‘Herkes ayağını basabileceği bir avuç toprak, bir parça yeşilliğe ulaşmanın çabası içinde…’

 

Modern insan kendini doğanın efendisi sanıyorken, bilimsel araştırmalar insanın doğanın yalnızca bir parçası olduğunu ve ancak diğer canlılarla etkileşim halinde geliştiğini söylüyor. Yok ettiği her ormanla, kirlettiği her denizle insan aslında kendi kendisini katlediyor. Evrim ve genetik üzerine çalışmalar yapan Cemal Ün ile, keçiden yola çıkarak insan ve doğa ilişkisini ve bu ilişkinin kültürel düzeyde günümüze kadar uzanan etkilerini anlattığı kitabı “Keçi Medeniyeti” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

“Keçi Medeniyeti”, sanattan dile, gündelik yaşamdan biyolojiye kadar kapsamlı bir alanda keçiyi inceliyor ve kitapta kendi çektiğiniz resimleri de görüyoruz. Bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?
Keçilerle ilgili bir çalışma yapmaya 2008 yılında karar verdim. Keçilerin Mezopotamya’da evcilleştirilmiş olması bu topraklar üzerindeki keçilerin evrimsel olarak analiz edilmesi fikrini cazip hale getiriyor. Bu fikirden yola çıkarak bazı arkadaşlarımla bir proje hazırlamıştık, proje için Kilis keçilerinden kan almak üzere Antep’e gittiğimizde Mozaik müzesine uğradık. Burada yatmakta olan bir oğlak mozaiğini görünce, bu oğlağın özelliklerinin günümüzdeki Kilis keçilerinin aynısı olduğunu ve onun günümüzdeki keçilerin atası olduğunu düşündüm. Aynı zamanda keçinin birkaç bin yıl önce bir sanat figürü olarak kullanıldığını ve tam olarak bu noktada bu konunun irdelenmesi ve anlatılması gerektiğini düşündüm. Kitabı yazmaya başladığımda ise aslında bu kitapla ilgili verilerin çocukluğumdan itibaren birikmeye başladığını fark ettim.

Karaburun Keçi Kırkım Şenliklerinden bir erkek keçi

Kitaba neden ‘’Keçi Medeniyeti’’ adını verdiniz?
Keçi medeniyeti adını kitaba vermeyi iki anlamda uygun buldum. Birincisi ve temel olan insan medeniyetinin temelinde keçinin büyük rolü bulunduğunu vurgulamak için. Bu bilimsel olan ve keçi kültürüne de uygun olan bir isimdir. İkincisi ise bugün var olan adaletsizlik baskı zulüm faşizm ve şiddeti eleştirmek için. Kendi atalarının gelişimini bilmeyen, keçi kültüründen habersiz insanın kendi diliyle ona seslenmek amacıyla kullanılmıştır.

Keçilerle, “Keçi Medeniyeti” ile ilgilenmeye nasıl başladınız? Asıl uzmanlık alanınız olan genetik bilimi ile nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Çocukluğumda yaz tatillerini köyde geçirirdik. Köyde bulunduğumuz dönemi yaz tatilini geçirmek üzere köye gelmiş bir aile gibi değil, köydeki yaşam tarzına uygun şekilde tarlada çalışarak ve hayvan bakarak geçirirdik. Tekrar şehre dönerken hayvanlar sürekli köyde yaşayan dedemin barınaklarında kalırdı. Bu dönemde keçilerle özellikle oğlaklarla bir arada bulunurduk. Oğlaklar çok sosyal hayvanlardır, çocuklarla oynamayı çok severler. Keçilere ilgimin temelini çocukluğumdaki bu dönem oluşturur. Yıllar sonra bir genetikçi akademisyen olarak keçinin evrimini çalışmaya başlayınca keçinin kültürel izlerini de sürmeye başladım. Genetik bilimi sadece genlerin analizini içermez. Genleri belirli bir özellikle ilişkili olarak analiz edersiniz, örneğin sigara ve alkol kullanımına yatkınlığın genetiği gibi. Bu tür bir genetik çalışma yapacaksanız sigara ve alkol kullanımı davranışını da tüm boyutlarıyla öğrenmeniz çalışmanızın eksiksiz olması açısından önemlidir. Hele evrimsel genetik çalışıyorsanız hiçbir boşluk bırakmamanız gerekir. Keçilerin evrimsel genetik kökenlerini çalışmaya başlamak benim için tetikleyici oldu. Keçinin genlerinin analiz etmeden önce onu tüm tarihi ve toplumsal yaşama olan katkılarıyla araştırdım. Bu konuda düşünmeyi ve çalışmayı sürdürdükçe keçilerin evcilleştirilmesinin ve tarım devriminin kadim medeniyetlerin ve günümüz medeniyetlerinin temeli olduğu fikri oluştu.

