“Kendinden daha çok düşündüğü biri olması, insan için kurtarıcıdır.”

 

Cemalnur Sargut, Aşktan Dinle isimli kitabında bize, Mevlana’nın Mesnevi isimli eseri ışığında nefs, aşk, kibir, cömertlik, gösteriş, edep gibi insanın gelişiminde rol oynayan pozitif ve negatif kavramların iç manalarını anlatıyor. Dinle isimli kitabının devamı olan Aşktan Dinle “Tasavvuf neden bugün hayatımızda olmalıdır?” sorusuna cevap arıyor. Cemalnur Sargut’un Nevval Sevindi’yle radyo sohbetlerinden derlenen Aşktan Dinle, Mesnevi’yi anlamak isteyen, tasavvuf felsefesinin ne olduğunu bilmek isteyenlere ışık tutuyor.

Dünyanın her üzüntüsüne, onu pozitif kılacak bir pencere açarak bakıyor ve olanı olağan karşılıyorsunuz. Kalp gözümüzü bu bakış açısına göre ayarlamak kolay değilmiş gibi görünüyor. Kendinizi çok çaresiz ve kötü hissettiğiniz, hayatın üstünüze geldiği anlarınız olmadı mı?
Kalp gözünü insan ayarlayamaz. Kalbin nuru kalpte ki tecelli eden nur-ı ilahi eğer hakikaten o kalbi sarmışsa insan zaten her şeyi daimi surette pozitif görmeye başlar. Tabii ki insanın bundan önceki devreleri vardır. Bu devrelerde de kabs ve bast denen iki hal zuhur eder. Kabs, insanı bazı hadiselerin sıkması; bast, genişlemesi. Allah’la beraber olmak genişletir, hadiselerin şekline takmak, takılmak sıkar. Bu ikisini yaşamadan insan daimi huzura erişemez. Herkesin hayatında bu devreler olur. “Her vücut bir kere cehenneme uğrayacaktır” sözünün bir hakikati de budur. Her vücut yaşadığı sürede çeşitli zamanlarda cehennemi tadar. Cehennem kelimesi Allah’tan uzak olmak anlamındadır. İnsan Allah’tan uzak olduğu devrelerde acı ve sıkıntıyı mutlaka hisseder. Ama mühim olan bunların uzun sürmemesi, hemen pozitif enerjiye dönüşmesidir. Eğer hiçbir şey hissedemez hale gelirseniz Allah’la olan ilişkinizi de hissedemezsiniz. Onun için insanın negatifi hissetmesi bile bir lütuftur. Tabii ki benim de böyle zamanlarım oldu. Çok küçükken babamın verem oluşu, öleceğini düşünmem, babamın hapse girişi… Ama hiçbiri bende derin hisler bırakmadı. Çünkü derin hisler bırakabilmesi için insanın Allah’la ilişkisi olmayan bir evde büyümesi lazımdı. Ben öyle büyümedim ve ailemin Allah’la yakınlığı çok fazla olduğu için böyle şeyler bende yara bırakmadı.

Sohbetlerinizde teyzenizin kızından bahsedersiniz. Çocukluk ve gençlik dönemlerinizde aynı zamanda birbirinize dost olmuşsunuz. Onun hayatınızda önemli bir yeri var. Kendisi bir cüce ve bununla ilgili hiçbir şikâyeti yok…
Züliş bir şekilde benim mürşitliğimi de yapmış bir insandır. Züliş’le benim aramda 6 yaş vardı ama sanki hiç fark yokmuş gibi yaşadık. Çocukluk devresini tabii benden 6 yaş büyük olduğu için çok iyi hatırlayamıyorum ama kendimi bildim bileli onun mutluluğu evimize ve bütün çevremize neşe kaynağı olmuştu. Okul hayatı boyunca herkesin sevgilisiydi, çünkü hayatında kıskançlık nedir bilmezdi. Herkes mutlu olsun diye uğraşır, kendi eksikliklerini başkasında var olduğunu görerek mutlu olurdu. Allah’ın evliya makamında yarattığı özel bir insandı. Onun ezeli güzelliği sakat oluşuyla daha da ortaya çıkmıştı. Bazen sakatlıklar insan üzerinde negatif etki yapar ve tamamen onu negatife götürür. Züliş’te tamamen pozitife götürmüştü. Allah’la ilişkisini çok artırmıştı. O Allah’ından memnun olarak yaşadı. O yüzden de ben kendisinden çok şey öğrendim.

cemalnursargut1 cemalnursargut2

Hep inançlı mıydınız, arayış içinde olduğunuz bir dönem yaşadınız mı?
Hep inançlıydım. Fakat felsefeye merak sardığım bir devirde negatif olduğum bir dönem oldu. Sartre’a olan sevgim, Nietzsche’ye olan, Schopenhauer’e olan ilgim beni pesimist yaptı. Bu pesimist devrimde de oldukça depresif bir dönem yaşadım. Üniversite hayatımın ilk üç senesiydi bunlar. Daha sonra evlendim ve pesimist olacak sebebim kalmadı. Çünkü hadiseler insanın Allah’a olan yakınlığını çok artırdığı için kendini düşünmekten vazgeçiyor insan. Onun için ben hadiselerin negatif olmalarına hep çok şükrederim.

İnsanlar arayışlarında bazen okudukları kitabın satır aralarında bulabiliyorlar kendilerini. Yollarını çizmelerinde bir yazar, bir film de ışık tutabiliyor. Sizi etkileyen satırlar oldu mu? Size olan etkisi nedeniyle, önereceğiniz kitaplar, yazarlar?
Beni bütün hayatımdaki hakikatlerle karşılaştıran hocam Kenan er-Rifai, hocam Samiha Ayverdi, Hz. Mevlana ve İbnül Arabi hazretleridir. Ahmet er-Rifai, Abdülkadir Geylani’den çok şey öğreniyorsunuz. Ama bu ilk saydığım bütün sultanlar hayatımı baştan aşağı değiştirdiler, bakış açımı da. Yani vücudumun içinde Allah’ın nurunun yanmasına sebebiyet verdiler. Benim kalıba koyduğum her şeyin bana yanlış olduğunu öğrettiler. Sevgilinin istemediği şeyleri yapmamanın zevkini de bana öğrettiler. Samiha Ayverdi’nin bütün kitaplarını, özellikle Batmayan Gün, İnsan ve Şeytan, Yaşayan Ölü, Hancı, Yusufçuk gibi tasavvufi eserlerini okumanızı öneririm. Mevlana Hazretleri’nin Mesnevi’sini Kenan er-Rifai şerhiyle öneririm. Tabii ki İbnül Arabi’nin Fütuhat ve Fusûs’u; anlaşılması biraz zor belki ama bizim şerhlerimizle daha iyi anlaşılır. Dinle ve Aşktan Dinle insanı tasavvufla çok tanıştırıyor ve kendi problemlerini insana anlatıyor. Maddi kitap okumak istiyorlarsa Paulo Coelho, Somerset Maugham ve André Gide’i öneririm.

