‘Yaş aldıkça cesaretlendim’

 

Celil Oker’in yayınlanan ilk polisiye romanı ‘Çıplak Ceset’ Kaktüs Kahvesi Polisiye Roman Yarışması’nı kazanmış ve 1999 yılında yayınlanmıştı. Bu roman ve kahramanı dedektifle anılan ‘Remzi Ünal Polisiyesi’ kitapları büyük ilgi gördü ve yazar da peşi sıra yenilerini yazdı. Bugün, bir Türkiye Polisiyeleri ‘anlayış’ından bahsedeceksek ‘Remzi Ünal’ Polisiyelerini ve yaratıcısı Celil Oker’i mutlaka hatırlamalıyız. Celil Oker, 2013 yazında yine bir Remzi Ünal polisiyesi olan ‘Ateş Etme İstanbul’u yayınladı. Kitap, yayıncısının ifadeleriyle şöyle tanıtıldı: “Uzun süredir herhangi bir vaka almadığı için artık paslanmakta olduğunu düşünen Dedektif Remzi Ünal’ın kapısı nihayet çalındığında, karşısında onun bütün “şartlarını” koşulsuz olarak kabul eden bir müşteri adayı vardır. Bu kişi, kayıp hemşire sevgilisini arayan genç doktor Kemal Arsan’dır. Bir hafta önce sırra kadem basan hemşire Begüm Kalyon ne telefonlara cevap vermektedir ne de onu bir gören olmuştur. Evinde ise in cin top oynamaktadır. Araştırmalarına kayıp hemşirenin yakın çevresini sorgulayarak başlayan Remzi Ünal, onun bir şeylerden çok korktuğuna kanaat getirir ve samimi arkadaşlarından birinin evinde saklandığından şüphelenerek oraya gider. Karşısında sıradan bir kayıp vakasını planlı bir cinayet davasına dönüştüren alışılmadık bir manzara vardır: Kalbinden tek kurşunla vurularak öldürülmüş genç bir adamın cesedi. Gördüğü bu manzaradan daha da şaşırtıcı olan şey ise maktulün kimliğidir… Polisiye edebiyatın usta kalemi Celil Oker, ‘Ateş Etme İstanbul’ romanıyla okurları insan zekâsının sınırlarının test edildiği, sürprizlerle dolu bir maceraya sürüklerken, gerilim ile ince mizahın dâhice harmanlandığı mükemmel bir kurguyla meraklılarının elinden bırakamayacağı bir polisiye serüvene imza atarak gönülleri fethediyor.”

‘Çıplak Ceset’ yayınlandığında ‘Türkiye’de polisiye yazılmıyor’ tartışmaları yürüyüp gidiyordu. Hem kendi yazarlık deneyiminiz, hem de sizden sonra neredeyse bir furyaya dönüşen Türkiye’li polisiye yazarlığı ‘meselesi’ hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Aynı zamanda şunu da hatırlamak gerekir. Çıplak Ceset mealen “Türkiye’de polisiye roman yazılır, yazılsın” diyen bir grup insanın düzenlediği yarışma sonunda yayınlandı. Demek istediğim her sorun iki taraflıdır. Yazılmıyor diyenlerin karşısında, benim de dahil olduğum bir takım insanlar “yazılır, yazıldı, yine yazılır” diye düşünüyordu demek ki. Furya meselesine gelince, herhangi bir edebi etkinliğin furya haline gelmesine en ufak bir itirazım olamaz. Bütün alanlarda, iyinin kötüden nihai olarak ayrılacağına derin bir inancım vardır. Furyanın çekiciliğine kapılıp işin içine girenler, eğer donanımlı değillerse kısa sürede çekilirler alandan. Kimileri eksiklerini giderip daha iyi işler çıkarırlar. Kaldı ki, hangi türden olursa olsun, kötü bir romana da yeterince saygı duyarım ben.

