… Sırtlarında pırıl pırıl Galatasaray formaları… Babaları Almancı, izne gelirken almış hediye diye… Nasıl da güzeller… O güne kadar ne benim ne de diğer çocukların forması olmuştu. Geberiyoruz kıskançlıktan. Resmen geberiyoruz. Devam ediyoruz bir süre sonra maça ama kimsenin oyunla alâkası kalmamış. Herkesin aklı formalarda… Bırakıyoruz maçı… Ben fazla dayanamayıp koşarak eve gidiyorum. Babam işte… Annem evde… Soluk soluğayım. “Annee!” diyorum, “Anne n’olur bana forma alalım!” Gülüyor annem önce. Israrımı görünce de bağırmaya başlıyor. “Para nerde?” diyor, “Kardeşinin götüne bez alamıyoruz, sen forma derdindesin.” Sahi ya lan… Bizim paramız yok ki… Zaten ben bildim bileli hiç olmadı ki paramız. Neyse… Çekiliyorum bir köşeye, burnumu çeke çeke ağlıyorum. Annem kapı aralığından bana bakıyor. İyice abartıyorum ağlamayı. Annem yan odaya geçiyor. Takır tukur sesler. Hiç dışarı çıkasım yok. Ağlamayı da kestim. Mal mal oturuyorum. Annem sesleniyor. İsteksizce yanına gidiyorum. Bir şey uzatıyor bana. Eski siyah tişörtümün üzerine beyaz atlet parçaları dikip forma yapmış. Arkasına da 7 rakamı dikmiş. “Anne,” diyorum “bu Beşiktaş forması… Ben Galatasaray istiyorum.” “Olsun oğlum,” diyor, “bu daha güzel.”
Hem bak 7 numara bu, Feyyaz’ın forması…” Forma bir şeye benzemiyor aslında. Alelacele çocuk avutmak için yapılmış uyduruk bir şey… Ama annem o kadar güzel gülüyor ki… O dakika karar veriyorum. Ben artık Beşiktaş’lıyım… Velhasıl, neden Beşiktaş, sorusunu duyduğumda sallama cevaplar verirdim bugüne kadar. İlk kez itiraf ediyorum. Beşiktaşlıyım, çünkü paramız yoktu. Beşiktaşlıyım, çünkü kırmızı tişörtüm yoktu. Beşiktaşlıyım, çünkü o gün annem bana çok güzel gülüyordu.

İki bira bir sucuk

İki binlerin başı gibiydi… Çok içtiğim bir gece, nasıl içmişsem artık, hastaneye götürdü arkadaşlar beni. Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi… Çok ağır değildi durumum sanırım. Mide yıkamaya falan gerek duymadan, iğne yapıp serum takıp yatırdılar bir yatağa. Sızmışım. Gözümü açtığımda bir ses duydum. Adamın biri bana sesleniyor. Kafamı sese doğru çevirdim. Birkaç yatak ötede belden üstü çıplak, omuzlarından göğsüne kadar kocaman örümcek dövmeleri olan, her iki kolu da dirseğe kadar sarılı, çam yarması gibi bir adam bana sesleniyor:
“Şşştt, genç!”
Etrafıma bakındım tekrar, ikimizden başka kimse yok odada. Yine de şu salak soruyu sordum:
“Bana mı dedin abi?”
“Genç, kapıyı tut sigara içmem lazım.”
“Sigara!..”
“Kapıyı tut, kapıyı. Sigara içmem lazım!”
Vay amına koyim, dedim içimden. Ulan hastanede bile değişmiyor hiçbir şey. Nerde manyak var, bir şekilde kesişiyor yolum.
“Abi, serum takılı kolumda, nasıl kalkayım?”
“Oğlum al serumu öbür eline, geç kapının oraya… Camın önünde içerim ben, çok daraldım.”
“Abi içmesen…”
“Lan oğlum…”
Tamamlayamadan lafını hemşire girdi odaya. Adamın serumunu değiştirdi. Bir de iğne yaptı sanırım. Çıktı tekrar. Sessizlik oldu epey. Gözlerini tavana dikmiş, öyle bakıyor adam. Dayanamadım, ben laf attım bu kez.
“Abi n’oldu sana?”
Sanırım sormamı bekliyormuş, anlatmaya başladı ben sorar sormaz:
“Gülüm, ben Osmangazi durağında taksiciyim. İşten çıktım gece. Bayinin önünden geçerken durdum. İki tane bira, bir de sucuk aldım. Severim ben çiğ sucuğu… Yedim içtim işte bir kenarda. Sonra eve girdim. İki tane kızım var benim, ellerinden öper. Yatmışlar. Yanlarına sokuldum. Seveyim biraz dedim, bütün gün görmüyorum zaten. Kokuyorsun diye öptürmediler. Hanımın yanına gittim. Ona sokulayım dedim. Surat beş karış… “Öff…” dedi itti beni göğsümden. Delirdim ben. Camı çerçeveyi yumruklamışım, hiç hatırlamıyorum. Sonra komşu aldı, buraya getirdi beni…”
Adam kan kaybından ölüyormuş. İki kolunda kırktan fazla dikiş… Zor yetiştirmişler.
“Niye be abi?” dedim. “Değer miydi?”
“Ne bileyim be gülüm? Sabahtan geceye it gibi çalışıyorum. Kim için? Onlar için… Ayda yılda bir canım çekmiş, sucuk almış yemişim. Ne diye horluyorlar beni?”
“Abi horlamamışlardır ya… Hem kötü kokar o.”
“Koksun amına koyim! Ben hayatımı onlara feda etmişim lan! Bir gece kokuma dayanamıyorlarsa sikerim ben böyle hayatı! Gözüm döndü işte birden.”
Bir şey demedim. Baktım bir süre abiye… Haklı gibi geldi bana. Tamam, manyak olmaya manyak adam… Hem acıdım da kızlarıyla karısına; nasıl da korkmuşlardır kim bilir… Ama… Canı çekmiş lan işte! İki bira bir sucuk… İdare ediverin, ne var yani?
Tekrar konuşmaya başladı:
“Taksinin sahibi de duymuş mevzuyu. Kesin altımdan alır arabayı… Vazgeçirmek lazım…”
“Abi bu kollarla nasıl çalışacaksın ki?”
“Bir şey olmaz. Ben bir zaman kırık ayakla iki ay kullandım taksiyi.”
Cevap veremeden doktor geldi. “Tamam sen gidebilirsin…” dedi. Hemşire serumu çıkardı kolumdan. Toparlandım. Yanından geçerken abinin, “Hadi geçmiş olsun…” dedim.
“Genç” dedi.
“Efendim abi?”
“Bekârsın di mi?”
“Evet abi…”
“Sakın evlenme. Bir sucuk bile yedirmiyorlar adama…”

