‘İnandırdığınızı yönetir, yönettiğinizi inandırırsınız…’

 

“Tanrı’nın kendisine ebedi barışı müjdelemek için indirdiği kitapları mızraklarının ucuna takarak onun adına can alan varlık… Şu saniyede dünyanın bir ucunda küçük bir çocuk, bir başkası yiyebileceğinden fazlasına sahip olmak istediği için açlıktan ölüyor. Bir Yahudi, bir Filistinli’yi Yahudi olarak doğmadığı için öldürüyor. Bir Müslüman, bir diğer Müslüman’ı kendisine yeterince benzemediği için öldürüyor. Yeryüzündeki diğer tüm canlılar; bitki, hayvan ve tabiatın ta kendisi, yetmiş yıllık ömrüne daha fazla zenginlik sığdırmaya çalışan insanın binlerce yıldır doyuramadığı açgözlülüğünün kurbanı oluyor. İnsan… Kendisine ezeli dost ve ebedi düşman… İnsan… Yüreğinde hem Tanrı’yı, hem de Şeytan’ı taşıyan… Cem Yılmaz Budan, ikinci romanı ile yine edebiyatın gücünü, dilin sınırlarını zorlayarak okuruna geçmişi bugüne bağlayan bir köprü kuruyor; hem edebiyatın hem de işlediği konu itibariyle medeniyetin ortak noktalarına, evrensel değerlerine, sorgulayıcı bir yaklaşımla kendine özgü sanatını ortaya koyuyor.” Cem Yılmaz Budan ile Mucizenin Ölümü üzerine konuştuk.

Mucizenin Ölümü, Mesih’in yeryüzüne döneceği mesajından ilham alarak kurgulanmış bir metin. Türkiye’de dinsel metinlerden ilham alan, onlara göndermelerde bulunan kurgusal kitaplar pek yazılmıyor bildiğim kadarıyla. Oysa Avrupa’da bu oldukça yaygın bir durum. Bu konuda ne düşünürsünüz? Türk Edebiyatı’nda “kutsal kitapların” kurgusal kitaplar için kaynak olamamasının altında ne yatıyor olabilir?
Edebiyat geleneğimizde teolojik metinleri merkeze alarak kurgulanan eserlerin vücuda getirilememesinin birden çok nedeni olduğu kanaatindeyim. Fakat başat nedenin, yaratmakla mükellef olması gereken sanatkârın, Tanrı tarafından yaratılana kendi yaratısı aracılığıyla uzanmaktan korkması olduğunu düşünüyorum. Önyargılardan, eleştirilmekten, belki de aforoz edilmekten çekiniyor yazarlar. Bu tür meselelere temas etmekle, doğru bilinen yanlışların sorgulanması ihtimalinin önünü açmış olacaklarının farkındalar çünkü. Risk almak istemiyorlar bu yüzden. Bir diğer neden ise söz konusu kutsal metinlerin, hatta teoloji tarihinin bizde yeterince tanınmıyor olması. Din olgusunu müstakil bir tem olarak ele alan istisnaî eserlerde ise daha ziyade okur kitlesinin beklentilerine cevap vererek onlara istediklerini sunma eğilimi hâkim… Kalemini korku mefhumunun yönlendirdiği yazar, günümüz Türk edebiyatını âşık vampirlerin diş izlerinden, arayış içindeki beyaz yakalıya nasıl yaşaması gerektiğini öğütleyen kişisel gelişim kitaplarından ya da Neo-Osmanlıcı hayalleri kışkırtan tarihî romanların oluşturduğu kısırdöngüden çıkarmaya muktedir değildir. İşte bu yüzden dinsel metinlere uzanmayı başaramazlar çoğu zaman…

image18

Romanın sürprizini bozmamaya çalışarak belki de en mühim soruyu sormak isterim: Bir romanın anlatıcı karakteri okura karşı her zaman dürüst müdür? Kendini en temiz bir kimse gibi göstermeye çalışmaz mı?
Ne kadar inkâr edilirse edilsin, her yazar şu veya bu ölçüde kişisel sözcüsü olarak tayin eder anlatıcısını. Dolayısıyla anlatıcı ile arasına travmatik bir mesafe koyması beklenemez. Dürüstlük meselesine gelince: Yazar dürüstlükten uzaklaştıkça anlatıcısını gerçeğe yaklaştırır. Ben de ‘Mucizenin Ölümü’nde bunu başarmaya çalıştım. Dile getirmekten çekindiğim her şeyi kurgusal bir figür olan anlatıcı aracılığıyla aktardım okura. Sorumluluğu hiç var olmamış birinin omuzlarına yükleyerek ulaştım kendi gerçeğime.