celil_oker_1 celil_oker_2

Türkiye Edebiyatında polisiye izler taşıyan romanlar olduğu gibi, dedektif karakterleri, suç romanları da vardı aslında. İtiraz edilen ne idi? Batılı formatlı, hatta daha da ileri gidelim; modern kurmacaların olduğu romanların yokluğundan mı şikâyet ediyorduk?
Sanırım itiraz temelde Türkiye’de “gizemli” tabir edilen cinayetlerin sosyolojik olarak bulunmadığı temelinden geliyordu. Daha çok “yazılmıyor” değil “yazılamaz” düşüncesi temellendiriyordu bu düşünceyi. Gerçekten de bizim geleneksel cinayet nedenlerimiz tarifleri gereği, suçu işleyenin çıkıp ben yaptım demesi halinde anlamlanan cinstendi. Ötesinde, polisimiz yine eski, suçludan suça erişme yöntemine, biraz tekme tokat katarak meseleyi çözdüğünü sanıyordu.

İşler değişti elbette. 1980′den sonra, servetin çoğalması ve yeniden dağıtımı, klasik kapitalist yöntemlere yakınlaştı. Bütün dünyada olduğu gibi, servetin yeniden dağılımı Türkiye’de de her zaman legal yöntemlerle gerçekleşmemeye başladı.  Toplumun uç noktalarında işin işine cinayete varan yöntemler girdi. Eğer birisini parasına konmak için öldürürseniz, çıkıp bunu ilan etmeniz beklenmez sizden. Cinayetinizi gizlersiniz, başkasının üzerine atarsınız, yakalanmamayı hesaplayarak yaparsınız işinizi. Alın size “gizemli” cinayet.

Büyükşehirler bütün bunların üzerine, kalabalıkta kaybolma, sorumlulukları tanımadığınız milyonlarla paylaşma rahatlığı, mahalle denetiminin azalması, emniyet güçlerinin yetersizliği ve bir sürü sebeple, mafyozik ilişkilere, eylemlere daha açıktır. Sokak hareketlidir. Kimi caddeler tekinsizdir. Kimi gece mekânlarında fuhuş, uyuşturucu, kumar, dolandırıcılık vb. fink atar.  Alın size polisiye edebiyatın dünyada 1930′lardan sonra temel arkaplanı haline gelmiş klasik kara şehir imgesinin İstanbul versiyonu.

İyi değil elbette. Ancak bugün başta İstanbul, büyük şehirlerimiz gizemli cinayetlerin pekâlâ gerçekleşebileceği yerler haline geldi. Bunun edebiyatta, sinemada, polisiye TV dizilerinde yansımaması mümkün değildi. Yansıdı da. Bu durum günümüz polisiyesini geçmiş dönemlerle kıyaslarken ileri sürülen “geçmişte polisiye ikinci sınıf bir edebiyat sayılıyordu, o yüzden büyük edebiyatçılarımız sahte isimlerle yazdılar” şeklindeki kişisel, bireysel gerekçelerle açıklanamayacağını gösteriyor bence.

Hangi motivasyonla yazılmış olursa olsun, ülkemizde aşağı yukarı 140 yıllık bir polisiye roman geleneği olduğunu artık bu işi kendilerinin başlattığını söyleyenler bile kabul etti.

‘Çıplak Ceset’i ve sizin ilk ‘Remzi Ünal Polisiyesi’ kitaplarınızı yayınlayan Oğlak yayınevinin Maceraperest dizisi birçok yerli polisiye yayınladı. Ardından da başka yayınevleri Türkçe polisiye yazarları ile tanıştırdı bizi. Siz bu yazarlardan hangilerini okudunuz, beğendiniz?
Hemen hepsini okudum. Daha çok teknik nedenlerle. Kimin ne yaptığını izlemek, aynı şeyleri yapmamak için önemli. Beğenme meselesine gelince, benimle aynı işi yapan meslektaşlarımı değerlendirmekten hep kaçındım. Görüşüme göre bir işi yapan bir kimse, aynı işin eleştirmenliğine soyunmamalı. Her şeyden önce objektif olamaz. Kendisini işi en iyi yapanlardan birisi olarak görmeyen bir sanatçı düşünemiyorum. Ben de öyleyim. O yüzden başkalarını beğenip beğenmeme hakkını kendimde görmüyorum. Kuşkusuz iyileri de var, kötüleri de. Bu ikisini birbirinden okurlar, eleştirmenler ve nihai olarak tarih ayırır. Her üç etkene de sonsuz güvenim var.