Samimi acılar sahte mutluluklar

Beş sene boyunca aynı kızın peşinden koştu Barış. Üniversitenin ilk haftasında, amfide görür görmez karar vermiş Güliz’e âşık olmaya… Mezuniyet törenine kadar da bir an bile vazgeçmedi. Güliz onu sevmedi, ama uzak da tutmadı kendinden. Hemen hemen her gün görüştüler. Barış hislerini hiçbir zaman saklamadı. Kızın sevgilileri oldu arada. Barış’ın hiç olmadı. Zamanla herkes öyle kanıksadı ki bu durumu, Güliz’in sevgilileri bile Barış’ı yadırgamamaya başladı. Bir çeşit eğlenceye dönüştü hepimiz için onun bu hâli… Bu işte o salak, diye uzaktan parmakla gösterildiğine bile şahidim. İlk birkaç yıl o kadar samimi değildik biz. Ortak arkadaşlar vasıtası ile durumdan haberdardım. O zamanlar da acırdım hâline, uzaktan uzağa… Güliz’e de kızıyordum içten içe…
Üçüncü sınıfla birlikte Barış’la samimiyetimiz de ilerledi. Sordum bir gün. Yoğun bir ucuz şarap akşamı… Bir artı bir öğrenci evinin mutfağındaydık ve kafalar hafiften dumanlanmaya başlamıştı.
“Neden Barış?’’
“Efendim?’’
“Neden? Yani anladım, âşık oldun, çok âşık oldun hatta, tamam… Ama olmadı, olmuyor işte… Neden bırakmıyorsun artık?’’
Uzun bir süre sustu. Sonra ciddi bir yudum aldı şaraptan. Sonra…
“Demedi abi… Bir kere bile seni istemiyorum demedi.’’
“Ee? İstiyorum da demedi. Dedi mi?’’
“Yok, onu da demedi… Gülümsedi hep…’’
“O herkese gülümser oğlum. Mizacı öyle onun…’’
‘‘Bana başka gülüyor be abi… Biliyorum beni sevdiğini… Ben de seni sevecek gibiyim ama daha değil, der gibi gülüyor. Bekle, diyor sanki bana. Ben de bekliyorum.’’
Salak demek geldi içimden. Kızmak; bekleme ulan, bekleme, sevmeyecek o seni, demek.. Diyemedim hiçbir şey… Acıdım. Çünkü gördüm gözlerinde… Söylediği şeye gerçekten inanıyordu o. Gerçekten Güliz’in kendisine başka türlü gülümsediğini zannediyor, gerçekten günün birinde kendisini sevebileceğini düşünüyordu. Başka konularla devam etti gece. Sonraki zamanlarda da sanki sözleşmişiz gibi bir daha o konudan bahsetmedik hiç. Barış mezun olana kadar hiç vazgeçmedi. Sonrası varsa da hikâyenin, ben bilmiyorum. Mezuniyetten sonra koptuk.
Yıllar geçti aradan. Düşünüyorum da şimdi, sanırım bazen hepimiz biraz Barış oluyoruz. Bir şey oluyor bazen, bütün dünya senin düşündüğünün tersini bile düşünse o kadar kuvvetli inanıyoruz ki o şeye, gerçekle bağımız kopuyor. Sonrası acı oluyor elbet. Olsun… Samimi bir acı, sahte bir mutluluktan daha kötü olabilir mi gerçekten?

