‘Dünya yapabileceklerimizle değil, hayal edebildiklerimizle sınırlıdır.’

 

“Türk tarihinin en önemli karakterlerinden biri olan ve çizdiği dünya haritası ile ünlenen Piri Reis’in yaşamının son yıllarında, dönemin padişahı olan Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle büyük bir hazinenin peşine düştüğü ortaya çıkar. Öte yandan da gizemli bir tarikat bu keşfin üzerine harekete geçer ve konuyla yakından ilgili olan ünlü bir tarih profesörünü kaçırır. Piri Reis, 1513 tarihli ünlü haritasının ortaya çıkan parçasında bu hazine ile ilgili ipuçları bırakmıştır ve tarihin seyrini değiştirecek bir keşfin yapılması işten bile değildir. Hakan Geda, elindeki ipuçlarını birleştirmeyi başardığında, tarihin derinliklerine uzanan tehlikeli bir maceranın tam ortasına düştüğünü fark eder.” Cenk Kayakuş ile Piri Reis’in Sırrı romanını konuştuk.

Piri Reis’in sırrı tarihi bir damardan yol alıyor, tıpkı diğer romanlarınız gibi. Tarih, roman çatımında çekirdeğe koymayı sevdiğiniz bir izlek yanılmıyorsam?
Evet. Geçmişte yaşanan önemli olayları çok katmanlı bir kurguyla günümüze bağlamak, romanlarımın çatısını oluşturuyor. Diğer bir deyişle her bir roman, geçmişten günümüze, bir nevi kelebek etkisiyle kademe kademe sıçrayan birtakım tarihi gerçeklerle beslenirken, çoğunlukla günümüzde geçen olayları konu alıyor. Çünkü ilk romanımdan beri, geçmiş–gelecek etkileşimini karakterlerin hayatlarına yansıtmayı ve karakterlerle birleştirmeyi bir tarz olarak benimsedim sanırım.

Kâşif olarak tanıdığımız, yalnızca bu yönüne vurgu yapılan Piri Reis’i önemli bir kuşatmayı, Hürmüz Kuşatmasını yönetirken buluyoruz romanda. Tarih, tarihi kişiliklerin tek yönünü mü vurgulamayı seviyor acaba?
Açıkçası böyle olduğunu düşünmüyorum. Ancak Piri Reis haritacılık konusunda o kadar başarılıydı ki bu, denizcilikteki diğer başarılarının önüne geçmiş diyebiliriz. Biz onu en çok 1513 tarihli ünlü haritasıyla tanıdık ve hakkında da o haritadan başka bir şey bilmiyoruz. Tıpkı Barbaros Hayrettin Paşa ve Evliya Çelebi hakkında da bir korsan ve gezgin oldukları dışında pek bir şey bilmediğimiz gibi…

Roman boyunca çeşitli bölümlerde çalışmak için yurtdışına giden üniversite mezunlarından bahis açıyorsunuz. Sahi sizce, böylesi yaralı bir konu mu bu?
Ne yazık ki öyle… Beyin göçü, bir ülke için en korkunç ve en önüne geçilmesi gereken şeylerden biri olması gerekirken, burada, devlet protokolünde dahi kimse bunu umursamıyor. Sırf benim çevremde bile onlarca insan yurt dışı hayalleri yapıyor, ideallerini gerçekleştirmek için bir an önce Türkiye’yi terk etmek istiyor. Nedenleri malum… İnsanı bir köleden farksız kılmaya addetmiş iş saatleri ve çalışma koşulları, az maaş, yüksek fiyatlar, hemen her gün ortaya çıkan çeşitli yasak ve sansürler… Üzülerek söylüyorum ki dolu ve yaratıcı bir zihnin Türkiye’de hayatta kalması çok zor. Yine de pek çoğumuz bunun için çabalıyoruz. Çünkü çekip gitmek de tam bir çözüm gibi görünmüyor.