Nietzsche’ye hayran olduğunuz dönem… Simon de Beauvoir ve Sartre… O dönemi anlatabilir misiniz? Neden sonra Nietzsche ilham kaynağınız olmaktan uzaklaştı?
Bütün felsefecileri kendi bilgimle inceledim. Ben fen bölümünde okuduğum için felsefe okumadım. Ama hayatımda hep felsefenin yeri vardı. Sosyoloji ve mantık hocalarım her zaman benim bakış açımın biraz farklı olduğunu söylerlerdi. Sınıf içerisinde beni konuştururlardı. Ben de kendimi bir şey zannetmeye başlamıştım. Dolayısıyla kendi başıma felsefeyi anlarım sanmıştım. Doğrusu Sartre’la başladım, çünkü benim için devdi. Simon de Beauvoir feminizmin bayrağını taşıyordu. Ben de hiç feminist olmadım ama nasıl bir anlamdır bu diye inceledim. Sartre kalıp yıkan bir insandır ama kalıp yıkarken yerine negatif enerji koyar. O negatif enerji insanı karamsar yapar. Yani egzistansiyalizmin maddi boyutları insana hakikaten pesimist bir görüş gösterir. Doğrusu Nietzsche’de o kadar karamsarlık hissetmedim. Onda anlayamadığım nokta bu kadar zeki, bu kadar mükemmel düşüncelere sahipken niye hiç mutlu olamadığıydı. Sonra hepsinin mutlu olmadığını gördüm.

Mevlana ne zaman karşınıza çıktı? Mesnevi’ye ne zaman ilgi duydunuz ve sizi Mesnevi’yi okumaya iten nedenler neydi? O döneminizi biraz anlatır mısınız?
İşte o dönemde ben mutluluk ve huzur istiyordum. Huzuru nerede bulurum diye araştırınca Mevlana’yı buldum. Mevlana karşıma çıktı ve bütün hayatımı değiştirdi. Çünkü ben her şeyi biliyorum sanıyordum ama hiçbir şeyi uygulamadığımı fark ettim. Halbuki bir şeyi bilmek uygulamakla alakalıymış. Bilginin kemali uygulamakla olurmuş. Bunu Mevlana’dan öğrendim. Mevlana’nın kitabı Mesnevi, Kuran’ın şerhidir. Dolayısıyla da bakış açınıza farklı bir anlam getirir. Bu bakımdan Mesnevi çok sevdiğim bir kitap oldu benim için. Okudum, kendimi tanıdım; okudum, başka bir vasfımı tanıdım; tekrar okudum neleri kalıplaştırdığımı gördüm. Yalnız bunları hocamın şerhiyle yaptım. Hocamın gözlüğü olmasaydı Mesnevi’yi anlamam mümkün değildi.

Öğrenciliğiniz bittiğinde, öğretmek için yola çıkıyorsunuz bu defa. Öğretmenliğiniz nasıl başladı?
Doğrusu öğretmen olmak için yola çıkmadım. Çocukluğumda, büyüklerim öğretmen olacaksın demişlerdi ama ben onu unuttum. “Her akıllı kız mühendis olur” diyerek mühendisliği seçtim. Fakat eğitimim bittikten sonra eşim (son sene evlenmiştim) çalışamayacağımı söylemişti. Bu beni son derece üzdü. Çünkü derdim, eğitimden gaye çalışmaktı. Üzerine tekrar araştırdım ve yarım günlük iş olan Güneş Koleji’nde öğretmenlik buldum. Haftada üç gündü, bu nedenle eşime kabul ettirmesi kolay oldu. Öğretmenliğe böyle başladım. Ama öğretmenlik başladığın anda şunu hissettiriyor: İnsanda öğretmenlik ezelden sahip olunan bir özellik. Ve insanı Allah’a yakınlaştıran bir meslek, zira sevilmeden sevmeyi öğreniyorsun, affetmeyi öğreniyorsun, sabrı öğreniyorsun. Yani ahlak-ı Muhammediye’yi deneyimliyorsun. O bakımdan öğretmenliği çok sevdim. Mikrop gibi içime girdi ve çıkmadı. Hâlâ da öğretmenliğe devam ediyorum.

Tasavvuf dersleri vermek için yurtdışına çıkıyorsunuz. Nerelere gittiniz ve nasıl karşılandınız?
Önce Amerika’yla başladı. Sonra Almanya’yla devam etti. Avrupa’nın çeşitli yerlerine gittim: İngiltere, İsviçre, Hollanda… Malezya’da ders verdim. Çok güzel karşılandım. Benim en büyük şansım hayatımda hiçbir zaman çok aşırı negatif bir şeyle karşılaşmamam oldu. Tabii ki bazı sorunlar oldu. Bir kere Almanya’da çok mutaassıp bir grup tarafından bebeklerini ağlatarak protesto edildim. Fakat benim hiç aldırmayışım, onlara sevgiyle yaklaşımımdan sonra onlar da tavır değiştirdiler. Dolayısıyla tasavvuf zaten her şeyin Allah’tan olduğunu bilip de onlara kızmamaktır. Bu da sonradan olacak bir şey değil, çünkü yapmacık olur. Bu ezeli bir nasiptir. Allah isterse gerçekleşir. Ben o yönden çok şanslı hissediyorum kendimi.