Altan Abi, büyük rakı ve hayatın anlamı

Gümrük Müdürlüğü’nde memurdu Altan Abi… 35 sene her akşam bir büyük rakı içti. Kandilmiş, bayrammış, hastalıkmış, hiçbir şey dinlemeden her akşam bir büyük rakı… Ben son beş senesine yetiştim. Muhtemelen yalan söylemiyordu. Çok konuşmazdı. Sofrasına da kolay kolay misafir kabul etmezdi. Ben ve birkaç arsız, zaman zaman sokulurduk ama yanına. O gecelerin birinde, rakının son iki parmağa yaklaştığı bir an sordum Altan Abi’ye, “Abi neden bu kadar çok içiyorsun?” diye. Güldü, “Yok,” dedi, “ben çok içmiyorum, insanlar az içiyor!”
Peşinden bir sürü süslü laf gelecek zannettim. Hiçbir şey demedi. Fondipledi rakıyı. Mecburen lafın altını ben doldurdum.
Epey zaman oldu tabii… O gece düşündüklerimin hiçbirini hatırlamıyorum. Ama o laf hiç çıkmadı aklımdan: “Ben çok içmiyorum, insanlar az içiyor.” Sahiden de içmeden nasıl dayanır insan bu kadar kepazeliğe?
Altan Abi iki sene önce sirozdan öldü. Severdim onu… Ama ölümüne de öyle çok üzüldüm diyemem. Daha fazla dayanamayıp hayatın kepazeliğine, kendi isteğiyle başka bir yere gitti gibi geldi bana hep. Öldüğü günün gecesi Cem, Ahmet ve ben birer büyük rakı alıp onu analım, dedik. Oturduk Ahmetlerin bahçedeki kulübeye… Söyleyecek bir şey gelmedi aklımıza. Ben bir ara, “Ulan,” dedim, “insanlar neden bu kadar az içiyor?” Epey güldük. Sonra şarkı söyledik. Ağladık da galiba sonlara doğru. Rakıları bitiremedik. En sonunda da kusup sızdık. Mezarına hiç gitmedik, en azından ben hiç gitmedim. Yokluğu kimse için bir fark yaratmadı. Galiba Altan Abim dünyaya o güzelim aforizmayı bırakmak için gelmişti: “Ben çok içmiyorum, insanlar az içiyor.” Sırası gelince sahne alıp, en janti tavrıyla lafını söyledi ve gitti. 35 sene her akşam bir büyük rakı içti Altan Abi. Tek bir laf ve 35 sene…