image-7

Yazınınız aksiyonu yerli polisiyelerden farklı bir iskelete sahip. Yerli polisiyelerin büyük çoğunluğu durağan ilerlerken, Piri Reis’in Sırrı’nda hızlı akan sahneler var. Türkiye Edebiyatı’nda polisiye-aksiyon türünde kendinize özel bir yer edinmiş sayabiliriz sizi. Bunda sinematografik anlatımı baskın tutmanızın etkisi olabilir mi?
Tam da dediğiniz şey yüzünden, yazdığım romanlar polisiyeden çok, macera kategorisine daha çok oturuyor. Ben en başından beri, romanlarımda okuyuculara bugüne kadar yabancı romanlardan aşina oldukları standartları rahatlıkla karşılayabilecek, modern bir dünya görüşüne sahip bir Türk karakter sunmak istedim. Bayraklara, dogmalara veya özgürlüğünü kısıtlayacak herhangi başka bir şeye inanmayan bir karakter… Ama asıl nokta, macera romancılığına düşünsel ve felsefi bir yön katmak oldu belki de. Bunu özellikle Piri Reis’in Sırrı’nda karakterlerin iç dünyalarına ait düşünceler ve yer yer birbirleriyle olan diyalogları ortaya koyuyor. Tabii yine de bu türün dinamikleri kendine has ve bu tip romanları sevmeyenler için bazı bölümler gerçekçi bulunmayacaktır. Ancak zaten günlük yaşam gayet sıkıcı ve elimize aldığımız her kitapta bu gerçek dünyada sıkışıp kalmak zorunda olmamalıyız bana sorarsanız. Dünya yapabileceklerimizle değil, hayal edebildiklerimizle sınırlıdır.

“Bugün birçok yönden yozlaştığına hemfikir olduğumuz düzende, başarılı olanlar Piri Reis gibi hemen asılmıyor belki ama çeşit çeşit biçimde süründürülüyor; hakkı ödenmiyor, fikrine saygı duyulmuyor, yakasına yapışılıp ilerletilmiyor, yükseltilmiyor, nefes aldırılmıyor. Açık görüşlülüğe zerre kadar izin yok!” Şartlar değişse de sindirme ya da yok etme politikası dediğimiz bu mekanizma bizi öğütmeye devam edecek gibi mi hissediyoruz sahiden?
İzin verirsek seve seve öğütür. İşin sistematiği bu çünkü. 1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi romanlar bu yüzden var. Hiçbir şey, hiçbir zaman değişmedi ve bunca zamanın ardından değişeceğini düşünmek de iyimserlik olur. Ben popüler kültüre yönelik şeyler yazsam da kitaplarımda bu tip konulara değinmeden geçemiyorum. Belki de popüler olanı kullanarak insanlara birtakım düşünceleri aktarmak en doğru yoldur. Bunu yaparken her zaman elitist veya didaktik olmaya gerek yok.