Şair Goethe’yle ilgili anlatmış olduğunuz bir ayrıntı çok ilgimi çekti. Goethe’nin Hz. Muhammet üzerine yazdığı şiirleri olduğundan bahsediyorsunuz. Biraz anlatabilir misiniz?
Goethe’nin akan bir nehri anlattığı ve bununla Peygamber’i tasvir ettiği muazzam bir şiiri var. Ayrıca Goethe’nin birçok beyanları var. Çok belirgin hatırladığım “Ben Kuran-ı Kerim’e, okuduğum için değil Hz. Muhammet inandığı için inanıyorum” diyen cümlesini Almanya’da kiliselerde mutlaka söylerim. Goethe Almanya’nın adeta milli kahramanı ama Müslüman olduğunu kimse bilmiyor. Tavsiye ediyorum Goethe’nin bütün şiir kitaplarında Hz. Muhammet’e yazdığı şiir var.

cemalnursargut3 cemalnursargut4

Üniversitede organik kimya okumuşsunuz. Kimyanın yolculuğunuzda faydaları oldu mu?
Tabii ki organiğin de inorganiğin de, kimyanın her bölümünde benim tasavvuf yolculuğumda çok faydası oldu. Organikten bahsedersek mesela karbonun negatif veya pozitif olduğu zamanlarda canlılık oluşturmadığını, nötr olduğunda canlılık oluşturduğunu görüyoruz. Bu bile yeterli bir bilgi. Yani demek ki bir insan dirileşebilmesi için ne pozitif ne de negatif olacak, daima nötr kalacak. Her şeyin Allah’tan olduğunu idrak edecek. İşte bu hale diri hal diyoruz. O bakımından kimyanın her bölümünde tasavvufa, yaradılışa, insan yapısına ait bilgiler edinebiliriz. Ben çok şanslı bir eğitim gördüğüme inanıyorum.

Mevlana tüm dünya insanlarını, din, dil, ırk gözetmeksizin sevgiye, aşka çağırıyor. Bu sese her dilde bir cevap var. Birçok dünya insanı, kendini Mevlana’nın aşkında buluyor. Kendini arayışa yönelen, özünü bulmak isteyen herkesi ortak bir noktada buluşturuyor diyebilir miyiz bu aşk?..
Tabii. Aslına bakarsanız Hz. Mevlana’nın yolu olan İslam herkesi bir araya çağırıyor. Çünkü İslam bütün dinleri içeren ilmin en kuvvetli açıklandığı bir dindir. Bütün dinleri kapsar ve Tevbe Suresi’nde Allah son nefese kadar tövbe kapısının açık bulunduğunu, onun için kim gelirse gelsin af imkânı olduğunu söyler. Mevlana’nın da “gel” deyişi Tevbe Suresi’nin farklı bir şiirle anlatımıdır. Dolayısıyla da Hz. Mevlana’da peygamberlerin ve Kuran-ı Kerim’in mesajlarını gördükleri için insanlar koşuşturuyorlar. Mevlana’nın tek farkı bunu inanılmaz bir sanatla yapmış olması. İşte kimisi sanata bakıyor, kimisi Mevlana’ya bakıyor, kimisi sadece meşhur olduğu için ilgileniyor. Yani bir şekilde herkes kendine ait bir şey buluyor. Ama bilelim ki onun evrenselliği İslam’ın evrenselliğidir.

“Tasavvuf, insanın insanlığını bulma yoludur” diyorsunuz. Biraz açabilir misiniz?
Çünkü tasavvuf dinin güzel ahlakla yaşanmasıdır. İnsanın insan olabilmesi, diri dua ve kemal noktasına erişebilmesi için ahlak-ı Muhammediye’yi edeple yaşaması lazım. Edep tasavvuf demektir. Yani edepli edepli yaşamak her yaradılışta Allah’ın isimlerini görerek hürmetle muamele etmek; hiçbir şeyde Allah’tan gayrı bir şey olmadığını, yegâne varlığın Allah olduğunu idrak etmektir. Bu idrak insanda gelişirse insan kindar olmaz, öfkelenmez, merhametli olur, nefretten uzak olur, verdiği sözde durur, vakte riayet eder. Bütün bunlar Peygamber’in ahlakının yaşama şeklidir. Onun için de mutasavvıf bunları yaşayan insandır.

Tasavvufa giriş için bir elkitabı mı Dinle kitabınız? Radyo konuşmalarınızdan derlenen Dinle kitabında edep, kaza, kader, tevhit, namaz, hac ve kurban gibi konuları açıklayıcı bir dille anlattınız. Biz Aşktan Dinle kitabınız üzerine konuşacağız ama bir önceki kitabınızı okumayanlar için bir açıklama yapacak olursak, kitabınızın adı neden Dinle?
Çünkü bütün gidişatta her şey dinlemekle başlar. Peygamberlerde bile… Hakikat peygamberi Musa Allah’la konuşmuştur ve Allah’ı dinlemiştir. Dinledikten sonra görme derecesine ulaşır. Hz. İsa ve daha sonra Hz. Peygamber de hakla hak olma derecesine ulaşır. Demek ki iş, kulaktan gönüle giden yolda. Eğer bu yolu açık tutarsa kulaktan gelen bilgi eğer Allah’a aitse mutlaka gönüldeki ışığı uyandırır ve aradaki nur-ı ilahiyi etrafa dağıtır. Bir de bizim kitaplar daima okunanı dinle anlamındadır. “Oku” diye başlayan Kuran-ı Kerim’le ilgilidir. Dolayısıyla Kuran-ı Kerim’i bu kitaplardaki açıklamalarıyla dinle anlamındadır. O bakımdan kitabın adı Dinle.

Dinle ve Aşktan Dinle kitaplarınız, Nevval Sevindi’yle yaptığınız radyo programı kayıtlarından yola çıkarak hazırlanmış. Bu kitaplar istediğiniz etkiyi yaptı mı?
Benim istediğim bir etki yoktu. Bir etki yapmasını hiç düşünmedim. Ben yaptığım işi Allah için yapmaya çalışıyorum. Bu arada halkın da işine yarıyorsam, ne mutlu bana. Ama ciddi söylüyorum, yaptığım işte halkın beni sevmesi gibi bir gayem yok, ancak kendi huzurumu, mutluluğumu, Allah’la olan ilişkimi etrafa saçmaya çalışıyorum. Bunu daha çok yayınevimizin müdürlerine sormalısınız, eğer gerçekten gerekli etkiyi yapmışsa onlar memnundurlar diye düşünüyorum.

