Charlie Chaplin’in Son Dansı – Fabio Stassi

 

“Charlie, küçük bir çocukken adresini bile vererek onu pek çok kez çağırmıştı. Ama o zamanlar, henüz vakti gelmemişti. Şimdi bir Noel gecesinde, davetsiz bir misafiri –Ölüm’ü bekliyor… Geçmişteki çağrılarının üzerinden –bir falcının kehanetindeki gibi– inanılması imkânsız bir hayat geçmişti ve şimdi, küçük oğlunun büyüdüğünü görebilmek için Ölüm’den birkaç yıl daha zaman koparmak istiyor. Bunu içinse en iyi bildiği şeyi yapması –onun güldürmesi gerek. Ne yazık ki hiç kimse, asla Ölüm’ü güldürememiş. Ölüm, Charlie Chaplin’le hiç karşılaşmadı da ondan, diye düşünülebilir. Çünkü projektör ışıklarının havada uçuşan toz zerreleri içinden geçerek ekrana düştüğü yolculukla büyülenen Charlie, Tramp kostümü içinde “yorgun penguen” adımlarıyla yürürken bir zamanlar bütün dünyayı güldürmüştü. Ama şimdi seksen yaşındaki Charlie için bile tek seyircili bu gösteride, Ölüm’ü güldürmek o kadar da kolay değil… Ve ister inanın ister inanmayın; bu, Lumière kardeşlerden veya Max Skladanowsky’nin Film Makinesinden önce, âşık olduğu kadının görüntüsünü unutmamak için kendi kendini eğitirken sinemayı icat eden adamın hikâyesi… Ve Noel gecesinde geçen, siyah beyaz bir pandomim.” Charlie Chaplin’in Son Dansı’ndan okuma parçası yayımlıyoruz.

Davetliler arasında, ünlü kemancı Jascha Heifetz de vardı. Herkes, Heifetz’ın kemanını dinleyeceği için fevkalâde heyecanlıydı. Heifetz, Chaplin’in kemanını eline aldı, çalmaya başladı ama dinleyicilerin geri kalanı gibi o da hayretler içinde, kalakaldı: Kemanın tellerinden, anlamsız bir ahenksizlikten başka bir ses çıkmıyordu.

Chaplin gülümsedi, kemanını Heifetz’in elinden aldı ve sol eliyle Bach’tan kısa bir parça çaldı. Kemanın bütün telleri ters dizilmişti.

“Görüyorsunuz,” dedi Chaplin, “ben, tersi yüzünde, tepetaklak yaratılmış bir varlığım. Sahnede size sırtımı döndüğüm zaman, bir yüz kadar anlamlı bir şeye bakıyorsunuz. Benim düzüm, tersimdir.

New York Times Book Review and Magazine,

12 Aralık 1920

Ve her zaman, krank kolunu çeviren birisi vardı…

Makine, ateş üstündeki yumurtanın cızırdaması gibi bir sesle cızırdadı, Malta Haçı dönmeye başladı, beraberinde kapak kanatları açıldı; bir film, dönemece girmiş parkur bisikletçisi gibi titreye titreye yol almaya başladı –yavaş pedal hamleleri, ter, dört açılmış gözler ve nihayet, ileri doğru hareketlenme…

Bir ışın demeti, karanlığı kılıç gibi yardı. Kutudan çıkarken peyderpey genişleyen ışık demeti, salonun içinde iki tane mükemmel çaprazlıkta hat yarattı. Tek başına bu bile, fevkalâde bir gösteriydi. Orada oturup hiçbir şey anlamadan seyredebilirdiniz: Duman ve ışık; o ışıkta toz, sadece ve sadece toz, havada asılı duran ve yüzer gibi dalgalanan minicik toz zerreleri; birbirini takip ederek yükselen ve aşağı inen zerreler, kâinata öykünen hareketlerle oynuyor… Fakat gözlerinizi kısıp biraz daha dikkatle bakarsanız bütün o oynayan tozun içindekileri görüyorsunuz: pos bıyıklı adamlar, bir polis copu, bir köpek, bahçe hortumu, ihtiyar bir Ford otomobil, uçuşan kremalı turtalar, bir soda makinesi, fabrikadan çıkan işçiler, istasyona giren bir tren ve aşağı yukarı salınan, havadan hafif, muhteşem güzellikte bir kadın. O ışın demeti içinde bir kadının kalçalarını görebiliyorsunuz ama o kalçalara dokunmaya çalışmak beyhude; asla başaramayacaksınız.

Bunların hepsi, ışığın bir engele çarpmasından ve her şeyin görüntülere dönüşmesinden önce oldu. Önce bıyıklar adamların yüzüne yapıştı, kadınlar ayakları üstüne kalktılar ve atlar, eşkin adım ilerlemeye başladılar.

Bütün bunlar sadece, ışığın projektörden çıkıp karşı taraftaki bez ekranın üzerine düştüğü yolculuk kadar sürdü.

Benim için sinema, o yolculuğun kendisidir.

İlk birkaç seferde başımı ekrana bile çevirmedim.

Filmler ilgimi çekmedi; sadece havadaki toz ve tozun hareketleri. “Nihayet hikâyemi anlattığımda” derdim kendime, “işte buradan başlayacağım. Projektör krankının dönmeye başlamadığı andan.”

Benim bütün hikâyem, ekranın önündeki o boşlukta yatıyor. İster inanın ister inanmayın; bu, Lumière kardeşlerden veya Max Skladanowsky’nin Film Makinesinden önce sinemayı icat eden adamın hikâyesi.

Noel gecesi için, siyah beyaz bir pandomim.

Çaba, kahkaha ve gözyaşından ibaret bir dünya içinde, romantic bir pandomim.

İç mekân, Gece.

24 Aralık 1971

1971 yılının Noel Gecesi. Seksen iki yaşındaki bir adam, bir odaya giriyor ve ışığı yakıyor. Pencerenin yanındaki koltukta, oraya gömülmüş gibi oturan, harmani giymiş bir suret: Ölüm.

ÖLÜM: Seni bekliyordum.

Seksen iki yaşındaki adam, biçimi kaçmış, yırtık pırtık bir pantolon, bedenine dar gelen bir ceket giyiyor. Selam verir gibi, melon şapkasının kenarına dokunuyor.

ADAM: Ben de seni bekliyordum. Altmış yıl önce bir falcı bana, senin bugün geleceğini söylemişti.

ÖLÜM: Bu yüzden mi kostüm giydin?

Adam, “yorgun penguen” adımlarıyla odada dolaşmaya başlıyor. Sandalyenin bacağına çarpıyor ve sandalyeden özür diliyor. Yerdeki halıdan ve duvara yakın duran ayaklı lambadan da özür diliyor.

Suret, ağırbaşlı bir resmiyetle adamı gözlemeye devam ediyor.

Sonra, adam duruyor ve şapkasını eline alıyor.

ADAM: Sadece seni güldürmeye çalışıyordum.

