‘Suda yansıyan görüntüsüne âşık olan mitolojik karakter, günümüzde birçok yaşamda tekrar ediyor’

 

“Sevemez Kimse Beni Benim Sevdiğim Kadar” ilginç bir psikoloji kitabı. ‘Farklı Yönlerden Narsisizm, Narsisistik Yapı ve Narsistik Kişilik Bozukluğu’ alt başlığında bilimsel perspektifi de ortaya konuyor.  Narsisistik kişinin, kendi içine gömülüp tüm dikkatini kendisine vermesinin ilk başta kendisini, ailesini ve sonra toplum yaşamını nasıl olumsuz etkilediğini anlatıyor. Cem Keçe ile, kitabını ve  anlattığı kişilik sorununu konuştuk…

Yaklaşık beş yıldır Sabah Gazetesi Günaydın ekinde her Çarşamba Cinsel Sağlık köşesinde haftalık yazılar yazıyorsunuz. Size nasıl mailler geliyor? Cinsellikle ilgili daha çok ne tür sorunlar yaşanıyor Türkiye’de?
Gazetedeki köşeme daha çok cinsellikle ilgili sorular gelse de, aşk, evlilik, ilişkiler ve diğer psikolojik sorunlar hakkında da sorular alıyorum. Erkekler daha çok erken boşalma, penis boyu sorunları ve iktidarsızlıkla ilgili kafalarına takılanları soruyor. Kadınlar ise daha çok ilk gece ve kızlık zarıyla ilgili, orgazm sorunlarıyla ve cinsel isteksizlikle ilgili sorular soruyorlar.

cemkece2 cemkece3

Siz sosyal medyayı kullanan uzmanlardan birisiniz. Çağımızın iletişim aracı internet ve sosyal paylaşım sitelerine gösterilen ilginin çoğalması, insanın aklına ilk olarak “yalnızlık” getiriyor. Birebir görüşmelerin azaldığı ama sanal birlikteliklerin arttığı bir dönem, bu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?
İnsanoğlunun teknoloji merakı, araştırma, keşfetme, bulma ve yenileme dürtüleri sonucunda iletişim son derece kolaylaştı ve dünyamız git gide “büyük bir köy” haline geldi. Ancak bunun da bir bedeli olacaktı, oldu da:  İnsanoğlu büyük bir yalnızlığa sürüklendi. Saatlerce bilgisayar ekranına kilitlenmenin birçok anlamı var. Ama kesin olan insanın ruh sağlığını zaman içinde olumsuz etkilediğidir. Çünkü sanal âlem, tamamen çevresinden kendisini soyutlamış, çevreye ve toplumsal değerlere kayıtsız yalnız bir insan kitlesinin oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Her geçen gün bir nevi “yalnızlık uygarlığı” kurulmaktadır. Yani sanal ortamda daha çok vakit geçirme sonucu kişiler gerçek dünyadan kopmakta, adeta kendilerine ait yeni bir uygarlık yaratmaktadırlar. Bu uygarlıkta “internetsiz yaşayamam” diyenler, ailelerine, eşlerine, çocuklarına ve arkadaşlarına ayırdığından fazla zamanı internet başında harcamakta, çevrelerini ihmal etmektedirler. Dahası, insanlar sanal âlemde duygusal paylaşımlara girmekte, duygusal sanal birliktelikler kurmakta, suni çevrim içi ilişkilere yönelmekte ve bu sunilik, beraberinde bireyleri daha çok yalnızlığa itmektedir. Hatta sanal âlem, birbirlerini önceden tanıyan bireyler arasında yeni sınırlar oluşturarak bireyleri teknolojik yalnızlığa itmektedir. Yani yumurta-tavuk hikâyesinde olduğu gibi bir kısır döngü oluşmaktadır. “Yalnızlık mı sanal elemden doğar yoksa sanal âlem mi yalnızlıktan beslenir?” İşte bu sorunun üzerinde daha çok durmamız gerekiyor. İnternette çok fazla zaman geçirilmesi insanları yalnızlığa sürükleyebilir. Onları ait oldukları sosyal çevreden kopartabilir, akrabalık ve arkadaşlık ilişkilerini zayıflatabilir. Yalnız bireyler, aidiyet duygusunu tatmak, arkadaşlıklar kurmak ve sosyal hayatlarını geliştirmek, aktif olabilmek için bazı çevrimiçi sosyal aktivite gruplarına katılırlar. Gerçek yaşamda kendini ifade edemeyen bireyler de sanal âlemde daha rahat hareket edebilirler. Son olarak insanların en önemli ihtiyaçlarından biri kontroldür. Sanal âlem insana bu kontrol duygusunu vererek, kendisini güvende hissetmesini sağlar. Çünkü sanal âlemde fiziksel varlığın olmaması, kişilerin internette gizlice dolaşabilmeleri, kullanıcılara, iletişim kuracakları kişi ya da kişileri seçme olanağı vermesi ve seçtikleri kişilere gönderecekleri mesajı hazırlama, zamanını belirleme gücünü sağlayarak sosyal etkileşimi kontrol edebilme imkânı sağlar.

Twitter ve facebook gibi sitelerde cinsellikle ilgili paylaşımlar, insanların görünmedikleri bir dünyada kendilerini daha iyi ifade edebildiklerini mi gösteriyor? Bu iç dünyanın bir yansıması mı?
Erkeklerde performans zorlanması, kadınlarda beğenilme ve terk edilmeme zorlanması cinsellikte önemli bir yer tutar. Bu yüzden insanlar görünmedikleri bir dünyada kendilerini cinsel olarak daha rahat ifade edebilirler. Bu rahatlık yüz yüze paylaşılması zor konularında konuşulmasına olanak sağlar. Bu açıdan bakıldığında Twitter ve Facebook gibi sitelerde cinsellikle ilgili paylaşımlar, iç dünyanın bir yansıması olarak kabul edilebilir.

cemkece4 cemkece5

Ben’i ortaya koyan, kişinin kendisini istediği gibi anlatan özgür bir sanal dünya oluşuyor sanki. İnsanlar evlerinden çıkmadan sadece fotoğraf albümlerini sergileyerek yaşıyorlar neredeyse. Gezilen yerler, yenen yemekler, vb. hepsi anında paylaşılıyor ve sanal dünyada iletişim hiç bitmiyor. Kişi “ben” buradayım diyor. “Sevemez Kimse Beni Benim Sevdiğim Kadar” mesajı bu dünyanın da şarkısı gibi. Sanal dünyayı “Narsisistik dünya” olarak tanımlayabilir miyiz? Bu dünyanın psikolojisi bir uzman gözünde nasıl görünüyor?
Suda yansıyan kendi görüntüsüne âşık olup, ulaşılamaz aşkının kurbanı haline gelen mitolojik karakter Narcissus’un hayatı, günümüzde birçok yaşamda tekrar ediyor. Çünkü insan olmanın en acı gerçeklerinden biri, özellikle geçmiş çocukluk yaşamları duygusal acılar veya hayal kırıklıkları içeriyorsa, insanın geçmişini tekrarlamak üzere donanmış olmasıdır. Geçmiş hep tekrar eder. Mekânlar değişir, zaman değişir, oyuncular değişir ama roller hep aynı kalır. Her çağ, kendisini oluşturan özgün rollerin tekrarlandığı ve abartılı şekilde dışa vurulduğu, patolojik davranış biçimleri yaratır. Yeni yüzyılın tekrar eden en önemli rollerinden biri patolojik narsisizm yani narsisistik yapıdır. Modern toplumlarda süratle yayılan sanal dünyayı bir nevi narsisistik dünya olarak görebiliriz. Narsisistik dünyada, narsisistik kişi kendi içine gömülüp tüm dikkatini kendisine verir. Bu durum ilk başta kendisini, ailesini ve sonra toplum yaşamını olumsuz etkiler ve şişirilmiş bir kendilikle birlikte çok derin acılara maruz kalabilir. Çünkü Facebook ve Twitter gibi kişinin egosunu parlatıp vitrine çıkardığı iletişim araçlarıyla beslenen ve insan ruhunun yalnızlığının sidikli kontesi diye tanımlanan narsisistik yapı, kısa vadede kişiyi mutlu ediyormuş gibi görünse de, er ya da geç onu bunalıma ve sıkıntıya sokabiliyor. Sevgi, fedakârlık, yardımseverlik gibi değerlere yabancılaşmış bir şekilde “mış gibi” yaşamasına yol açabiliyor. Hatta toplumsal yozlaşmalara ve cinsel sapkınlıklara neden olabiliyor.