Mesnevi okumalarında aşk neden çok önemlidir? Mesnevi’de öğrendiğimiz aşk, nasıl bir aşktır?
Allah’a giden tek yol aşktır. Birçok yol vardır, ancak bütün yollar sidreye kadar gider, çünkü dünyevi varlığımızla alakalıdır. Ama aşk sidreyi geçip miraca götürür insanı, bu yüzden her vasıf aşka dönüşür. Yani insan tevazuyla da gidiyorsa, aşka dönüşür. İlimle de ibadetle de gidiyorsa aşka dönüşür ve ne zaman ki aşka dönüşür işte o zaman miraç olur. Dolayısıyla aşk elimizdeki tek silahtır, yolumuzda ilerlememiz için tek arkadaştır, refiktir.

cemalnursargut5 cemalnursargut6

“Aşk ve sevgiyi karıştırmamak gerek” diyorsunuz ve kitapta aşk kelimesinin bir açıklaması var, okuyucularımıza bu tanımı yapabilir misiniz? Aşk kelimesinin manasını anlatabilir miyiz?
Aşk kelimesi üç harften oluşuyor ayn, şın ve kaf. Ayn harfi görmek demektir. Yani her şey Allah’ı görerek başlar. Allah’ı nasıl görüyoruz dersek, bu gözle görülemez ancak Allah bilinir, hissedilir. Allah’ın varlığından emin olunur. Bunun adına görmek denir. Ya da hiçliğimizde onun varlığını hissederiz, işte hiçlikle varlığı hissetmeye de görmek denir. Onu bir kere görmeye başladınız mı, bu sefer her yerde onu aramaya başlarsınız. O da her yerde vardır, yani yavaş yavaş o sevgiliyi tanıdıkça ona âşık olursunuz. Bu noktaya sarhoşluk, yani şın harfi denir. O zaman ondan gelen her şey size hoş gelmeye başlar. Hastalığı misafir diye, ölümleri lütuf diye karşılamaya başlarsınız. Zaten lütuf onun latifliğinin tecellisidir, o elle tutulup gözle görülmez haline latif, bunun da bizim hissetmemiz haline lütuf denir. Dolayısıyla insan sarhoşlukla devam ettirdiği ilişkiyi, kün olarak yani dirilerek bitirir. Allah’a olan aşk sonuçta insanı diri kılar.

Biz sosyal hayatımızdaki ilişkileri bir tarafa bırakın, özel hayatımızda bile birbirimize tahammülsüz yaşayabiliyoruz. Kadın-erkek birbirini tanımadan yaşıyor, insan insanı anlamıyor, anlamak istemiyor. Tüm bunların sebebi nedir sizce?
Çünkü insan karşısındaki kulu tapılacak bir varlık olarak görür, halbuki onun Allah’ın ismi olduğu düşünülürse ona tapmaz, tapmayınca da onunla birlikte Allah’a gitmenin zevkini yaşar. Eğer birbirimize bakarsak daima hata buluruz, ama el ele Allah’a bakarsak birbirimizi severiz. İşte o sevgi insanı Allah’a götürür. Bu saygıya dönüşür ve bitmeyen bir beraberlik olur.

Kadın da çalışıyor artık. Ekonomik özgürlüğünü eline aldı. Hatta bazen şöyle bir fotoğrafla da karşılaşabiliyoruz. Erkek evde bebek bakıyor, kadın eve para getiriyor. Kadın güçleniyor ama yine de eşitlik kavramına geldiğimizde kadınlar hâlâ arka planda görünüyor. İslamiyet kadın-erkek eşitliğine nasıl bakıyor?
Hiçbir şekilde arka planda değil, hele bizim ülkemizde. Batı’da çok şaşırtan durumlar var. Mesela ülkemizde kadın aynı seviyedeki erkekle aynı parayı alır. Kadınlar erkekleri eğitebilirler ki bu Batı’da asla olmaz. Ülkemizde kadınlar erkeklerden daha üst seviyede hizmet verebiliyorlar. İslamiyet asıl, kadınla erkeği hiç ayırmıyor. Yalnız yanlış ananelere dayalı, kadınları arka planda bırakan bölgesel yanlışlar ve hatalar görüyoruz, bunun İslam diniyle hiçbir alakası yok. Kuran-ı Kerim’de kadın ile erkek kelimeleri eşit sayıda geçiyor. Allah bütün ayetlerde kadınla erkeği eşit sorumlu tutmuştur, ancak bazı güç farkları vardır. Kadın daha tahammüllüdür erkekten ki, çocuk doğurmak ona nasiptir. Erkek daha güçlüdür kadından ki, savaşmaktadır. O yüzden, onunla alakalıdır. Bunun haricinde Allah’ın ilminde kadın erkek farkı diye bir fark yoktur ve bunun belli olduğu tek din bizim dinimizdir.

“Dünyadan bağını kopar, maddeye olan bağlılıktan kendini kurtar da hür ol, ey oğul ne zamana kadar altının, gümüşün esiri olacaksın?” Bugün dünyada yaşanan savaşların nedeni maddiyata esir olmak. Esir eden aslında esir midir?
Tabii esir. Çünkü maddeye bağımlı olan insan gidici olan şeylere bağlı ve o gitmesin diye bütün ömrünü onun peşinden koşarak geçiriyor. Manaya bağlı olan insan ise bu dünyadan hiçbir beklentisi olmadığı için hiçbir şeyin peşinden koşmaz. Huzur içindedir ve hürdür. Hürriyet maneviyatla alakalıdır ve dışarıdan getirilen eşitlikle de hiçbir alakası yoktur. Çünkü iki çocuğunuz olsa ikisine eşit balonlar verseniz, ipleri eşit olsa, boyları eşit olsa, renkleri eşit olsa, bir süre sonra bir çocuğun diğerininkini daha çok beğendiğini görürüz. Demek ki ancak insana başkasını düşünmenin kendini düşünmekten daha önemli olduğu, Allah gözünde daha önemli olduğu öğretilirse ve Allah sevgisi onda hâkimse o daima ömrünü başkalarına hizmetle geçireceği için dünyanın en mutlu insanı olacaktır.