celil_oker_3 celil_oker_4

Bu yerli polisiye neslinin öncüsü sizsiniz. ‘Yaratıcı Yazarlık’ dersleri veren bir öğretim üyesi de olduğunuza göre de çekinmeden sorabiliriz; ‘Polisiye nasıl yazılır?’ (!)
Öncülük konusunda tek başıma değilim. Yaratıcı Yazarlık Atölyelerimde ise polisiye meselesine, kendi yazma tecrübelerime hiç değinmem. Genel olarak hikâye anlatmanın, roman yazmanın evrensel teknikleri üzerine yoğunlaşırız. Polisiyeyi önce o türde çok okuyarak, sonra o tür hakkında yazılmış düşünce kitaplarını okuyarak, sonra yaza yaza öğrendim.  Hala öğreniyorum.

Tek bildiğim ne tür olursa olsun yazmanın temel sırrı çalışmak. Gelip gelmeyeceği meçhul bir “ilham” ile hiç bir zaman ilişkilendirmedim yazmayı. “Bu aralar yazıyor musunuz?” sorularına cevabım hep “çalışıyorum” ya da “bu aralar çalışamadım” demektir. Benden bu konuda fikir almayı kabul edenlere de cevabım hep aynı yönde oldu.

İlk romanınızı 47 yaşında yayınladınız. Bunca yıl (!) neler yaptınız? Daha doğrusu edebiyattan nasıl uzak kaldınız?
Çok gençken, lise ve üniversite çağlarında bütün hatalarını da barındıran bir biçimde yazar olma heveslisi bir gençtim. O çağda bu derde düşenlerin yaşadığı bütün süreçleri yaşadım. Yetişkinliğimde ise zaten yaptığım bütün işler yazıyla ilgiliydi. Biraz gazetecilik, biraz çevirmenlik, biraz ansiklopedi yazarlığı ve sonra epeyi reklam yazarlığı. Reklam yazarlığında edebi yazarlıkta çok işime yarayacak şeyler öğrendim. Okunabilirlik ölçütleri, zamanlamalara uyma, strateji, yapı kurma, ritim, ilhama güvenmeme, dilin dümenleri, yazmanın ilahi bir rol olmadığı vb. İyi geldi doğrusu.

Edebiyattan nasıl uzak kaldığıma gelince. Elbette yazmanın en temel etkeni okumaktan uzak durmadım ama işin kendisini yapmak pek içimden gelmedi. Hayatın, insanlığın, toplumların, tarihin temel gerçekleri hakkında başkalarına yol gösterme sorumluluğundan korktum. Tembellik ettim. Hayatımda başka kaygılar öne geçti. Korktum. Utandım. Buna benzer bir süre şey işte.

Hayatta hiç bir şey için geç kalınmaz inancındayım. Yaş aldıkça cesaretlendim herhalde. Aynı yıllarda çok önemli bir karar daha aldım, reklamcılıktan çekilip o alanın eğitimciliğine yöneldim. Her iki yenilik de iyi geldi bana sorarsanız.

İlk beş kitap bir polisiye dizisi mantığında, ‘Çıplak Ceset’, ‘Kramponlu Ceset’, ‘Bin Lotluk Ceset’, ‘Rol Çalan Ceset’, ‘Son Ceset’ isimleriyle yayınlandı. Sonra çıkanlar, kitap adlarında bu mantığı sürdürmedi. Bu seçiminizin sebebi ne idi?
Çıplak Ceset’ten sonra hızla Kramponlu Ceset’i yazdım ve Raşit Çavaş, sağ olsun, hızla yayınlandı. İsimlerdeki ceset sözcüğünün tekrarı bu işin devamının geleceğine işaret etmek içindi. İşe yaradı. Diğer üçü geldi. Sonra bir baktım ki, ben bile, kitaplarımdan bahsederken birinci kitap, ikinci kitap demeye başladım. Sanki birbirinden ayrı durabilen kitaplar değilmiş gibi. Bunu değiştirmek istedim, hepsi bu. Biraz normal, adam gibi kitap adları olsun dedim.

