Cennet Çayırı – John Steinbeck

 

“California’nın bir vadisinde geçen, birbiriyle bağlantılı bu on iki öyküsünde John Steinbeck, yine çarpıcı anlatım gücünü gözler önüne seriyor. Bir doğa harikası olan Cennet Çayırı keşfedildikten sonra kimileri kafalarında ütopyacı fikirlerle, kimileri başka hayatlardan kaçmak amacıyla buraya gelmişlerdir. Steinbeck, tekinsiz Battle Çiftliği’ne yerleşen Munroe ailesinin çevresinde gelişen öykülerde insan ruhunun en saf yönlerinden en karanlık köşelerine kadar destansı bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Cennet Çayırı’nın görünüşte sıradan yaşamlar süren sakinleri, her bir öyküde adım adım kişisel felaketlerine ve hüsranlarına doğru yol alırken, insanlığın en derin yanılgıları, duygusal zaafları, düşünsel sınırlılıkları satırlara dökülüyor. Steinbeck’in ilk dönem eserlerinden olan Cennet Çayırı, gerek doğa gerek insan tasvirleriyle ölümsüzleşmiş bir klasik.” Cennet Çayırı’ndan okuma parçası yayımlıyoruz.

Birinci Bölüm

1776 yılında Yukarı California’daki Carmelo Misyonu kurulduğu sırada Hıristiyanlığa dönmüş Kızılderililerden yirmisi, gecelerden bir gece dinden ayrılmış, sabahleyin de kulübelerinde bulunamamışlardı. Başkalarına kötü örnek olması bir yana, bu ufak dinsel bölüntü, kerpiç tuğla kalıplayan ocaklardaki çalışmaları da aksatmıştı.

Kiliseyle hükümet yetkililerinin kısa bir toplantısından sonra bir İspanyol onbaşısı bir bölük atlıyla birlikte yola çıktı. Amacı, İsa’nın doğru yoldan sapmış olan “evlatlarını” bularak Kilise Ana’nın kucağına döndürmekti. Askerler Carmel vadisinden yukarı, gerideki dağların içlerine doğru çetin bir yolculuk yaptılar. Kaçan dönekler geçtikleri yerlerde hiçbir iz bırakmamak konusunda şeytansı bir ustalık göstermişlerdi ki, bu, askerlerin yolculuğunu daha da güçleştiriyordu. Kaçakları bulabilmek için tam bir hafta uğraştılar ama sonunda buldular. İçinden bir çay akan, eğrelti otlarıyla kaplı, dik yamaçlı bir vadinin dibinde, dine, ahlaka aykırı bir iş yaparken ele geçirildiler: Yani bu yirmi kâfir sere serpe uzanmış mışıl mışıl uyumaktaydılar.

Öfkeden ateş püsküren askerler kaçakları yaygaralarına, ağlayıp sızlamalarına bakmaksızın yakalayıp ince, uzun bir zincire vurdular. Sonra insan dizisi gerisin geriye döndü; zavallı döneklere kerpiç yataklarında tövbe etme fırsatı tanınabilsin diye yine Carmel yolunu tuttu.

İkindi üzeri küçük bir karaca askerlerin önü sıra kaçarak bir yamacın ardında görünmez oldu. Onbaşı, askerlerinden ayrılarak karacanın peşine düştü. Ağır bir hayvan olan atı dik yokuştan yukarı çıkarken tökezleyip sendeliyor, manzanita çalıları sivri tırnaklarıyla onbaşının yüzünü tırmalamaya uzanıyorlardı. Gelgelelim o, akşama yemeye kararlı olduğu avın peşinden dolu dizgin gidiyordu. Birkaç dakikada tepeye vardı ve orada gördüğü manzara karşısında taş kesilmişçesine kalakaldı: üzerinde bir geyik sürüsünün otladığı zümrüt çimenlerle kaplı uzun bir vadi. Bu güzelim çayırlıkta kusursuz, dipdiri meşeler yükseliyor, tepeler vadiyi sislerden, esintilerden kıskanır, korumak istercesine çepeçevre kuşatıyorlardı.

