Sanat algılayıp da hazmedilemeyen her duruma karşı oluşan deliliğin bir yansımasıdır ve ona bakıp biz de delirmiş kadar oluruz.’


“Çıplak ve Kadınlar Arasında, Cenk Kayakuş’un tarzının oldukça dışında bir öykü kitabı. Kadın düşkünü alkolik bir yazarın gözünden, günümüz metropol yaşantısını, iş hayatını, sosyal düzeni, varoluş sorununu ve en çok da kadın-erkek ilişkilerini cesurca irdeleyen Cenk Kayakuş, tam on altı sıra dışı öyküden oluşan bu öykü kitabında, aslında bize tek bir hikâye anlatıyor. Diğer bir deyişle tek bir yaşamdan on altı farklı macera sunuyor. Kimisi yaz kadar sıcak, kimisi bira kadar soğuk, ama hepsi asabi, memnuniyetsiz, çıplak ve biraz da kirli.” Cenk Kayakuş ile öykü kitabı Çıplak ve Kadınlar Arasında’yı konuştuk.

Yazar bilgisi bölümünde Çıplak ve Kadınlar Arasında için “otobiyografik izler taşıyan bir öykü kitabı” deniliyor. Edebiyatta otobiyografik ürünleri yazarın ilk eserleri olarak görüyoruz genelde. Fakat siz, 4 macera romanından sonra böyle bir kitap yayımlatıyorsunuz. Sizce, kurguda otobiyografik izler nerede başlayıp nerede bitiyor? Kitabı, ne tam kurgu ne de otobiyografi olarak tanımlanmaktan ayıran, otobiyografik eser yapan sınır nedir?
Bu kitap edebiyatta ilgi duyduğum bir başka türü temsil ediyor aslında. Macera ve polisiye romanlarına meraklı bir çocuk olduğum için edebiyata adım atışım da bu türe ait romanlarla oldu. Ama daha sonra iç dünyama daha fazla döndüm. Söylemek istediklerim çoğaldı. Bu kitabın girişinde her ne kadar otobiyografik izler taşıdığı belirtilse de çoğu öykü kurgu içeriyor. Öykülerdeki otobiyografik öğeleri daha ziyade Cem’in hayatla ilgili korku, endişe ve arzularında bolca yakalayabiliriz sanırım. Onun dışında yaşanan bir iki olay da gerçeklerden ilham almış olabilir, ama hangileri olduğunu belirtmeme gerek yok.

Çıplak ve Kadınlar Arasında, öykü kitabı sınıfında değerlendirilse de öyküler birbiriyle ilkin başkarakter yazar Cem olmak üzere birçok halatla bağlanmış. Kitap için çok parçalı bir roman tanımlaması da yapılabilir sanıyorum, siz ne düşünürsünüz?
Kesinlikle öyle. O yüzden kapakta “bir öykü kitabı” ibaresi yer alıyor zaten. Aslında bunu yaparak kitaptaki on altı farklı hikâyenin, tek bir adamın öyküsünü anlattığı vurgusunu üstü kapalı bir biçimde vermek istedik. Kadınlarla arasını bulamayan, alkolden vazgeçemeyen ve başarılı olmak isteyip de bunu henüz nasıl yapması gerektiğini bilemeyen bir adamın öyküsünü anlatıyor kitap. Ne bir öykü kitabı, ne de bir roman. Herhangi bir öyküyü seçip okursanız bir şey kaybetmezsiniz, ama baştan sona okunduğunda da bir roman tadı bırakacaktır diye düşünüyorum.

image1-1

Kitap ismindeki “çıplak” sözcüğü öyküleri iki anlamda kavrıyor bana kalırsa. İlki maddesel kıyafetsizlik hâli, diğeri ise ruhun kendini gizlemeyip çırılçıplak ortada bulunma durumu… Bu açıdan Cem’in ruhunun en çıplak göründüğü öykü Beş Yaşında Bir Mektup sayılabilir, yanılıyor muyum? Biraz bu ruh çıplaklığı meselesinden söz edelim mi?
Güzel bir saptama. Beş Yaşında Bir Mektup, Cem’in ruhunu şekillendiren temele iniyor ve orada uzun bir süre kalıyor. Cem içindekileri dökmekten çekinmeyen bir adam. Sırf başkalarına karşı sert ve acı sözler söylemiyor, aynı zamanda kendini de dibine kadar eleştiriyor. Hatta Son Randevu isimli diğer öyküde görülebileceği gibi başkalarının da ona aynısını yapmasından keyif alıyor. Bu bağlamda Cem’in arzuladığı şeylerden biri de kadın-erkek arasındaki çıplaklığın her daim sürmesi diyebilirim. Her iki tarafın da birbirine karşı net olmalarını ve içindekileri açıkça söyleyebilmesini bekliyor, en yalın haliyle… Çocukken yaptığımız gibi. Ben de ona hak veriyorum. Böylece ilişkiler, rakibin hamlelerini kestirmeye çalıştığımız ve ona göre hareket ettiğimiz bir satranç oyununa dönmezdi belki de. Çünkü kadın erkek ilişkileri gün geçtikçe bozulan bir yol gibi geliyor bana. Giderek daha fazla korkuyoruz birbirimizden sanki.