Nefs nedir? Nefsin terbiye edilmesinden bahsedilir, bu ne demektir?
Nefs vücudumuzun arzu ve istekleridir. Vücut denen bu kalıbın arzu ve istekleri ve tekâmül edebilir haline nefs denir. Sanki üzümün koruk hali gibidir, üzümü ruh gibi düşünürsek koruğa da nefs denir. Nefsi terbiye etmenin tek yolu istediklerini vermemektir. Çünkü nefsin vazifesi tekâmüldür, biz onun tekâmülünü engelleyecek şekilde, her istediğini verirsek, nefsimize zulmetmiş oluruz. Nefsi terbiye etmenin asıl manası, ben diyen nefsi sen diyen hale geçirmektir, bunun için mücadele veririz.

Neredeyse kendine âşık birçok insan var. Bu duruma bir de sizin gözünüzle bakacak olursak, bu âşıklığı nasıl tanımlarsınız? Sizce neden narsisizm yükselmiş olabilir?
Nefsin ilk makamına nefs-i emmare denir. İşte bu söylediğiniz hali temsil ediyor, tabii narsist insanlar olmalı ki narsist olmayanın değeri ortaya çıksın. Onlar da lüzumlu varlıklardır, ama Allah Kuran-ı Kerim’de bunların sorumluluğu olmadığını söyler. Yani bunlar o kadar ölülerdir ve yaşamıyorlardır ki, ben diyen insanın, Allah’ın gözünde yaşıyor gibi gözükmediğini biliyoruz. Çünkü idrakleri yoktur, o kadar kendilerine odaklanmışlardır ki manayı göremezler, maddeye takılıp kalmışlardır. Çünkü insan hayatında, her zaman eğer kendini çok beğenmişse daima yıkılması için Allah birçok sebep gönderecektir. Çünkü Allah cüzün, parçanın, kendi bütüne olan raptını ister. Cüz, kendinde bir varlık var zannederse bütünü hissedemez ve cüz için en zor durum bütünle olan alakasını kesmiş olmasıdır.

Hepimiz her şeyi biliyoruz. Her konuya söyleyecek bir fikrimiz var; çok konuşuyor, dinlemeye gelince kulaklarımızı kapatabiliyoruz. Kitabın ismindeki mana kişisel yolculuğumuzda da önemli değil mi? Kibir, gurur, ben bilirim insanların içinde inanılmaz derecede yükselmiş durumda. Herkes başkasını suçluyor. Burada sevgiyi görebilmek çok mümkün olmuyor. Gördüğümüz şey, insanın yalnızca kendisini sevmesi. İnsanı görmek ve bir başkasını sevmek neden bu kadar zor? Bu da sınavlardan bir tanesi mi? Sevginin tekâmülün bir parçası olduğunu düşündüğümüzde, bazı insanların farkında olmamalarının nedeni var mı? Bu nasıl öğrenilir?
Tabii ki Allah’ın en büyük lütfu tam insan kendini güçlü hissettiği zamanda onun elinde hiçbir güç olmadığını ona göstermesidir. Çok görmüşümdür “Ben evladımı koruyacaktım, söz vermiştim ama hastalandı” diye bağıran adamları. Demek ki elimizde onu korumak diye bir güç yok yahut çok çalıştım mutlaka kazanacağım dediğimiz ama kazanamadığımız imtihanlarımızı… Demek ki hiç kimsenin elinde bir kuvvet, bir kudret yok. Eğer Allah insanı zorda bırakırsa bu onu çok sevdiği için ve kudretin kendinde olmadığını, asıl kudret sahibine raptolması gerektiğini öğretmek içindir. Çünkü insan kendisinde bir güç olduğunu zannettiyse, bu hep yıkılmaya mahkûmdur ama olmadığını idrak edince de son derecede rahatlıkla da sevdiğine raptolur.

En büyük günah kibir, haset, gurur diyorsunuz. Şeytanın Avukatı filminde Al Pacino’nun oynadığı karakterin bir sözünü hatırlattı bu söz: “Kibir en sevdiğim günahtır” diyor şeytan. Kibrin panzehri nedir diye sorsam?…
Kibrin panzehri aşktır. İnsan âşık olduğu zaman kendinden daha çok, âşık olduğu kişiyi düşünmeye başlıyor. O zaman ben demekten vazgeçer, yani Allah herkesi âşık kılsın, birine âşık olmak bile insanı kendini düşünmekten uzaklaştırır. İster evladına olsun, ister kedisine ister köpeğine. Kendinden daha çok düşündüğü biri olması insan için kurtarıcıdır. Ama insan yalnız kendini düşünmeye başlarsa çok zor bir hayat onu bekliyor demektir. Bu yüzden panzehri sadece aşktır.

cemalnursargut7

“Kimseyi küçük görmeyelim. Küçük görmek, aşağılık duygusundan gelen bir haldir. Çünkü aşağılık duygusundan başkalarını ezerek üstünlük sağlamak ihtiyacı doğar…” diyorsunuz kitabınızda. Yani, başkasını küçük gören insan, kendini küçük görüyor diyebiliriz. Bu tür insanlara nasıl yaklaşmak ve böyle halleri nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Ben bu hale çok şaşıyorum, mesela yanınızda bir kaktüs ya da çam ağacı bulunsa illa seveceğim diye elinizi uzatmazsınız. Dolayısıyla bu tür insanları da çam ağacı ya da kaktüs gibi kabul etmek lazım. O orada dursun, ben onu sevmeyeyim, yani elimi yapıştırmayayım, uzaktan seyredeyim, faydasına da inanayım derseniz çok zevkli bir hayat yaşarsınız. O yok olmasın, gitmesin ama benden de uzak dursun deyip kale almazsanız, mesela karşınızda üç yaşında bir çocuk olsa ve size çok çirkinsin dese onu kale alır mısınız? İşte onu da o şekilde düşünmek lazım. Bütün mesele aşırı değer vermekten kaynaklanıyor. Aşırı değer vermezseniz üzülmezsiniz.