Kitabınızın önsözünde de bahsettiğiniz eğitim sistemi hakkında bilgi verebilir misiniz? Sizden terapi alan kişilerle yaptığınız görüşmelerin ses kayıtlarını alarak mı yaptınız bu çalışmayı? “Dinamik yönelimli psikoterapi eğitimi”  nasıl bir eğitim bu? Nasıl gerçekleşiyor?
Biz CİSED (Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği) olarak ruh sağlığı profesyonellerine psikoterapi eğitimleri veriyoruz. Bu eğitimlerden birisi de Dinamik Yönelimli Psikoterapi Eğitimidir. Lisans eğitimlerinden sonra uygulamalı psikoterapi, psikoloji bilimleri, klinik psikoloji ve benzer alanlarda eğitim almak, yasal olması bir yana mesleki yeterlilik ve etik değerlerle ilgili bir zorunluluktur. Kişiselleştirme, uygulayarak öğrenme, ekip çalışması ve bilginin yol gösterici eşliğinde keşfi gibi modern eğitim kavramları kullanılır. “Duyarsam unuturum, görürsem hatırlarım ve yaparsam öğrenirim” modeli ise adeta eğitim ilkemizdir.  Düzenli bir şekilde yaptığımız Vaka Paylaşım ve Eğitim Refresh Çalışmaları ile de ruh sağlığı profesyonellerine yardımcı olmaya çalışıyoruz. Çünkü eğitim almış terapistlerin meslek hayatlarına atılmadan önce ve bu süreç boyunca kendilerini tazelemek için uzmana görünmesi gerektiğine inanıyoruz. Verilen eğitimlerin bilgilerini yenilemek, yeniden canlandırmak, tazelemek, kuvvetlendirmek ve terapi uygulama becerilerini güçlendirmek için bu çalışmaları yıllardır düzenli olarak yapıyoruz. Ayrıca tüm kursiyerlerimize ücretli Süpervizyon desteği de veriyoruz. İşte bu eğitimlerde narsisizim ve narsisistik yapıyı anlattığım ders notlarından ve eğitimin deşifrelerinden yola çıkarak bu kitabın çekirdeğini oluşturdum. Benden terapi alan hastalarımla yaptığım görüşmelerden dikkat çeken kısımları da kitabıma ekledim. Tabi etik ve ahlaki değerlerden dolayı, isim, yer, zaman ve kişilik hakları saklı ve anlaşılmaz bir şekilde belirtmek kaydıyla…

10 yıl önce Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği’ni (CİSED) kurdunuz ve bugün de Genel Başkanlığını yürütüyorsunuz. CİSED’de ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?
CİSED, Türkiye’nin alanında önde gelen güzide akademisyenlerini ve ruh sağlığı profesyonellerini bünyesinde barındıran, 9 ilde örgütlenmiş Türkiye’nin en büyük aile, evlilik ve cinsel sağlık derneğidir. Dünya Cinsel Sağlık Birliği (World Association for Sexual Health – WAS), Avrupa Seksoloji Federasyonu (European Federation of Sexology), Uluslararası Aile Terapileri Örgütü (IFTA – International Family Therapy Association) ve Almanya Sosyal Bilimsel Seks Araştırmaları Derneği (Gerrman Societyfor Social Scientific Sexuality Research) üyesidir. Amerikan Klinik Seksologlar Akademisi, Almanya Sosyal Bilimsel Seks Araştırmaları Derneği ve CİSED’in ortaklaşa düzenleyeceği 20. Uluslararası Seksoloji Kongresi 25–27 Mayıs 2012’de Münih’te gerçekleşecek. (http://www.sexologie.org/kongress2012.htm) 2013 yılında Türkiye’de 1. Uluslararası CİSED Kongresi’ni yapacağız. Ayrıca önümüzdeki aylarda her 4 ayda bir çıkan CİSED’in yayın organı olacak “CİNS DERGİ” (www.cinsdergi.com) ‘online’ olarak yayın hayatına başlayacak. İlk sayının konusu “Vajinismus” olarak belirlendi. Gördüğünüz üzere değerli üyelerimizin katkısı ve varlığıyla CİSED çalışıyor, üretiyor, dün olduğundan daha büyük ve güçlü bir aile olarak yoluna devam ediyor. CİSED, kurulduğu günden bu yana, ruh sağlığı profesyonellerinin, gerek psikoloji ve psikiyatri biliminin gelişimi ışığında bilgi birikimini arttırmak, gerekse pratik tedavi süreçlerinde danışanı/hastası ile daha etkin bir iletişim içine girebilmesi için meslek içi eğitimlerine büyük hassasiyet göstermiştir. Dernek olarak daha önce Ankara’da Psikoanalist Prof. Dr. Vamık Volkan’ı ağırladık. 7–8 Nisan 2012’de Prof. Dr. Gerald R. Weeks’i ağırlayacağız. Sayın Weeks’in ardından Belçikalı Cinsel Terapist ve Seksolog Dr. François de Carufel’i, Prof. Dr. Vamık Volkan’ı, Erikson Enstitüsü’nün Şefi Prof. Dr. Gerrad Fromm’u ve IPA’in (International Psychoanalytical Association) Yeni Okullar Açma Komisyonu eski Başkanı Prof. Dr. David Sachs’ı bu yıl içinde ülkemizde misafir edeceğiz. Tüm bu çalışmalarda amacımız para kazanmak değil, derneğimizin uluslararası kabulünü sağlamak ve kalitesine değer katmaktır.


Dernekte halkı bilinçlendirme amaçlı çalışmalar da yapıyor musunuz? Cinsellik ve cinsel sorunlarla ilgili Türkiye’yi nasıl buluyorsunuz?
CİSED’in kuruluş amacı, huzurlu insan, sağlıklı cinsellik, mutlu bir evlilik ve aile yaşantısı için” halkımıza yardımcı olmaktır. CİSED, cinsellikle ilgili kafalara takılan sorulara bilimsel yanıtlar vermek için azami çaba göstermekte ve insani açıdan önemli bir yere sahip olan cinselliğin doğru bir şekilde algılanması için 15 yıldır yoğun faaliyetler yürütmektedir. CİSED’in sunduğu önemli hizmetlerden biri de telefon, e-posta (ciseddanisma@gmail.com) üzerinden ücretsiz danışmanlık hizmetidir. Aile, evlilik, yakın ilişkiler ve cinsel sağlık bilimindeki son gelişmeler, güncel olaylar ve sorunlar hakkında medyaya yönelik yayınlanan haftalık basın bültenleriyle de kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışılıyoruz. Halkı bilgilendirici seminerler ve toplantılar düzenliyoruz. Çünkü CİSED olarak ülkemizde cinsel yaşamı aktif olan her 10 erkekten 7’sinin, her 10 kadından 8’inin hayatının bir döneminde cinsel sorun yaşadığını biliyoruz. Çünkü ülkemizde cinsellik hala bir tabu. Halen anaokulundan başlayarak cinsel eğitim verilmiyor. Ergenlerimiz cinsel konularda bilgisiz. Çiftler cinsel konularda bir eğitim almadan evleniyorlar. Hala insanlarımız cinsel sorunlarını çözmek için bir cinsel terapiste başvurmak yerine hocalara veya medyumlara başvuruyorlar.

Kitabınızda yer verdiğiniz hikâyelerin içinde yaşayan karakterlerin isimlerine izlediğimiz dizilerden aşinayız… Birlikte olduğu kadınlarda annesini arayan ve her yokuştan sonra aynı inişe geçen Ezel… Hayatında zayıflara ve ayrıntılara yer olmayan Behlül ve diğerleri…  Bu kurguyu yapmanızın sebebini anlatabilir misiniz?
Televizyon hayatımızın tam ortasında duruyor. Son yıllarda dizilere çok bağlı ve sıkı takip eden bir topluma dönüştük. Dizi karakterleriyle özdeşimler kuran, onlar gibi olmaya özenen bir gençlik yetişmeye başladı. Ben de böyle bir kurgu yaparak, bu çarpıklığa dikkat çekmek istedim.


Narsisizm’e ismini veren  Narcissus’un öyküsüyle başlıyor narsisizm hikâyesi.  Kendini beğenmişliğin veya kendisine âşık olmanın temsilcisi Narcissus… Okuyucularımız için de kısaca Narcissus’un hikâyesini anlatabilir misiniz?
Mitolojideki klasik Narcissus hikâyesinde, iki âşık Narcissus ve Echo, birbirlerini bir daha görmemek üzere yeryüzünün ters yönlerine doğru yola çıkar. Narcissus bu yolculuğa dayanamaz ve çok pişman olur. “Echo, Echo” diye haykırarak sevgilisini ararken, dağlar bu haykırışına “yankı” (Echo) ile cevap verirler. Günlerce yürümekten çaresiz, yorgun, aç ve susuz kalır Narcissus. Nihayet bir dere kenarına ulaşır ve susuzluğunu gidermek için eğilir. Suda gördüğü kendi yansımasına âşık olur. Eğilip onu öpmek ister. Fakat sulara gömülerek ölür. Narcissus’un öldüğü yerde ise nergis (yani narcissus) çiçeği yükselir. O gün bugündür nergis çiçeklerinin suda kendi akislerini seyrettiği söylenir. Böylece narsisizm terimi kendini beğenmişliğin veya kendine âşık olmanın temsilcisi olarak edebi ve psikolojik yazılardaki yerini alır. Nergis çiçeğine adını veren Narkissos’un öyküsü hemen her çağda şairlere esin kaynağıdır.