Böylesi dingin bir güzelliğin karşısında o sert askerin dizlerinin bağı çözüldü. O ki nice esmer tenli sırtı şahrem şahrem kırbaçlamıştı; o ki yırtıcı erkekliğiyle California’da yeni bir ırk yaratmaktaydı… bu yabanıl, bu saçı sakalına karışmış uygarlık temsilcisi usulca eğerinden aşağı kaydı; başındaki çelik miğferi çıkardı.

“Ulu Tanrım!” diye fısıldadı. “İşte Peygamberimizin bizi getirdiği kutsal Cennet Çayırı… ”

Soyundan gelenler bugün beyaz tenli sayılabilir. Onun dağların arasındaki bu şirin yeri ilk bulduğunda kapıldığı kutsal duyguları bizler bugün ancak hayalimizde canlandırabiliriz. Ama vadiye taktığı ad hâlâ duruyor: Vadinin adı o gün bugündür Las Pastures del Cielo olarak kalmıştır.

İspanyol Hükümeti’nin ayrıcalıklı kişilere bağışladığı toprakların arasına katılmaktan, güzel bir rastlantıyla kurtulmuş. Herhangi bir İspanyol soylusuna –parasını ya da karısını ödünç verdiği için– bahşedilen topraklar arasında bu vadi her nasılsa yokmuş. Kendini saran tepelerin kucağında uzun süre unutulmuş.

Vadiyi ilk bulan İspanyol onbaşısının niyeti hep, bir gün oraya dönmekti. Çoğu yırtıcı adam gibi o da ömrünün sonunda bir parça başını dinleyebilmeyi kurardı; çay kıyısında kerpiç duvarlı bir ev, geceleri sıcak burunlarını duvarlara sürten birkaç kocabaş…

Derken bir Kızılderili kadın ona frengi aşıladı. Yüzü eriyip ufalanarak dökülmeye başlayınca dostları onbaşıyı, hastalığın başkalarına bulaşmasını önlemek için bir kulübeye kapadılar. Onbaşı burada huzur içinde ölüp gitti. Çünkü frengi korkunç görüntüsüne karşın kötü bir konuk değildir.

Uzun bir süre sonra birkaç yoksul, topraksız rençber ailesi Cennet Çayırı’na yerleşerek çitler ördüler, meyve ağaçları diktiler. Kimsenin tapusu olmadığından sahiplik konusunda çok çekiştiler. Yüz yıl sonra Cennet Çayırı’nda yirmi küçük çiftlik, bu çiftliklerde oturan yirmi aile bulunuyordu. Vadinin ortalarına doğru bir yerde her şey satan bir dükkânla bir postane, yarım mil ötede, çay kıyısında da, her yanı çentiklerle, öğrencilerin adlarının baş harfleriyle bezenmiş bir okul vardı.

Çiftçi aileleri bolluk ve dirlik içindeydiler artık. Topraklar verimli, işlenmesi kolaydı. Orta California’nın en güzel meyveleri onların bahçelerinde yetişiyordu.

İkinci Bölüm

Cennet Çayırı’nda oturanlara göre Battle Çiftliği lanetli, çocukların gözündeyse tekinsizdi. Gerçi verimli ve sulak, iyi bir toprağı vardı ama yine de vadidekilerin hiçbirinin bu çiftlikte gözü yoktu; çiftlik evinde yaşamayı kimse istemiyordu. Sevilen, özene bezene bakılıp işlenen, sonunda da bırakılıp gidilen topraklarla evlere, nedense, iç karartıcı bir hava sinmiş gibi olur. Terkedilmiş bir evin çevresindeki ağaçlar karanlık ağaçlardır; düşürdükleri gölgeler adamın aklına olmayacak şeyler getirir.