image-5

“…tarih pek çok şeyi gizlemeyi sever. Geri kalanlar ise saptırılmış bilgilerdir.” Tarih Profesörü Fikret Bey’in söyledikleriyle günümüz tarih algısını da apaçık resmediyorsunuz aslında. Peki, ama insanları söz konusu tarih olduğunda kimi kişilerin verdiği bilgilere bu kadar güven duymaya iten şey ne olabilir? Hem de gündelik hayatta bile bu kadar kuşkucuyken?
Açık konuşayım, Piri Reis’in Sırrı, bir önceki soruda alıntıladığınız benzeri bölümleri yüzünden birtakım ağır eleştirilere de maruz kaldı. Romanımdaki Fikret’in düşünceleri nedeniyle Osmanlı’nın aşağılandığını iddia eden ve ecdadımın iki elinin de yakamda olacağından falan bahseden e-postalar aldım. Hâlbuki okudukları şey bir tarih romanı değil, tarihte yaşanmış bazı olaylardan yola çıkan kurgusal bir romandı. Yukarıdaki alıntı da benim düşüncelerimden ziyade, gerçekte var olmayan bir roman karakterinin, Piri Reis’in idamıyla ilgili şahsi düşünceleriydi. Ama bazı insanlar kendi inandıklarına karşı olan hiçbir düşünceye, kurgusal bir karakterin ağzından çıkmış dahi olsa, saygı duymuyor. Bu anlamda, tarih algısı, onun bize ne şekilde öğretildiğiyle biçimleniyor diyebilirim. Her toplum, kendi işine gelen şekilde algılıyor onu. Almanya yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık gibi cümleleri sayıklayarak büyüdük… Çünkü kimse, yıllar öncesine de ait olsa yenilgiyi kabullenmek istemiyor ve yenilginin de aslında önemli bir ders olabileceği, ilkokul sıralarından bu yana hiçbirimize anlatılmadı. Ya da tarih boyunca bir şeyleri yanlış yapmış olabileceğimizin… İşte temel sorun bu. Bireylere esnek bir düşünce sistemi aşılamak ve olan biteni sorgulamayı öğretmek yerine, her birimizi sabit normlara göre yetiştiriyorlar. O yüzden, pek çok toplum, geçmişte yaşanan bütün olaylara tek taraflı bakmak ve dünyayı at gözlükleriyle görmek zorunda bırakılıyor.

“Hayatın kendisiyle ilgili her şeyi boş vermiş gibisin ama oralarda bir yerlerde felsefi bir yönün var. Sanırım bu noktada seni daha iyi tanımalıyım.” Romanın başkarakteri Hakan Geda bazı durumlarda diğer polisiye karakterlerle benzeşiyor gibi. Ortak bir jimnastiğe sahip demiyorum ama çoğunlukla aynı ırmağın kıyısından geçen insanlar gibi polisiye karakterler. Umursamaz ama tam teşekküllü. Siz ne dersiniz bu duruma?
Hakan Geda, kayak gibi ekstrem sporlara meraklı ve özel operasyonlardaki askeri geçmişi sayesinde tehlikeli yaşama alışkın biri. Ama öte yandan entelektüel bir birikime de sahip. Bu, sadece karşılaştığı kadınları etkilerken işe yaramıyor, aynı zamanda düşmanlarına zihinsel bir üstünlük kurmak için de ona yardımcı oluyor diyebilirim. Ayrıca Hakan’ın nihilist bir yönü de var ve yaşamın dinamiklerine karşı umursamazlığı buradan geliyor. Ama tabii nihilizmi romantik duygularına çok baskın değil. Kısacası yaşamın ne olduğunu bilen, onu her şeye rağmen sürdürmeye değer bulan ama bitmesi gerekirse buna da çok şaşırmayacak biri. Görmüş geçirmiş, evreni anlamlandırmaya çalışan ve baskı altında hissettiğinde hayatın katı kabuğunu parçalayabilen bir özgürlükçü… Evet, onu böyle tanımlayabiliriz.

Romanda son dönemde oldukça konuşulan Kanuni Sultan Süleyman üzerinden de bir çatı bulunuyor. Sanırım bu şekilde sıradan televizyon seyircisine de farklı bir pencere açmayı arzu ettiniz?
Bazıları gibi övünerek söylemeyeceğim bunu, ama televizyon izlemiyorum. Daha doğrusu buna vakit bulamıyorum. Muhteşem Yüzyıl dizisinde de Piri Reis’in sıkça yer aldığını, romanı bitirmeye yakın öğrendim. Kanuni Sultan Süleyman ise o dönemin padişahı olarak, ister istemez romanda kendine yer buldu. Yani televizyon izleyicisinin kitabı okurken söyleyebileceği tek şey, “Aa, Kanuni Sultan Süleyman bu kitapta da yer alıyor,” olur o kadar. Yoksa kitapların dünyası farklıdır.