image9

Keçi birçok erken dönem medeniyetlerinde ilk evcilleştirilen hayvan. Bunun insanların hem keçileri anlamlandırma süreçlerine hem de biyolojik olarak keçi ürünlerinden etkilenme biçimlerine etki ettiğini okuyoruz kitabınızda. Peki, böylesine kadim bir ilişki insanın kültürel evrimini nasıl etkiledi?
Neolitik devrimden önce yani keçi henüz evcilleştirilmemişken ve toprak işlenmeye başlanmamışken Dünya nüfusunun yaklaşık 15 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu nüfus hayvanları avlayarak ve bitkileri toplayarak yaşamını sürdürüyordu. Dolayısıyla günlük faaliyetlerinin hemen tamamını besin bulma çabaları oluşturuyordu. Neolitik devrimle birlikte, ilk başta keçilerin ve bunu takip eden süreçte koyun, sığır ve diğer çiftlik hayvanlarının besin kaynağı olarak ellerinin altında bulunması başka faaliyetlere de zaman kalmasını sağladı. Böylece örneğin günümüzde nüfusun sayısal olarak az bir kesimi tarım yapıp topluma gerekli olan besinleri tedarik ederken, geri kalan kısmı, ressam, yazar, mühendis, pilot vs gibi meslekler yapabilmektedir. Ayrıca ilerleyen dönemlerde tarım ve hayvancılığın daha da gelişmesi ve gıda bolluğu Dünya nüfusunun hızla artmasına yol açmıştır. Neolitik devrimi takip eden süreçte insan evladının keçinin bu etkisini algıladığını tahmin etmek zor değildir. Kayalara keçi kabartmaları yapmaları, sikkelerinin üzerine keçi figürleri koymaları, bulundukları coğrafyaya keçi ile ilişkili ve hatta doğrudan keçi ismi koymaları bunun göstergesidir. Son aşamada da keçi kafalı tanrı Pan figüründe olduğu gibi keçileri tanrısallaştırmışlardır. Öte yandan keçi sütünü ve ürünlerini de kutsal ve besleyici olarak görmüşlerdir. Zeus’un düzenli olarak Amalthea adındaki keçinin sütünü içmesi de bunun diğer bir belirtisidir. Keçi sütünün yararını bugün modern bilim de desteklemektedir. İnsanın keçiyle birlikte diğer çiftlik hayvanlarına oranla daha fazla zaman geçirmiş olması keçi ürünlerini tüketmeye daha yatkın oluşunda bir etken olabilir.

Keçinin dünyanın farklı bölgelerinde farklı zamanlarda ortaya çıkmış kültürlerde çok önemli bir yeri olduğunu okuyoruz. Bu bize eski çağlarda kültürel etkileşimin sandığımızdan daha etkili olduğunu mu gösteriyor yoksa keçinin insan hayatındaki evrensel önemine mi dikkat çekiyor? Belki de her ikisi birden…
Bugün batı medeniyetlerinin atasal kültür olarak gördüğü Sümer kültürü neolitik devrim ve keçinin evcilleştirildiği Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır. Bu yerleşik düzene geçiş ile neolitik devrimin birbiriyle sıkı ilişki içinde olduğunu gösterir. Dolayısıyla Sümerler keçi kültürünü neolitik devrimi gerçekleştiren atalarından miras almışlardır. Sümer kültürünün batıya doğru ve oradan da Amerika’ya geçişi keçi kültürünü birlikte götürmüştür. Keçi kültürünü onların dillerinde ve kültürlerinde görüyoruz.