Çocukluğumun en güzel oyunu

Neredeyse otuz yılın ardından çocukluğumun en sevdiğim oyununu oynarken yakaladım bugün kendimi. Doktorlar Caddesi boyunca yürüyüp sonra dümeni İki Eylül Caddesi’ne kırıp oradan da Odunpazarı Meydanı’na kadar yürüdüm ve yol boyunca tabelaları okudum. Doktor tabelaları, mağaza tabelaları, market tabelaları, telefon bayii tabelaları, bujiteri tabelaları, lokanta tabelaları… Ne varsa artık yol boyunca teker teker okudum. Hafif dışımdan, dudaklarımı kıpırdata kıpırdata okudum. “Avukat Rasim Günersoy, Diş Hekimi Funda Anar, Avea, Migros, Compedan, İnci Bijuteri…” Bir saate yakın dolaştım öyle okuya okuya…
Üç-dört yaşlarımdayken en büyük eğlencem buydu benim. Hafta sonları, kahvaltıdan sonra, babam elimden tutup çarşıya götürürdü beni. Sonra ben ona bağıra bağıra iki yana sıralanmış dükkânların tabelalarını okurdum. Öğrenmiştim bir şekilde okumayı, o da ayrı bir hikâye bir ara anlatırım. Babam kocaman gülümsemesiyle hiç kesmeden beni dinlerdi. Arada sırada da eğilip öperdi usulca. Sebebini hiç anlamazdım ama öyle hoşuma giderdi ki daha bir gazla, daha bir bağıra çağıra okumaya devam ederdim. “Ar Kebap, Posta Pide, Esnaf Sarayı, Anahtarcı Hilmi…”
Sonra sonra öğrendim işi aslını: Hiç okula gidememiş meğer benim babam. Hatta okuma yazmayı askere gittiğinde öğrenmiş. Anlatması saatler sürecek kocaman bir trajedi işte babamın çocukluğunun hikâyesi… Neyse… Ben ele avuca gelmeye başladıktan sonra da en büyük tutkusu beni bir şeyler okurken seyretmek olmuş…
Sorarlar bazen bana, “Neden bu kadar çok kitap okuyorsun?” diye. Genelde yuvarlak cevaplar veririm. Bugün keyfim yerinde, o yüzden alın size en harbisinden cevap. Çok okuyorum evet, çünkü nedeni babam… Yerden bitme bir veletken ben, onun koltuğunun altına girip heceleye heceleye kitap okumaya çalışırken; hem yüzünü güldürüp hem gözlerini yaşartan, dünyanın en güzel ve tarifsiz ifadesinden aldım enerjimi. Onu, bana öyle bakarken görmek için; babasızlığını, okumamışlığını, bütün çocukluğuna ve gençliğine sinen en büyük acıları ancak böyle unutturduğumu bildiğim için o yaşlarda elime aldığım kitapları bir daha hiç bırakmadım.
Babam evdeydi bugün. Tabelaları okurken bir ara aklıma geldi. Telefon edip çağırsam, gelse Doktorlar Caddesi’ne, tutsa yine elimden, tabelaları okurken gülümseyerek baksa yine bana… Arayamadım tabii, kazık kadar adam oldum. Öyle eskisi gibi el ele tutuşup yürümemiz imkânsız artık. Olsun, ben bugün dört yaşındaydım bir süre… Hafif dışımdan, dudaklarımı kıpırdata kıpırdata tabelaları okudum. Babam da yanımdaydı işte, kimse görmedi. Babam da farkında değildi. Ama ben biliyorum, babam yanımdaydı bugün ve ben onunla birlikte çocukluğumun en güzel oyununu oynadım.

Ancak Ortaçgil dinlerken okunduğunda anlaşılabilecek hikâye

Ortada bir sürü şey vardır aslında, ama söyleyecek hiçbir şey yoktur. Durmaksızın düşünmeler, uykusuz geçen geceler, uyku ile geçen geceler, parkta içilen şaraplar, sırf şirin gözükmek için teşebbüs edilen yalanlar; bazen kıskançlık, bazen deli eden bir sarılma isteği; görülmeyen ama orada olduğu bilinen kocaman bir gülümseme: Nasıl da berrak, su gibi, aydınlık, itaat hissi veren… Yek bir sözle üzülmeler, tek bir sözle sevinmeler, tek bir sözle ne bok yiyeceğini bilememeler ve kaygı ve sevgi ve özlem ve sarılma isteği… İlle de o sarılma isteği… Nasıl anlatılır bu? Sana sarılmak istiyorum. Yazınca olmuyor işte, söyleyince de eksik. Ne kadar da uzağında söylemek hissetmenin. Bazen insan bin küsür kilometre uzaktayken bile o kadar çok sarmak ister ki sonunda sarılır. Korkunç güçlü bir sarılmadır bu üstelik. Sert ve metafizik… Gerçek bir sarılma olmaz belki, ama nedir ki zaten gerçek? Gözlerini yeterince sıkı kapatıp içindeki tüm boşlukları onunla doldurabilirsen eğer, pekâlâ mümkündür sarılabilmek. Bu sarılmayı sözlerle anlatamazsın. En fazla sana sarılmak istiyorum dersin, o da gülümser, belki iglo’lardan falan bahseder. Sen de gülümsersin. Söz amacına ulaşamamıştır belki. Ama bilirsin, o kadar kuvvetli yummuşsundur ki gözlerini ve o kadar yürekten istemişsindir ki sarılmayı… O anlar. Cevap vermez belki ama anlar. Çünkü bilir o da, ortada bir sürü şey vardır aslında ve kelimelerin hisler karşısında hiçbir hükmü yoktur.