ÖLÜM: Şu anda, küçük bir çocuk bile sana gülmez. Bırak şu acınası maskaralığı da yolumuza koyulalım.

Adam, New York’ta ilk defa sahneye çıktığı anda yaşadığı paniği tekrar hissediyor… Komik bir surat ifadesi takınmak için didiniyor ama aslında ağlamak üzere.

ADAM: Fakat oğlum Christopher, sadece dokuz yaşında. Hâlâ bana ihtiyacı var. Onun biraz daha büyüdüğünü görmek istiyorum.

ÖLÜM: Bunu, kendin o kadar ileri bir yaştayken onu dünyaya getirmeden önce düşünecektin.

ADAM: Karım her zaman genç bir adamla evlendiğini söylerdi.

ÖLÜM: Eh, karında pek nazikmiş…

ADAM: Bu hiç de adil değil. Küçükken –daha kendi oğlum yaşlarındayken- seni birçok kez çağırdım; o zamanlar Londra’da bir tavan arasında yaşıyorduk ve ben, annem pencereden dışarıyı seyrederken yatağın üstüne oturmaya gittiğim her seferinde, kafamı tavana vuruyordum…

ÖLÜM: O zaman, henüz vaktin gelmemişti.

ADAM: Ağlardım ve gelip beni alman için, adresimi tekrarlayıp dururdum: Pownall Terrace No.3, en üst kat.

ÖLÜM: Bu kadar yeter, geç kalıyoruz.

ADAM: Dur biraz, henüz değil, henüz değil. Ben… Ben seni güldüreceğim, yapmayı bildiğim tek şey bu.

ÖLÜM: Hiç kimse, beni asla güldüremedi.

ADAM: Ben güldüreceğim. Bundan eminim. Şunu seyret.

Adam bir hünerden öbürüne geçerek didiniyor ama nafile. Sanki en son gösterisinden bu yana bir hayat geçmiş gibi.

ÖLÜM: Sen zavallı bir ihtiyara dönüşmüşsün, gerçekten acınacak hâldesin. Git üstünü değiştir. Bu kılıkta gelmek istemezsin.

Adam son derece perişan; takma bıyığı yerinden çıkıyor ve yere düşüyor. Bıyığını almak için eğildiğinde yarı yolda sırtı ona ihanet ediyor. Adam oracıkta, halının ortasında kalakalıyor, doğrulamıyor: mağlup, dermansız ve acı içinde.

ÖLÜM: Hah!

Adam duruyor, aklı karışıyor. Sanki Ölüm, ufak bir gülüşü bastırmaya çalışmış gibi bir ses çıkarmıştır. Fakat adamın sırtındaki acı, duymasını engellemiştir. Ancak yanlış duymamıştır: Ölüm, sessizce gülmektedir ve öyle çok gülüyordur ki adam neredeyse onun gözlerinden yaşlar boşaldığını göreceğini zanneder.

ADAM: Gülüyorsun…

ÖLÜM: Sana… Sana gülüyorum. Şu hâline bak bir kere.

ADAM: (hâlâ kendini doğrultmayı becerememiş bir durumda): Hiç kimsenin seni asla güldüremediğini söylediğini sanıyordum.

ÖLÜM: Ah, evet, haklısın, hiç kimse…

ADAM: Ben hariç, hiç kimse… Öyleyse seninle bir bahse girelim (konuşurken rahatsız pozisyonundan acı çekerek): Şimdi beni bırakacaksın ama bir dahaki Noel’de tekrar geleceksin, eğer o zaman da seni güldürürsem bir yıl daha yaşamama izin vereceksin…

ÖLÜM: (elinde olmadan meraklanarak): Pekâlâ… Ama kolay olacağını sanma. Bu gece kendime engel olmadım.

ADAM: Elimden gelenin en iyisini yapacağım.

ÖLÜM: Bir aktörle pazarlık yapmamalıydım.

ADAM: Gayet dürüstçe bir bahis oldu.

ÖLÜM: Anlaştık o zaman Tramp, bir yıl sonra döneceğim. En azından bunu hak ettin.

ADAM: Bir dahaki Noel’de görüşürüz o zaman.

Ölüm, oturduğu koltukta aniden kaybolur. Adam, çalışma masasına dayanmak için aksaya aksaya yürür ve rahatlayarak derinden bir oh çeker.

İLK BOBIN

Corsier-sur-Vevey , 24 Aralık 1977

Sevgili Christopher James,

Bu gece, benim seksen sekizinci Noel’imin nişanı olacak. Bir kere daha, Noel’i ailemle geçireceğim ve şimdi anlatacağım hikâye, benim sana Noel armağanım. Sana, ödeyemeyeceğim bir borcumun olduğunu biliyorum. Sen, benim en küçük evladımsın; on beş yaşına girmek üzeresin ve annen sana, ben yetmiş yaşını geçtikten sonra hamile kaldı. Sen büyürken ben senin hayatında olmayacağım. Vefatım küresel bir velveleyi ateşlemeden önce bu hikâyeyi sana aktarmak için, şimdi acele etmeliyim. Ta 1910 yılında, San Francisco’daki

bir falcının bana söylediğine göre, olağanüstü kısmetli uzun bir yaşam sürdükten sonra, bundan altı Noel önce zatürreden ölmüş olmalıydım.

Fakat öyle olmadı; son altı yılın her Noel’inde, Ölüm beni ziyaret etti. Oturuyor ve beni bekliyor. Tramp kostümümü giyiyorum ve eski skeçlerimden birini Ölüm karşısında oynuyorum. Onu güldürebilmeyi başarabilirsem bana bir yıllık ömür daha bağışlıyor. Anlaşmamız böyle. Onu eğlendirebildiğim sürece ölmeyeceğim. Fakat kabul etmeliyim ki gösterilerim, son birkaç yılda gitgide bayatlamaya başladı. Bütün yaşların en gülüncü olan ihtiyarlığımın kendisi olmasa Ölüm’den, küçük bir tebessüm bile alamazdım.

Bu altı yıllık süre, muazzam bir nimetti. Senin büyüdüğünü, güçlendiğini, müzik öğrendiğini görmek istedim ve gördüm. Fakat hissediyorum ki bu gece Ölüm, gene koltuğuma çökecek ve ben mükemmel bir komedi sergilesem bile, bir mezar kadar soğuk kalacak. Çünkü mükemmellik insanları güldürmüyor, Christopher. Bu,

Tramp kostümümü giydiğim son gecem olacak. Bunu kemiklerimde hissediyorum ve kemiklerim asla yalan söylemezler: Bu sahneden inmek üzereyim. Ama neticede, eğer öbür dünyayı boylarsam Ölüm’ün bana böyle bir günde, bütün dünyanın bir çocuğun doğumunu kutladığı bir günde gelmesini umursamam.

Bu son saatlerimi sana hasretmek istiyorum. Henüz hiç konuşmadığımız birçok şey var; bilmeni istediğim şeyler.