Yarı keçi yarı insan Pan figürü verimliliğin sembolü. Ama aynı zamanda eğlencenin, cinsel zevklerin, insanların bir arada güzel vakit geçirmesinin de sembolü. Oysa şimdi verimlilik ifadesi disiplin, uzun çalışma saatleri, kar oranları ve benzeri ifadelerle anlam buluyor. Pan figürünün önemini yitirmesi başka bir iktisadi-toplumsal dönüşümü de ifade ediyor mu sizce?
Evet, tam da bu anlama geliyor. Neolitik dönem ve onu takip eden süreçte verimlilik demek tarlaların çok ürün vermesi, hayvanların kısır kalmayıp doğum yapması ki keçi üçüz dördüz de doğurabilen bir hayvandır ve insanların doyması anlamına gelir. Kar etmek anlamına gelmez. Hayvan ve tarla verimli olduğu zaman insanlar keyiflenir eğlenirler. Böyle bir dönemde Pan tarla ve hayvanların bol ürün verdiği, balıkçıların bol balık avladığı bir ortamda şarap, cinsellik ve eğlenceyi temsil eder. Dolayısıyla Pan’ın tanrı olarak hüküm sürdüğü bu süreçte tüm bu eylemler çok doğaldır doğaya ve inanışa uygundur. Doğa, toplumsal düzen ve dini inanç uyum içindedirler. Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmasıyla bu uyum bozulmaya başlar. Pan döneminde olağan olan davranışlar yadırganmaya başlar. İnsanlar önce insan türünü diğer canlılardan ve doğadan üstün görmeye başlarlar, sonra da kendi soylarını. Bu faşizmin tohumlarının atılması anlamına gelir. Verim ve verimlilik ise zaman içerisinde daha fazla para kazanmak ve ekonomik güç sahibi olmak anlamına gelir. Bu da kapitalist sistemin tohumlarının atılması demektir.

Tek tanrılı dinlerin doğuşu ile birlikte Pan figürünün önemini yitirdiğinden bahsediyorsunuz. Yeni gelen bir din önceki dinin, inanışların etkisini yok etmeye çalıştığı durumlarda bile yerleşik değerlerin izlerini tamamen silinemeyebiliyor, hatta yeni gelen dinin bu değerleri bir şekilde içerdiği bile olabiliyor. Pan figürü, kendisini silmeye çalışan dinlere etki edemedi mi?
Pan figürü kendini ve felsefesini sürdürmek anlamında belki tek tanrılı dinlere çok fazla etki edememiştir. Ancak tek tanrılı dinlerin ortaya çıktığı dönemde o bölgede en güçlü dini figürlerden bir olan Pan figürü şeytan figürüne büründürülmüştür. Bu da Pan’ın bir şekilde varlığını sürdürmesi anlamına gelebilir. Ayrıca genel olarak keçi kültürünün değişik kültürlerde hala yaşadığını görüyoruz bu da keçi kültürünün ne kadar güçlü olduğunu gösteren bir olgudur. Öte yandan biliyoruz ki biz eskiyi artık yok sanırız fakat eski olan yeni olanın içinde birlikte yaşar. Örneğin dedelerimiz ve ninelerimiz yok oldular diye düşünürüz fakat onların genleri önce anne ve babalarımıza onlardan da bizlere geçmiştir. Yeni olan bizler kısmen dedelerimizden ve ninelerimizden oluşuruz. Bu kültürel öğelerde de geçerli olan bir durumdur.


Organik yaşamın öneminin artması ile birlikte keçi de insanların daha çok ilgisini çekiyor diyorsunuz. İnsanlar “Keçi Medeniyetini” yeniden mi keşfediyorlar?
Evet, keçi kültürü-doğa kültürü yeniden keşfedilmeye başlanıyor. Ya da toprak altında kalmış keçi kültürü tohumları yeniden filizleniyor diyebiliriz. Çünkü insanlar doğayla barışık olmayan doğayı gözetmeyen yaşam biçimlerinden bıkmış durumdalar. Herkes ayağını basabileceği bir avuç toprak, bir parça yeşilliğe ulaşmanın çabası içinde. Her yere kondurulan alışveriş merkezleri ve gökdelenlerin insanın doğasına çok uygun olmadığının anlaşılması uzun sürmüyor. Marketlerden aldığımız meyvelere, süt ürünlerine tavuk etlerine güvenemiyoruz, kanser hastalıkları hızla artıyor. Bu nedenle Dünya’da doğayı savunan siyasal partiler kuruluyor, doğa dostu dernekler kuruluyor ve insanın doğayla barışıklığını temsil eden keçi ve onun ürünleri yeniden önem kazanmaya başlıyor. Doğa bilincine sahip insanların sayısı hızla artıyor.