“Günümüzde yalnız kalmak bir eksiklik değil, bir lüks…” Cem böyle bir tümce kuruyor olmasına karşın, sürekli değişen ya da değişmeyen kadınları hayatından çıkarıp yalnızlığına çekilmiyor. Yalnızlık elde edebileceği bir “lüksken” neden bundan uzaklaşmayı tercih ediyor Cem?
Cem bir arayış içinde. Yalnızlığın lüks olduğunu söylüyor ama bir yandan da kendini barlardan uzak tutamıyor ve kadınları hayatından eksik etmiyor. Öte yandan bu arayış içinde savrulup dururken tanıştığı her kadında farklı bir şeyler keşfediyor sanırım. Bu anlamda da öykülerin sahip olduğu tüm erotizme ve çıplaklığa rağmen, kitap boyunca kadınlar asla cinsel birer meta olarak ele alınmıyor. Çünkü Cem onların bedenlerindeki başka noktalarla daha çok ilgileniyor aslında. Akıllı bir adam bir kadını tamamen çıplak görmekten kaçar. Arzulayabileceği tüm gerçeklik gözlerinin içindedir kadının.

“Çünkü tüm kadınlar hikâyedir.” Kitabın öykülerini son derece estetik biçimde özetleyen bir tümce. Kitabın bir yerinde şöyle bir tümce daha geçiyor: “…zaman kadınlara hiç iyi davranmıyor.” Zamanın kadınlara iyi davranmaması fizyolojik açıdan değerlendiriliyor o öyküde fakat bunu psikolojik açıdan değerlendirirsek, hele de bu topraklarda, iyi davranılmayan kadınların hikâyeleri daha yaygın diyebilir miyiz?
Zamanın kadına iyi davranmaması değil aslında mesele, ama bunun karşısında erkeğin aldığı tutum acımasız. Televizyon ve reklam dünyası bize aksini inandırmaya çalışsa da sonuç olarak hepimiz hızla yaşlanıyoruz ve bir gün buralarda olmayacağız. Kadınlara karşı her zaman iyi olmaya çalışan Cem de kitabın ilk sayfalarında yaşadığı yalnızlığın acısıyla onlara karşı daha sert bir tutum çiziyorken, zaman geçtikçe yumuşuyor ve âşık olduğu kadın tarafından terk edilmeden önceki hâline dönüyor. Belki bir kabulleniş diyebiliriz buna. Son öyküde, çaresiz bir biçimde hepsinin ortasında kendini bulduğu anda da bunu en net biçimde görebiliriz.

Öykülerin neredeyse tamamında birçok gerekçe ile büyük şehirden kaçmak, büyük şehrin dayanılmazlığı da ince ince işleniyor. Büyük şehri hem bu kadar vazgeçilmez hem de bu kadar dayanılmaz yapan sebep ne olabilir? Şehirden kaçıp gitmek isteyen Cem dahi gidemiyor, gitmiyor nihayetinde.
Şehir insana büyük bir aldatmaca sunar. Aslında ihtiyacımız olmayan bir sürü şeyi önümüze getirir ve bize onlara ihtiyacımız olduğu yanılsamasını bırakarak kendine daha fazla bağlar. Bir kâbus gibi bu. Cem de İstanbul’dan kaçıp gitmek istiyor ve şehirde yaşamanın anlamsızlığının farkında, ama bir yandan da bir romancı olarak hayatına devam etmek istiyorsa İstanbul’a olan mahkumiyetinin de bilincinde. O yüzden sevmediği bir şeyi yapıyor, tıpkı kahveden nefret ettiği hâlde bir öyküde kahve içtiği gibi… Hepimiz bazen, istediğimizin o anda yapmaya mecbur olduğumuz şey olduğuna inanırız. Daha doğrusu buna inanmak isteriz.