‘Ateş Etme İstanbul’ da, Remzi Ünal’ı bir türlü teslim olamadığı aşkı, Yıldız Turanlı hakkında biraz daha ‘buruk’ buldum. Kahramanımız yaşlanıyor mu, aşk ihtiyacına yenilmek üzere mi?
Bir popüler kültür ürünü kahramanın kendisinde de sürekli bir gerilim unsuru olması gerektiğine inanırım. Remzi Ünal’ı özel ilişkilerinde rahata erdirmeye hiç niyetim yok. Üstelik bu gerilim son derece yavaş ilerlemeli. Hercules Poirot’nun emeklilik kararının, bu kararın hayata geçmesinin ve emeklilikten geri dönüşünün kaç kitap boyu sürdüğünü hatırlatırım. Bakalım.

celil_oker_5 celil_oker_8

Polisiye romanlarında, dedektiflerin aşk konusundaki başarısızlıkları klişesi hakkında ne söyleyebilirsiniz? Biz polisiye okurlarının hangi duygusunu tatmin ediyor bu müzmin başarısız erkekler?
Pek müzmin başarısız erkekler değillerdir. Mike Hammer dudaklarıyla dövüşür, yumruklarıyla sevişirdi bir zamanlar. Yılmaz Güney’in Çirkin Kral günlerinde çektiği vurdulu kırdılı filmlerde bir arkadaşım, filmlerinin kalitesini adamın yatağına attığı kadınların sayısıyla ölçerdi.  James Bond’u hatırlatmıyorum bile. Tipik klişe çapkın detektiftir. Ben bunu tersine çevirdim. İlk kitaplarımla ilgili söyleşilerde “neden Remzi Ünal kadınlara karşı mesafeli?” şeklinde sorularla karşılaşırdım. Bu durum da insanların ilgisini çekmişti. Sonra yavaş yavaş Yıldız Turanlı çıktı ortaya, durumlar ilerledi, geriledi. Gerçekten, bakalım ne olacak ileride?

‘Ateş Etme İstanbul’ tüm Remzi Ünal polisiyeleri gibi sürükleyici ve sürprizli… Belki de daha hacimli bir roman olduğu için, tadına doyulmaz bir okuma keyfi idi benim açımdan… Size iletilen ya da yazılan tepkilerden memnun musunuz?
Genel olarak ne yapmaya çalıştığım hem okurlar, hem eleştirmenler tarafından anlaşıldı diye düşünüyorum. Üstelik bu yalnızca Türkiye ile sınırlı değil. Yayınlandığım ülkelerde de aşağı yukarı benzer tepkiler aldım yazdıklarıma. Tepkinin bir biçimi de okur sayısıdır kuşkusuz. Daha çok okura ulaşmak elbette temel arzularımdan biri. Yine de, bir tek kişi olsa bile,  birisinin hayatına okuma keyfi katmak dünyanın en büyük sevinci benim için. Teşekkür ederim iltifata.

Bir okurum Twitter’da “Remzi Ünal polisiyelerini çok seviyorum ama neden sevdiğimi bilemiyorum” yazmıştı bir zamanlar. Aldığım en büyük iltifat bu. Okurum tam da herhangi bir okura söyletmek isteyeceğim şeyi söyledi. Edebiyatın böyle bir etkisi olması gerektiğine inanırım ezelden beri. Bu duygu benim için çok özel bir şey olduğu gibi, aynı zamanda teorik bir arayış olmuştur hep.

İnanır mısınız tam bunları yazarken, takip ettiğim birisi Twitter’da şunları yazdı? “@yagizhakanbak: “Ars est celare artem” anonim… Artes latinae… Sanat, sanatı gizlemektir…” Bu deyişi bilmiyordum, tam kucağıma düştü. Demek istediğim şey tam o.