İşte, şimdi buradayım; kostümümü, eski günlerdeki gibi, tam takım giyinip kuşandım. Kara sürmeli göz makyajımı yaptım ve bir kere daha, takma bıyık kutumun başına geçtim –bıyıkları, tam olması gerektiği gibi takmazsan hapı yuttun demektir.

Sana, odamın köşesindeki, küçük şimşir masada yazıyorum. Düşüncelerin, küçük ve derli toplu masalarda daha kolay toparlandığına inanıyorum; böylece, duvarda koşan bir kertenkeleyi yakalamaya uğraşır gibi, düşüncelerini toplamakta zorlanmıyorsun; sadece kolunu uzatıp onları kuyruğundan yakalayıveriyorsun.

Herkes, benim hayatım hakkındaki her şeyi biliyor veya aşağı yukarı biliyor sayılır.

Yıllar önce, her yerde basılan bir otobiyografi yayınladım ve başkaları da benim hakkımda binlerce sayfalık yazılar yazdı. İsmim, Burma’dan Tierra del Fuego’ya kadar gezegenin her köşesinde yüksek sesle dillendirildi, itibar kazandı ve hatta hayranlık uyandırdı. Veya belki şöyle söylemek daha doğru olur: 1914 yılının yağmurlu bir öğleden sonrasında, bir kısa film çekimi sırasında, bir adamın gardırobundan aldığım ve üzerimden kaçan giysilerle yarattığım karakterin ismi. Daha önce, bu hikâyeyi her fırsatta anlattım ama her seferinde de Tramp’in –veya birçok insana daha aşina gelen adıyla Şarlo’nun- vücut bulmasındaki gizemli kolaylığı hatırlamak, beni daima çok şaşırttı.

Fakat kariyerim hakkında yazılmış bütün o kelimeler dışında, hiçbir zaman hiç kimseye anlatmadığım başka şeyler de var: sinema kariyerimin gerçekte nasıl başladığı, hatta sinemanın kendisinin gerçekte nasıl başladığı hakkında şeyler. Hatta bunlar, senin annen, benim sevgili Oona’mın bile inanmadığı şeyler. Fakat şu anda itibarımı veya başka şeyleri düşünerek endişelenmeme gerek kalmayacak kadar yaşlıyım; çünkü benim bu yaşımda, aklın gidip gelmesi çok kolaydır. Ve zaten, Debussy veya Stravinsky’nin veya Rubinstein’ın, Brecht’in veya Gandhi’nin elini sıktığımı; kısa şortlar giyerek Eisenstein ve Buñuel ile tenis oynadığımı; krallar, prensesler

ve başkanlarının huzuruna kabul edildiğimi veya benim filmlerimi seyreden Albert Einstein’ın bir çocuk gibi gözyaşlarına boğulduğunu iddia etmek, ne kadar inandırıcı olur dersin? Hafızam öyle bir harikalar dolabı ki içindekileri gerçekten yaşadım mı yoksa rüya mı gördüm bilmiyorum artık. Benim için, gerçekten başıma gelen olaylarla kendi başıma kafamın içinde sürekli icat ettiğim şeyler arasında net bir çizgi olamıyor. Hatta izin ver de bu ihtiyar hâlimde biraz gülünçleşeyim: Bu bana iyi gelir; çünkü zannedilenin aksine ben hep, kafayı mükemmellikle bozmuş, korkunç derecede ciddi bir adam oldum.

Elbette, hakkımda kötü şeyler söyleyen birçok insan da oldu. Ve şimdi, kıskanç meslektaşlarım veya Vietnam utancından sonra bile hâlâ ortalıkta dolaşan bazı McCarthyciler, daha adil, özgür ve insancıl bir toplum hakkında zırvaladıklarımı, deliliğimin kanıtı olarak sunabilirler. Bir Yahudi olacak kadar talihli olmamama rağmen,

Naziler de benden nefret ettiler. Altına Hücum’u yasakladılar; beni, kanca burunlu biri gibi tasvir ettiler; bana, Yahudi cambaz diye isim taktılar; hepsi de iğrenç ve katlanılması aynı ölçüde zor şeylerdi. İlk defa eziyet görüyor değildim, sonuncusu da olmadı. En başından beri, Pennsylvania ve Güney Carolina’da, Klu Klux Klan’ın kolları ve Evanjelik Hıristiyanlar Cemaati (selüloit film bobinleri üzerine gaz yağı serpmekten çok daha fazlasını yapan, çok sayıda muteber Amerikalı Hristiyan), filmlerimi sansürlediler ve yasakladılar. Fakat terbiye görmemiş sesi daha önce sadece saçma sapan bir şarkı söylerken duyulmuş olan benim küçük dostumun Avrupa’nın en önemli sahnesine berber kostümü ile çıkmasını, gamalı haç taşıyan adamlar bile engelleyemediler; Hitler’in elindeki mikrofonu kapmayı, başka hiç kimse başaramadı… Fakat 1940 yılında Tramp o sahneden iner inmez onu bir daha bulamadım. Sanki Auschwitz veya Buchenwald yolundaki bir toz bulutu gibi süpürülüp gitmişti: söylemesi gereken her şeyi bir kerede söyledi…

Fakat bu gece, her şeyi sana tek nefeste anlatacak olan kişi benim ve anlatmaya başladığımda kesintiye uğramamayı tercih ederim. Senden, biraz hayal gücünü kullanmaya gayret etmeni isteyeceğim; çünkü benim hikâyem, bizim evimizi çevreleyen coşkulu İsviçre çayırlarından çok daha geniş bir menzile uzanıyor. O zamanlar bir dağ gölünün huzuru ve sükûnetine sahip değildim; hiç rol yapması gerekmeyen tam bir berduştum.

Şimdi sana nerede doğduğumu söylememin zamanı. Her yerde –ve hiç kimse bunu kanıtlayacak bir evrak bulamadığı hâlde- yazıldığını gördüğün gibi, Londra’da değil, English Midlands’daki Smethwick yakınlarında bulunan kasvetli bir ormanda, Gypsy Queen adlı bir sokak sanatçıları karavanının içinde doğdum. Yıl, 1889: Louis Aimé Augustin Le Prince’in, sinema tarihinin –iki saniyenin sonsuzluğu boyunca süren- ilk kısa filmini çekmesinden bir yıl sonra. Daha en başından beri sirk, benim hayatım ve sinema tarihi, bir insanın hayal edebileceğinden çok daha sıkı bir hâlde birbirine bağlıydı.

Ben doğar doğmaz annem ve babam ayrıldılar. Olaylar benim için hep böyle gelişti.

Bildiğin gibi babaannen Hannah, müzikhollerde hizmetçi kız karakteri oynardı. Sahne ismi olarak Lily adını kullanırdı ve yüz mimikleri konusunda çok hünerliydi. Pencereden dışarı bakar ve sanki bir insanın kalp atışlarını sayıyormuş gibi ellerini cama dayardı. İnsanları inceler, sonra da onları taklit ederdi: nasıl yürüdüklerini, şapkalarını hafifçe kaldırarak nasıl selam verdiklerini, yüz ifadelerini. Fakat bir gün, içindeki bir şeyler çatlamaya başladı: Uykusunu, sesini, haftada on şilinlik rızkını kaybetti; güzelliğinin ışığı karardı ve Lily, hızla paramparça oldu.