image

Piri Reis’in Sırrı’nın yabancı dillere çevrilmesini büyük bir tutkuyla istediğinizi okumuştum bir yerlerde. Piri Reis’in tanınması bu kadar önemli mi gerçekten yoksa yalnızca yazar kimliğinizin yurtdışında da tanınması beklentisini mi içeriyor bu istek dersiniz?
Amerika’nın tarihinde Piri Reis gibi bir karakter yaşamış olsaydı, şu anda hakkında kaç tane kurgu eser yazılmış, kaç tane sinema filmi yapılmış olur ve nasıl da toplumun varlığından gurur duyacağı bir figür haline getirilirdi bilemiyorum. Bu şartlarda bile, Amerika’nın sadece iki yüz yıllık olan tarihine baktığımızda yoktan var ettikleri onlarca kahraman görüyoruz. Bunlardan en meşhuru da kovboylar herhalde… Kültür emperyalizmi anlamında o kadar büyük bir başarıdır ki bu, tarlalarında inek otlatan eğitimsiz bir güruhtan keskin nişancı kahramanlar ortaya çıkmış. O toprakların asıl sahipleri olan Kızılderilileri ise kötücül düşmanlar olarak bellemişiz. Bizim açımızdan da tarihi değerlerimizi farklı toplumlara tanıtmak harika olurdu tabii. Bu sebeple, yayınevimle birlikte romanın Avrupa’da kendine yer bulması için çalışıyoruz. Avrupa’daki birkaç yayıneviyle görüşmelerimiz oldu. Umarım ki kısa zamanda olumlu bir şeyler olur ve benden ziyade Piri Reis’in adı yabancı okura da kendini göstermeyi başarır. Yoksa kim ne yapsın benim adımı…

“Yaşadığın topraklardaki devlet, yapmak istediğin ve sistemin dışında olan her şeyi senin için senin adına engelliyor. Sen, onlar için umursadığın sen değilsin… Olmamalısın da zaten. Ne bileyim… Sadece bir köle belki de… Hayatın içindeki bütün vasfın bu olmalı. Onlar seni böyle görmeye alışmışlar çünkü.” Kitabın yazıldığı dönemi tahmini olarak göz önünde bulundurduğumuzda, bu kısım Gezi Parkı’na selam ediyor sanki? Gezi Parkı sizin yazarlığınıza nasıl temas etti?
Piri Reis’in Sırrı, Piri Reis’in idamının üzerinden beş yüz yıl geçse de siyaset ve politika anlamında bazı şeylerin hiç değişmediğini göstermek için bana iyi bir yol sundu. Bildiğiniz gibi Piri Reis başarılı bir denizci, kartografyacı ve haritacıydı. Ancak seksen küsur yaşında, tek bir başarısızlığı yüzünden siyasi oyunların pençesine düştü ve başı vurularak idam edildi. Bu olay, belki de Osmanlı denizciliğine köklü bir etki yapmıştır, denizciliğin yüceltilmesi ve hatta denizcilerin desteklenerek okyanus aşırı seferlere gönderilmesi gerekirken, cesaretleri önemli ölçüde kırılmıştır diye düşünüyorum. Bugün de pek çoğumuzun cesareti türlü türlü yollarla kırılıyor aslında. Geçen sene birkaçımızı sokaklarda idam ettiler. Sırf birileriyle aynı şekilde düşünmediğimiz ve bunu söyleme cesareti bulduğumuz için başımıza biber gazı kapsülü de dâhil, gelmeyen kalmadı. Bununla birlikte Türkiye’de ifade özgürlüğünün olmadığını tüm dünya gördü. Bunu ben değil, dünya basını söylüyor. Bizimkilerin hâli malum. Ne diyeyim… Halkın, devletin gerçek efendisi olması gerekirken, öylece kabuğuna sinerek, devlete ve onu oluşturan bazı bireylere, her kim olursa olsunlar tanrısal bir güç atfetmesi, gerçekten şaşılacak bir şey. Üstelik açlık sınırında yaşayan on binlerce aile varken, yüzlerce işçi yerin iki kilometre altında ölüp giderken ve nefes alabileceğimiz her yeşillik betonlaşma uğruna tek tek yok edilirken… Çok garip bu. Ben de romanımda toplumun devlet gözünden nasıl göründüğünü söylemeye çalışıyorum aslında. Devlet bizi nasıl görüyor, biz devleti nasıl görüyoruz. Son olarak beyin göçü konusuna dönmek isterim. Ben bir bakıma, hepimizin burada Piri Reis gibi birer denizci olduğunu düşünüyorum. Ne kadar başarılı olursak olalım, sonumuz belli değil. Ve işler bazen öylesine yolunda gitmiyor ki pek çoğumuz başka yerlere yelken açma düşüncesindeyiz. Başımız vurulmadan… Tek korkum ise birileri farkına vardığında çok geç olacağı. Buzulların erimesi gibi… Yazık oluyor yitip gidenlere.