Çıplak ve Kadınlar Arasında’da merkezden ayrılmayan bir şey daha var: Alkol. Buna biraz eleştirel yaklaşıp şunu sormak istiyorum: Alkol, üretkenlik açısından bu kadar büyük bir tetikleyici mi? En azından, sizinle alkol arasında üretkenlik açısından Cem’de olduğu gibi bir durum söz konusu mu? Alkolün fazlasının iyi bir şey olduğunu söylemiyorum ama yaratıcılığı yazarlar için tetiklediği bir gerçek ve edebiyatın bir kısmı varlığını daktilo yanında duran boş şişelere borçlu bana sorarsanız. Fitzgerald, Hemingway, Poe, Bukowski, Kerouac ve daha niceleri… Öte yandan direksiyonun başında yanlış kişi duruyorsa en yavaş araba bile birilerini öldürebilir. Alkol için de aynı durum söz konusu. Ve tabii bir taraftan ne yazdığınız da önemli. Macera romanları için başvuracağım bir şey değil alkol ama alkolik bir yazarın hikâyesini anlatırken… Anlarsınız işte… Farklı hissetmek için içmek lâzım. Sürekli aynı kişi olarak dolaşmak çok sıkıcı değil mi?

image2-1

Kitabın tamamına yayılmış yoğun bir erotizm de var aynı zamanda. Bu erotizm dozu, romanlarınızda pek karşımıza çıkmıyor. Pek tabii kurgunun gereği olarak karşımıza çıkmıyor da olabilir. Fakat bir okur olarak şunu düşünmeden edemedim: Erotik kurgunun fena hâlde alıcı bulduğu şimdilerde, öykülerin kitaplaşmasının zamanı bu okuyucular düşünülerek belirlenmiş olabilir mi?
Hayır, böyle bir düşüncem olmadı. Hem zaten bunu düşünmüş olsam bile o tren çoktan kaçmıştır. Günümüzde her şeyi çok hızlı tüketiyoruz. Öte yandan bu kitap kadın-erkek ilişkileri üzerine ve -bazı kesimler yaşadıkları din ve kültür baskısı yüzünden başlarını çevirse de- cinsellik kadın-erkek ilişkilerindeki en önemli şeylerden biridir. Bunu özgürce yaşayamayan toplumlardaki tecavüz oranları ve zoofili eğilimlerinin ne ölçüde olduğunu haberlerde görüyoruz. Ne yazık ki bu durum toplumumuzda da giderek normalleşiyor.

Siyah En Sıcak Renktir’de şöyle bir bölüm var: “…her birimiz yaşamla ilgili gerçekten deneyim elde etmek istiyorsak, onu oturduğumuz yerden parmaklarımız arasındaki selüloz yaprakları öylece çevirerek yapamayız. Sanat bir aldatmaca ve yaşamın katılığı yüzleşmemiz gereken tek ve salt gerçekliktir.” Fena halde sert ve aynı zamanda doğru bir tespit, fakat Türkiye’de bu kolay sayılmaz, öyle değil mi? Türkiye’de sanata sığınılmazsa insan delirebilir bana kalırsa.
Hayatı yaşamanın, onu yaşamış olanlardan dinlemekle aynı şey olmadığını söylemeye çalışıyorum aslında. Sanatın ilham verici olduğu bir gerçek ama dışarıda olup, hayatı sonuna kadar yaşamak herkes için bir zorunluluk olmalı. Sanat zaten algılayıp da hazmedilemeyen her duruma karşı oluşan deliliğin bir yansımasıdır ve ona bakıp biz de delirmiş kadar oluruz. Daha fazlası için hayatın kendisine bakmak lazım. Bu da biraz gayret istiyor.

Çıplak ve Kadınlar Arasında / Yazar: Cenk Kayakuş / Altın Bilek Yayınları / Öykü / Yayınlar Genel Koordinatörü: İlker Balkan / Dizi Editörü: Emel Balkan / Son Okuma: Çağla Songül Baş / Kapak Tasarımı: Cenk Kayakuş / 1. Baskı Kasım 2014 / 213 Sayfa

Cenk Kayakuş, 1986 yılında İzmir’de doğdu. İzmir Ekonomi Üniversitesi Reklamcılık ve Halkla İlişkiler mezunu olan yazar, aynı zamanda yerli ve yabancı romanlar için kapak tasarımları hazırlıyor ve Altın Bilek Yayınları’nda yayın yönetmenliği yapıyor. On yılı aşkın süredir edebiyat ile ilgileniyor ve bugüne kadar dört roman kaleme aldı. 2008 yılında piyasaya çıkan ilk romanı Av’ın ardından kendine özgü bir okur kitlesi elde ederek, 2012 yılında yayımlanan ikinci romanı Saplantı ve hemen arkasından gelen Kara Güneş adlı bir diğer romanıyla Türkiye’de macera romancılığına farklı bir boyut kazandırdı. 2014 yılında okurlarla buluşan dördüncü romanı Piri Reis’in Sırrı ile Osmanlı tarihinin gölgede kalmış efsanevi denizcisinin hayatındaki önemli noktaları ele alarak, gerçekle kurguyu başarılı bir şekilde harmanladı. Macera romancılığının dışında yeraltı edebiyatına da yönelen yazar son olarak Çıplak ve Kadınlar Arasında adını taşıyan bir öykü kitabıyla okuyucularının karşısına geçti. Otobiyografik izler taşıyan kitap, alkolik ve yalnız bir yazarın kadınlarla olan ilişkilerine odaklanıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.