Büyükbaban da bir sanatçıydı: profesyonel bir şarkıcı, tuluatçı ve meddah. Babaannenin söylediğine göre, Napoleon Bonaparte’a benziyormuş ama çoğu tiyatro oyuncusu gibi o da içmekten başka bir şey yapmazmış. Ben onu hiç görmedim diyebilirim; gördüğümde ise yanından hep nahoş bir izlenimle ayrıldım. Alkol onun bütün çekiciliğini yuttu, mesleğini ve kanını mahvetti. Onu en son, Kennington Yolu’ndaki bir meyhanede gördüm. O karşılaşmamız aynı zamanda, hayatı boyunca beni kucakladığı tek zamandır.

Sık sık, Londra’nın East Lane Caddesi’ndeki küçük evinde ayakkabı tamirciliği yapan ve annemin babası olan dedemle vakit geçiriyordum. Bir süre, dedem gibi bir kunduracı olma fikrini bağrıma bastım. Benim aklımı başımdan alan bir zanaattı. Derinin ve deri yapıştırıcılarının kokusunu, el işi yapmayı ve o iş için gereken sabrı

seviyordum. Dedem, mutfağında kendine bir iş tezgâhı kurmuştu ve bütün zamanını, hatta gecelerini bile o tezgâhın başında geçirirdi. Karısı artık onunla birlikte oturmuyordu. Anneannem, yıllarını ayakkabılara yüz derisi dikerek geçirdikten sonra, genç erkeklerin tadını keşfetmiş ve ailenin yüz karası olmuştu; sonra, hayatını kazanmak için sokaklarda kullanılmış giysiler satmaya başladı. Ne yazık ki ben o derbederliğin pek azını gördüm; fakat onun sayesinde biliyorum ki benim damarlarımda tek bir damla bile asil kan yok.

Bereket versin ki yanımda her zaman, ağabeyim Syd vardı; onun yardımı olmasa ben asla herhangi bir şey gerçekleştiremezdim. Ailemizin mali darboğazları nedeniyle Syd ve ben, birkaç kış mevsimini Thames Nehri kıyısındaki bir yetim ve kimsesiz çocuklar okulunda geçirdik. Fakat Syd, öz güven aşılamayı bilirdi: İşler zorlaşmaya başladığında borazanını alıp üfler ve yanaklarını öyle komik bir şekilde şişirirdi ki bütün kasvetim eriyip giderdi. Ve kelimelerle nasıl eğlence üretileceğini de bilirdi; bomboş günlerimiz için daima yepyeni tekerlemeler, anlamsız kafiyeler ve hafıza oyunları yaratırdı.

Beş yaşına geldiğimde annemin yerine Jack Jones’un şarkılarını söyleyerek ilk sahne gösterimi yapmıştım bile. Annem bir şarkının orta yerinde takılıp kaldı ve devam edemedi. Bu, hastalığının ilk belirtisiydi. Seyircilerden bir ıslık, koltuk minderi ve bozuk para yağmuru gelmeye başladı. O şarkıyı ezberden biliyordum ve hiç düşünmeden o gün o şarkıyı fora ettim; fakat şimdi, şarkı söylemek alın yazımmış demek, fazlasıyla kolaycılık olur. Gerçek şu ki sadece annemi rezil olmaktan ve delirmekten kurtarmak için, kendimi sahne ışıklarının ortasına atmıştım.

Ondan sonra yaptığım her şeyin arkasında, utanç içindeki bir çocuğun, dünyanın en büyük aktörü olmak için verdiği öfke yüklü o söz vardır.

Ondan sonra Manchester’a taşındık; orada, sabolarla dans etmeyi öğrendim ve diğer yedi gençle birlikte Eight Lancashire Lads adlı bir gruba katıldım. İnsanlar, bizim dansımızı seyretmeye ve gülmeye geliyorlardı. Çok geçmeden Londra’daki Hippodrome’da bir pandomim sahneledik; Külkedisi.

Noel zamanıydı, tıpkı bugünkü gibi. O zamandan bu yana seksen yıl geçmiş. Seksen uzun yıl. Ve ben o günü, dün ne yediğimden daha iyi hatırlıyorum.

Perende atmayı, ters taklayı ve ellerimin üstünde yürümeyi orada öğrendim. Hippodrome’un, sahne tasarımlarını ve baleleri daha muhteşem göstermek için bazen suyla doldurulabilen bir sirk pisti vardı. Bana, kuyruklu bir kostüm giydirdiler ve Külkedisi bacaklarıyla bir kedi gibi sinsi sinsi yürümemi istediler.

İşte orada, pistin hemen dışında, bir gece rolümü prova ederken hayatımı değiştirecek bir şey duydum: büyük beyaz palyaço   Marceline ile jonglör Zarmo arasındaki bir konuşma. O tarihlerde pek okuma yazma bilmiyordum ama neyi nasıl dinlemem gerektiğini biliyordum. O konuşmanın tek bir kelimesini bile asla unutmadım.

“Ona yüzyılın icadı diyorlar, sen gördün mü?”

Cevap vermeden önce Zarmo, üç tane renkli topu havaya attı.

“O icat, sinematograf, sevgili Marceline.”

“Evet. Ve göreceksin, o sinematograf hepimizin ocağına incir ağacı dikecek. Pandomimin nasıl yapıldığını veya palyaçoların nasıl davrandığını seyretmek için, artık kim sirke veya tiyatroya gelir ki?”

“Bir de şu gözle bak: Sinematografın başarılı olup olmayacağı henüz bilinmiyor, fakat cazibesi de görmezden gelinemez.”

“Bütün gazetelerin bahsedip durduğu o iki Fransız biraderi biliyor musun? Elime fırsat geçse ikisini de kendi ellerimle gırtlaklardım. Yarattıkları bu tertibatın ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikirleri yok.”

“Hadi ama, yeter artık. Sinematograf bir sanat hâline geldiğinde sen de akort değiştireceksin.”

“O, tamamen mış gibi yapmak, Zarmo; o bir yalan.”

“Ama sahneye çıktığında sen kendin de olmadığın bir şeymiş gibi yapıyorsun. İnsanların, var olmayan şeyler seyretmesini sağlıyorsun. Senin işin de bu değil mi?”

“Ben bir pandomimciyim, Zarmo. Bu da kişisel risk almak anlamına gelir. Rol yaparken hepimiz risk alırız. Trapezciler, akrobatlar, hayvan terbiyecileri, hayatlarını tehlikeye atarlar. Başarısızlık tehlikesi altındayız: seyircimizi şaşırtmak veya eğlendirmekte başarısız olmak, onları güldürememek. Sahnedeyken korku yüzünden kalp krizi geçirebiliriz veya yapmamız gerekeni unutabiliriz. Ama seyircilerle tamamıyla aynı duyguları taşırız. Hepimiz, aynı anda aynı hayatı yaşarız.”