IMG_8091

Piri Reis’in Sırrı – Bir Hakan Geda Macerası / Yazar: Cenk Kayakuş / Altın Bilek Yayınları / Roman / Yayınlar Genel Koordinatörü: İlker Balkan / Dizi Editörü: Emel Balkan / Son Okuma: Çağla Songül Baş / Kapak Tasarımı: Cenk Kayakuş / 1. Baskı Ocak 2014 / 397 Sayfa

Cenk Kayakuş, 1986 yılında İzmir’de doğdu. İzmir Ekonomi Üniversitesi Reklamcılık ve Halkla İlişkiler mezunu olan yazar, romancılığın dışında bir reklam ajansında interaktif reklam yazarı olarak çalışıyor. Cenk, yaklaşık on yıldan beri edebiyat ile ilgileniyor ve bugüne kadar dört roman kaleme aldı. 2008 yılında piyasaya çıkan ilk romanı Av’ın ardından kendine özgü bir okur kitlesi elde eden yazar 2012 yılındaki ikinci romanı Saplantı ve hemen arkasından gelen Kara Güneş adlı romanlarıyla Türkiye’de macera romancılığına farklı bir boyut kazandırdı. Şubat ayında okurlarla buluşan dördüncü romanı Piri Reis’in Sırrı ile Osmanlı tarihinin gölgede kalmış efsanevi denizcisinin hayatındaki önemli noktaları ele alarak gerçekle kurguyu başarılı bir şekilde harmanlıyor. Aynı zamanda Bahçeşehir Üniversitesi’nde Reklamcılık ve Marka İletişimi Yönetimi dalında yüksek lisansına devam eden yazar uzun bir süredir İstanbul’da yaşıyor.

‘PİRİ REİS’İN SIRRI’ OKUMA PARÇASI

Piri Reis’in Sırrı – Bir Hakan Geda Macerası

 

Piri Reis, ayaklarının dibinde kan içinde uzanan adama bakmayı bir süre daha sürdürdü. “Kendine gelmene sevindim,” dedi sakin bir sesle.

Her tarafından kan sızan adam acıyla inleyerek doğruldu. “B-benden ne istiyorsunuz?”

“Bu haritalar hakkında bilgi.”

João yerinde doğruldu ve yaşlı adamın elindeki haritalara baktı. Bağdaş kurarak oturmaya çalıştı. “Ben fazla bir şey bilmiyorum.”

“Yalan söyleme!” diye haykıran Piri Reis hançerini kınından çekti. “Kâfirlere fazla sabrım yok artık.”

Hançerin parıltısını gören João’nun gözleri korkuyla titredi. “P-pekâlâ,” dedi kekeleyerek. “O ha-haritalar… Yüzyıllar boyunca gizlenen değerli bir ganimete götürüyor.”

“Kimin ganimeti bu?”

“B-bilmiyorum… Gerçekten… H-her şeyin, dokuz şövalyeyle başladığı yazıyormuş.”

“Nerede?”

“Kayanın üzerinde…”

“Kaya mı? Hangi kaya bu?”