‘Ateş Etme İstanbul’ da sağlık sektöründe yaşanan bir entrikanın içindeyiz. Mesela ‘Kramponlu Ceset’ de –belki de Türkiye’de ilk defa- profesyonel futbol tekellerinde yaşananlar suçları konu ediniyordu. Bu alanlar, bir romanın sosyal fonu olmaktan daha fazla olarak suçun gizlendiği yerler mi? Siz romanlarınızı geçirdiğiniz ortamlarla ilgili nasıl bir bilgilenme, araştırma çalışması yapıyorsunuz?
Valla bilmediklerimi o alanın bilen kişilerine soruyorum. Ateş Etme İstanbul’un içgörüsünde, çok sevdiğim ve sözüne güvendiğim bir doktor arkadaşın söyledikleri var. Kramponlu Ceset’te de bu şike konularını ikinci kümede oynayan tanıdığım genç bir futbolcuyla konuştum. Çeşitli sektörlerin, alanların içinde olup bitenleri hepimiz aşağı yukarı bilir gibiyiz. İşin temel üçkâğıtlarını da o alanın insanlarından öğrenirsiniz. Biraz da masa başı araştırma yaparsınız.

Üstelik hikâye anlatımında okurla ilişkinizde çok işinize yarayan bir ilke vardır. Okur sağlam bilgiyle yazdığınız bir iki temel meseleyi okuduktan ve bu adam ne yazdığını biliyor duygusuna eriştikten sonra, bazı şeyleri uydursanız da size güvenmeye devam eder. Mesele o güven sınırını aşmadan, gerçeklik duygusunu sürdürmesine yardımcı olmak.

celil_oker_7 celil_oker_9

Akşam Gazetesinde Eyüp Tatlıpınar’la söyleşinizde; ‘Türkiye gerçeklerinden polisiye çıkmaz’ demişsiniz. Türkiye’li polisiye edebiyatının öncüsü bir yazardan bunu duymak şaşırtıcı… Biraz açar mısınız?
Şaşırmakta haklısınız. O söyleşideki başlık demeye çalıştığımdan çok uzak düştü. Olur böyle şeyler. Ben o soruda, Kramponlu Ceset’ten örnek verirken, neden birinci lig takımlarını seçmediğimi anlatmaya çalışıyordum. Dedim ki, birinci ligde geçseydi olaylar, bütün Türkiye’nin yakından tanıdığı, haklarında duygulara sahip futbolcuları yazmak, üstelik aralarına uydurduğum yeni insanları katmak zorunda kalırdım. Bu da gerçeklik duygusunu sarsardı.

Şimdi, Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından birinde geçen bir entrika kurmaya çalıştığımızı düşünelim. Anlaşılır nedenlerle Koç ya da Sabancı yapamazsınız. Aynı boyutlarda yeni bir sermaye grubu anlatmayı denediğinizde, daha ilk satırdan tam anlamıyla uydurmuş demez mi insanlar. Bundan kaçındığımı anlatmaya çalışıyordum. O başlık söylediklerimi saptırdı. Ancak çok hakkını yemeyelim Eyüp Tatlıpınar’ın. Söyleşinin kendisinde dediklerim duruyor. Sorun başlıkta. Bu durumu açıklamama fırsat veren sorunuz için ayrıca teşekkür ederim.

Aynı görüşmede “Gerçek birinin ölmesi polisiyeye değil dramatik anlatılara konu olabilir ancak. Başlı başına trajik bir olaydır, onun gerçeklikle bağını kopartıp yeni bir katmana taşıyamazsın. Düşünsene; önceki hafta öldürülen Ethem Sarısülük’ü bir polisiye romana alet etmek alçaklık gibi geliyor bana.” diyorsunuz. Bunu bir toplumsal sorumluluk hissi ile mi anlamalıyız?
Bu söylediklerim polisiyenin temel öncülleriyle ilgilidir. Polisiyede insanlar öldürülür. Ancak gerçek

hayatta ölüm, doğal olsun olmasın, trajiktir. Benim hayatımda beni kahreden ölümler oldu, ne yaşadığımı ben bilirim. Bu herkes için böyledir. O yüzden, çok temel bir insani durum olduğu için edebiyatın vazgeçilmez temalarından biri olmuştur. Ölüm gerçeğiyle yüzleşmemizi, onu aşmamızı sağlar, hesaplaşmamıza yardım ederler o konuyu işleyen romanlar.