İnsan hayatının pek çok alanında keçiye değiniyorsunuz ancak kitabınızı okuyunca sanki daha çok söyleyecek daha çok sözünüz varmış gibi hissettim. Bu konuda çalışmaya devam edecek misiniz?
Bu kitabı yayına hazırlarken böyle bir düşüncem yoktu. Ancak kitabı yayına verdikten sonra keçiyle ilgili bilgiler dikkatimi çekmeye devam etti. Konuyu araştırdığımı bilen arkadaşlarım hem Türkiye’den hem İngiltere ve Almanya gibi ülkelerden bana bilgiler fotoğraflar göndermeye devam ettiler. Dolayısıyla henüz şekillenmemiş olmakla beraber yine keçi kültürüyle ilişkili başka bir kitabın yazılmasını teşvik eden birçok faktör var.

Keçi Medeniyeti / Yazar: Cemal Ün / Ayrıntı Yayınları / Kapak Tasarımı:Gökçe Alper/ 1. Baskı, 2014, İstanbul

Cemal Ün; 1968 yılında Afşin’de doğdu. Çocukluk döneminde yaz tatillerini geçirdiği köyde, keçileri ve diğer hayvanları ilgiyle gözlemledi. Ege Üniversitesi’nde, Zootekni öğrenimi gördü. Almanya Bonn Üniversitesi’nde Hayvan Genetiği konusunda doktorasını tamamladıktan sonra, Münih’teki bir Genetik Enstitüsü’nde, Genetikçi olarak çalıştı. 2003 yılında Türkiye’ye dönerek, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde lisansüstü dersler vermeye başladı. Hayvan genetiği konusunda araştırmalar yaptı. 2009 yılından bu yana, Ege Üniversi- tesi Biyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmakta ve Genom Çalışmaları konusunda dersler vermektedir. Cemal Ün’ün, 15 adedi uluslararası dergilerde olmak üzere, 100’ün üzerinde yayını bulunmaktadır.

7 Yorum

  1. Zeki Paralı

    Zeki Paralı-İstanbul
    Keçi Medeniyeti çok iddiasız bir üslupla kaleme alınmış olmasına karşın temel bilimlerden, mitolojiye, tarihe, edebiyata, müziğe, sinemaya kadar pek çok alanda son derece zengin ve derinlikli bilgiler içeriyor. Bu yüzden içine girdikçe, anlatımdaki sadelikle içerikteki zenginlik arasındaki çelişki insanı daha çok büyülüyor.

    Doğrusu kitabın hangi türe girdiğini bilmiyorum. Beni en çok, sözcüklerin yalınlığı yanında anlatımının olağanüstü sakinliği, yani dili etkiledi beni.

    Toprağın aşırı sulamasıyla Sümerlerin yıkılışına, Mısır mitolojisinde dokuz tanrının oluşumuna, keçi kılından yapılan çadırlara akrep ve sivrisineğin girmemesine, günah keçisi deyiminin İbranilerin kutsal kitaplarıyla ilişkilendirilmesine, değişik tür keçilerin et ve süt verimlerine, genetik özelliklerine ilişkin birden çok bilimsel alan bilgisinin böyle yalın bir biçimde aktarılabilmesi, ancak bu alanların her birinde ayrı ayrı uzmanlık birikimine sahip birinin başarabileceği bir iş.

    Kitabın benim için bir başka şaşırtıcı olan yanı da, temel bilimler alanında işlenebilecek bir konunun (son bölümlerde), edebiyat ve sanatla iç içe geçirilebilmesindeki ustalık. Bu da kuşkusuz yazarın sanatla ilgili derin entelektüel birikim sayesinde olabiliyor. Mitoloji ve sanatla ilgili bölümler insanın damağında neredeyse deneme lezzeti bırakıyor.

    Keçi Medeniyeti’ni çevremdekilere mutlulukla tavsiye ettim. Yazarın eline sağlık, yeni yapıtlarını heyecanla bekliyorum.