“Sanırım sinematografın da kendine göre riskleri vardır.”

“Ama gösterildiği andaki şey, gerçek hayat değil, Zarmo. Bir yüzeye kazınan hareketi, tam istediğin gibi olana kadar canın istediği kadar tekrarlayabilirsin. O bir hile.”

“Sen tuhaf bir adamsın Marceline. Seni anlamıyorum. Fakat her hâlükârda, boğman gereken adamlar o Fransız biraderler değil…”

“Ne demek istiyorsun?”

“Demek istiyorum ki: Herkesin söylediği gibi, sinematografı icat edenler onlar değil, onlarla aynı memleketten biri.”

“Sen kimden bahsediyorsun?”

“Bilmiyor musun? Buradaki herkes biliyor sanıyordum…”

“Bilmiyorum.”

“Ah, pekâlâ, demek ki kulak vermemişsin.”

“Öyleyse söyle bana, kimmiş?”

“Arlequin.”

“Arlequin.”

“Evet, öyle.”

“O gece zifiri gibi siyah herif mi? Hani şu fillerin pisliğini temizleyen ve pistteki dekorları toplayan adam?”

“He.”

“Fakat o zavallı herif geri zekâlının biri.”

“Eszter’i hatırlıyor musun? Hani şu at binicisi Macar kadın? Birkaç yıl önce çok ünlüydü de sonra ortalıktan kayboldu?”

“Epey oldu ama Eszter’i kim unutabilir ki? Büyük Britanya’nın gördüğü en güzel kadındı; herkes ona âşıktı.”

“Arlequin dâhil.”

“Arlequin âşık mı olmuş?”

“Ne yani, kör olduğunu, onun için de bir kalbi olmadığını mı sanıyorsun?”

“Hiç kimse onu bir kadınla birlikte görmedi…”

“Hiçbir zaman bir kız arkadaşı veya karısı olmadıysa… ne olmuş yani? Daha önce herhangi bir kadınla birlikte olmamış bir adam, âşık olamaz mı dersin?”

“Öyle olsun. Fakat bütün bunların sinematografın icadıyla ne alakası var?”

“Burası önemli, çünkü Eszter bir Amerikan kumpanyasına katıldı ve Arlequin de onu kaybetmekten korkuyordu.”

“Sen bunları nasıl öğrendin?”

“O zamanlar bizimle çalışan ve top güllesi gösterisine çıkan kadından: Çılgın Frieda. Frieda, her gece Arlequin’in ağladığını duyuyormuş. Bir keresinde Frieda ve Köpek suratlı Jo Jo, ona neden ağladığını sormuşlar. ‘Onu bir daha göremeyeceğim,’ demiş Arlequin. Frieda önce, onun kraliçe filden veya beyaz Bengal kaplanından bahsettiğini sanmış, çünkü o hayvanlar da Amerika’ya gidiyordu. ‘Onu anılarında görürsün, Arlequin,’ demiş Jo Jo. ‘Benim anılarım da kendim gibi kapkara,’ demiş Arlequin. Jo Jo, ‘Öyleyse sen de onun bir çizimini yap,’ deyince de ‘Resimler hareket etmez,’ diye ısrar etmiş Arlequin. ‘Bay Bretchley’den bir fotoğrafını iste.’ ‘Fotoğraflarda hareket etmez.’ ‘Sen de hareket edenlerinden yap.’ ‘Hareket eden fotoğraf diye bir şey yok ki.’ ‘Öyleyse sen icat et!’ demiş Jo Jo, bol kirpikli gözlerinden birini Frieda’ya kırparak. Jo Jo böyledir; şaka mı yapıyor ciddi mi söylüyor asla bilemezsin, her zaman herkesle dalga geçer; o gece de Arlequin’le dalga geçiyormuş. Frieda, orada bulunduğuna pişman olmaya başlamış; çünkü Arlequin’in konuşması ve keder yüklü sesi, onu da duygulandırmış. Elini Arlequin’in omuzuna koyup onu teselli etmek istemiş ama yapmamış. Boğazına tıkanan bir yumrukla dışarı çıkmış. Fakat bu konuşmadan sonra Arlequin, ağlamayı kesmiş.”

“Bu hikâye nereye gidiyor, Zarmo?”

“Hikâyenin geri kalanı gayet basit: Arlequin çizmeyi öğrendi.”

“İşte şimdi, aklım iyice karıştı.”

“Hareket eden çizimler yapmayı öğrendi, demek istiyorum.”

“Sen çıldırmışsın.”

“Ben çıldırmadım, Marceline. Arlequin kendini, hayvan arkadaşlarıyla birlikte önce bir kurşun kalem, kömür ve kâğıt parçaları, sonra bakır plakalar ve cam plakalar, gümüş nitrat, jelatin, selüloit ve kim bilir daha başka ne türlü tuhaf malzemeyle bir kafese kapadı. Birtakım acayip mekanik parçaları söküp taktı. Sanki iyi sıhhatte olsunlara karıştı. Nasıl becerdiğini bilmiyorum. Söylendiğine göre, kolonilerden gelişinden hemen sonra ve sirk tarafından keşfedilmeden önce, seyyar bir fotoğrafçıyla birlikte Fransa’yı gezmiş. Panayırlarda birkaç kuruşa çerçeveleriyle birlikte portreler, usturlaplar ve sihirli fenerler satmışlar ve gerektiğinde kilise pencerelerindeki vitrayları tekrar renklendirmişler. Dedikoduydu belki de ama bunları birden fazla kaynaktan dinledim. ‘Onun bir kamera deliğinde doğduğunu bir bakışta söyleyebilirsin,’ dedi Jo Jo, bu hikâyeyi öğrendiğinde. ‘Çok fazla ışığa maruz kalmış olmalı, heh heh hee…’ Fakat bu saçmalığa kimse gülmedi. Gerçek şu ki o kafesin içinde ne deneyler yaptığını kimse bilmiyor: kaplanlar ve filler hariç tabii. Arlequin, unutmamak için kendi kendini eğittiğini söylemiş, cüce Hans’a. Eszter’in ayrılışından bir gece önce, artık hazırdı. Kendinden bacaklı ahşap bir kutuyla birlikte, pistin kıyısında, seyircilerin ayakları arasına saklandı ve Eszter’in sahneye çıkmasını bekledi…”

“Ve…”

“Ve krank kolunu çevirerek çalışan kutuyla bir fotoğraf çekti, benim sevgili Marceline’im; fakat çektiği şey sadece bir fotoğraf değildi, canlı bir şey çekmişti.”

“Sen şimdi ciddi ciddi benim buna inanmamı mı bekliyorsun… O salak Arlequin’in…”

“Evet, Marceline. Arlequin her şeyi, hatta Eszter’in derisinin altında atan nabzının hareketlerini bile zapt etti.”