Eski Battle Çiftliği beş yıldır boş durmaktaydı. Tırmık korkusundan kurtulan yaban otları bir bayram sevinciyle boy atarak küçük ağaçlara dönmüşlerdi. Meyve bahçesindeki ağaçlar boğum boğum, dipdiriydiler, dalları birbirine dolaşmış… Verdikleri meyveler giderek çoğalıyor ve küçülüyordu. Rüzgârdan dökülen meyveleri, kök diplerini saran diken çalılar yutup gizliyordu.

İki katlı, sağlam yapılı, dört köşeli çiftlik evi, beyaza boyanmış yeni bir ev olduğu sıralarda ağırbaşlı, oturaklı, güzel bir yerdi. Gelgelelim içinde geçen birtakım olmayacak işlerden sonra evin üzerine dayanılmaz bir ıssızlık çökmüştü. Sundurmaları bürüyen otlar tahtaları yamultmuş, duvarlar havanın etkisiyle gri bir renk almıştı. Oğlan çocukları, zamanın insan yapıtlarına karşı sürdürdüğü savaşın bu aslan askerleri, pencerelerin hepsini kırmış, taşınabilir eşyanın hepsini taşımışlardı. Bu çocuklar, görünürlerde sahibi bulunmayan her türlü taşınabilir eşyayı alıp eve götürürlerse, onların kesinkes bir işe, hem de yüz güldürücü, sevindirici bir işe yarayabileceğine inanırlar. Vadideki çocuklar da Battle Çiftliği’nin bağırsaklarını deşmiş, kuyuları türlü çöplerle doldurmuş, samanların arasında tütün sarıp içtikleri bir sırada da eski ahırı kazara yakmışlardı. Vadidekiler yangının suçunu gelip geçen serserilere yüklediler.

Boş duran çiftlik dar vadinin aşağı yukarı ortalarına düşüyordu. İki yanı Cennet Çayırı’nın en güzel, en zengin çiftlikleriyle sarılıydı; dünyayla barışık, rahatça uzanan iki bakımlı arazi parçasının orta yerinde, otlara, dikenlere boğulmuş bir lekeydi. Vadide oturanlar Battle Çiftliği’nde garip bir uğursuzluk bulurlardı: Çünkü burada tüyler ürpertici bir facia ve bir türlü çözülemeyen esrarlı bir olay yaşanmıştı.

Çiftlikte Battle ailesinin iki kuşağı oturmuştu. George Battle 1863’te New York kentinin kuzey yöresinden gelmişti. Geldiğinde çok gençti daha, tam askerlik çağında. Çiftliği kurmak, üzerindeki o büyük, dört köşeli evi yaptırmak için gereken parayı George Battle’ın annesi vermişti. Evin yapımı bitince George annesini yanına aldırtmak istedi. O da gelip oğlunun yanında oturmak istiyordu. Yola bile çıktı… Dünyanın kendi köylerinin on kilometre ötesinde bittiğine inanan o ihtiyar kadın. Masal ülkeleri gördü geçtiği yerlerde: New York kenti, Rio, Buenos Aires… Patagonya açıklarında öldü. Bir gemi nöbetçisi onu tabut yerine bir parça yelken bezine sardı, ayaklarının arasına üç halkalık bir zincir dikti, kurşun renkli bir okyanusun sularına gömdü. O ise kendi köyündeki mezarlığın dost kalabalığına karışmak isterdi hep.

George Battle kendine hayat eşi seçmek konusunda iyi bir yatırım yapmak için çevresine alıcı gözüyle baktı. Salinas’ta, ufak bir servet sahibi, hiç evlenmemiş bir kız olan Bayan Myrtle Cameron’u buldu. Bayan Myrtle evlenme konusundaki sırasını, hafif saralı olması yüzünden kaçırmıştı. “Havale” denilen bu hastalık oralarda genellikle tanrıların düşmanlığına yoruluyordu.