Bir başka mitolojik öykü ise şöyle aktarılır: Narkissos, Eski Yunan’da, Olimpos dağlarında Tanrıların hüküm sürdüğü dönemlerde çok yakışıklı bir gençmiş ve Tanrıça Hera’nın da eşlerinden biriymiş. Echo adında bir peri de Narkissos’u gördüğü andan itibaren ona büyük bir tutkuyla bağlanmış. Hera bunu öğrenmiş ve Echo’yu cezalandırmak istemiş. Echo dağlardaki peri arkadaşlarının yanına gidip hep birlikte konuşurlarken Hera çıkagelmiş ve tüm periler kaçışmış. Bir tek Echo orada kalmış. Hera onun Echo olduğunu hemen anlamış ve ona büyü yapmış: “Bundan sonra tek kelime bile söyleyemeyeceksin. Ancak birisi konuştuktan sonra ağzını açabileceksin. Söyleyebileceğin şeyler de söylenen cümlenin son kelimesi olacak. Asla ilk kelimeleri söyleyemeyeceksin.” Echo bu duruma çok üzülmüş. Gizlice Narkissos’u hep izliyormuş, ancak konuşamadığı için hiç yanına yaklaşamıyormuş. Bir gün Echo’ya umut doğmuş. Narkissos: “Kimse var mı burada?” demiş ve Echo hemen “Burada” demiş; ama görünebileceği bir yere çıkmamış. Ardından Narkissos “gel” demiş ve Echo’da “gel” demiş ve saklandığı yerden çıkmış. Narkissos karşısında bir peri görünce hemen kaçmış. Sonra Narkissos’a âşık olan kızlardan biri tanrılardan onu cezalandırmaları için yardım istemiş. Tanrılar da ona sadece kendisini sevmesi için bir lanet okuması görevini tanrıça Nemesis’e vermiş. Narkissos bir gün çok susamış ve göl kenarında su içerken suda yansımasını görmüş ve o ihtişamlı yakışıklılığı çok hoşuna gitmiş. Kendisine olan sevgiyle yanıp tutuştuğunu ve bunu sadece ölümün çözebileceğini düşünmüş. Anında su kıyısında erimeye başlamış. Ruhu ölüler ırmağından yeraltına, Persephone’nin diyarına inerken son kez sudaki yansımasına bakmış. Hemen oraya periler gelmiş ve etrafta Narkissos’u aramaya başlamışlar. Cesedini gömmek istiyorlarmış. Ancak hiçbir yerde ceset bulamamışlar. Bu sırada cesedinin eridiği yerde de çok güzel sarı bir çiçek açmış. Cesedini bulamayan periler onun anısına bu çiçeğe Narkissos (nergis) adını vermişler. Narkissos’un öyküsünü en güzel anlatanlarda biri Latin şairi Ovidius’dur. Narkissos yalnız kendi güzelliğine âşık olur. Kadınları küçümseyip hiçbiri ile görüşmez. Onu gizlice seven Nymphe (orman perisi) Echo bu duruma çok üzülür ve tek başına bir mağaraya çekilip orada kendiliğinden erir, bütün vücudu yok olup, kanı buhar olur. Ovidius der ki; “onun sesinden ve kemiklerinden başka bir şey kalmadı; sesi ses olarak saklandı, kemikleri bir kaya biçimini aldı.” O günden beri dağ başlarında görülmez; fakat acı ile kıvrandığı derin ormanların içinde, kendisini çağıranlara ses verir. Aphrodite, hor görülen bu zavallı Nymphe’nin öcünü alır. Bir gün Narkissos, bir pınarın duru suları üzerine eğilince suda kendi aksini görür ve ona yani kendisine delice âşık olur. Durup ona uzun uzun bakar; bundan hem zevk hem de acı duyar. Aşk içini yakmıştır bir kere o da kendi aşkından erir, biter. Onun yerine, adını taşıyan ve güzel delikanlının hayatını hatırlatan sarıçiçek biter. Bir başka anlatışa göre; Narcissus küçük bir gölcükte sürekli olarak suya akseden kendi görüntüsünü seyredermiş. Narcissus göl kenarında kendini hayran hayran seyrederken ölmüş ve bir yıl sonra öldüğü yerde mis gibi kokan çiçekler çıkmış, Tanrıların Tanrısı Zeus’un kızı Echo açan çiçeği çok beğendiği ama asla yüz bulamadığı Narcissus’un göbeğine benzettiği için, bu mis gibi kokan çiçeğe Narcissus adını vermiş ve dilimize nergis olarak gelmiştir. Narsisizm yani kendini sevme bu efsanelerden adını almıştır.


Echo’yu düşünmeden edemiyorum. Kendine âşık bir aşkı var. Kendisine âşık birine âşık olmak… Bu iki mitolojik kahramanı bugüne taşırsak ve bir ilişki yaşayacak olurlarsa, nasıl bir ilişki çıkar karşımıza?
Echo ve Narcissus’un karşılıksız aşkını en güzel şekilde Oscar Wilde’ın bir hikâyesinden alıntı yaparak değerlendirelim. Bir nergis çiçeği ölmüş. Çayırdaki çiçekler, ırmaktan birkaç damla su istemişler, ona gözyaşı dökmek için. “Bendeki tüm su damlaları gözyaşı olsa, nergis için dökeceğim yaşlara yetmez. Onu çok severdim” demiş ırmak. “Nergisi kim sevmezdi ki? O kadar güzeldi ki…”  diye yanıt vermiş çayırdaki çiçekler. “Gerçekten güzel miydi?” diye sorunca ırmak, “Senden iyi kim bilir bunu? Kıyında eğilip suyunda kendi güzelliğine bakardı her gün” demişler. Irmağın yanıtı şöyle olmuş: “Onu sevmemin nedeni, bana eğilip baktığında, suyumun yansımasını görmemdi gözlerinde…” Karşılıksız aşkın yansıması olarak Echo’nun hikâyesi güzel bir örnektir. Ancak günümüzde de bu tür hikâyelere dizilerimizde çokça rastlıyoruz. Dizilerde neredeyse imkânsız aşklardan geçilmiyor ama sadece dizlerde değil, gerçek hayatta da bu tür ilişkilere sık rastlıyoruz. Sevgiyi ve acıyı abartan, kendine yabancılaşan, kendini sürekli aldatılmış, kullanılmış ve kandırılmış hisseden, zevk alma duygusunu yitirmiş, sınırları bulanıklaşmış, becerilerini, yeteneklerini, sosyal etkinliklerini ve hatta kendini küçümseyen “Echolar” ve üstün başarıyı, kusursuzluğu, dayanılmaz bir çekiciliğe sahip olmayı, herkes tarafından sevilmeyi, popüler olmayı isteyen “Narcissuslar” aramızda hala yaşıyorlar. Aşk adını verdikleri ilişkilerinde debelenip duruyorlar.

Narsisizm’i “özsevi, özsevgi, özsaygı, özdeğer, ego saygısı, kendilik değeri” olarak tanımlıyorsunuz. Sizin de dediğiniz gibi, narsisizm insanın kendisiyle ilgili hissettiği güzel duygularsa, o halde her insanda olması gereken doğal bir yapı narsisizm?
Narsisizm özsevi, özsevgi, özsaygı, özdeğer, ego saygısı, kendilik değeri diye tanımlanır. İnsanın kendi değeri ve değerliliği konusunda hissettikleridir. Kişinin kendisiyle ilgili hissettiği güzel duygulardır. İnsanın bu duyguya ihtiyacı vardır. Yoksa diğerleriyle iletişim kuramaz, hatta sokağa çıkamaz. Şu halde narsisizm patolojik bir durum değildir. Narsisizm, her insanda olması gereken, olağan ve doğal bir yapıdır. Narsisizm eksikliği kişiye diğer insanlar kadar önemli ve değerli olunmadığını düşündürür. Güç, kontrol ve başarıya önem veren ailede yaşamak narsisizm eksikliği doğurur. Kişinin egosu zayıflar. Başkalarının hakkında ne düşündüğü birinci kaygısı haline gelir. Çevresinden ilgi almak için çevresini kayıtsız şartsız memnun etmeye çabalar. Başkalarını kendini ihtiyaçlarını düşünmeden sever. Başkalarının ihtiyaçlarını otomatik bilmesi gerektiğine şartlanır. Başkalarını sevmeyi onların ihtiyaçlarını karşılamaya eşitlemişse, doğal ihtiyacı olan narsisizmi zarar görür ve zedelenir. Çocuklara kendini sevmenin egoistlik olduğu ve kendini beğenmişlikle sonuçlanacağı telkin edilir. Kimsenin o kişinin yanında olmak istemeyeceği varsayılır. Bu doğru değildir. Eğer kişi kendini yeterince sevmezse veya sevmemeyi seçerse, başkalarının onu gerçekten sevebileceğine nasıl inanır? Kişi tüm sevgi ve ilgisini başkalarına yöneltirse, nasıl kendini bir bütün olarak hissedip gerçekten sevebilir?


Birçok insan kendini sevmenin egoistlik ve kendini beğenmişliğin bencillik  olduğunu düşünerek yaşıyor.  Hatta kendini beğenmişlik  bazen dışlanma ve aşağılanma sebebi bile olabiliyor.  Kişinin kendine sevmesine izin vermeyen bir davranış değil midir bu? Bu davranış kendini seven kişiyi nasıl etkiler?
Narsisizm toplumda bir aşağılama gibi algılanır. “Pis narsist, kendini beğenmiş, bencil” gibi kullanımlar yaygındır. Bu kullanımlar bence doğru değil. Narsisizm yemek yemek veya su içmek gibi normal bir ihtiyaçtır. İnsanlar, narsisizmi sağlıklı bir şekilde oluşturamadıklarında veya abartıp patolojik hale getirdiklerinde sıkıntı yaşarlar.