Olsun, ben seni çok seviyorum

Ay’ın bir sikime benzemediği bir geceydi. Yıldızlar da görünmüyordu ortalıkta, onları saklayan bulutlar da… Yarısını tek seferde içtiğim ucuz şarap, patlıcan şerbetine; suratım, muşmula hoşafına; kalbim, otoyol geçeceği için istimlak edilmiş pancar tarlasına benziyordu.
“Hiç mi özlemiyorsun beni?” dedim.
“Korkuyorum,” dedi, “Sen beni o kadar çok sevdin ki, o yüzden korkuyorum.”
Onu kafamda çok yüceltip büyüttüğümü, bunun sonucunda muhtemel bir hayal kırıklığı yaşayacağını, bu hayal kırıklığıyla baş edecek gücü olmadığı için de ne yapacağını bilemediğini söyledi. Ya da işte buna benzer şeyler…
Allah’ım nasıl da yanılıyordu. Ama ne yapabilirdim ki… İnançlı bir yanılgı, karşıdakinin felaketi bile olsa kolay kolay ortadan kalkmıyor ne yazık ki…
Lafı değiştirmek istedim. Ay’dan ya da yıldızlardan söz etmeye çalıştım. Ama aksi gibi Ay bir boka benzemiyordu o gece ve lanet olası yıldızların hiçbiri ortalarda yoktu. Bir süre sustum çaresiz.
“Ben seni çok seviyorum…” dedim sonra. Bir tek bunu söyleyebildim. Canım bir tek bunu söylemek istiyordu. Biraz daha susup devam ettim.
“Olsun,” dedim, “eğer varsa kırılacak bir hayal, onu tamir edecek kadar çok seviyorum ben seni.”
O sustu bu kez. Benden daha uzun sustu, içim acıdı bir an. Sanki benden daha çaresiz gibiydi…
“Uyuyalım mı?” dedi bir süre sonra. Her ne durumda olursam olayım, her duyduğumda gülümseyerek itaat ettiğim tatlı bir buyruk gibiydi bu laf. Yanımda olsa, sıkıca sarılırdım. Değildi.
Olur, uyuyalım, demedim ilk kez. “Yatalım hadi…” dedim. Zor uyunacak bir geceydi ve ben ona yalan söyleyemezdim.
Başka bir şey konuşmadık. O bir süre sonra uyudu sanırım. Ben de bir süre uzanıp kalktım. Camı aralayıp bir sigara yaktım. Hâlâ tek bir yıldız göremiyordum. Ama Ay… İlk kez bir şeye benzetir gibi oldum Ay’ı. Evet, evet; Ay, ağlayan bir çizgi film kahramanına benziyordu. Pepe! Bir süre sessizce ona eşlik ettim. Son yudumunu diplediğim şarabı da nihayet şaraba benzetebilmiştim. Biraz daha seyrettim Ay’ı. Sonra yüzümü doğuya doğru çevirip pencere aralığından usulca mırıldandım.
“Olsun, ben seni çok seviyorum…”

Olur öyle

Bazen öyle olur. Normal şartlarda dünyayı yerinden oynatacak kadar kuvvetli hissetsen bile kendini, bazen parmağını oynatamazsın. Oysa tek bir kelimeyle her şeyi yoluna sokmak mümkündür. Tek bir kal, gitme, hatta lütfen yetecektir aslında. Ama işte bir şey olur ve sen ağzını bile açamazsın. Bir yerde okumuştum, nerede emin değilim şimdi. Diyordu ki adamın biri, “Hâlâ geçmişe dair ümitlerim var…” Bundan büyük ironi olabilir mi? Geçmişe dair ümitleri olan adam, geçmişe takılıp kalmış demektir. Ve geçmişe takılıp kalan birini bekleyen bir gelecekten de bahsedilemez. Çok tehlikeli bir ruh hâlidir bu. Süratle kurtulmak gerekir. Ama bazen olur öyle, kurtulamazsın.