    Cevapla
  2. mithat gülsoy

    Bilimin sıkıcı olmadığını ,bilimsel kitapların sürükleyici olduğunu gördüm.Tarih mitoloji,deyim, coğrafya ,bilim, hepsi bir arada harmanlanmış,aydınlatıcı ,geliştirici bir kitap,günümüzde bu tür çalışmalara daha çok ihtiyaç var.Akademisyenliğin ne demek olduğunu,unutturulmaya çalışılan günümüzde ortaya çıkmış olması daha anlamlı hale getiriyor.Kalemine ,yüreğine, emeğine sağlık Cemal Hoca
    Sevgilerle

    Cevapla
  3. Mehmet Tanriverdi

    Yaşamsal döngünün ve medeniyetin yapı taşını oluşturan, bu medeniyetin eşit paylaşıma, bölüşüme temel olan bir tanrı (keçi) ile sadece aç gözlülerin bile gözünü doyuramayan ve sonradan aç gözlerini doyurmak için yaratılan tanrılar… Elbette ki keçi kadar insanlığa fayda sağlamayan, üretken hiç olmayan bu aç gözlüler eskisini yok sayacaktır. bu güzel çalışmalar için ellerinize sağlık. umarım başka başka unutulan çalışmaları da gün yüzüne çıkarırsınız.

    Cevapla
  4. K.Vedat BOZKURT

    İnsanoğlunun, doğanın bir parçası olduğu gerçeğini neredeyse unutmaya başladığı modern zamanlar dediğimiz çağımızda, esas varlık sebebimizin doğanın ve onun ayrılmaz parçası hayvanların bize sunduğu imkanlar olduğu gerçeğine nefis bir vurgu olmuş. Avcılık ve toplayıcılık ile hayatımızı sürdürdüğümüz dönemlerde dahi, doğayı yenmeye çalışırken hayvanları evcilleştirmek yoluyla doğadan yararlandık. Bu anlamda yazarın keçiye yaptığı vurgu son derce önemli. Okuyucusu olarak, bilime yaptığı katkıların devamı dileğiyle. Ellerinize ve emeklerinize sağlık…