Romanda küçük bir ayrıntı gibi görünse de mühim bulduğum bir olay var. Ehud’un birini öldürdüğü ve kaçtığı, bu duruma halktan herhangi bir kimsenin tepki göstermediği kısım. Tam da burada Ehud, Avram’ı yanındaki adamların varlığı üzerinden tehdit ederken “Herkes olup biteni gördü,” diyor. Herkes cinayeti görmüyor da, sıradan insanların varlığını nasıl oluyor da “görüyor”?
Ehud’un işlediği cinayet fark edilmiyor kimse tarafından. Kısa sürede kalabalığa karışıyor ustaca çünkü. Bununla birlikte Avram’ın yanındakiler -Keşiş ve Mesih İsa- kimsenin yüzlerine aşinalık duymadığı; dış görünüşleriyle bu çağın dışında kalan esrarengiz figürler. Dolayısıyla bir kişinin ölümünden çok ilgi çekiyor Avram’ın yanındakilerin varlığı…

Avram’ın kendini, yanındaki insanların varlığına ilişkin kasaba halkına açıklama yapmak zorunda hissetmesinin tek sebebi olarak “toplumsal baskı” gösterilemez değil mi?
Romanda yer verilen olaylar, İsrail’de küçük bir kasaba olan Gethesemane’de geçiyor. Herkesin birbirini tanıdığı, birbirinden haberdar olmaya çalışmak dışında pek az şeyle meşgul olabildikleri sıradan bir taşra yerleşimi… Feodal değerlerin yaşatıldığı bir zemin hasılı… Dolayısıyla bu kasabada yıllardır münzevi bir yaşam sürdüğü bilinen Avram’ın yanında bir anda bambaşka bir çağdan çıkıp geldiği izlenimi yaratan bir adamın belirmesi ilgi çekiyor. İlk anda bu adamın varlığını açıklamak zorunda kalmasının nedeninin mahalle baskısı olduğu düşünülebilir. Fakat kasaba halkına açıklama yapma zorunluluğu duymasının nedenlerinden biri de bu adamın, terörist destekçisi yeğeni olmadığını kanıtlama ihtiyacı…


İsa Mesih’in yanında Musevi Avram ve Müslüman Abdullah bulunuyor bir müddet. Üçünün bir arada bulunduğu zaman aralığı Hıristiyanlık, Musevilik ve Müslümanlık dininin kesişimi olarak da okunabilir mi?
Kuşkusuz. Çünkü Mesih tüm dinî ihtilafları ortadan kaldırmak üzere yeryüzüne indiğini tebliğ ediyor. Avram, Abdullah ve Mesih İsa, Hıristiyanlık, Yahudilik ve Müslümanlığı temsil eden üç ayrı karakter. Fakat üçünü bir araya getiren vaka parçasının romanın olay örgüsü içinde teşkil ettiği hacim oldukça sınırlı. Kesişmeleri çok kısa sürüyor bir başka ifadeyle… Bu durum aslında, insanlık tarihi boyunca üç ilahî arasında herhangi bir çatışmanın yaşanmadığı süre tutarının kısalığını sembolize ediyor.

Mucizenin Ölümü için şunu da düşünüyorum: İsa ekseninde tüm peygamberlerin insan olduğunu, yalnızca insan olduğunu da hatırlatıyor. Bu konuda ne düşünürsünüz?
Aslında birer elçi olarak misyonlarını Tanrı’nın buyruklarını insanoğluna vaaz ederek tamamlıyorlar. Mucizeler yaratmak; insanoğlunu sonsuz kurtuluşa erdirmek gibi vazifeler üstlenmiş değiller. Bu tür vasıfları insanoğlunun kendisi izafe ediyor peygamberlere. Böylece her çağda kendi peygamberlerini yeniden yaratıyor. Sadece üç peygamber, üç din ve üç kitap olmasına karşın sayısız mezhep, tarikat ve yorumun türemesinin sebebi de bu. Ben, yalnızca Mesih’i kendi yalınlığına indirgemeye çalıştım. Çünkü aslında ortada ne mucize var ne de insanoğlunu kurtarabilecek tek bir kişi…

image14

Romanda müziğin, melodilerin de önemli bir yeri var. Müziğin bu anlamda önemli bir yeri olduğuna mı inanıyorsunuz insan hayatında?
Melodilerin büyülü olduğuna inanmışımdır her daim. Yaratılışın ve varoluşun dayandığı ilahî harmoni, müzik dışında bir başka vasıtayla ifade edilemez. Bu yüzden yazma aşamasında da sık sık Mahler’in 5. Senfoni’si ve Wagner’in Rienzi’si eşlik etti kalemime. Onların yardımına ihtiyaç duydum mutlaka. Müzik tutkumun romanın olay örgüsüne de bir bütün hâlinde aksettiği iddia edilebilir. Özellikle sözcük seçiminde, kelimelerin müzikal değerleri üzerinde durarak biçimsel açıdan da estetik bir bütünlük oluşturmaya çalıştım.