“Tevazu ve alçakgönüllülük tevekkülü getiriyor. Tevekkül rızaya dönüşüyor, yani insan tevazu ehliyse Allah’tan razı olma seviyesine ulaşıyor” diyorsunuz. Bunu başarabilmek, insanlık sınavında bir mertebe daha yükselmektir diyebilir miyiz?
Tabii. Tevazu insanın en büyük kurtarıcısıdır, ama tevazu iki büklüm olmak, yalakalık yapmak demek değildir. Tevazu sana kötü muamele eden kimseye kin beslememek, kimseye aşırı kırılmamak ve yapanın, yaptıranın sadece Allah olduğunu, aradakinin sadece onun maşası olduğunu düşünmek demektir. Bunu yaparsanız tevazu hayattaki tek kurtarıcı şeydir.

Kanaatkârlıktan bahsediyorsunuz kitabınızda. Bu konu hep muallakta kalır ve anlamı tam olarak bilinmez. Kanaatkârlık tam anlamıyla nedir? Gayret eden de etmeyip bekleyen de kanaatkâr mıdır?
Gayretsiz kanaat olmaz. Bir insan bütün gücüyle gayret edecek. Mesela “Hak verilmez alınır” sözü bir devir siyasette slogan oldu ama o Hz. Ali’nin sözüdür. Allah için kullanılır, yani Allah senin hakkını vereceği zaman senin o konuda alnının terinin dökülmesi gerektiğini söyler. Çok çalışacaksın, onu hak edeceksin, Allah da onu verecek. Fakat verdiği şey senin beklediğin şey değilse o zaman ondan memnun olmaya “kanaat etmek” deniyor.

İnsanın acısı varken, sıkıntının içindeyken, hüzünlere boğulmuşken belki en zor şey şükretmek. Hep mutluluk varken, huzura erdiğimizde şükrederiz. Zor durumlarda da şükretmeyi başarabilmek için nasıl bir pencereden bakmak gerekir? Elif Şafak’ın Aşk isimli kitabındaki söz hep aklıma gelir: “Sufi dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.” Günümüzde şükrü unutmuş, daha fazlasına hızla ve hırsla ulaşmaya çalışan insanlar var. Bu hali nasıl yorumluyorsunuz?
Hz. Ali’nin bir sözü geldi aklıma diyorlar ki: “Allah’ımı isteklerimin olmamasıyla bildim.” Bizler hep isteklerimizin olmasına odaklanmışız, olmadığı zaman yeri göğü inletiyoruz. O halde Allah’la ilişkiyi ön plana alan insan için Allah’tan başka bir istek kalmaz. Öyleyse de istekler oldu mu, olmadı mı diye de tutturmaz. İnsanın içindeki huzur, yalnız Allah’ın huzurunda olmakla olur. Huzura ulaşmak gaye olursa herkes Allah’la ilişkiye ulaşmak üzere hareket eder. Dolayısıyla da bu ilişki insanı huzur içinde tutar. O zaman gerçekten de insan Allah’la ilişkisini artırıyorsa isteklerinin olmamasından dolayı memnun olur. Başına gelen çirkin hadiselere de şükreder.

“İnsan nefsi ile insan aklı birleşerek ruh önünde secde edebilirse, işte o zaman içimizdeki kavgalar biter” diyorsunuz…
Vücut içinde halk olunmuş kısmın emrolunmuş kısma raptolması lazım. Halk olunmuş kısım yani akıl ve nefs halk olunmuştur yani değişmiştir artık, Allah kendi varlığından değiştirmiştir. Emrolunmuş kısım ise, hiç değiştirmeden lütfettiği sırrımız. Yani bizdeki ismi, bizdeki nefesidir. Dolayısıyla işte bu halk olunmuş kısım düzelir, yontulur, taş olmaktan elmas olmaya geçerse, o zaman parıl parıl etrafı aydınlatır. Emrolunmuş kısmın haline döner yani korukken üzüm olur.

Mesnevi’de “şekil”den bahsediliyor. “Sen şekilde değil, surette kalırsan puta tapıyorsun demektir. Her şeyin suretini bırak, manasına bak.” Mevlana, “İman, namazdan daha iyidir, namazdan daha üstündür. Çünkü imansız namaz olmaz” diyor. Nevval Sevindi’nin kitabınızdaki açıklamalarınızdan bir örnekti bu da. Şekli asla kabul etmiyor Mevlana ve şekli yerden yere vuruyor. Günümüzde şekli yükseklere taşıyan bir yaşam söz konusu. Manayı görebilmek için de, gözlerin görüyor olması lazım. Görebilmek için de, gönül gözünün açık olması gerekiyor galiba?..
Gönül gözü açık olursa bir insanın, onun maddesine bakmaz, manasına bakar. Yani bu en manevi şekilde bile, yani mürşid-i kâmil olsan bile eğer onun şeklini görüyorsan, şekline hürmet ediyorsan, Allah’ın sadece ondan göründüğünü düşünüyorsan puta tapıyorsun demektir. Demek ki her şeyin manasına yönelmek doğrudan Allah’a yönelmek oluyor.

“Söze çok dikkat etmek gerek. Dil çakmak demiri ile çakmak taşı gibidir. Dilden sıçrayıp çıkan söz ateşe benzer. Bazen laf olsun diye, bazen de bir şeyi anlatmak, nakletmek için o demiri, taşı birbirine vurma.” Kelimeleri hoyratça kullandığımız bir dünyadayız. Bunun için neler söylüyor Mevlana?
Aslında “Çok düşün ve konuş” diyor Mevlana yahut “Sükût et” diyor. Kendisi de derviş olduktan sonra önce münakaşadan sonra da münazaradan vazgeçtiğini, en son da artık hiç konuşmadığını söylüyor. İnsanın düşünmesi çok önemlidir, çünkü “Söz gelir yüz kızartır” diye bir laf vardır, çirkin söz, düşünülmeden konuşulan söz, farkında olmadan kalp kıran söz, Kâbe’yi yıkmakla aynı derecededir. İnsan bir lafıyla bazen bütün âlemi birbirine karıştırabilir. Öyleyse çok kızgın bile olsak o sözü ağzımızdan, gittiği yerin Allah olduğunu düşünerek çıkarmamız lazım.