Polisiyedeki ölümler ise anlatının devamlılığı için vazgeçilmez bir araçtır. Gerçek insanların ölümünü bir anlatı aracına dönüştürmek, o trajik olayı sömürmek, tecavüz etmek,  aşağılamak anlamına gelir benim için. Benim insani sorumluluğum buna izin vermez.

Verdiğiniz Ethem Sarısülük örneği çok güncel ve adalet duygumuzu yerle bir eden bir olay olduğu için üzerinde ‘edebi kurgular’ yapmak netameli bir konu olabilir gerçekten de. Peki, gerçek olaylar polisiyenin konusu nasıl olur? Olay, toplumsal bellekte eskidiğinde, küllendiğinde mi? Mesela; Atatürk’ün ölümü hakkında bir polisiye kurgu niye yapılamasın?
Niye yapılamasın? Yapılır. Bence kötü olur ama. Ben yapmam, isteyen yapsın. Zaten bu örneğinize benzer şeyler yapılmadı değil. Adına da siyasi kurgu dediler. Bana sorarsanız gerçeklik duygusu yerlerdeydi o kitaplarda ama o yazanları ilgilendirir.

celil_oker_10 celil_oker_6

Romanda kahraman, Remzi Ünal’a ‘parayı takip edin’ diyor. Bütün cinayetlerin çözüm haritası bu mudur?
Kuşkusuz değil. Aşk, intikam, siyaset de cinayet sebepleri arasındadır elbet. Gerçek hayatta da, edebiyatta da bol bol görürüz bunları. Bir de Türkiye’de olduğu gibi yol vermedin, yan baktın, istediğim şarkıyı söylemedin cinayetleri var ki, bunlardan bir entrika kursanız okurlarınız kendileriyle dalga geçildiğini zanneder sanıyorum.

‘Ateş Etme İstanbul’ un kahramanlarından Sultan Karakum, Remzi Ünal’ın toplantısı hakkında şöyle söylüyor; “Bu dedektifin herkesi bir araya getirip sonunda katili açıkladığı toplantılardan biri mi olacak?”… O şakası yapılan meşhur toplantı, bu romanda oldukça uzun ve tadına doyulmazdı. Ve gerçekten siz bu ‘dedektif toplantısı’ işini çok iyi yapıyorsunuz. Bütün hikâyenin hallaç pamuğu gibi atıldığı, okurun dedektife hayran olup kaçırdığı-yakaladığı detaylara kafa yorduğu bu ‘sahneleri’ yazmak sizi de eğlendiriyor mu?
Çok. Zorluyor da. Okura vereceğimiz bilgilerin kimin ağzından çıkmasının doğru olacağı, konuşan kişinin işin içyüzüyle bağlantısı, çok ipucu verip sürprizi bozma endişeleri her an tepenizde. Üstelik bu klasik polisiye klişesini hem yapmak hem de klişeye düşmeden yapmanız gerekir. Düzgün yapabildiysem sevinirim.

Hatırlatayım ama. Son Ceset’in son çözümleme konuşmaları kahraman dışında bir tek kişiyle yapılıyordu. Çok zor olmasına karşın denemiştim. Kitabın sonu olduğuna göre, katil o kimse. Bu açık. Fakat bunu mümkün olduğunca öyle değilmiş gibi göstermek, gerçeği mümkün olduğu kadar geç sergilemek zorundasınız. Zordu ama denedim.