Narsisizmimizin  normal olup olmadığını nasıl anlayacağız?
Narsisizmin normal olmadığı kişiler büyüklüğünü sık sık vurgular. Kendini yüceltip, ulaşılmaz kılar, kabul görme ve özerklik uğruna bir savaş verir. Aşırı ben odaklıdırlar ve zayıflıklarını büyüklükle telafi ederler. Mesafelidirler ve çoğunlukla empati yapamazlar. Yaralayıcı ve değersizleştirici tavırlar içindedirler. Yakın ilişkilerden kaçınırlar ve ilişkilerde kendilerini bırakamazlar. Hep aradıkları bir anne figürü vardır ve incindiklerinde kendilerini hemen geri çekerler. Bir anda ilişkilerini keserler, doğrudan saldırarak kendilerini savunmaya meyillidirler. Sürekli mükemmel olma ve her şeyi doğru yapma baskısı hissederler. Yakınlık korkusu ve terk edilme kaygıları arasında gidip gelirler. Kendini güvensizdirler ama özgüven sahibiymiş gibi davranırlar. Onlar hep “Sevemez kimse beni, benim sevdiğim kadar” diyenlerdir. Ara sıra gerçekte kim olduğunu bilmediği hissine kapılırlar. Önemli ve değerli olmayı istemek yerine güdülenmeleri bunlara muhtaç oldukları yönündedir. Bir şeyi elde edene kadar ona değer verirler. Ancak elde ettiklerinde o değerden eser kalmaz. Kendileri için vardıkları kanaatlerinde, aşağılık duygularla büyüklenmeci fanteziler arasında gidip gelirler. Saydığımız tüm bu belirtileri normal olarak değerlendiremeyiz. Çünkü narsisizmin normal olup olmadığını anlamanın üç önemli kıstası vardır: (1) İnsanın iç dünyasındaki narsisistik beklentiler bir arzu mu yoksa ihtiyaç mı? (2) Dış dünyada diğerleri ile olan ilişkisi nasıl? (3) Kişi narsisizmle neler yapıyor? Eğer kişi, istek ve arzuları ile ilişki kuruyorsa problem yoktur. Ancak bu ilişki açlık derecesinde oluyorsa, öteki ile ilişkide sorun çıkmaya başlar. Narsisistik yapının temellerinden birisi de, yakınları ile veya başkası ile ilişki kurma şeklidir. Narsisistik biriyle ilişki halinde olan kişinin onunla ilgili bazı fikirleri vardır. Mesela şu soru sorulabilir: “Eşinizin en çok neyinden şikâyet edersiniz?” Bu soruya verilecek cevap ile o kişi hakkında çok değerli bilgiler edinilebilir. Bundan dolayı o kişinin hakkında söylenen sözler çok önemlidir. Yukarıdaki soruya verilen cevaplar muhtemelen şu türden olacaktır: “Onun gözünde değerli olduğumu hiç hissetmiyorum”, “Evlenene kadar bana her şeyi yaptı ama şimdi onlardan eser kalmadı”.


“Güç, kontrol ve başarıya önem veren ailede yaşamak narsisizm eksikliği doğurur” diyorsunuz. Narsisizm eksikliği kişinin yaşamını nasıl etkiler?
Kişinin kendisini değerli, benzersiz, önemli görmesi, psikolojik doyum yaratan bir duygudur. Bu durum diğer insanlarla kurulan ilişkilerde doğal olarak yarar sağlar. Kişi, ilişki kurduğu diğer kişi ile arasında bir eşitsizlik olduğunu düşünüyorsa, onu kendinden üstün ve değerli görüyorsa, kendini aşağılık ve değersiz hissediyorsa ne olur? Çok geçmeden karşıdaki kişiye, sandığı gibi davranmaya başlar. Sağlıklı ilişki zemini başından kırılır. İşte bu yüzden insanların narsisizme ihtiyacı vardır. Kişinin kendi bedeniyle, kendi ruhuyla barışık olması, kendini değerli ve önemli hissetmesi ve bu şekilde başkaları ile ilişki kurması, sağlıklı bir yaşam göstergesidir. Başkalarının gözünde kendini eksik gören kişiler sürekli bu algının altında ezilmeye mahkûm kalacaklardır. Bu tür aşağılık duygular, insanın iç dünyasına aile hikâyeleriyle yerleşir. Anne ve baba çocuğuna değerli olduğunu söylerse, onu değerli hissettirirse, onu sevip olduğu gibi kabul ederse, çocuğa normal bir narsisizm yüklenir. Ebeveynler çocuğa şekil ve form vermek yerine kendi şeklini ve formunu alması için uygun bir zemin hazırlarsa, çocuğun narsisizmi güçlenir ve normal gelişme gösterir. Bu normal gelişim çizgisi, bazen travma ile ya da toplumsal bir duraklamayla kırılabilir. İşte tam bu anda narsisistik yapı (narsisistik kişilik örgütlenmesi) meydana gelebilir.

Çoğunluk bu inançla yaşadığına ve çocuklar bu anlayışla yetiştirildiğine göre bu bir toplum yanlışı diyebilir miyiz? Kişiyi böyle davranmaya iten ve kendinden uzaklaştıran narsisizm eksikliğinin temel nedeni nedir?
Narsisizm bir süreçtir, bir hedef değildir, bir meta değildir. Her gün uygulanan bir şeydir. Kişinin kendine davranış tarzıyla birleşen kendine karşı hissettiği bir duygudur. Güvenli olmak, sevildiğini, güçlü ve etkin olduğunu hissetmektir. Narsisistik yapı veya benmerkezcilik yeterli sağlıklı narsisizm olmadığı zaman ortaya çıkar. Kendisinin ve diğer insanların dünyayı algılayış biçiminin beklentileri gerçekleştiremediğini düşünen kişi, en azından o an için kendinden hoşnut olmamaktadır. Bu durum, zaman zaman narsisizmin örselenmesine yol açabilir. Kişinin diğer insanları algılama biçimi de kendisiyle ilgili değerlendirmeleri etkileyebilir. Bundan dolayı kişi kendisinde eksiklik hissettiği zaman, karşı tarafı olduğundan büyük gibi görür. Bu da ikili ilişkileri bozabilir. Bu duruma bebek açısından bakıldığında ne görülür? Örneğin bebek ağladığında anne, memesini bebeğe vererek yani ihtiyacını gidererek ağlamamasını sağlayabilir. Bu durum bebeğe güzel, hoş duygular verir. Bazen annelerin memeyi vermeyi geciktirdiği görülür. İşte o zaman çocuk her sıkıntıya girdiğinde, her ağladığında memenin gelmeyebileceğini, biraz bekleyip sabretmesi gerektiğini düşünür. Bu durum en uygun seviyede gerçekleşirse sorun olmaz. Ancak anne bebeği çok ihmal etmeye başlarsa, ya da hiç gerek yokken meme verirse, o zaman sorunlar ve sıkıntılar yaşanmaya başlanır. Çocukların yalnızca içgüdüsel gereksinimleri değil, diğer gereksinimlerinin de uygun bir şekilde karşılanması, kişinin kendini değerlendirmesinde olumlu katkı sağlar. Çocuğun oyun, sevilme, değerli olduğunu hissetme gibi ihtiyaçlarının da karşılanması gereklidir. Kimi annelerin çocuklarını sadece beslediği, onlara dokunmadığı bile görülür. Ya da çocuk kakasını yaptığında annenin ona bir pislik gibi bakması, ona sevgi göstermemesi, hakaret edip “pis çocuk” demesi sonucunda çocuk, kendiliği ile ilgili değerliliği ve önemliliği iç dünyasında oluşturamaz. İşte bütün bunlar bir süre sonra iç dünyanın olumsuz yönde şekillenmesine yol açabilir.


“En iyi lider narsisizmi ve paranoyası biraz abartılmış, insancıl özellikleri ön plana çıkmış liderdir” diyorsunuz. Biz aynı zamanda kendini seven, özgüveni olan, kendine bakan liderleri seviyoruz ve önemsiyoruz. Bu kendi içimizde bir çelişki yaratmıyor mu? Onları başka bir yere mi koyuyoruz?
Kişinin uyumlu yaşayabilmesi için, kendini ölçüyü kaçırmadan sevmesi gerekir. Bu sevgiye narsisizm denir. Narsisizm bu anlamıyla bir ihtiyaçtır. Bir ülkeyi yönetmeye aday liderde narsisizm olmalıdır. En iyi lider, narsisizmi ve paranoyası biraz abartılmış, insancıl özellikleri ön plana çıkmış liderdir. Çünkü narsisizm, kişinin kendini beğenmesi, sevmesi, değerli görmesi ile yakından ilişkili bir kavramdır. Dediğiniz gibi biz toplum olarak kendini seven, özgüveni olan, kendine bakan liderleri seviyoruz ve önemsiyoruz. Bunun nedenlerinden biri, insanlarımızın kendilerini beğenmelerine, önemli ve değerli biri olarak kabul etmelerine izin verilmemesi ve bunun sonucunda da aşağılık kompleksi ile karşı karşıya kalmalarıdır. Yani halkımız kendi içinde olmayanı liderinde arama ve görme eğilimindedir.