“Bu imkânsız.”

“Sen de gözünü kutuya dayasan inan bana, ayakların yerden kesilirdi ve midenin alt üst olduğunu hissederdin, çünkü kutunun içindeki her şey –atlar, pist, ışıklar- tepetaklak ve hareket ediyor; o kasırganın ortasında da Eszter, tek başına ve dengede… Elbette emprezaryomuz Bay Bretchley bu kutuyu asla öğrenemedi, aksi takdirde onu bu sirkin başrolüne koyardı: ‘Gelin, bayanlar baylar, teker teker ve hep birlikte gelin, Zaman Hırsızını görmeye gelin! Ruhunuzu çalma ve sonra da onu size gösterme becerisine sahip yegâne adam!’”

“Neden bunu Bay Bretchley’ye söyleyen olmadı?”

“Bu olağanüstü icadın, hayvan gübrelerini temizleyen ezik bir sirk kölesinden çıktığına kim inanırdı ki? Hareket eden bir fotoğraf! Pöh, sen bile inanmıyorsun, kaldı ki sen bizden birisin. Arlequin’in okuma yazması bile yoktu.”

“Fakat sihirli kutusunu birilerine gösterebilirdi…”

“Bize gösterdi, biz onun ailesiyiz; fakat herkes tarafından bilinmesi veya Thames Nehri’ni sterlinlere boğmak onu ilgilendirmiyordu. Bunu sırf Eszter için, o ayrıldıktan sonra da onun dans edişini seyredebilmek için yaptı.”

“Bunu seyretmeyi ben de isterdim. Eszter tekrar Londra’ya döndü mü?”

“Hayır, kazadan sonra bir daha hiç gelmedi. Kariyeri orada sona erdi.”

“Ne acıklı bir olay!”

“Belki de kaderi böyleydi: Avrupa’nın en büyük dansçısı, Amerika’ya vardıktan hemen sonra attan düşüyor.”

“Onun gibi biri bir daha hiç gelmeyecek…”

“Şimdi bana inanıyor musun?”

“Herhangi bir kanıt var mı?”

“Duyduğuma göre kumpanyanın bir kısmı yeni bir turneye çıkarken Arlequin, icadını Hans’a emanet etmiş. Demiş ki: ‘Bu, herkese veda ettiği o gün ona veremediğim bir armağan. Amerika’ya git ve bunu mutlaka Eszter’e ver, bu kutu ona ait.’”

“Garip bir hikâye.”

“Gerçekten de öyle.”

“Bir şey daha sorayım, Zarmo. Ona neden Arlequin diyorlar?”

“Bu isim ona, yıllar önce, bizimle çalışan bir İtalyan tarafından espri babından takıldı. ‘Ehi, Arlecchino,’ dedi İtalyan bir keresinde, ‘vieni qua.’ Hey, Arlecchino, buraya gel. Bu laf herkese komik geldi; çünkü Harlequin kostümünde siyah hariç gökkuşağının bütün renkleri bulunur. Adı böyle kaldı, bizler de kelimenin Fransızca söylenişini kullandık: Arlequin.”

İşte şimdi biliyorsun: O gün duyduklarım bu konuşmaydı. Kelimesi kelimesine böyle. Bugüne kadar tanıdığım en büyük iki sanatçıdan. Zarmo’nun icraatını görsen ağzın açık kalır, alt çenen yere düşerdi. Mesela bir istekayı çenesinde dengede tuttuğu ve havaya da iki top attığı zaman –bunu o kadar iyi yapıyordu ki sürekli olarak istekanın yere düşeceğini sanırdın. “Nasıl elime yüzüme bulaştıracağımı öğrenmek yıllarını aldı,” derdi. Diğer yandan Marceline, müthiş bir mim ustasıydı -ki sinematograf, çok sonraları mim sanatını gerçekten de öldürdü. Kamıştan yapılmış bir bastonla yapılabilecek her şeyi ve yüzünü buruşturmadan ve hatta başını bile oynatmadan bir yüzün ne kadar çok şey ifade edebileceğini bana o öğretti. Külkedisinde onu bir sandalyeden düşürmem gerekiyordu ve provalar sırasında bu işe öyle bir asılıyordum ki az daha bir bacağı kırılıyordu. Marceline yerden kalktı, dizlerindeki tozu yavaş yavaş silkeledi; fakat beni azarlamaya başlamak yerine kahkahalara boğuldu. Olta kamışını alıp tekrar taburenin üstüne çıkarken de kahkaha atmaya devam etti. Onu şöyle hatırlıyorum: Pistin orta göbeğinde çabalayıp duruyor, olta yemi olarak pırlanta gibi taşlar kullanıyor ve ıslak kumlara saklanmış koro kızlarını oltaya getirmeye çalışıyor. Uzun kuyruklu bir frak giyerdi: bir papyon ve beyaz –yanakları kadar beyaz- yelek, siperini dikkatle ellediği hasır bir şapka. Sahnedeyken tek bir kelime bile söylemezdi ama duyup duyacağın en güzel, en yumuşak sese sahipti. Bir gece yanıma oturdu ve bana, gerçek adının Isidro Marcelino Orbes Casanova olduğunu söyledi. Ona, nasıl palyaço olduğunu sordum. “Yedi yaşındayken bir aslan kafesinde uyuyakaldım,” dedi, göz kırparak. “Uyandığımdaysa Saragosa ve ailemden, artık geri dönemeyecek kadar çok uzaktaydım. İşe alınmak için Barcelonès sirkinin yöneticisi önünde yedi kere ters takla attım.”

Bu hikâyelerin sana fazlasıyla eski geldiğini biliyorum ve belki de şimdi hiçbir değerleri yoktur; fakat o Noel’de Marceline, daha sonra New York’ta da olacağı gibi, Londra’da şerefine kadeh kaldırılan bir adamdı. Bir süre için yıldızı, illüzyonist Harry Houdini’nin yıldızı kadar çok parladı. Fakat Marceline, sıraya dizilmiş sekiz adamın üzerinden atlayabilecek ve mutlak bir hareketsizlik içinde kalarak her türlü ifadeyi taklit edebilecek kadar yetenekli bir sanatçı olduğu hâlde, hayatın iyi davranmadığı ürkek bir sirk sanatçısı olarak kaldı. Kariyerinin sonuna doğru onu son gördüğümde Ringling Brothers sirkinin üç pistinde koşuşturan sayısız palyaçodan biri olmak için sözleşme imzalamıştı. Bu, bir kazadan, sinemanın başarılı olmasından ve iflas eden iki restoranın onu yoksulluğa itmesinden sonraydı. O akşam, soyunma odasına girdim ve onu, usul usul makyajını silerken buldum. Tek bir patisini bile kaldıracak mecali olmayan, mahzun ve dermansız, ihtiyar bir hayvana benziyordu. Ölüm’ün gelip onu bulmasını beklemedi; New York’ta, Ellinci Cadde’de, içinde sanatçıların oturduğu sefil bir pansiyonda, Mansfield’da, kendini vurdu…

Zarmo ile Marceline arasındaki konuşmayı duyduğumda, neden bahsettikleri hakkında hiçbir fikrim yoktu. Sadece sekiz yaşında bir çocuktum ama gene de Arlequin’in hikâyesi bana çok çarpıcı gelmişti. Daha önce de onu ara sıra görürdüm ama Arlequin, hayatın içinden hiçbir ses çıkarmadan geçen tiplerden biriydi ve öyle siyahtı ki eğer bir gece vakti pisti temizlemeyi bitirdikten sonra, çırılçıplak ortalıkta dolaşsa hiç kimse onu göremezdi. Artık onunla kendim konuşmak istiyordum.