“Büyükbabamın keşfettiği adada… Yirmi beş yıl önce bulmuş orayı… Issız olduğunu anlayınca adamlarıyla çıktığı bir keşif turunda büyük bir mağara bulmuşlar. Bu… Bu mağaranın içinde… Şey…”

Kırık kaburgası yüzünden acı çeken adam bir süre soluklandı. Sırtını arkasındaki fıçıya yasladıktan sonra devam etti. “Mağaranın içinde hazineyi koruyan dev kayalar duruyormuş. İlk kayayı parçalamayı başarmışlar ve hazinenin bir kısmına ulaşabilmişler. Her birinin gözleri kamaşmış altınları görünce… Daha derinlere ilerlemeyi sürdürmüşler. Ama sonra karşılarına ilkinden daha büyük iki kaya daha çıkmış. Onları ortadan kaldıracak insan gücü yokmuş büyükbabamın elinde. O da daha sonra tekrar gelmek üzere geri dönmüş. Döndüğünde elinde altı harita vardı. Her harita birbirinin aynı ancak hepsi de adanın yerini diğerlerinden farklı bir konumda gösteriyor. Tüm haritalar bir araya geldiğinde ise bu sapmaların merkez noktasında adanın gerçek yeri ortaya çıkıyor.”

“Oraya tekrar niye dönmediniz?”

“Büyükbabam haritaların birini tek oğluna vermiş. Babama yani… Geri kalanlar onda duruyordu. Yirmi yıl kadar önce Ege Denizi’nde çıktığı bir yolculukta ortadan kayboldu.”

Piri Reis hançerini kınına geri yerleştirdi ve bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. Adanın yerini yıllarca neden bulamadığını şimdi daha iyi anlıyordu.

Gizemi çözmek için tüm haritalara ihtiyacı vardı demek.

Ve dokuz şövalye… Bu ne anlama geliyordu?

Adama son bir bakış attıktan sonra ambardan çıktı ve kamarasına döndü. Haritaların işaret ettiği asıl noktayı öğrenmek istiyordu bir an önce. İstediği şeyi öğrenmişti. Adamla konuşmaya daha sonra da devam edebilirdi.

image-3

Ertesi gün sabah saatlerinde Piri Reis’in yanına gelen bir tayfa, João’nun öldüğünü söyledi. Adam, kendisini ambara tutsak eden zinciri boynuna dolayarak kendini asmış ve ölmüştü.

Piri Reis, adamın davranışını şaşkınlıkla karşıladı. “Kendilerine kıyabilecek kadar cesur davranabildiklerini bilmiyordum bu kâfirlerin,” diye mırıldandı ona durumu haber veren askere. “Yazık etmiş. Onu salıverecektim oysa.”

Donanma ayrılırken Piri Reis güverteye çıkarak ele geçiremediği kaleye son bir kere daha baktı. Hürmüz’ü kuşatmayı başaramamıştı ama yine de haritaların hepsini elde etmiş olmanın zaferiyle oradan ayrılıyordu. Noranha’ya hemen yazılı bir mesaj gönderdi ve kuşatmayı kaldırdığını haber verdi.

Demir almadan önce, oğlunun esir tuttuğu birkaç kişiyi de serbest bıraktı ve Alvaro de Noronha’ya geri gönderdi.

Bir savaş da böylece sona ermişti.

İstediğini elde etmiş olan Piri Reis, beylerbeyiyle görüşmek ve yardım almak üzere Basra’ya doğru yol almaya başladı. Yolda altı haritayı da karşısına koydu ve üzerlerinde çalışmaya başladı. Yarım saat sonra bulduğu noktanın, yıllardır aradığı yeri gösterdiğinden ve kendisini hedefe ulaştıracağından artık emindi.

* * *

Basra’ya ulaştığında Beylerbeyi Kubad Paşa’nın kendisini soğuk bir şekilde karşılaması, yaşlı denizciyi şaşırtmıştı.

“Başaramadınız,” diyordu ona bir yabancı gibi bakan Kubad Paşa. “Ve tıpkı ülkeniz gibi beni de hayal kırıklığına uğrattınız.”