Yavaş yavaş

Aniden olup biten şeylerle başaçıkmak sanıldığından daha kolay aslında… Hiç istemediğin, hazır olmadığın, hatta asla kabul edemeyeceğini düşündüğün herhangi bir durumla birdenbire karşılaşınca dengen bozuluyor hâliyle… Ama bir süre sonra direnç göstermeye başlıyorsun. Eğer ne olursa olsun kabul edemeyeceğin bir şeyse başına gelen ve direnecek gücün yoksa bile kabullenmemek, delirmek, hatta kendini öldürmek gibi seçeneklerin her zaman var. Ve reddetmek, delirmek ya da ölüm, kaybederken kazanmak anlamına bile gelebilir belki… Hiçbir durumda mağlup olmazsın. Ya üstesinden gelirsin başına gelen şeyin ya da çekip gider, reddeder, farklı bir bilinç durumuna bürünürsün (Farklı bilinç durumu demek, delilik demekten daha sevimli mi ne?). Ama o şey birdenbire ortaya çıkmadıysa, aniden üstüne atılmadıysa, yavaş yavaş sızdıysa hayatına hatta neredeyse tatlılıkla sokulduysa, farkettiğin an reddetmek ya da delirmek ya da ölmek için çok geçtir artık. Reddedemezsin, çünkü varoluşun dahil her şeyini onunla tanımlamışsındır farkında olmadan. Deliremezsin; deliren bir deli aslında akıllanmış olur ve böyle bir iyiliği hak edecek kadar iyi şeyler yapmadığın kesin. Ve ölemezsin, çünkü içine sızdığı her şeye bıraktığı korkaklık afyonu bütün hücrelerine işlemiştir. Çaresizce kabullenmekten başka seçeneğin kalmaz. Mağlup olmuşsundur. Başka türlü bir oyun başlar artık ve kendi hayatını tatsız bir film gibi izlersin.
Oysa bütün istediğin kıpırtısız bir hayattı. Sakin, dingin, hareketsiz… Mutlu olmaktan çoktan vazgeçmiştin, istediğin tek şey huzurdu. Huzurun yolu da mutlak eylemsizlikten geçiyordu. Ama ne zaman, ne eşya, ne de o izin verdi buna. Her şeyin tâbii olduğu değişim yasalarından hayatını kurtaramadın. Alışkanlıklarını korumak pahasına direndiğini zannettiğin değişim yavaş yavaş sana ve eşyaya, gününü ve gücünü gösterdi. Ne büyük ideallerin vardı, ne kahramanlık hayallerin… Basit bir hayat, basit insanlar, zamanın ağır aktığı Safranbolu gibi bir yer ve ölürken bile kimsenin düzenini bozmayacak kadar fark edilmeyecek bir yaşam… Kurduğun hayallerin bile tek bir ortak noktası vardı. Basit, sıradan, sakin bir hayat… Buna benzer bir şey kurduğunu zannetmiştin bir süre, ama her sıradan insanın başına gelen senin de başına geldi. Kendi ellerinle kurduğun düzen başka eller tarafından yıkıldı. Birdenbire olsaydı bu, bir yolunu bulur başederdin; baktın olmadı kaçar giderdin. Ama yavaş yavaş oldu her şey… Usulca sokulurken hayatına, öyle güzel becerdi ki kendisini yadırgatmamayı; masanın üzerindeki biblonun yerini değiştirmek için bile aylarca doğru ânı bekleyen sen, hiçbir tuhaflık sezmeden yavaş yavaş aldın onu hayatına. Her gün bir adım attı. Sezmişti belki sendeki ürkekliği, hiç gürültü yapmadı. Öyle bir an geldi ki sonra, sanki o zamanın başlangıcından beri seninleydi. Ruhun bedene girmeden önce onunla beraberdi sanki, öyle hissetmeye başlamıştın. Alışkanlıklarının bozulmasına izin vermeyecekmiş gibi davranıyordu, kanda yavaş yavaş yayılan morfin gibi dağıldı tüm hücrelerine. Ve her şeyin farkına vardığında artık çok geçti. Birdenbire olsaydı keşke… Keşke aniden karşına çıksaydı. Reddedebilir, kaçabilir, yokmuş gibi davranabilirdin o zaman belki. Olmadı. Yavaş yavaş girdi hayatına, ve sen durumu fark ettiğinde hayatın artık sana ait değildi…

Çavdar tarlasına sığınmak

Büyüdükçe bir şeyi şaşkınlıkla fark ettim. Diğerleri hakkında çocuk aklımla vardığım yargı doğruymuş. Büyüklerin dünyası gerçekten çok sıkıcı ve üzüntüden başka hiçbir vaatleri de yok… Ve bu durumla başedebilmemi sağlayan, tam olarak onlardan biri olamasam bile içlerinde, kıyıda köşede bir yerlerde çıldırmadan yaşayabilmemi sağlayan yegâne dostlarım hâlâ kitaplarım… İyi-kötü ayrımı yapmadan sahip olduğum ve okuduğum bütün kitaplarla yaşamım boyunca hep gurur duydum. Ama bazı kitaplar, daha doğrusu benim o kitaplarda bulduklarım, diğerlerinin hep birkaç adım ötesindeydi. Ve zamanla okuduğum kitaplarla içinde bulunduğum ruh hâli arasında simetrik bir uyum ortaya çıktı. Bugün de oynamayı sürdürdüğüm keyifli bir oyun keşfetmiş oldum böylece… Hâlâ canım çok sıkkınsa Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okurum. Holden ile birlikte masumiyetin kayboluşunu ve bunun insanı delirten trajedisini yaşarım. Çok öfkeli olduğum zamanlar George Perec okurum. Dehası ve okuyan herkesin sinirini bozacak ukalalığı onunla birlikte bütün dünyaya meydan okuyormuşum gibi bir hisse sürükler beni. Kendimi çok yalnız hissettiğimde Tutunamayanlar’ı okurum. Selim’in herkesin gözünün içine yalvararak bakıp canım insanlar demesi, ama hiç kimsenin durup onu anlamaya çalışacak kadar vaktinin olmaması ruhumda bir yerlerin çivisini söker. Âşık olduğum zamanlar Marcel Proust okurum. Dev eseri Kayıp Zamanın İzinde, etrafımızda gördüğümüz her şeyin, her ayrıntının, edebiyatta ve yaşantımızda bir değeri olduğunu ve bütün güzelliklerin de ayrıntıların arkasına saklandığını anlatır bana. Hiçbir şey hissetmediğim zamanlarda da Ahmet Hamdi okurum. Huzur ya da Saatleri Ayarlama Enstütüsü, benim için zamanın durduğu ve onlar elimde olduğu sürece hiç akmayacağı kutsal birer objeye dönüşür.