Kapalı prova saatiydi: Trapezler uçuyor, jonglörlerin lobutları ve halkaları göğe doğru yükseliyor; palyaçolar, yüzlerine çeşit çeşit ifadeler takınarak ve anlamsız derecede alçak veya yüksek bisikletlerin tepesinde, pistte daireler çize çize dolaşıyordu. Tam burnumun ucundan, sarkık boynu, mavi dili ve kafasındaki minik boynuzlarıyla beş metrelik bir zürafa geçti.

Çizgili bir kostüm giymiş, çinko bir banyo küvetinden bile şişman

bir kadın, bana doğru geliyordu. İnsanın içinden, o büyüklükte bir memelinin devrilip devrilemeyeceğini görmek için, kadını önce bir yanından sonra da öbür yanından ittirmek gelir. Bu, Frieda’ydı: top güllesi kadın. Külkedisinin üvey kız kardeşlerinden birini oynuyordu. Onu havaya fırlatmak için ne genişlikte bir top namlusu ağzı gerektiğini sadece Tanrı bilir.

“Ne avlamaya çalışıyorsun Pisicik?” diye sordu, ellerini gözlerimin önünde öylesine sallayarak.

Frieda’nın işaret parmağı, bir serçeden daha kalındı ve tırnağında da mor renkte tutkal kurutmuştu. Fakat beni asıl şaşırtan, onun sesi oldu: Öyle inceydi ki kör birisi olsam onu, iştah nedir bilmeyen, hep yalnız başına gezen, uzun saçlı, boş bakışlı, sıska bacakları üstünde hüzünlü bir gölge gibi dolaşan o nanemolla kızlardan biri olarak hayal ederdim.

“Hiçbir şey,” diye miyavladım, “sadece dolaşmaya çıktım.” Frieda bir kahkaha patlattı.

Oradan kalkıp hayvanların bölgesine doğru yürüdüm. Aynı demir kirişte iki kez tökezledim, bir vantriloğa cevap vermek için eğildim, efendisinin ellerinden tutmuş dans eden bir ayıya çarptım.

“Affedersiniz efendim, kara Arlequin’i nerede bulabileceğimi biliyor musunuz?” diye sordum; elinde bir baston, baloya gider gibi çizgili elbise, yelek ve eldiven giymiş bir adama.

“Çocuk, senin sesinde benim kaburgalarımdakinden daha fazla çatlak var; derdin nedir?”

Bu zayıf, keçi sakalı ağarmış, kulaklarının üstünde kıldan kanatları olan şeye baktım. Tamamen giysili hâliyle bile, hayatımda gördüğüm en zayıf adamdı; sanki pantolonunun altında sadece iki tane tahta değnek varmış gibi görünüyordu. Sıcak davranarak elini uzattı ve ben de tuttum; fakat parmak kemikleri kırılmış gibi çıtırdadı. Adam gülmeye başladı.

“Korkacak bir şey yok, bu benim herkese yaptığım bir şaka. Ben buradaki iskelet insanım. İngiltere’deki bütün iskeletler gibi benim adım da Jack. Ya senin? Sen de dev bir heykelin cüssesine sahip değilsin.”

Gülmesi bana sahte ve yersizmiş gibi geldi.

“Arlequin’i arıyorsan onu şu tarafta bulursun. Seninle tanışmak bir zevkti.”

Fakat ben daha oradan ayrılmadan bel hizasının yukarısından kemerle sımsıkı bağlı uzun ve kırmızı bir kaftan giymiş bir şekil, karavanlardan birinden aşağıya atladı. Ürkütücü derecede gür saçları, gözlerinin üstünden ve burun çevresinden aşağıya kadar inmiş; çenesini ve alnını işgal altına alarak yanaklarını, kulaklarını ve burun deliklerini kaplamıştı. İnsana benzeyen tek tarafı göz bebekleri ve dudaklarıydı. Ve pürüzsüz, bembeyaz elleri.

“Neye bakıyorsun, cüce?”

Hayvan suratlı o adam, esrarengiz bir şekilde benim lisanımda konuşuyordu.

“Onu bir de kravat, gömlek, takım elbise giyinmişken görmelisin,” dedi iskelet insan, sarsak sarsak ve zikzak çizerek yürüyüp giderken. “Jo Jo, dünyanın görüp göreceği en yakışıklı Beyaz Atlı Prens’tir.”

İkisinin, seyirci tribünleri altındaki payandalar arasında gözden kaybolmalarını izledim.

Bir kırbaç şaklaması bana, nihayet hayvan kafeslerine ulaştığımı söyledi. Aniden, yüreğim kalktı ve boğazım, sanki tüylerini kabartan bir kuş gibi şişti. “Külkedisi Sirkte ” –o zaman Londra’yı kaplayan afişlerdeki başlık buydu- gösterisinin emprezaryosu Bay Bretchley, beni tepeden tırnağa süzdü. Benim kedigiller kostümümü incelerken ağzından bir puro çıkardı.

“Hmm, zor bir durum,” dedi, tütün tadını daha iyi alabilmek için her bir heceyi yavaş yavaş çiğneyerek. “İlk bakışta, senin yarım porsiyon olduğunu söylerdim. Seni sakallı pigmelerin numarasına katamam, çünkü onlara göre fazla uzunsun ama Sihirbaz Ruben’in numarasına da uymazsın. Üzgünüm evlat, bir süre daha kedi rolü oynamakla yetineceksin.”

Bay Bretchley, bir şeyleri uzatmayı seven tiplerden değildi. Lafını bitirdi ve purosunu tüttürmeye devam etti.

En sonunda Arlequin’i, bir kovayı boşaltırken buldum. Hafifçe döndü. Tuhaf bir ışık süzüldü ve başının tepesinde esintiyle sallanan bir trapezin gölgesi, yüzünden geçti. İki eline de çamur bulaşmıştı. Trapez tekrar geriye doğru sallandığında beni gören Arlequin’in yüzünde, bir gülücük tomurcuklandı. Bomboş koltuk sırasının önünde, pistin kıyısına oturdu.

Onu böyle hatırlıyorum: Parmaklarına yapışan çamuru silerken. Bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum ama aniden, şundan –sekiz yaşındaki bir çocuğun olabileceği kadar- emindim ki şimdi sadece onun hüznünü aksettiriyor gibi görünseler bile, bir zamanlar onun elleri de havaya atılıp tutulan halkalar, lobutlar, meşalelerle seyircilerin gözlerini cezbetmeyi biliyorlardı.