George hastalığı önemsemedi. Dünyada her şeyin tam istediği gibi olamayacağını biliyordu. Myrtle onun karısı oldu, bir oğlan doğurdu ona. İki kez de evi yakmaya kalkıştı. İkincisinden sonra onu San Jose’deki Lippman Sağlık Yurdu denilen ufak, özel bir tımarhaneye yatırdılar. Ömrünün geri kalan bölümünü tığ örgüsüyle, İsa’nın yaşantısını gösteren bir örtü işleyerek geçirdi.

Myrtle gittikten sonra Battle Çiftliği’ndeki evi, birbiri ardına tutulup savulan, huysuz kahya kadınlar yönetti. Gazetelere, “Dul, 45 yaşında; çiftlikte kahyalık arıyor. İyi yemek pişirir. Amaç: Evlilik” diye ilanlar veren türden. Biri gidip biri geliyordu. Hepsi de ilk gelişlerinde birkaç gün boynu bükük, gözler nemli, uysal ve cana yakın davranıyorlardı: Myrtle’ın yaşadığını öğreninceye dek. Ondan sonra da soyut yoldan ırzlarına geçilmiş gibi bir hınca kapılarak ateş püsküren gözlerle, hışımla dolanmaya başlıyorlardı evin içinde…

George Battle ellisine vardığı zaman yaşlı bir adama dönmüştü; çalışmaktan sırtı kamburlaşmış, hiçbir şeyin tadını çıkaramayan, suratsız bir yaşlı adam. Gözleri onca sabırla işlediği topraktan hemen hemen hiç ayrılmıyordu. Elleri kararıp nasırlaşmıştı; ayı pençeleri gibi pürtük pürtüktü. Çiftliğiyse güzel mi güzel. Meyve bahçesindeki ağaçların her biri birbirine eş, incelikle budanmış, bakımlıydı. Cetvelle çizilmişcesine düzgün sıralanmış sebzeler yemyeşil, dipdiri. George evine de iyi bakıyor, ön bahçede çiçek yetiştiriyordu. Bu çiftlik, duygularını sözcüklerle ortaya vuramayan bir adamın yazdığı bir şiirdi. George Battle büyük bir sabırla sahnesini kurarak bir Sylvia çıkıp gelsin diye bekliyordu. Sylvia’nın gelip geleceği yoktu. Yine de çiftçi, bahçesini onun için hazır bulunduruyordu.

Bütün bu yıllar boyunca George Battle büyümekte olan oğluyla pek ilgilenmedi. Yalnızca meyve ağaçlarıyla o sıra sıra taze yeşil sebzelerdi onun gözünde gerçek önem taşıyan. Oğlu John bir misyoner arabasına binip gidince, George onun yokluğunu bile duymadı. Çalışmalarını eskisi gibi sürdürüp gitti, her geçen yıl toprağa doğru biraz daha eğilerek… Komşuları hiç konuşmazlardı onunla, çünkü George konuşulanları hiç dinlemezdi. Elleri pençe gibi kıvrılıp kalmış, içlerine alet saplarının sımsıkı, tastamam sığdığı birer yiv olup çıkmışlardı. Altmış beş yaşındayken yer etmiş bir öksürükle, yaşlılık yüzünden öldü.

John Battle üstü kapalı arabasıyla, çiftliğe sahip çıkmaya geldi. Annesinin hem sara hastalığını hem de Tanrı konusundaki çılgın bilgilerini almıştı. Yaşamını cin ve ifritlerle boğuşmaya adamış bir adamdı. Açık hava toplantılarının birinden öbürüne gidip ellerini kollarını sallayarak iblislere meydan okumuş, insan kılığındaki ifritleri cezalandırmış, insan ruhlarına giren şeytanları kovmuştu.

Evine döndüğü zaman da John Battle, şeytanlardan yakasını kurtaramayıp onlarla cebelleşmek zorunda kaldı. Zerzevat sıraları tohuma kaçtı; birkaç kez gönüllü olarak ürün verdikten sonra otlara yenik düşüp boyun eğdiler. Çiftlik bakımsızlıktan yine doğanın bir parçası olup çıktı. İfritlerse gün günden dişleniyor, azıtıyorlardı.