Açık pembe oje

Yanılmıştık. Ve bunu fark ettiğimizde şunu da çok iyi biliyorduk: Açığa çıkan bir yanılgı, daha fazla görmezden gelinemezdi. Geriye tek bir şey kalmıştı; bitirici darbeyi kimin indireceği… Ben o kadar cesur değildim, çayla oyaladım kendimi bir müddet… Sen ise yalan da olsa kurulu bir düzeni yıkmaktan imtina ediyordun. Belki de yeni bir hayata başlamak için şarj ediyordun kendini gizli gizli, kim bilir? Ben mütemadiyen çay demledim, sen ojelerinle meşgul oldun. Derken bir gün kaçınılmaz olan gerçekleşti. Yüzüme bile bakmadan, mırıldanır gibi açık pembe ojenin yakışıp yakışmadığını sordun. Ben de açık pembe ojeden nefret ettiğimi söyledim. İkimiz de o an fark etmiştik bunun son konuşmamız olduğunu… Sonra sen usulca kalkıp eşyalarını topladın, ben de çayın altını kapattım. Sonra başka ufak tefek şeyler de girdi tabii araya, ama artık her şey teferruattı…
Severdim aslında açık pembe ojeyi… Ve sen daha dış kapıyı kapatır kapatmaz, tırnağınla etinin arasındaki imkânsız incelikte çizgiyi özlemeye başlamıştım bile… Ama artık bunun bir önemi yok. Yanılmıştık. Ve hiçbir yanılgı sonsuza kadar görmezden gelinemezdi.

Bana empati yapma

Bana empati yapma, ben küçükken
ben küçükken çok kuş vurdum, iyi adam değilim.
Geliştirdiğim duyarlılıkların alayını toplasan
kanadını kanattığım tek bir serçe yavrusunu iyi etmiyor.
Bana saygı soslu veda nutukları atma;
sıkıyorsa diş gıcırdatmalarımı taklit et de görelim
Görmüyor musun bir tırnak kendi etini parçalıyor,
sen kalkıp beni üzmemekten bahsediyorsun.
Bana ders vermeye kalkma ben dersimi
yıllar önce tek başıma çizgi film izlerken aldım.
Çünkü annesi çok meşgul olan çocuklar
oturup tek başlarına çizgi film izlerler.
Bana empati yapma çünkü annem,
Annem empatinin ne olduğunu bilmiyor.

Deep Purple ile Orhan Gencebay düet yapsın istiyorum

Ortada kocaman bir sıkıntı vardı. Yaklaşık iki saattir tek kelime konuşmamışlardı ve iki gün daha konuşmamaları için gereken bütün koşullar oluşmuştu. Adam, canı sıkılan bir adamın, canının sıkıntısını belli edebileceği her şeyi yaptı. Amaçsızca salonda dolaştı, telefonu alıp hiç gelmemiş mesajları sildi. Bir ara viledayı kavrayıp mutfağın fayanslarını silmeye girişti, ama çok kısa süre sonra viledanın sapını bacaklarının arasından geçirip uçan süpürge muamelesi yaptığını fark edince süratle bundan vazgeçti. Üst üste sigara yaktı, hiçbirini sonuna kadar içmedi. Galiba sigara içmekten çok sigara yakmak istiyordu canı… Sonra eline bir kitap aldı. Ama yaklaşık yirmi dakikadır önsözü okuyordu ve bunun da can sıkıntısını gidermeyeceği çok ortadaydı… Bütün bu süre boyunca kadın sadece ojeleriyle ilgilendi. Tırnaklarına Rönesans dönemi kilise freski özeni göstererek, yavaş ve dairesel hareketlerle saatlerce oje sürdü. Güneş batmak üzereydi. Adam balkona çıktı. Betona bağdaş kurup sözlerini bilmediği eski bir Deep Purple şarkısı mırıldanmaya başladı. Tam o sırada içerden kadının sesi geldi.
Kadın: Çay içer misin ?
Adam: İçerim.
Kadın: Film de almıştım gelirken, izleyelim mi?
Adam: Olur…
Anlaşılan oje seremonisi bitmişti. Adamın canı hâlâ çok sıkılıyordu. Çay içmek istemiyordu aslında, film izlemek de istemiyordu. Ama böyle şeyler söylenmezdi. Sabaha kadar balkonda oturup bilmediği dillerde, sözlerini bilmediği şarkılar mırıldanıp peş peşe sigara yakmak dışında hiçbir şey istemiyordu. Ama o kadar özgür değildi. Yavaşça doğruldu yerinden. Mutfakta kadınla göz göze geldiler. Kadın gülümsedi, adam karşılık verdi. Sonra çay suyu koydu kadın, adam da DVD’yi açıp filmi yerleştirdi. Çay içip film izlemeye başladılar. Sonra kadın usulca adama sokulup battaniye ile üzerlerini örttü. Başka zaman olsa muhtemelen sevişirlerdi. Ama ortada kocaman bir sıkıntı vardı ve kimsenin bunu dillendirmeye cesareti yoktu. Filmin ortalarına doğru kadının nefes alış ritmi standartlaştı ve adam onun uyuduğunu anladı. Uyandırmamak için azami çaba göstererek çekyattan kalktı. Kadın mırıldanarak ve adamdan kalan boşluğa gövdesini iyice yayarak uyumaya devam etti. Adam balkona çıktı. Betona bağdaş kurup biraz önce mırıldandığı ve sözlerini bilmediği Deep Purple şarkısını hatırlamaya çalıştı. Çok uğraştı ama bu kez melodiyi bile çıkartamadı. “Olsun,” dedi kendi kendine, “Orhan Gencebay da olur…”