“Böyle olduğu için üzgünüm. Ama şartlar her zaman uygun olmuyor. Herkes başarısızlığa uğrayabiliyor.”

Adam gözünü bile kırpmadan bir süre ona baktı. “Osmanlı’da başarısızlığa yer yoktur kaptan. Hal-i hazırdaki göreviniz de bunu bilmenizi gerektiriyor.”

Piri Reis ona elindeki haritaları göstererek durumu açıklamak isterdi ancak görevinin gizliliğinin farkındaydı. Durumu makul yollarla adama anlatmaya çalıştı. Kalenin iyi korunduğundan bahsetti ve surların yapısından dolayı top güllelerinin beklediği zararı veremediğini söyledi.

Ancak Kubad Paşa onu anlamamakta ısrarcıydı. Aralarındaki sert diyalog asla yumuşamadı. “Bu durumu saraya bildireceğim,” dedi adam.

Bunu duyan Piri Reis kendine hakim olmaya çalıştı. “Siz bilirsiniz,” dedi mırıldanarak. “Ama benim yola devam etmem gerekiyor. Ve devam edebilmek için de kürekçiye ihtiyacım var.”

“Size artık yardım edemem,” diye yanıtladı onu Kubad Paşa, ellerini iki yana açarak.

Piri Reis, “Beni zor durumda bırakıyorsunuz,” dedi.

“Siz de devletinizi zor durumda bıraktınız. Üzgünüm. Artık gidin.”

Piri Reis daha fazla konuşmanın beyhude olacağını gördü. Ayağa kalktı ve oradan ayrıldı. Beylerbeyi’nin yanından elleri boş olarak dönmek moralini bozmuştu. Öfkeliydi. İçinde bulunduğu durumda Süveyş’e geri dönmekten başka çaresi yoktu. O gün boyunca kamarasına kapanarak ne yapması gerektiğini düşünüp durdu.

Gece yarısına doğru nihayet bir karar vermişti. Oğlunu yanına çağırdı.

Genç adam, yıllar önce onu denizde bulan ve Müslüman yaparak yanına evlatlık alan babasının kamarasına girdi.

“Buyur baba.”

“Otur şöyle. İşler değişti, konuşmamız lazım.”

Yirmi yaşındaki genç denizci, babasının karşısına geçti. Meraklı gözlerle ona bakmaya başladı.

“Sana güveniyorum Kemal. Yanımda dura dura iyi bir denizci oldun,” dedi Piri Reis. Oğluna çok sevdiği amcasının ismini vermişti. Ardından masanın üzerinde duran haritaları ona uzattı. “Şimdi bunları al ve yıllardır peşinde olduğumuz şeyi bul.”

“Ya sen?”

“Ben artık yaşlandım. Yarın Gelibolu’ya dönüyorum. Öncesinde de son gelişmeleri sultanla konuşmam lâzım. Duyduğuma göre Halep’teymiş.”

Çocuk bir süre babasının gözlerinin içine baktı. Ters bir şeyler olduğunu anlamıştı ama sormaya cesaret edemedi. “Peki,” dedi usulca. Düşüncelere dalmış adama iyi geceler dileyerek ayağa kalktı ve haritalarla birlikte oradan ayrıldı.

Bu birbirlerini gördükleri son andı.

Piri Reis, oğlu kendi gemisine döndükten sonra yaşamının son döneminde sahip olduğu bu sırrı 1513 yılında çizdiği dünya haritasının elinde kalan ve Afrika’nın bir kısmıyla Hint Okyanusu’nu gösteren parçasına işaretledi. Bu haritanın sarayda kalan diğer parçası ancak 1929 yılında tesadüf eseri ortaya çıkacak ve tüm dünyanın ilgi odağı olacaktı.

Ancak asıl önemli olan parça Piri Reis’in ellerindeydi…

Sadece zamanın geçmesini beklemek gerekiyordu.