Bugün kullandığımız iletişim araçlarından, vazgeçemediklerimizden biri de Facebook ve Twitter gibi sosyal medya siteleri. Sürekli değişen bir vitrin, insanın kendini sergilediği sanal bir yaşam. Paylaşılan resimlerle …
İnternet üzerinden sosyalleşme süreci tam gaz devam ediyor. Facebook’tan arkadaşlarının fotoğrafına yorum yazan, birbirlerini dürten, şarkılar paylaşıp, yorumlar yazan, hayatın gerçeklerini yadsıyarak sanal ortamda kendine bir rahatlama alanı yaratan veya Twitter’dan her yaptığını ilan eden ve takipçi sayısını arttırmak için polemikler yaratan insanların sayısı hızla artıyor. Çünkü sosyal bir varlık olan insanın kendini güvende hissetmek için ulaşılabilir olmaya ve ihtiyaç duyduğu durumlarda ulaşmaya ihtiyacı vardır. Ancak insan doğası gereği dokunmak, sarılmak, görmek, kokusunu almak, sesini duymak ister. Bu nedenle Facebook’tan sanal fotoğraf paylaşımları ve Twitter’dan duygu alışverişleri yüz yüze temasların yerini alamaz. Önemli olan sanal iletişimi yüz yüze iletişime tercih etmemektir. Yüz yüze iletişim gerçekleşene kadar mecburiyetten ve ihtiyaçtan sanal iletişime devam edilebilir.


Narsisistlik yapıyla ilgili bütün bildiklerimizi bir tarafa koyup, ona alışmaya çalışırken bencillikle ilgili tanımla karşılaşıyoruz. Bencillik de, narsisizm gibi bir insanda olması gereken doğal bir ihtiyaçtır. Tabi ki ölçüsünü kaçırmamak şartıyla… Bencil olmak neden gerekli?
Bencillik, narsisizm bağlamında kişinin kendisiyle olan ilişkisidir. Bencilliğin sözlük tanımı kişinin kendi refahıyla çok fazla ilgili olmasıdır. ‘Çok fazla’ kelimesi vurgulanır. Genellikle bencillik herhangi bir şekilde kişinin kendi iyiliğiyle ilgilenmesi olarak yorumlanır. Bu ilgide bir anormallik yoktur. Sadece ‘çok fazla’ olması sorundur. Sorun kişinin sırf kendi iyiliğini düşünmesidir. Kendi iyiliği ile birlikte başkalarının da iyiliğini düşünmeyi öğrenirse, herkesin etrafında döndüğü güneş olma sevdasından vazgeçer. Kendi başına ışıldayan bir yıldız olabilir. Yıldız olmak diğer yıldızların da varlığına izin verir. Demek ki bir ölçüde bencillik doğal bir ihtiyaçtır. Bu anlamda bencil olmalarına izin verilmeyen insanların narsisizmleri sağlıksız gelişir. Narsisizmleri sağlıklı gelişemeyen aslında özgüvensiz yetişir ve her fırsatta benmerkezci refleksler gösterir. Bu insanların narsisizmleri patolojik düzeyde olduğu için, kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz ve kendilerini sevemezler. ‘Ben’ değerini sürekli dışarıdan taşıdıkları desteklerle sürdürmek zorunda hissederler. Zamanlarını başkalarını nasıl kontrol edecekleri ve nasıl çevrelerinin merkezi olacaklarını planlayarak geçirirler. Enerjileri dışsal koşullara yöneliktir ve terk edildikleri zaman perişan olurlar.

“Yıldız olmak diğer yıldızların da varlığına izin verir” aslında bu sözünüz bencilliğin ölçüsü konusunda çok önemli bir ipucu veriyor. Sırf kendi iyiliğini düşünen insanları getiriyor aklımıza. Çok bencillik kendine değersizlikle tanımlanabilir mi?
Dediğimiz gibi, bencillik kötü bir şey değildir. Kişinin kendi refahıyla çok fazla ilgili olmasıdır. Güçlü bir şekilde kendisi, sadece kendisi, basitçe kendisi olmasıdır. Sağlıklı narsisizmin yanında duran bencillik zararlı değildir. Sağlıklı narsisizm, her insanın hayatını devam ettirmesi için gereklidir. Bunun eksikliğinde yoğun değersizlik duygularıyla aşırı benmerkezcilik meydana gelebilir. Değersizlik duyguları yaşayan bir insan, ilişkilerinde tutarsızdır. Bazen benmerkezcilikle üstünlüğünü kanıtlamak amacıyla insanlarla yoğun bir ilişkiye geçer. Bencilce onları sömürmek ister. Kendisini eksik ve yetersiz bulduğu zamanlarda da onlarla karşılaşmamaya çalışır. Ancak kendi üstünlüğünü yaşayabileceği ortamlara girme yürekliliğini gösterir. İkinci planda kalacağını hissettiği ya da üstünlük maskesinin düşerek değersizlik duygularıyla yüzleşme tehlikesinin bulunabileceği durumlardan uzak durur. Bu nedenle benmerkezciliğin ve değersizlik duygularının yanında duran bencillik zararlıdır. Çünkü bu durumda kişi eksik olduğunu düşündüğü konularda kendisini geliştirmez ve hatalı bulunduğu noktalarda kendisine fazla yüklenmeden, hatasını kabul edemez, kendisini eleştiremez ve sorgulayamaz.


Freud, Volkan, Kohut, Kernberg ve Masterson gibi kuramcılar narsisistik yapı konusunda kendilerince bir açıklama ve yol haritası oluşturmuş. Tüm dünyada kabul gören dört temel görüş üzerinden narsisizmi anlatmışsınız kitabınızda. Bu dört temel görüşü göz önünde bulundursak narsisistik yapı  ve narsissizm arasındaki farkı anlatabilir misiniz?
Normal bir sevgi kapasitesi içerisinde, sevgi ve nefretin bütünleşmesi gerekir. Narsisistik yapılarda bu sevgi ve nefret bütünleşememektedir. Yaşanan sorunların kaynaklarından biri de budur. Genel anlamda kişinin kendi hakkında hissettiği olumlu düşünceleri ve kişinin kendini sevmesi, onun başkaları ile olan ilişkilerini de olumlu etkiler. Kendisini seven ve kendisi ile barışık olan kişi, başkalarını da sevebilir. Bu sevgiyi gösterirken haset ya da kıskançlık duymaz. Narsisistik bir kişi birini sever gibi görünse bile ardında haset ve kıskançlık vardır. Yani gerçek bir sevgiden ziyade haset ve kıskançlığın üstünü kapatmak üzere ortaya çıkan bir sevgidir bu. Bunun oluşmaması için kişinin kendi olumlu yanlarını görmesinin yanında olumsuz yanlarından da rahatsızlık duymadan kendiliğinin bir parçası olarak kabullenmesi gereklidir. Narsisistik yapıda olumlu yönler abartılırken, olumsuz yönler yok kabul edilir. Bu durumda olumsuz yönleri kapatma çabası patolojiyi ortaya çıkarır. Kişinin hiçbir kuşku duymadan öz değer duygularına güvenmesi ve bu duygularını dışarıdan beslenmeye gerek duymaması normal narsisizmin bir özelliğidir. Bu, kişinin kendiyle barışık olması ve kendini değerli görmesi demektir. Önemliliği ve değerliliği bir başkasının gözünde aramayacağı anlamına gelir. Normal bir narsisizmde kişi, bir başkasının gözüne bakarak ondan hayranlık ifade eden sözler beklemez, onun alkışına ihtiyaç duymaz. Ancak narsisistik bir kişi, bir başkasının kendiyle ilgili hayranlığını, onayını, alkışını almak için şekillenmeye çalışır. İşte sıkıntının kaynağı burasıdır. İnsanın kendini sevmesi, beğenmesi ya da değerli hissetmesi, çoğu zaman diğer insanlarla olan ilişkilerinde ortaya çıkar. Bu sevme, beğenilme ve değerli hissedilmeye olan muhtaçlığa veya bağımlılığa narsisistik beklentiler denir. İnsan olarak herkesin bazı beklentileri vardır. Herkes adam yerine konulmayı, beğenilmeyi, önemsenmeyi, değerli görülmeyi ister. Bunları istemeyen insan zaten normal değildir. Ancak sorun bu isteğin gereksinime dönmesidir. Bu nedenle narsisistik gereksinimleri daha iyi anlatmak için arzu (istek) ve gereksinim (ihtiyaç duyma, açlık çekme, muhtaçlık, bağımlılık) kelimelerinin anlamlarını iyi bilmemiz gerekir. Gereksinimler ile arzular arasındaki ayırım kolayca yapılamaz. Çünkü gelişimin seyri boyunca gereksinimler ve arzular yoğunlaşırlar ve birbirlerini değiştirirler. Tümgüçlülük ve hak etmişlik ile güdülenmiş narsisistik kişi için arzular baskı yapan gereksinimlere dönüşebilir. Gereksinimleri sadece arzular olarak görebilir ve değersizleştirebilir. Bazı kişiler sevilmeye, önemsenmeye, beğenilmeye, değerli olmaya açtır hatta muhtaçtır. İşte narsisistik yapı bu noktada başlar. Narsisizm ile narsisistik yapının arasındaki fark, kişinin iç dünyasında bu olaya nasıl baktığıdır. İstek düzeyinde bakılırsa sorun yoktur. Bir gereksinim ya da olmazsa olmaz bir ihtiyaç gözüyle bakılıyorsa sorun var diyebiliriz. Buradaki istek veya arzu kelimelerini biraz açalım. Bir kişi cevizli tatlı yemeyi isteyebilir ama bu isteğini erteleyebilir veya baskılayabilir. İstek ve arzuların en önemli özelliği ertelenebilmesi, bastırabilmesi ve kontrol edilebilmesidir. Ancak beslenmek, su içmek gibi bir ihtiyacı kişinin öteleme, erteleme şansı yoktur. En fazla birkaç gün bu ihtiyaçtan vazgeçilebilir. Çünkü bunlar bedenin ihtiyaçlarıdır. Bu ihtiyaçlar giderilmediği zaman insan yaşama veda eder. “Birilerin sevgisini, takdirini, onayını almak hoşuma gider. Ama olmazsa da aman aman aramam” diyerek yoluna devam eden kişi normal bir narsisizm çizgisindedir. Ancak kişilerin hayranlığını almaya ölürcesine önem veriyorsa, bu uğurda her türlü yola başvuruyorsa, o zaman kişinin buna muhtaç olduğu anlamı çıkar. Normal insanlar için istek seviyesinde olan narsisistik beklentiler, insanın doğuştan psikolojik istekleri arasındadır. Bu istekler nefes alma, su içme, yemek yeme ihtiyacının yanına konmalıdır. Narsisistik beklentilerin dile getirilmesi çoğu zaman sıkıntı ve problem yaratır. Çünkü her insan bunu ister, arzu eder, hatta ifade eder, ama bazen bu istekler karşılanmayabilir ya da karşı taraftaki kişiler, “Sen ne kadar bencilsin! Hep kendini düşünüyorsun!” diyebilir. Oysa narsisistik beklentilerin günlük yaşantıyı ne kadar etkilediğini görmek için çok fazla çaba harcamaya gerek yoktur.