Polisiye romanların çok detaylı ve incelikli bir kurgusu olması beklenir. Siz de bu işin ustasısınız. Çalışma masanızla ilgili bir mahreminizi konuşmak istiyorum ama bir polisiye romanın yazarını en fazla yorduğu, zorladığı çalışma alanı hangisidir?
Polisiye roman yazarının zorlukları, diğer yazarların zorluklarından çok ayrı değil. Klavyenin başında oturduğunuz her an, bir sonraki paragrafı yazmak için sağlam bir nedeniniz olmalı. Okura sayfayı çevirmesi için bir neden vermelisiniz. Bu her zaman kurguyla olmaz. Dille, dilin kullanımıyla, içgörü sergilemeleriyle, hakkında yazdığınız insanları okurun daha iyi tanımasını sağlamakla da olur. Bir sonraki cümleyi, paragrafı yazmak için nedeninizi kaybettiğinizde işiniz zorlaşır. Ya bırakırsınız ya da uydurma bir neden bulup ilerlersiniz. İkisi de birbirinden kötüdür. İkisini de yaşadım.

Ustalarımdan Raymond Chandler bu zorluğu bildiği için herhalde, şöyle demiş. “Yazmakta zorlandığınızda, odadan içeriye elinde tabanca, bir adam girsin.” Bu tavsiyesini de tuttuğum olmuştur.

Bülent Erkmen’in ‘Beşpeşe’ projesinde yer almıştınız. Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak ve Pınar Kür ile birlikte. Beş yazarın aynı hikayeyi sürüklediği, tasarımından kâğıt kullanımına kadar ilginç bir kitap projesiydi ‘Beşpeşe’. Başkasının tasarladığı kurgu üstüne yazmak, onu sürdürmek bir polisiye yazarı için nasıl deneyimdi?
Bülent Erkmen çok saygı duyduğum bir tasarımcı, sevdiğim bir ağabeyimdir.  Onun sınırları çok iyi tarif edilmiş projesine sevinçle katıldım. Kurallara tam olarak uydum. İşin içine gerilimli bir hava katmam bekleniyordu, onu yapmaya çalıştım. Diğer çalışmalarımdan farklı özel bir zorluk yaşamadım. Bu tür işbirlikleri, teknik, yöntem, uygulama arayışları şahanedir. Reklam yazarlığından sipariş üstüne yazmaya alışkın olduğum için, bu durum bende herhangi bir yazarlık sorunsalı yaratmadı. Zaten her yeni kitap yazmaya oturduğumda, kendi kendime sipariş veriyorum.

Son soru: Remzi Ünal ne zaman cep telefonu alacak?
Cep telefonu meselesi Remzi Ünal’ın değil, benim meselem. Şu anlamda. Hikâye anlatımında önemli hatalardan biri, eylemi okura göstermek yerine, birisine rapor ettirmektir. Cep telefonu duyguları, düşünceleri, olayları bir başkasına rapor etmenin aracıdır. Başka işe yaramaz. Günlük hayatımızda cep telefonu çok kullanılıyor diye ona hikâye anlatımında aynı oranda yer vermek, hikâyeyi zayıflatır. Remzi Ünal’ın cep telefonunun bulunmamasının esas nedeni budur. Kendisine sorulduğunda, başka bir macerada şöyle demişti. “Benim mesleğim iki elimin de serbest olmasını gerektiren bir meslek.” Artık hangi gerekçeye inanırsanız.

celil_oker_11 celil_oker_12

Ateş Etme İstanbul / Yazar: Celil Oker / Altın Kitaplar / Polisiye / Kapak Tasarımı: Gülhan Taşlı / 1. Basım Haziran 2013 İstanbul / 456 Sayfa

Celil Oker; 1952 Kayseri doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olduktan sonra, ansiklopedi ve reklam metin yazarlığı, çevirmenlik, gazetecilik yaptı. Bin Lotluk Ceset, Bir Şapka Bir Tabanca, Çıplak Ceset, Kramponlu Ceset, Rol Çalan Ceset, Yenik ve Yalnız, Son Ceset ve Beyaz Eldiven Sarı Zarf adlı eserleriyle polisiye edebiyatın en çok aranan isimlerinden olan yazarın yarattığı dedektif karakteri Remzi Ünal, okuyucuların gönlünde taht kurdu. Halen İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık dersleri veren Celil Oker evli ve iki çocuk babasıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.