John Battle savunma amacıyla giysilerine beyaz iplikle haçlar işledi; böylece zırha bürünmüş durumda, Karanlığın Orduları’na karşı savaşa girişti. Alacakaranlıkta elinde koca bir sopa, çiftliğin çevresinde sinsi sinsi dönüp dolandığı görülüyordu. Çalılara saldırıp sopasını sağa sola indirerek lanetler yağdırıyor, sonunda iblisleri gizlendikleri yerlerden dışarıya uğratıyordu. Geceleyin çitlerin arasından sessizce sürünerek bir ifritler toplantısına baskın yapıyor, sonra korkusuzca ileri atılıyor, silahını amansızca kullanmaya başlıyordu. Gündüzleri evine girip uyuyordu; çünkü İyi Saatte Olsunlar gün ışığında iş görmezlerdi.

Bir akşam üzeri gölgelerin koyulduğu bir sırada John Battle kendi avlusundaki bir leylak fundasının üzerine büyük bir dikkatle yürüdü. Fundanın gizli bir ifrit toplantısına yataklık ettiğini biliyordu. Düşmanın kaçmasına fırsat vermeyecek kadar yakına gelince çığlıklar koparıp sopasını sallayarak atıldı. Bıçak gibi keskin sopa vuruşlarıyla uyanan bir yılan, çıngırağını uykulu uykulu çalarak o yassı, kaskatı kafasını doğrulttu. John sopası elinden düşerek ürperdi. Çünkü yılanların o kuru, keskin “ayağını denk al” demeye gelen sesleri insanın kanını dondurur. John Battle  dizüstü çökerek bir an içinden bir dua okudu. Derken birden, “Cennet Bağı’ndaki o zehirli, uğursuz yılan bu!” diye bağırdı. “Çık dışarı, seni şeytan!”

John Battle, parmaklarını açarak, yılanı elleriyle tutmak üzere ileri doğru atıldı.

Yılan onu koruyucu haçların bulunmadığı bir yerden, boynundan, üç kez soktu. John Battle pek az çırpındı, birkaç dakika sonra da öldü.

Komşular onu, leş kargaları yere konmaya başladığı zaman buldular. Buldukları da öylesine bir şeydi ki o günden sonra Battle Çiftliği’nin yakınından geçmeye korkar oldular.

On yıl çiftlik nadasa yattı. Çocuklar evin perili olduğunu söylüyor; kendi kendilerini korkutmak amacıyla geceleri toplaşıp oraya gidiyorlardı. Bomboş, kör gözlerle bakan ıssız evde tüyler ürpertici bir şey vardı. Beyaz boyalar uzun pürçümlerle dökülüyor, çatı kaplamaları salkım saçak kıvrılıp bükülüyordu. Tarlalar desen iyiden iyiye yabanıllaşmıştı. Çiftliğin yeni sahibi George Battle’ın uzak bir kardeş çocuğuydu. Çiftliği hiç görmemişti.

1921’de Mustrovic’ler Battle Çiftliği’ne yerleştiler.

Hiç beklenmedik, gizemli bir şekilde çıkageldiler. Bir sabah vadi halkı Battle Çiftliği’nin evinde buldu onları: Çok kocamış bir adamla onun kadar kocamış olan karısı; ince sarı derileri o çıkık elmacıkkemiklerinin üstüne sımsıkı gerilmiş iki iskelet-insan. İkisi de İngilizce bilmiyordu. Onlarla vadi arasındaki bağlantıyı, elmacıkkemikleri onlarınki gibi çıkık, kısacık kesilmiş kara saçları alnının ortasına inen, yumuşak, somurtuk kara gözlü, gençten bir adam olan oğulları sağlıyordu. O da İngilizceyi yabancı bir şiveyle konuşuyor, ihtiyaç duyduğu şeyleri belirtmekten öte de laf etmiyordu.