    Cevapla
  5. Necati Altındiş

    Keçi Medeniyeti, Karadeniz Sahil Yolu(KSY), mevcut yönetim, vs…
    Sevdiğim yazar ve yazılarda, son derece sıradan ve herkesin gözünün önündeki olgular ardarda dizilip, birbirine katıştırıldıktan sonra, bambaşka ve hiç beklenmeyen bir sonuca ulaştırıldığında, müthiş bir “hoşluk ve “boşluk” hissederim.
    Arkadaşımın yazdığı ve keçilerle ilgili kitap hakkında düşünürken, Karadeniz Sahil Yolu aklıma geldi. 2003 yılında ilk gördüğümde, bir çok bakan ve başbakan çıkaran bölgedeki yolun içler acısı haline şaşırmış ve “diğer bölgelerdekiler karayolu ise, buradaki ne?” sorusuna takılıp, kalmıştım. Çelişkiler ülkesi yurdumda, bir yanımız bahar-bahçe iken, diğer yanımız yaprak dökmekte haliyle. Amma ve lakin, bu yolun Fatsa-Ordu arasındaki Bolaman bölümü viyadük-tünel yöntemleri ile geçilirken, geri kalan diğer güzelim sahillerde deniz doldurarak yol yapma yöntemine(!) başvurulması, açıklanması gerekli ama anlaşılması pek de mümkün olmayan bir “şey”(Buradaki “şey” yerine, aptallıktan düşüncesizliğe, hırsızlıktan hainliğe kadar her kelimeyi yazabilirsiniz. Bu kelimelerin yerli-yersiz kullanılıp ucuzlatılmaması gerektiğinin farkındayım ama bu olayda, yani tünel-viyadük yapabilme yetenek, bilgi ve paran varken, dağlardan 10-15 tonluk kayaları kopartarak Karadeniz’in güzelim dağlarını yok etme, bu kayaları denize boşaltarak, aniden derinleşen hırçın Karadeniz’i doldurmaya çalışma gafleti projesinde, istediğiniz tüm olumsuz kelimeleri kullansanız da boşa gitmeyeceğine eminim.)
    O zaman tanıştığım Karadenizli’lere söylediğim “- ileride biz bu sahil yolunu yıkmak zorunda kalacağız” lafım da, geçerliliğini koruyor. Bu projenin gerçekleşmesi için, (devletin- kesinlikle- güvenilmemesi gereken rakamlarına göre) 430 milyon dolar öngörülürken, sonuçta 2,5 milyar dolar harcanması ise ayrı bir “şey” olayı.
    Sanırım geçen yıldı, bir kuzey ülkesinde, 60 yıl aradan sonra polisler ilk kez bir suçluyu etkisiz hale getirmek isterken, ölümüne neden olmuşlardı. Benim dikkatimi çeken ise, olayda yer alan polislerin, görgü tanıklarına göre hiçbir kusurları olmamasına, saldırganın polislere zarar vermek istemesine rağmen, bazı polislerin “-bir insanın ölümüne neden olduk.” düşüncesiyle, psikoterapiye başlamış olmalarıydı. Amirleri ve doktorlar, yaşananların olağan olduğu, işlerinin doğasında bu tür istenmeyen sonuçlar olabileceğini belirtmelerine rağmen, bazı görevlilerin, işlerini bırakmayı bile düşündükleri belirtiliyordu. Ancak, aynı çağda, aynı dünya üzerinde, çok da uzak olmayan bir ülkede ise; “-benim polisimin elini soğutmayın” “-polis destan yazdı” “-polis nasıl sabrediyor, anlamıyorum” “- misliyle karşılık vereceğiz” “-bundan sonra, polis kalkan kullanmayacak” vb. onlarca cinayeti öven, destekleyen, yol veren sözleri duyabiliyoruz.
    Atalarımızın, bilebildiğimiz yaklaşık 10-15 bin yıllık medenileşme sürecinde, ilk evcilleştirdiği hayvanlardan olan keçilerle çağımızdaki ilişkimiz, adeta hal-i pür melalimiz. Vakti zamanında, hemen yanıbaşımızda yaşayan, et-süt-deri ihtiyacımızı anında karşılayan, gerektiğinde çocuklarımızı doğrudan memesinden süt emzirdiğimiz ve kendisini, layık olduğu şekilde, yarı-tanrı Pan yaptığımız keçileri, yalnızca belgesellerde görüyor, eğer yanlışlıkla keçi ağılı yanından geçersek te, kokudan burnumuzu tutuyoruz.
    Nerden aklıma geldi bilmem ama doğanın içindeki tanrılardan vazgeçip, doğaüstü tek-tanrılara döndüğümüz için, insana da bu kadar yabancılaştık gibi. Bir parça oturup dinlensek, biraz daha doğa ile ilgilensek, yaşadığımız yapaylığın, düzey düşüklüğünün ve çelişkilerin farkına varacağız belki.
    Aldığı eğitim gereği, ölüm sonrası gibi doğaüstü durumlarla ilgilenmesi gerekenlerin(ne kadar gereksinim olduğu tartışılır), gündelik doğal yaşamı yönetmeye kalkması ve yönetmesi, doğal seçilimin bir yerlerinde hata yaptığımızı kanıtlar gibi.
    Tünel-viyadük yapma becerimiz varken, insan aklına dayalı/ doğaya saygılı evrensel ve nesnel yönetme sistemleri geliştirmişken, bunların tam zıtlarını yaşamak zorunda kalmak, işin ironisi olmalı.
    Akademi dünyasının bu denli soğuk, toplumdan ve dünyadan uzak, kalıplaşmış haline yanıp-yakılırken, hem sıradan, hem de hiç bilmediğimiz olguları peşpeşe bizlere sunup, günlük-aylık-yıllık değil, evrim sürecini göz önüne alarak düşünmemiz gerektiğini hatırlattı bu kitap bana.
    Tabi bir de, Nasreddin Hoca’yı;
    “ Bu kedi ise, ciğer nerde; bu ciğerse, kedi nerde” (diğer çoğaltmaları da, varın siz kendiniz yapın)

    Cevapla
  6. uykusaati

    Kırk yıl düşünsem, keçiler hakkında bir kitap alacağımı düşünmezdim. Bu söyleşi ve değerli araştırmacı sayesinde bunu yapacağım :) İyi ki böyle farklı konularda incelemeler yapan bilim insanları var, ne güzel…

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.