Elimize vermiş hayat

Hayat, sebep olduğu pek çok sıkıntının bedelini ödüyor aslında. Ondan aldığımız çok kıymetli bir şey var: Boyumuzun ölçüsü… Ölçüsüzce yaşayıp, ölçüsüzce sevip, ölçüsüzce içip, ölçüsüzce ne bok yiyeceğimizi bilemediğimiz zamanların ardından, durup kendimizi ve geçmişimizi sorguladığımızda görüyoruz ki evet, elimize vermiş hayat boyumuzun ölçüsünü…

Kadınlar ve kediler

Kadınları severim. En çok onlar üzdü beni… Olsun. Annem de kadın sonuçta… Annemi çok severim. Ama hiç belli etmem. Galiba benim en büyük hobim bu… Kimi ne kadar çok seversem o kadar az belli ederim. Kadınlar iyidir… Kedileri sevmem. Ve bazı kadınlar kedilere benzer. Kadınları severim ama kedileri sevmem. Kedilere benzeyen kadınları sevmem. Kadınlara benzeyen kedileri hiç sevmem. Yeterince içersem, kedilere benzeyen kadınlara biraz sempati duyabilirim, ama her koşulda kadınlara benzeyen kedileri sevmem. Pek uyuyamıyorum ben. “İnsomnia” dedi doktor. “Gebermeyesice…” dedi annem. İyidir annem. Bir de bizim mahallede kadın az, kedi çok… Kedileri sevmem, kadınlar iyidir. Aslında kediler üzmez, kadınlar üzer. Ama yine de ben kadınları severim, kedileri sevmem…

Hewingway ne bilsin özlemeyi

Sonra özlüyorsun işte… Onunla çok şey de yaşamış olsan, henüz neredeyse hiçbir şey yaşamamış da olsan, bir gün önce de görsen, hiç görmemiş de olsan, çörekleniyor içine o melun his… Tarifi zor… Hani anlatmaya üşeniyorum derim ya ben bazen; aslında o gerçek bir üşenme değil… Ne kadar uğraşırsam uğraşayım anlatamayacağımı bildiğimden, kendi kendime uydurduğum bir savunma mekanizması sadece.
Lisede Hemingway okumuş ve büyülenmiştim. Yazdığı küçük hikâyelerde en basit şeyleri bile paragraflar boyunca obsesifçe tarif etmesi, insanlara ve nesnelere bakış açımı şekillendirmişti resmen. Bazen yarım sayfa boyunca maviyi, denizi, elmayı, tadları, kokuları; bıkıp usanmadan, üzerine söylenecek tek bir söz bile kalmayana kadar tarif etmeye çalışması, betimleme sanatının zirvesiydi benim için. Ve farkında olmadan, Hemingway’i taklit etmeye başladım tesirsiz yazılar yazma serüvenimin başlarında… Herhangi bir şey üzerinde yeterince gözlem yapıp düşünürsem, hiçbir boşluk bırakmaksızın, her hücresini anlatabilirim zannettiğim zamanlardı işte… Çok sonra fark ettim. Hemingway özlemeyi hiç tarif etmemişti! Neden acaba?
Özlemekle ilgili çok konuştum, yazdım, düşündüm. Nasıl olur da bir his, bir insanı aynı zamanda hem ağlatıp hem gülümsetip, hem içinde aptal toynaklı yaratıklar koşturup hem de uçsuz bucaksız siyah bir denizin ortasında zavallı bir yaprakmış gibi titretir diye çok kafa patlattım. Ama düşüncelerimin sonunu hiçbir zaman getiremedim.
Üşeniyorum derken kastettiğim tam olarak bu işte. Sonu asla gelmeyecek bir hissi kelimelerle anlatmaya çalışmaktan daha yorucu ne olabilir? Yoruluyorum demedim de ben, üşeniyorum dedim, hepsi bu…

(…)

* Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınlarına teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.