Dükkânda rastladığı vadililer onu alttan alta sorguya çekiyorlarsa da hiç bilgi edinemiyorlardı.

Bir gün dükkânın sahibi T.B. Allen, “Biz hep o çiftliği perili diye bilirdik,” dedi. “Hiç hortlak filan gördünüz mü?”

“Yok,” dedi Mustrovic’lerin oğlu.

“Hele bir otları ayıklansa pek güzel topraktır.”

Mustrovic döndü, dışarı çıktı.

Allen, “O çiftlikte bir tuhaflık var,” diye baş salladı. “İçinde oturanların hiçbiri konuşmayı sevmiyor.”

Yaşlı karı koca ortalıkta pek gözükmüyorlardı ama oğulları bütün gün tarlalarda çalışıyordu. Bir başına toprağı temizliyor; ekiyor, ağaçları buduyor, ilaçlıyordu. Günün hangi saatinde baksanız onun harıl harıl çalıştığını görebilirdiniz. İşlerini, yürüyeceği yerde koşarak yapıyordu. Yüzünde bir ifade vardı: harmanı kaldırmaya fırsat bulamadan zamanın duruvermesinden korkuyormuş gibi…

Üçü de o koca evin mutfağında oturup kalkıyor, mutfakta yatıyorlardı. Öbür odaların hepsi kapalı, bomboş pencereler kırık dökük duruyordu. Mustrovic’ler mutfak pencerelerinin kırık yerlerini de yapışkan sinek kağıdıyla örtmüşlerdi. Eve ne bir fırça boya sürüyor ne de bir çivi çakıyorlardı. Ama genç adamın, delice çalışmalarının bir sonucu olarak toprak eski güzelliğini yeniden kazanmaya başladı. Genç adam tam iki yıl ırgatlar gibi işledi toprağı. Sabahın daha köründe evden çıkıyor, karanlık iyice basmadan içeri girmiyordu.

Derken bir sabah arabasıyla dükkâna giderken Pat Humbert, Mustrovic’lerin bacasından duman çıkmadığını gördü. Allen’a, “Ev gene boşaltılmışa benziyor,” dedi. “Gerçi ortalıkta zaten delikanlıdan başkasını görmezdik ya, bu sabah bir garipsedim işte. Demek istediğim, evin üzerine bir ıssızlık çökmüşe benzer yine…”

Üç gün üst üste komşular Mustrovic’lerin bacasını ürküntüyle gözlediler. Araştırmaya çıkıp da gülünç düşmek hiç işlerine gelmiyordu. Dördüncü gün Pat Humbert’la T. B. Allen bir de John Whiteside, Battle Çiftliği’ne yürüdüler. Çevrede hışırtılı bir sessizlik vardı. Ev gerçekten de boşaltılmışa benziyordu. John Whiteside mutfak kapısını tıklattı.

Herhangi bir yanıt ya da kıpırtı duymayınca tokmağı çevirdi. Kapı kolayca açıldı. Mutfak pırıl pırıl, sofra kurulu duruyordu; masanın üstünde tabaklar, çorba dolu taslar, yağda pişmiş yumurtalarla dilimlenmiş ekmekler. Yiyeceklerin üstü hafiften küflenmeye yüz tutmuştu. Açık kapıdan vuran gün ışığında birkaç sinek amaçsızcasına uçuşuyordu.

Pat Humbert, “Hey, evde kimse var mı?” diye bağırdı.

Aptallık ettiğini o da biliyordu.

Evi tepeden tırnağa aradılar ama bomboştu. Zaten mutfak dışındaki odalarda eşya da yoktu. Çiftlik yine ıpıssız kalmıştı. Hem de birkaç dakika içinde, apar topar boşaltıldığı belliydi.