Narsisistik kişilik bozukluğu nasıl anlaşılır? Narsisizm ne zaman tehlikeli bir hale geliyor? Narsisistik kişilik bozukluğu ile narsisistik yapı aynı şey midir?
Bu soruya verilecek cevap “Hayır” olacaktır. Narsisistik kişilik bozukluğunda, özgül bir ruhsal sendroma işaret eden görünümsel bir tanımlama vardır. Narsisistik kişilik bozukluğu, abartılı patolojik narsisizm ile anlam bulmaktadır. Buna karşın narsisistik yapı, belirli gelişimsel özellikleri ile kişilik örgütlenmesi hiyerarşisi içinde özgün bir konuma sahip olan ruhsal ve yapısal bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Narsisistik yapı, şişirilmiş kendilik, aç kendilik, derin egonun ana savunma düzeneği olarak bastırma yerine bölme ve inkâr, ödipal karmaşaya preodipal özelliklerin egemenliği ve yoğun pregenital saldırganlık içerir. Narsisistik yapı, şişirilmiş kendilik tasarımlarının ön planda durduğu ve değersizlik temelli kendilik tasarımlarının sürekli geride, gölgede durduğu bir durumdur. Aç kendiliği gizlemeye ve yasaklamaya çalışmak, şişirilmiş kendiliği büyütmek demektir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, her narsisistik kişilik bozukluğu aynı zamanda narsisistik yapıya sahiptir. Ancak her narsisistik yapı, narsisistik kişilik bozukluğuna yol açmaz. Bunun altını çizmek gerekir. Narsisistik kişilik bozukluğu olan kişiler, başkalarının düşünce ya da isteklerine gereken ilgiyi gösteremeyen kişilerdir. Plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında, gereken ilgiyi göremediklerinde, Narkissos gibi erirler veya çökerler. Üstünlük duygusu, beğenilme gereksinimi, hayranlık beklentisi ve empati yapamama narsisistik kişilik bozukluğunun temel özellikleridir. Kendiliğe ve diğerlerine yönelik çarpıtılmış bakışın geniş bir örüntüsü olan narsisistik kişilik bozukluğunun bilişsel kavramsallaştırması, kendisiyle meşgul olmaya ve özel olma, üstünlük, imaj, güç, değer ve duygular hakkındaki koşullu varsayımlara yol açan kişisel kalitesizliğin çarpık çekirdek bilişlerini içerir. Narsisistik yaralanmalar, “Eğer bir şeyi istiyorsam, ona sahip olmam gerekir. Her zaman kendimi mutlu ve rahat hissetmeliyim. Ben mutsuzsam, kimse mutlu olamaz. Mutlu olabilmek için özel hissetmeye ihtiyacım var” şeklindeki koşullu varsayımların, temel kabullerle ve tehdit edilen kendilik saygıyla uyumsuzluk yarattığında yaşanır. Aktif, kendi değerini arttıran, “Nasıl önemli ve etkili olduğumu görün” şeklindeki stratejiler, kendiliği koruyan, destekleyen ve şişiren telafi edici inançları destekler fakat ilişkileri ve işlevsel uyumu sakatlar. Direnci ve tepkiselliği azaltılmış bir özgüven geliştirmeye yardımcı olan alternatif beceriler, hayata uyumu, kişilerarası ilişkileri, var olan hedeflere ulaşmayı ve uyumsuz temel kabulleri yeniden yorumlamayı arttırmak için kullanılır.


Freud narsisistik yapı ile eşcinsellik arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu düşünmüş. Bunun nedeni nedir? Siz ne düşünüyorsunuz?
Sigmund Freud narsisistik yapıyı “dış dünyadan soyutlanan cinsel enerjinin egoya yönlendirilmesi” şeklinde açıklamıştır. Yani bu durum cinsel enerjinin büyük bir depoda toplanır gibi egoda toplanması ve daha sonra diğer insanlara veya nesnelere yönlendirilmesidir. Fakat kolaylıkla tekrar soyutlanarak egoya yönlenmesi söz konusudur. Freud, narsisistik yapı ile eşcinsellik arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu düşünmüştür. Çünkü narsisistik kişiler kendilerine yaptıkları cinsel enerji yatırımını, olmak istedikleri gibi olanlara, bir zamanlar oldukları gibi olanlara, kendilerine benzeyen hemcinslerine yöneltebilirler. Böylece eşcinsel bir yönelim ortaya çıkabilir. Bu duruma ‘eşcinsel ikiz’ adı verilebilir. Yani narsisistik kişiler bilinçdışı bir fantezi olarak kendi bünyelerine katmak istedikleri özelliklere sahip olan hemcinslerini de narsisistik yatırımlarının nesnesi yapabilirler. Bu nedenle narsisistik kişiler, cinselliği hazzın paylaşılması, sevginin bir ifadesi veya ruh ve beden bütünleşmesi olarak yaşayamazlar. Narsisistik kişiler için cinsellik bir savaştır, sınavdır, mücadeledir. Bilinçdışı öteki ile bir olma fantezisinden beslendikleri ve bilinçdışı ötekini içe alma özelliklerine sahip oldukları için, bir dereceye kadar narsisistik yapılarda eşcinsel duygular gibi aykırı renklere yer vardır. Narsisistik kişi aykırı renklerle kendi iktidarını yerleştirmek ve partnerini kendi istediği kişiliğe büründürmek için baştan çıkartıcı ve kurnazca yollara başvurabilir.

“Sağlıklı bir narsisizmin gelişebilmesi için koşulsuz seven, destekleyen ve olumlu tepkiler veren bir ötekinin yani annenin varlığı çok önemlidir” diyorsunuz.
Evet, gerçekten çok önemlidir. Optimal derecede uyumlu bir anne, çocuğunun eşsiz gelişimsel ritmini destekler. Onunla yaşadığı gergin tecrübelerle başa çıkıp onları dönüştürür. Çocuğunun kendisinden ayrılmasına destek olur ve çocuğunun başlangıçta ihtiyaç duyduğu tümgüçlülük deneyimlerini daha gerçeklik temelli bir uyuma kaydırmasına yardımcı olur. Bu süreçte narsisizm ve kendine güven kavramlarının da fanteziden ziyade gerçeklikle kol kola olması beklenir. Çünkü sağlıklı narsisizm yeterli ve yetkin hisseden bir kendilik şeklinde deneyim kazanır.