ANASAYFA.cemalnur.sargut cemalnursargut-yedek

Mevlana Şems’le karşılaşmadan önce nasıl yaşardı, nasıl biriydi? Şems’le karşılaşmaları nasıl oldu?
Mevlana Şems’le karşılaşmadan önce çok büyük bir âlimdi. Herkesin aşık olduğu, hayran olduğu, önünde eğildiği, maddi olarak da Selçuk Üniversitesi’nin rektörü seviyesinde çok güzel, çok ulu bir âlimdi. Ama âlimdi. Şems’le karşılaşınca önce âlimliğinden vazgeçti. Âlimliğini Musa gibi maddi âlimlikten Hızır’ın “ilm-i ledün” âlimliğine yükseltti. Şems ona Hızır vazifesi yaptı, yalnız Mevlana öyle bir Musa’dır ki hiçbir zaman Hızır’ına itiraz etmemiştir. Bunun için ben ona Müslüman Musa diyorum. Şems’le karşılaşmaları ezelde olmuştu zaten, ezeli bir nasiptir. Şems onun ruhuydu, o onun kalbiydi, dolayısıyla aynı vücudun ruhu ve kalbinin birbirleriyle aynı vücutta birleşmesi ve birbirinden haberdar olması gibi bir şeydi bu. Tabii ki Şems onu denedi, çünkü ne kadar ezeli bir nasip için de olursa olsun, “Acaba vakti geldi mi?” diye denedi. Vakti gelip gelmediğini denemek de “Beyazıt mı büyük, Peygamber mi büyük?” demekle olmuştur. Çünkü Beyazıt büyük deseydi, “Ben doydum tamamlandım, enelhak dedim, artık hiçbir şeye ihtiyacım yok, o bakımdan da hocam size ihtiyacım yok” diyecekti. Ama o Peygamber büyük demekle “Hayır, doymadım, gelin öğretin” dedi. Ondan sonra da zaten birlikte oldukları süre boyunca, hep dinledi, hep dinledi.

Şems-i Tebrizi ile Mevlana’yı iki zıt karakter gibi görüyorum. Sanki birbirini tamamlayan iki parça gibi… Şems nasıl biriydi, Mevlana’yla karşılaşmadan önce?
Şems, baştan aşağı güneş gibiydi, yani nasıl güneşe bakılmaz, ellenmez, ulaşılmazsa ve her saniye içinde binlerce bomba patlarsa, Şems’in hali öyleydi. O Allah’ın her an yeni bir tecellisiyle karşı karşıyaydı. O bu dünyada yaşamıyordu, öbür âlemle ilişkideydi. Bu dünya içinde zor bir insandı, çünkü onun ilişkisini herkesin anlaması mümkün değildi. Ona bir gözlük lazımdı ki, dünya onu tanısın. Güneş gözlüğü Mevlana oldu. Mevlana ona dayandı, tahammül etti; onu anladı, idrak etti, ondaki Allah tecellilerini gördü, kabul etti ve benimsedi. O oldu, dolayısıyla da gözlük oldu. Biz Şems’i Mevlana gözlüğüyle tanıdık. Aslında ikisinin de farklı olmadığını, tek vücut olduğunu düşünüyorum ben.

Şems-i Tebrizi ile Mevlana dostluğunun gelişimini, onları bugüne taşıyan sevgilerinin manasını siz nasıl yorumluyorsunuz? Bir araya gelmelerinin sebebinde bugüne ışık tutan bir mesaj var mı? Ayrılıkla, hasretle sona eren bir beraberlik, tekâmül için gerekli bir sınav mıydı?
Ben onların beraberliğini mürit-mürşit beraberliği olarak düşünüyorum. Şems gibi bir mürşit güneş gibi insanı yakar ve tekâmül ettirir, dolayısıyla her devirde bu mürit-mürşit ilişkisi yaşanır. Ama mürşit çok da, nerde Mevlana gibi bir mürit… Eğer Mevlana gibi müritler olursa, mürşidi de Mevlana’da görmek mümkün olur. Bu beraberlik şarttır, ama mesela Fatih ile Şemsettin arasındaki beraberlik de böyledir. Yani bu dünyada işe yaramış kim varsa mutlaka bir mürşit tarafından eğitilmiştir. Onların o güzelliği, varlığı mürşidin o hakikatini üzerinde göstererek olmuştur, bu yüzden şart olan bir beraberliktir. Tekâmül ancak mürşitte olur, eğer mürşidin şekline tapıyorsa –gerçi Mevlana şekline tapmıyordu ama– sadece Şems’te Allah’ı görebildiğini düşündüğü bir devrede, bence Şems kendini aradan çekti. O Allah’ın tecellisini her yerden görebileceğini, onun varlığı olmasa her yerden tecelli edenin Allah olduğunu öğretti Mevlana’ya. Zaten Şems gidişinden sonra “Güneş battıysa ne oldu, ay çıkmadı mı? Ay battıysa ne oldu, yıldız yok mu?” diye Mevlana’ya bu hakikati dile getirdi.

Mevlana ile Şems’in aşkını nasıl yorumluyorsunuz? Bu dostluğu onun ifadesiyle aşkla ilgili kılan neydi?
Mevlana ile Şems’in aşkı diye bir şey düşünemiyorum. Onlar aynı Allah’a âşık olmuş ve bu aşkla birbirine sarılmış, aşkı beraber yaşamanın zevkini yaşamış hakiki mürit-mürşittirler. Bazen hangisi mürit, hangisi mürşit diye düşünülebilir ama benim için aşk yalnız Allah’a duyulan histir. Mevlana Şems’te Allah’ın hakikatlerini gördü, ona âşık oldu. Şems de, Mevlana’da Allah’ın kuldaki tecellisini gördü, ona âşık oldu. Dolayısıyla onlar birbirlerinde, Allah’ın hakikatleriyle meşgul oldular.