Daha sonra Şerif’e haber verdikleri zaman da duruma ışık tutacak başkaca bilgi edinilemedi. Mustrovic’ler çiftliği peşin parayla satın almışlar, sonra tek iz bırakmaksızın çıkıp gitmişlerdi. Gittiklerini hiç gören olmamıştı. Bir daha da hiç gören olmadı onları. Yörede onların üzerine kuşku çekecek herhangi bir olay da yaşanmış değildi. Bir sabah Mustrovic’ler tam kahvaltıya oturmak üzereyken ortadan yok oluvermişlerdi. Durum dükkânda toplanan komşuların ağzında sakız olup çiğnendi ama hiç kimse bu olaya akla yakın bir yorum getiremiyordu.

Toprağı yine otlar bürüdü, yaban böğürtlenlerinin çalıları meyve ağaçlarının dallarını sardı. Toprak, idmanla alışarak ustalaştığı bir işi yaparcasına, yeniden, hemencecik yabanıllaştı.

Çiftlik, vergisi ödensin diye, Monterey’deki bir emlakçıya satıldı. Cennet Çayırı’nda oturanlar açığa vursalar da vurmasalar da Battle Çiftliği’nin tekinsiz olduğuna artık inanmışlardı.

“Toprak güzel olmasına güzel de üstüne para verseler almam,” diyorlardı. “Nedir bilmem, ama o yerde bir tuhaflık var işte. İnsanın tüyleri ürperiyor. Hortlakların kol gezdiğine inanası geliyor adamın.”

Eski Battle Çiftliği’nin yeniden satın alınmış olduğu duyulunca Cennet Çayırı’nın ahalisinde tatlı bir ürperti dolaştı. Söylentiyi dükkâna, evin önünde otomobiller görmüş olan Pat Humbert getirdi; dükkâncı T.B. Allen da haberi her önüne gelene yaydı. Allen çiftliğin yeni sahipleri konusunda kafadan bir sürü şey atıyor, bunları da söze hep, “dediklerine bakılırsa” diye başlayarak müşterilerine anlatıyordu.

(…)

Çevirmen: Nihal Yeğinobalı
*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz. 

John Steinbeck, babası Prusya, annesi ise İrlanda göçmeni ırgat bir ailenin çocuğu olarak, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas kentinde doğdu. Çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca okul dışındaki zamanını Salinas Vadisi’ndeki çiftliklerde çalışarak geçirdi. Eserlerinin çoğunda da mekân olarak burayı seçti. Erken yaşlarda yazar olmaya karar veren Steinbeck, 1919’da girdiği Stanford Üniversitesi’nde yalnızca yazarlığına katkısı olacağını düşündüğü derslere katıldı. Öğrenimini sürdürdüğü altı yıl boyunca tezgâhtarlık, ırgatlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi pek çok işte çalıştı. Steinbeck’in ilk romanlarından başlayarak emekçilerin yaşam koşullarını ve ilişkilerini başarıyla yansıtabilmesinde bu yaşam deneyimi etkili oldu. Üniversiteyi bıraktıktan sonra New York’a giderek gazetecilik yapmayı denedi ancak yazılarının büyük kısmını yayınlatmayı başaramayarak Kaliforniya’ya döndü. İlk romanı Altın Kupa (1929) fazla ilgi görmedi. Yazarlık yeteneği 1935 yılında Yukarı Mahalle’nin yayınlanmasının ardından dikkat çekti. Bu eserini her biri birer klasik sayılan Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) ve Pulitzer Ödülü kazanan Gazap Üzümleri (1939) takip etti. Kitaplarında işçi sınıfının gündelik ilişkilerini, yaşam koşullarını ve mücadelelerini, döneminin ve çağımızın en temel toplumsal meselelerini tüm insani ayrıntılarıyla resmetti. Sardalye Sokağı, Cennetin Doğusu, Al Midilli ve daha pek çok başyapıt veren yazar 1962 yılında edebiyata katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü ile onurlandırıldı. Eserleri edebi değerleri kadar güncellikleriyle de övgü alan ve birçoğu sinemaya da uyarlanan Steinbeck, 1968 yılında öldü.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.