Bugün yaşanan en büyük problemlerden biri de aile içi şiddet. Annelerinin şiddete uğradığına şahit olan özellikle erkek çocuklar var. Kitaptaki Behlül karakterinin hissettiği eşcinsel bir duyguya verdiğiniz örnek çok ilgi çekici. Şiddete şahit olan çocuğun duruma algısı : “ben de seviliyorum ve dövülüyorum, o zaman ben de anneyim.” Bu ikilem çocuğun eşcinsel duygularının ortaya çıkmasına neden mi oluyor? Bu durumda çocuğun o an yaşadığı durum, gelecekte narsisistik bir yapı olmasına zemin mi hazırlıyor?
Narsisistik yapıda eşcinselliğe yakınlık, hastanın küçükken yaşadığı rol çatışmalarından kaynaklanmaktadır. Otoriter bir baba, eşine hem şiddet hem de sevgi gösterdiğinde, bunu küçük bir çocuğun gözünden algılanması farklıdır. Çocuğun kendisini anne gibi hissetmesi, babasının annesine ve çocuğuna davranışındaki benzerlikten kaynaklanmaktadır. “Ben de seviliyorum ve dövülüyorum. O zaman ben de anneyim.” Bu ikilem, çocukta eşcinsel duyguların ortaya çıkmasına neden olabilir. Anneyle olan sınırlarını ayırmakta güçlük çekebilir. Bu durumda çocuğun o an yaşadığı durum, değersizlik duygularından dolayı gelecekte narsisistik bir yapı oluşturmasına zemin hazırlayabilir. Çünkü annesi gibi değer görmeyen çocuk, kendine özgü hakları olan özerk bir varlık olarak kendini tanımlamakta güçlük çeker. Kendisine değer verilmemiş bir insan olarak yetişkinlikte bir başkasına değer veremez. Artık onun için diğer insanlar ya kendinden üstündür ya da aşağıdır, eşiti yoktur. Bazı insanları küçümser, çünkü onlarda kendisinde saklamaya çalıştığı ve reddettiği bazı özellikleri görür ve bu insanları hoşlanmadığı parçasını kendisine yansıtan bir ayna gibi algılar. Yani bilinçdışı geliştirmiş olduğu gerçekdışı senaryoların bir sonucu olarak eşcinsel duygular ortaya çıkabilir. Bu duyguların hedef nesnesi kendisinde eksikliğini düşündüğü veya ulaşmak istediği görkeme sahip kişilerdir. Ancak yüceltilen kişinin yadsınamayacak bir açığını fark ettiğinde kendi yetersizliğini hatırlatan bu kişiden uzaklaşır. Kendi yarattığı tanrıyı yine kendisi yok eder.

Annesine şiddet uygulayan bir baba, erkek modeli… Durum kız çocuklarını nasıl etkiliyor?
Çocuklar toplumda, ailelerinde ya da medyada sunulan şiddete tanık olduklarında aslında bizzat şiddete maruz kalmış gibi etkilenmektedirler. Birçok insan, çocuğun olanları anlamadığına ve hatırlamadığına ilişkin yanlış bir inanca sahiptir. Ancak bu doğru değildir. Şiddete maruz kalan veya tanık olan kız çocuklarında, erkelere karşı güvensizlik, vajinismus ve cinsel isteksizlik gibi cinsel işlev bozuklukları meydana gelebilir. Bu kadınlarda saldırganlık ve suçluluk gibi davranışsal bozukluklar, depresyon ve kaygı gibi duygusal ve ruhsal sorunlar görülebilir. Aşırı korkma, kâbus görme ve geriye dönme gibi post- travmatik stres belirtileri gösterirler ve uyku bozuklukları, akademik ve bilişsel bozukluklar gibi somatik belirtiler izlenebilir. Ayrıca şiddete tanık olan kız çocukları da, yetişkinliklerinde şiddet uygulayıcıları haline gelmekte ve erkeklerden 3 kat daha fazla intihar girişiminde bulunmaktadırlar.

Böyle bir sahneye şahit olmuş bir çocuğun o an hissettiği algıyı  gelecekte yönlendirebilmek, geçmiş kayıtlarıyla yaşamasını engelleyebilmek mümkün müdür?
Evet, terapiyle hayatların yeniden kazanılması mümkün. Günlük hayatları, anne-babalarının geçmişte sergiledikleri yıkıcı şiddet davranışların etkisinde, hatta kontrolü altında olan yetişkin çocuklara yardım etmek için terapi önemlidir. Terapilerde insanlara “Çocukluğunuzda başınızdan geçenlerden siz sorumlu değilsiniz”, “Yaşadıklarınız için kendinizi suçlamayın ama geleceğiniz için şu an ve şimdi bir şeyler yapabilirsiniz” diyoruz. Çünkü ülkemizde birçok insan küçükken anne-babalarının şiddetine uğruyor veya şiddete tanık oluyorlar. Bu yüzden içlerine ekilen endişe, korku, yaptırım ve suçluluk duyguları gibi zihinsel ve duygusal tohumlarla büyüyorlar. Bu tohumlar kişi büyüdükçe filizleniyor ve yetişkinlik hayatında cinsel yönelimlerini, duygularını, davranışlarını, dolayısıyla başkalarıyla kurduğu ilişkileri olumsuz etkiliyor.

cemkece9 cemkece7

“Narsisistik kişiler iç dünyalarında meydana gelen derin boşlukları diğer insanlar ve nesnelerle doldurmaya çalışırlar ve bunun da adının cinsellik olduğunu düşünürler” diyorsunuz. Yaşanamayan, eksik kalan ya da yiten duyguların cinsellikle tamamlanmaya çalışılmasının nedeni nedir peki?
Narsisistik kişiler aslında kendi anne ya da babalarının narsisistik yapılarının bir ürünüdürler. Yani vaktiyle anne ya da babaları onları kendi uzantıları olarak algılamış olduğu için kendileri de diğer insanları öyle algılarlar. Bu nedenle iç dünyalarında meydana gelen derin boşlukları diğer insanlarla veya nesnelerle doldurmaya çalışırlar ve bunun adının cinsellik olduğuna inanırlar. Birlikte oldukları insanları vaktiyle anne ya da babalarının kendilerini sevdiği biçimde arzularlar. Dolayısıyla cinsellik yaşadıkları partnerleri onların ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdürler. Partnerlerinden kendilerine ilgi göstermelerini ve isteklerini karşılıksız yerine getirilmelerini beklerler. Bazen partnerlerini yalnızlıklarından kaynaklanan gerilimleri boşaltabilecekleri bir cinsel nesne gibi görebilirler. Cinsel ilişki sırasında onların gerçeklerini düşünmeksizin yalnızca kendi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışabilirler.

Toplumda yaşanan olaylara ve Türkiye’nin gündemine bakacak olursak, neredeyse her gün bizi daha da şaşırtacak haberlerle karşılaşıyoruz. Örneğin cinsel taciz, gençlerin çok erken yaşta cinsellikle tanışmaları, çocuk istismarları, insanı hayrete düşürecek nitelikte… Bu tür sapkın davranışların temelinde de  narsisistik yapı olabilir mi?
Evet, sapkın davranışların ardında ağır narsisistik yapılar vardır. Çünkü narsisistik kişiler, cinsel hayatlarında bekledikleri hazzı bir türlü alamazlar. Birlikte oldukları kişileri de mutsuz ederler. Dolayısıyla böyle bir cinsel beraberlik, mastürbasyondan pek farklı olamayan, paylaşma duygusunu içermeyen ve duyguların arka plana atıldığı bir eylem haline gelebilir. Bebeğin, ona doyum sağlayan anne memesini kendi bedeninin bir parçası gibi algılamasına benzer bir şekilde, narsisistik kişiler de partnerlerinin cinsel organlarını kendi bedenlerinin bir uzantısıymışçasına görebilirler. İstedikleri olmadığında sözlü saldırılar, sinir krizleri, duygusal, fiziksel ya da cinsel taciz ile tepki verebilirler. Fiziksel, sözel, psikolojik ve cinsel tacizin her çeşidi söz konusu olabilir.