Son dönem pek sevilen bir tabirden ilham alarak bir soru soracağım: İnanç mühendisliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Romanın ilerleyişinde Ehud’un insanların inandığı “şeyi” kullanarak onları yönetmeye çalıştığını, bir nevi inanç mühendisliği sergilediğini görüyoruz.
Suistimale son derece açık ve tehlikeli bir kavram inanç. Kitlesel yıkımlara, linç hareketlerine ve örgütlü cehalete ivme kazandırma potansiyeli içerdiği inkâr edilemez. Ehud, kitlelerin inançlarının, kişisel çıkarlar doğrultusunda yönetilebileceğini keşfetmiş sayısız insandan biri yalnızca. İsteklerini yerine getirmenin eşiğinin, karşısındakileri inandırmak olduğunu biliyor. Bu kural asla değişmez çünkü: İnandırdığınızı yönetir; yönettiğinizi inandırırsınız…


“Kölelik! Bayrakların köleleriydik çünkü. Çünkü bayrak kutsaldı! Kutsal olduğunu sandığımız şeyler için kan döktük yıllarca. Ama bayrakları biz yaratmıştık. İnsan eliyle yaratılmış herhangi bir şey kutsal olabilir mi?” İnsan eliyle yaratılmış şeylerin kutsallık kazanması bir anlamda insana ilişkin kodları da yeniden yazıyor, kutsallık arttıkça insanlar gruplaşmaya, birbirlerine karşı daha az tahammül gösterebilir hale geliyor yanılıyor muyum?
Tarih boyunca böyle olmamış mıdır? Tüm suç eylemleri, insanoğlunun kendi elleriyle yarattığı “kutsal”lardan beslenmemiş midir? Kapitalist düzenin günümüzde geliştirdiği temel argümanlara dikkat edin: Servet ve mülkiyet kavramları kutsanmıyor mu bugün? Bu kavramları “kutsallık” dairesi içine aldığınız sürece birilerinin ihtiyacından fazlasına sahip olma hırsı yüzünden bir başka kitleyi açlık sınırına itmesinin kabul edilebilir olduğu algısını yaratırsınız. (Aynı anda hem Müslüman hem de Liberal olmayı başarabilen insanların varlığını başka nasıl açıklarız?) Sorun kutsallar değil; kutsal olanın yorumlanış biçimi…

Romanın bir yerinde romanın şimdiki zaman tarihi 24 Aralık 2018 olarak görülüyor fakat roman ilerleyip Kıyamet Kilisesi’nde insanların notlar yazdığı ve sürekli değiştirildiği söylenen defterlerdeki tarihe baktığımızda 2014’ün ilk aylarının tarihini görüyoruz. Burada bir oyun mu var, özellikle seçilmiş bir tarih çelişkisi mi bu?
Kıyamet Kilisesi’ndeki ziyaretçi defteri üzerinde yer alan tarihler, vaka zamanının oldukça gerisinde. Ziyaretçi defterlerine düşülen tarihler 2014 yılına ait. Ancak o tarihlerin ait oldukları notlara bakılırsa konu kavranabilir.

İsa’nın Avram’la konuşurken kurduğu bir tümce var: “Tanrı üç ilahi kitapta da şehvetten uzaklaşmanızı buyurdu.” İsa’nın burada dördüncü kitap olarak görmediği, değiştirildiğini ve ilk halinden eser kalmadığını söylediği İncil mi? Peygamberin geri dönüp bulduğu değiştirilmiş, içeriği hasarlanmış “kutsal kitaba” karşı tavrı bu kadar sert mi oluyor?
O bölümde Mesih tarafından sözü edilen kitap, esas itibariyle kanonik İnciller. Yani Yeni Ahit olarak da adlandırılan, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri. Kilise tarafından kabul edilen, fakat tahrif edilmiş oldukları herkesçe kabul edilen metinler… Mesih bizzat Kilise eliyle şekillendirilen mevcut İncil’e ve Papalık kurumuna taarruz ediyor. Çünkü bu dört İncil de Kilise kurumunun resmî ideolojisinin tezahürü. Kendisinden kalma kutsal metinler değil…