Tarihin karanlık çukurunda uzanan bu büyük gizemin çözülmesine sadece beş yüzyıl vardı.

image-2

Keşif

16 Ocak 2011
Kilitbahir, Çanakkale 

Önemli bir savunma merkezi olarak faaliyet halinde olduğu yıllarda, denize bakan duvarlarının güney kısımları top mazgalı olarak kullanılmıştı. Kalenin süslü bir yapısı yoktu. Baştan aşağı kabaca yontulmuş taşlardan oluşmaktaydı. Açıklık kısımları kiremit kemerli, kapı ve pencereleri ise beyaz mermerdendi.Kilitbahir Kalesi tepeden bakıldığında üç yapraklı bir yoncayı andırıyordu. 1452 yılında başlayan İstanbul kuşatması esnasında, Papalık Donanması’nın Bizans İmparatorluğu’na yardım etmesini önlemek amacıyla dönemin padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştı. İç ve dış sur duvarlarından ve avlu içinde, tam orta kısımda bulunan yedi katlı üçgen bir kuleden oluşuyordu. Kaleyi çevreleyen duvarların kalınlıkları dört ila altı metre arasındaydı. İç duvarlar, ortadaki kuleyi bir yoncanın yaprakları biçiminde sarıyor ve kaleye enteresan bir görüntü veriyordu.

Kültür Bakanlığının çıkardığı ödenekle birlikte kalenin uzun süredir beklenen restorasyonu geçen sene nihayet başlamıştı. Burçları ve surları özenle elden geçirildikten sonra iç bölümlerinin yenilenmesine geçilmişti. Zamanında Piri Reis’in de çalışma alanı olarak kullandığı bazı iç bölümleri altı aydır restorasyondan geçiyordu.

Restorasyon ekibindeki iki işçi, o gün sabahtan beri iç duvarlardan birini düzenliyordu. Daha önce yapılan restorasyon çalışmalarında dolgu malzemesi olarak çimento kullanılmış ve bu durum da tarihi dokuya fazlasıyla zarar vermişti. Bu nedenle daha önce yenilenen bölümler de yeni baştan, özel bir harçla yeniden yapılıyordu.

İşçilerden biri hassas davranması gerektiğinin farkındaydı. Böylesi bir işte ilk defa çalışıyordu. Alnında biriken terleri silerken, yerinden kolayca sökülen büyükçe bir taşı kaldırdı ve duvarın arkasında ortaya çıkan boşluğa aldırmadan diğer taşların kenarlarını temizledi.

Bunu yaparken, bir an için boşluğun gereğinden fazla derin olduğunu fark etti. Sanki duvarın arkasında gizli bir odacık bulunuyordu. Elini karanlık çukura sokup arka tarafı yokladı.

Bir süre sonra boş odacığın tam dibinde, parmak uçlarına soğuk bir şeyler değdiğini hissetti. Elini hızla geri çekti. Kalbi çarpmaya başlamıştı. Uzanıp karanlık boşluğa tekrar baktı. Hiçbir şey göremiyordu.

Kemerine asılı duran işçi eldivenini çıkarıp eline geçirdi. Kolunu tekrar karanlık boşluğa daldırdı. Kavradığı şey küçük bir sandukanın metal tutma sapıydı. Sandığı kendine doğru çekti ve dışarı çıkardı. Elli santimetreye otuz santimetre boyutlarındaki ahşap sandık küf kokuyordu.

Nefesini tutarak bir süre inceledi sandığı. Tutma sapının üzerindeki ve yan tarafında bulunan işlemeler Osmanlı döneminden kalma bir parça olduğunu gösteriyordu. Ona zarar vererek başının belaya girmesini istemediği için sandığı usulca yerine koydu ve restorasyon başkanına ulaşmak için hızla oradan ayrıldı.

O her ne kadar bilmese de, ortaya çıkardığı sandıkla birlikte, büyük bir keşfin isimsiz kâşifi olacaktı.

Piri Reis’in Sırrı – Bir Hakan Geda Macerası / Cenk Kayakuş / Altın Bilek Yayınları

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.