Narsisistik yapıya sahip olan kişiler, bunun psikolojik bir rahatsızlık olduğunun farkında oluyorlar mı? Mesela sizden terapi almak isteyen kişiler, hastalıklarının bilincinde mi geliyorlar?
Narsisistik kişiler genellikle terapiye “utanma” duygusu ile gelirler. Narsisistik hastalar nasıl utanırlar? Onlar için utanmak ne anlama gelir? Daha önce ifade ettiğimiz gibi, aç kendilik ile şişirilmiş kendilik birbirine temas ettiğinde narsisistik kişiler utanır. Aç kendilik onlar için utanılacak bir yerdir. Örneğin bu kişiler normal hayatını yaşarken, erken boşalma veya sertleşme sorunu gibi bir cinsel işlev bozukluğu yaşadıklarında büyük bir utanç duygusu ile terapiste gelebilirler. Bu kişilere terapist, “Sizi terapiye getiren nedir?” diye sorduğunda, mutlaka terapiste anlatacakları bir hikayeleri vardır. Çoğu zaman terapiye başvurma sebepleri arasında en başta gelen ve tarif etmekte zorlandıkları, derin bir boşluk, can sıkıntısı, iç daralması, hayattan tat alamama, anlamsızlık, tatminsizlik, umutsuzluk veya karamsarlık hisleri vardır. Bu hislerini bastırmak ve içsel boşluklarını doldurmak için narsisistik kişiler çeşitli şekillerde eyleme vurma adını verdiğimiz davranışlar sergilerler.  Eyleme vurma, bilinçdışı bir arzu veya dürtünün eylem şeklinde doğrudan ifadesidir. Yani bilinçdışı fantezilerin dürtüsel davranışla yaşama geçirilmesidir. Narsisistik kişilerde görülen eyleme vurmalar, derinliği ve geleceği olmayan gelişigüzel yüzeysel ilişkiler yaşama, anlamsız veya sapkın cinsel etkinliklerde bulunma, alkolizm, madde kullanımı, aşırı başarı hırsı, iş koliklik, ideolojik, dinsel ve grupsal fanatizm şeklinde sıralanabilir. Narsisistik hastaların başvuru nedenleri, genellikle şişirilmiş kendiliğin başarısızlığa uğramasıdır. Hastalar, bunun sonucunda yaşadıkları utanç, depresyon, anksiyete, anlamsızlık, sıkıntı ve boşluk duygularıyla, bir türlü birini sevememe problemleriyle terapiste gelirler. Yani narsisistik kişiler terapiste, “Birini sevemiyorum”, “Anlamsız bir boşluk hissediyorum” gibi sözlerle veya utanç, depresyon ve anksiyete duygularıyla gelebilir. Kişilerin genç yaşlarda cinsel işlev bozukluklarından kaynaklanan utanma duygularıyla, orta yaşlarda bir boşluk hissi ve hayatın anlamsızlığına ilişkin sorunlarla, kırk yaşından sonra da depresif yapılanmayla terapiye geldikleri görülür.

IMG_3477 cemkece101

Narsisitik kişilik bozukluğunu tedavi imkânı nedir? Terapi süreci nasıl gelişiyor?
Narsisistik yapıda bir vaka geldiğinde ilk önce hastanın hem bireysel hayat hikâyesi hem de aile hikâyesi alınır. Bugünkü sorunlarında tekrar eden yapıları ve temaları keşfetmek için hikâyeler toplanır ve “Neyi tedavi edeceğiz?” sorusunun yanıtı olarak formülasyon yapılır. Daha sonra bu hastanın imkânlarına göre, haftalık 2–4 terapi seansı ile süreci başlatılır. Haftalık seans sayısı hastanın tercihine göre uygulanmamalıdır. Buna terapist karar vermelidir. Hasta da tercihini yaparken düşünmeli, araştırmalı ve imkânlarını gözden geçirmeli, sonra da terapistle birlikte süreci konuşmalı ve terapiye öylece başlanmalıdır. Terapist, sosyal yaşamda bu kişilerin neler yaptığını iyi bilmek zorundadır. Sosyal yaşamında yalancılık, dolandırma, cinsel sapkınlık, hırsızlık, eşcinsellik, pedofili, antisosyallik gibi durumlar var mı? Bunlara itina ile bakılmalıdır. Terapide öncelikle dikey yarık üzerinde çalışma yapılır. Bu çalışma esnasında geçmişle bağlantılar kurulur. Dikey yarık çalışmaları sırasında sık sık cam fanusun ara sıra açıldığı gözlenir. Sonra yatay yarık üzerinde çalışılır ve iç dünyanın yansıtmaları ile birlikte terapistle hasta arasında bir ilişki gelişir. Bu ilişki esnasında hasta terapisti ebeveyni yerine koyar. Bu durumda hasta bazen terapistten korkacak, başarısız olacağını düşündüğünde de terapistine başvurup ona sığınmaya çalışacaktır. Bazen de terapiste başkaldırma olayları yaşanacaktır. Genelde onu otorite yerine koyacaktır. Terapist hastasıyla farkında olma çalışması yaparken ona duyguları yaşatmalı, cam fanusta delikler açmaya çalışmalıdır. Amaç cam fanusu kırmak ve hastanın savunmasız, çıplak bir hale gelmesini sağlamaktır. Bu süreçte terapist hastanın kendisinde göremediklerini, ona metaforlarla, hikâyelerle, bir başkasının yaşadıklarını aktararak göstermeli, kendisine daha farklı bir gözle bakmasını sağlamalıdır. Çünkü bütün insanların kendilerindeki kusurları görme konusunda dirençleri vardır ve başkalarında gördükleri kusurların kendi kusurları olduğunu kabul etmezler. Terapi sürecinde, terapist hastanın yaşadıklarına, inandıklarına, duygularına yukardan bakmalı, sakin kalmalı ve kurallar işletmelidir. Sınırları işgal ettirmeden davranıldığında geri kalan kısımların rahat bir şekilde yürütüldüğü görülecektir. Teoride bilinen bu gerçekleri uygulama yapmadan öğrenmek zordur. Terapist, terapi sürecinde hastanın anlattıklarından temaları ortaya koymalı, oralarda neler olup bittiğine bakmalıdır. Hasta terapi odasına girdiği andan itibaren 45 dakika içinde söylediği her şeyin bir anlamı vardır. Hastanın söylediği şeyler temelsiz ve abuk sabuk şeyler olabilir. Terapist abuk sabuk içeriğe değil, abuk sabuk içeriğin işaret ettiğini fark etmek üzere dinlemeye devam edilmelidir. Çünkü terapist hastanın anlattığı her şeyi merak ettiği takdirde, temaları, tekrar eden duyguları anlamaya başlayacaktır. Burada hastanın iç dünyasını anlamaya ve ona yaşadıklarını anlatmaya çalışmak gerekir.

Ezel, Behlül, Polat Güney  ve yaşamlarındaki çakışmalar, farklılıklar, yaralar… Bu dizinin bir devamı olacak mı? Birilerinin sesi, sessiz kalanlara başka bir kitapla fısıldayacak mı?
Evet. Narsisistik yapının kız kardeşi borderline yapıdır. Çok yakında “Senden Nefret Ediyorum, Ne Olur Beni Terk Etme” (Farklı Yönlerden Borderline Yapı ve Borderline Kişilik Bozukluğu) adlı kitabım çıkacak. Bu kitapta da “Eşyan”, “Hürrem”, “Fatmagül” gibi karakterler yer alacak. Borderline veya Sınırda Kişilik sorunu yoğunlukla kadınlarda görülüyor. Duygularında karmaşa olan, düşünceleri ve davranışları bazen iyi bazen kötü olan kişiler borderline tanımına uygundur. Bu iyilik ve kötülük hali adeta cennet ve cehennem kadar katı ve nettir. Duygularda, insan ilişkilerinde, davranışlarda dengesizlik ve aşırı kaybetme korkusu yoğun olan bu kişiliklerde duygular, karakterler ve davranışlar hem iyi hem de kötüdür. Onlar hep ya siyahtırlar ya da beyaz. Gri renkleri yoktur. Kadınlarda daha sık görülüyor çünkü kadınlar terk edilmeye, reddedilmeye ve sevilmemeye karşı erkeklerden çok daha hassas. Kadınların çocuklukta anneleriyle kurdukları ilişkiler ve anneden ayrılma problemleri bu kişilik sorununun onlarda daha çok görülmesinde etken. Kız çocukları sınırda kişilik olmayı annelerinden öğrenirler ve bir aktarım söz konusudur. Borderline kişilik genelde çocuklukta yaşanılan önemli bir kayıptır. Anne-baba ile olan bağın dengesiz olması, travma, kötü muamele ya da duygusal olarak yoksun kalmak gibi tecrübelere dayanmaktadır.

Sevemez Kimse Beni Benim Sevdiğim Kadar – Farklı Yönlerden Narsisizm, Narsisistik Yapı Ve Narsistik Kişilik Bozukluğu’ / Yazarı: Cem Keçe / Editör: Sedat Akgümüş / Kasım 2011 / 1.Basım / Pusula Yayınevi / 282 Sayfa

Dr. A.Cem Keçe; 1971′de Samsun’un Bafra ilçesinde doğdu. 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmetler Bölümü’nde “Aile Danışmanlığı” eğitimi aldı. Konya Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Psikolojik Danışma ve Rehberlik üzerine Yüksek Lisans yaptı. Prof. Dr. Vamık VOLKAN’dan dinamik yönelimli “psikoterapi” süpervizyonu aldı. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği’ni kurdu ve halen 10 yıldır genel başkanlığını yürütmektedir. Yaklaşık 5 yıldır  Sabah Gazetesi Günaydın ekinde her Çarşamba Cinsel Sağlık köşesinde ve Posta Gazetesi Ankara sayfasında haftalık yazılar yazmakta ve okuyucularından gelen “psikolojik sorunlar, aşk, evlik, ilişkiler ve cinsellik” konulu soruları yanıtlamaktadır. ‘Çaresiz Değilsiniz Çare Sizsiniz’,  ‘En İyi Terapistim Ben’, ‘Olmak ya da Olmamak – İstersen Değişimi Başarabilirsin’, ‘10 Adımda Vajinismus Tedavisi’, ‘Vajinismusun Üstesinden Gelmek’, ‘10 Adımda Erken Boşalma Tedavisi’, ‘Cinselliğin Dayanılmaz Ağırlığı’ ve ‘Edebi Cinsellik’ adlı kitapların yazarıdır. www.facebook.com/drcemkece vewww.twitter.com/drcemkece adreslerinde takipçileriyle buluşuyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.