Romanda yalnızca bir yerde zamanın getirisi teknolojinin varlığı hissettiriliyor, söylenmiyor, yalnızca hissettiriliyor. Sonrasında da bir anda yok oluyor. Bu durum kurguya teknolojik malzemeler, aletler girseydi istediğiniz biçimde ilerleyemeyeceğiniz için seçtiğiniz bir yöntem mi?
Teknolojik unsurlar, romanın yansıtmaya çalıştığı atmosfere tezat teşkil edebilirdi. Dolayısıyla bu unsurları mümkün mertebe izole etmeye çalıştım elbette romandan. Okura zaman kurgusunun 21. yüzyılı kapsadığını olabildiğince ihsas ettirmemeliydim. Bununla birlikte gündelik yaşantımızda bir şekilde yer işgal eden teknolojik gereçlerin anlatı açısından da herhangi bir işlevselliği yoktu. Olsaydı muhtemelen bu konudaki katı tutumumu gözden geçirmek zorunda kalırdım.

“Onca işaret ve uyarımıza rağmen Tanrı’nın ilahi ışığını inkâr ediyorsunuz. Onun buyruklarını amaç olmaktan çıkarıp araç haline getirdiniz. İşte bu nedenle artık sizin ilahınız Tanrı değil, servet ve çıkar hırsı.” Tüm içtenliğimle söylemem gerekirse bu alıntıda Türkiye’nin son dönemine ilişkin göndermeler, çağrışımlar olduğunu hissediyorum. Siz ne düşünürsünüz?
Ben de tüm içtenliğimle yukarıda yer verdiğiniz alıntının, özellikle günümüz Türkiye’sine yönelik eleştirel bir tavrın ürünü olarak yorumlanabileceğini belirtmek isterim. Para, iktidar hırsı ve inanç nosyonlarının yan yana geldiği, aynı cümle içinde zikredildiği ya da aynı yaşam pratiğine sığdırılmaya çalışıldığı tüm mecralara yönelik aslında bu eleştirel tavır. Mesih İsa, bir bakıma ileri endüstri toplumunun hastalıklarını tenkit etme amacına hizmet eden alegorik bir figür olarak kimlik kazanıyor bu romanda. Sözünü ettiğim hastalıkların önemli bir bölümünün dinî temellere dayanması, Mesih’i ve onun dönüş hikâyesini ele almaya sevk etti beni. Sanayi toplumunun temel açmazlarını teker teker müşahede ediyor Mesih. Buradan hareketle tarihin her döneminde var olan köle-efendi ilişkisinin günümüzde boyut değiştirerek mevcudiyetini sürdürdüğü sonucuna varıyor. Dolayısıyla kurtuluş sembolü, kurtuluşun kendisinin ezelî ve ebedî düşmanı olan “insan”da olduğunu anlatmaya çalışıyor varlığıyla…

image12

Mucizenin Ölümü / Yazar: Cem Yılmaz Budan / Altın Bilek Yayınları / Roman / Yayınlar Genel Koordinatörü: İlker Balkan / Yayın Yönetmeni: Cenk Kayakuş / Dizi Editörü: Emel Balkan / Son Okuma: Çağla Songül Baş / Kapak Tasarımı: Cenk Kayakuş / 1. Baskı Ocak 2015 / 179 Sayfa

Cem Yılmaz Budan, Trakya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 2009 yılında mezun oldu. Aynı yıl üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı Tezli Yüksek Lisans programına kabul edildi ve “Jack London’ın Romancılığı Üzerine Bir İnceleme” başlıklı teziyle 2011 yılında bu programdan mezun oldu. 2011 yılında Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Edebiyatı Anabilim Dalı Yeni Türk Edebiyatı Bilim dalında doktora programına kabul edildi. Muhtelif makaleleri, başta Türk Dili Dergisi olmak üzere bu sahada faaliyet gösteren farklı hakemli dergilerde yayımlandı. 2011 yılında kaleme aldığı “Gidenlerin Ardından” adlı roman, Epsilon Yayınları tarafından 2011 yılında neşredildi. Özel dershane ve Milli Eğitim kurumlarında Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği ve okutmanlık görevlerinde bulundu. Maltepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Türk Dili dersleri vermektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.