Mevlana’nın “Şefkatte, merhamette güneş gibi ol, ayıpları örtmekte gece gibi ol” sözündeki gibi olmuyor bazen dostluklar… Gönülden gönüle sımsıkı kapalı pencereler bugün. Sufi bakışı, dostluğu nasıl algılar? Dost kelimesinin tek muhatabının Allah olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Mevlana der ki: “Dost dostunun yaptığı hatadan kendi yapmış gibi yüzü kızarandır.” “Bırakın onların kusurlarını açmak, kusuru yaptığı hatayı kendi yapmış gibi düşünen insandır” der. Tabii dostluk anlayışı, aynı Allah’ın birliğinde birleşen kişiler dost olur. Yani aynı yerden Allah’a bakan kimseler dost olur. Onlar menfaate dayalı dostluklar yaşamazlar, çünkü her yerde tecelli edenin Allah olduğunu bilirler. Onun dışındaki dostluklar dostluk değildir.

“O sıkıntılı ve hastalığın olduğu yerde Allah’ın yanımızda olduğunu ateist bile hisseder” diyorsunuz. Bunu açıklayabilir misiniz?
Ateist aslında bizden daha çok Allah’ı düşünen kişidir. Nasıl reddedeceğini düşünür, halbuki imanlı olan kişinin hiçbir zaman böyle bir şüphesi yoktur. Zaten emin olduğu şey hakkında fikir yürütmez yahut da mühürlü insanlar vardır, bunlar Allah fikrini bile idrak edemeyecek derecede Allah tarafından mühürlenmişlerdir, Kuran-ı Kerim böyle yazıyor. Zaten hiçbir günahları yok, çünkü mühürlüler.

İç dünyamızı nasıl yapılandırabiliriz? Gönül kelimesini çok kullanırız, acaba anlamı bizim anladığımız şekilde mi? Gönül ne demek?
Kalp denen et parçası üzerine Allah’ın nuru vurursa, bunun adına gönül denir. Aydınlanmış kalptir.

Bugünkü yaşam şeklimize, atmosfere bakarsak, çok gürültülü bir dünyanın içinde birçok sesle yaşıyoruz. Bu seslerin içinde isyanlar da var, savaş çığlıkları da. Dört duvar arasında, neredeyse pek az yeşillikle, arabaların içine sıkışmış, trafiğe sıkışmış bir halde yaşıyoruz. İç dünyamızı bu gürültünün içinde sakin ve sessiz tutabilmek nasıl mümkün olur?
Gayet basit, dışarıyla ilişkiyi kesip içeriyle ilişki kurarsanız isyansız yaşarsınız. İnsan içindeki Allah’ıyla meşgulse, dışına takılmaz. Ancak dışına hizmet etmekle vakit geçirir. İnsan biriyle mücadelesini nefsi için yapmayıp da Allah için yapıyorsa o mücadele zevkli bir mücadeledir. Ama mücadelelerde, nefs işin içine girerse o zaman orada mutluluk diye bir şey söz konusu olamaz.

Mevlana hep “kalbini dinle, kalbini dinle” diyor. “Kişisel gelişim” teorileri de aynı şeyleri söylüyor, içsel yolculuk. Bu yolculuktaki kılavuz ise kalbimiz, o bize nerede olduğumuzu, nereye gitmemiz gerektiğini söylüyor. Bu konuda bizi aydınlatabilir misiniz? Kalbimiz konuşur mu sahiden?
Kalbimiz değil de vicdanımız. Kalbin ruha bakan tarafına vicdan denir. Kalp ruhla ilişkiliyse, o zaman vücut içinde hâkimiyet vicdanın olur. Vicdan vücutla konuşur ve daima sana doğru yolu gösterir. Nefsin de konuşur, daima yanlış yolu gösterir. Ama hangisi hâkimse vücut içinde, onun hâkimiyeti söz konusu olur. Vicdan hâkim olursa vücut rahatlar ve huzur bulur.

Kitabınızdaki bazı bölümlerden alıntılar yaptık ve içimizde dolaşan bazı sorulara yanıt almak istedik. Mevlana ve Mesnevi bir röportajın içine sığmayacak kadar büyük bir okyanus. Mesnevi’yi soru-cevap şeklinde bulacakları bir kitaptan okuyacaklar okuyucularımız. Hepimizin çok iyi bildiği bir atasözünü çevirerek anlatmışsınız hayata nasıl bakmamız gerektiğini, ama yine de son olarak, hayatı bayram tadında yaşamak için, hayata nasıl bakmamız gerektiğini sorayım size?
İlahi nurdan gözlük takar bakarsak hayata, dünyayı ve ahreti birbirinden ayırmadan, ikisine de eşit önemle bakarsak mutlu bir hayat yaşarız. Bir tarafa yönlenirsek mutluluğumuz gider, dengemiz bozulur. Bunun için dilerim ki, insan dünyada yaşarken ahretle, ahrette yaşarken dünyayla meşgul olur. Ve her ikisinde de Allah’ın tecellisini daim görür, o zaman hayat çok güzelleşir.

Aşktan Dinle / Cemalnur Sargut / Sorular: Nevval Sevindi / Editör: Çiğdem Yazır / Kapak Resmi: Aygül Okutan / Kapak Tasarımı: Hümanur Bağlı / Nefes Yayınları / 1. Baskı / Kasım 2011 / 312 Sayfa

Cemalnur  Sargut; Türk Kadınları Kültür Derneği’nin (TÜRKKAD) İstanbul Şubesi Başkanlığı görevini yürütmektedir.  TÜRKKAD, Cemâlnur Sargut’un liderliğinde yaptığı konferanslarda, İslâm tasavvufunun günümüz sorunlarına getirdiği çözümleri ele alan bir kuruluş. Eserleri : ‘Kenan Rifai ile Aşka Yolculuk’, ‘Ey İnsan (Yasin Sûresi Şerhi)’, ‘Bakara (Bakara Sûresi ilk 10 Ayetin Şerhi)’ ‘Hz.Âdem (Füsusul Hikem Şerhi)’ ‘Samiha Ayverdi ile Sırra Yolculuk’, ‘Peygambere Sevdirilen Kadın’, ‘Kabe’nin Hakîkati’, ‘Osmanlı Padişahlarının Peygamber Sevgisi’, ‘Can-ı Candır Hz. Ahmed Muhammed Mustafa’, ‘Dinle’, ‘Aşktan Dinle’

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.