Hayvan kafeslerini temizlemekten bir hayli şey öğrenirsin. Mesela: Fil kemresini kaldırmak için, en azından bir metre genişliğinde kendir çuvala ihtiyacın vardır ve deve kemresiyle bir ev inşa edebilirsin. Arlequin’in elleri –sinematografı icat eden o aynı eller- bir şeyleri topraktan ayırmanın imkânsız olduğunu biliyorlardı: gübreyi turbadan, külü tozdan, ıslak olanı kurudan. Her şey, aynı bereketli toprak, aynı kuru kum. Hatta sessizlik –ki kelimelerle doludur- ve zaman bile, derinlere salınmış kökler gibi anılardan oluşur. Arlequin’e icadı hakkında ve Eszter hakkında bir şeyler sormak istemiştim ama o gece, Arlequin’in anlam yüklü sessizliği önündeki küçük bir çocuktum ve benim bütün sorularım da sessizleştiler…

Fakat belki de bütün bu anımsama, akortsuz bir piyanola  gibi sıkıcı ve değersiz sesler çıkarıyordur, ne dersin? Eğer böyle devam edersem Ölüm, bu gece kesinlikle beni de beraberinde götürecek. Ancak gene de hatıralar benim için her zaman, her şeyden çok, ellerle ilgili bir mesele oldu.

Açıklayayım. Bir keresinde Bay Bretchley, Bastiani biraderler için çalıştığı dönemde bir cüceyi işe alışını anlatmıştı: Kolları olmayan bir cüce. Savaşta aldığı yaralar yüzünden. Veya sıtma yüzünden. Veya belki de öyle doğmuş. Ona Goliath diyorlar. Şaka gibi görünüyor ama Goliath’ın dişlerinde insanüstü bir güç varmış: Ağzına, atlara taktığın gibi bir gem takarsan Goliath, zürafalarla dolu bir karavanı çekebiliyormuş! Hem de karavanın tepesinde palyaçolar ve maymunlarla birlikte. Bu gösteri daima en sükseli gösteri olurmuş. Fakat sorun şu ki bir gün, Goliath kaybolmuş. Sirk, Saint Petersburg dışında, nehir deltasına bakan bir yere kurulmuş. Goliath, karla kaplı bir ülkenin neye benzediğini görmek istediğini söylemiş; sirkten çıkmış ve bir daha da geri dönmemiş. Bretchley, kaçak avlananlara, tundra kurtlarına, anarşist teröristlere sövüp saymış. Goliath sirkin yerini tekrar bulamamış çünkü her zaman her şeyi unuturmuş. Hatta kendi kollarını nasıl kaybettiğini bile unutmuş. Ve bu unutkanlık, çenesindeki gemi sıkarken şakaklarındaki kan damarlarının patlaması yüzünden değil, artık kendi geçmişine tutunacak veya kara batan bedenini kurtaracak tek bir elinin bile olmamasındanmış.

Üç yıl sonra babam, sefilane bir törenle Tooting Mezarlığına gömüldü; annem, ilelebet bir tımarhaneye kapatıldı; bense koşmaya merak sardım.

Yeni yüzyıl benim için böyle başladı: kilometreler ve kilometreler boyunca bir koşu.

Ağabeyim Syd, Donanmaya katıldı; fakat ben İngiltere’nin en büyük koşucusu olmak istedim: Maratoncu Charlie. Aylarca antrenman yaparak fiziksel dayanıklılığımın sınırlarını zorladım. Nottingham’da yapılan yirmi millik bir koşuda, yirmi beş sterlinlik bir ödül kazandım ve birkaç yıl sonraki Londra Olimpiyatları’na katılmamı, berbat bir öksürük engelledi.

O yıllarda para kazanmak için, Kennington Yolu meyhanelerinin önünde karanfil satıyor ve Chester Caddesi’nde dükkânı olan Endülüslü bir berbere çıraklık ediyordum. Berber, bir keresinde Robert Louis Stevenson’ı tıraş ettiğini iddia ederdi. Dükkânda müşteri olmadığı zamanlarda dolabından bir gitar çıkarır, büyük bir tutkuyla Flamenko çalmaya başlardı. Bana, her şey gibi müziğin de nasıl bir canto grande, bir canto profundo ve bir canto mínimodan oluştuğunu ve ona nasıl duende -kanı ateşleyen bir çeşit keder demek- getirdiğini açıklamaya çalışırdı. Söylemeye çalıştıkları benim için pek de net değildi; fakat onu anladığımı hissediyordum: İçinde doğduğum Çingene karavanında bir iki İspanyol müzisyen de bulunmuştu sanki. Berber dükkânındaki görevim müşterilerin yüzünü köpürtmekti. Yüzlerin birbirlerinden ne kadar farklı olduklarına inanamazsın: kaba, köşeli veya tombul… Müşterilerin yanaklarına masaj yaparken aynada onları taklit etmek, doğal olarak gelişti bende –elimde değildi. Sırasını bekleyen müşteriler, önümdeki müşterinin omuzları üzerinden aynadaki görüntümü yakaladıkları zamanlarda, çok geçmeden bütün dükkân kahkahalara boğulurdu. Kısa bir süre içinde de bazı alıngan müşteriler, benim o dükkândan sepetlenmemi sağladılar.

Bir müddet sonra, bir kâhyalık işini de kaybettim; çünkü boş zamanlarımda bir yağmur borusundan korno benzeri bir müzik aleti yapıyordum. İşten kaytardığımı söylediler. Kendimi savunmak için müziği daima çok sevdiğimi anlattım, gelgelelim beni gene de işten attılar. Böylece, basit oyuncaklar yapmaya ve onları, iki İskoçyalı adına panayırlarda satmaya başladım; ta ki şans, nihayet yüzüme gülüp bir fırsat yakalayana kadar: Blackmore’s tiyatro ajansı benim, kehanetvari bir ismi olan From Rags to Riches  adlı bir komedide –hatırı sayılır bir gerçekçilikle oynadığım- seyyar gazete satıcısı rolüne kapak atmamı sağladı. Bunun hemen ardından –ki o zamanlar senin yaşlarındaydım- bana, Sherlock Holmes’de uşak Billy rolünü verdiler.

Fakat sıkıntı devam etti. İlk ücretimi cebime koyar koymaz gidip bir tane kutu fotoğraf makinesi satın aldım. Kimse beni nerede bulabileceğini bilmiyordu ve ben, 2.000 seyirci önünde oynanan bir matine gösterisine geç kaldım. Soyunma odasına girdiğim zaman, gerektiğinde benim yerime geçmek için rolümü ezberlemiş olan oyuncu, kostümünü giymiş, sahneye çıkmak üzereydi. İçime öyle bir hüzün seli doldu ve öyle güçlüydü ki burnumdaki birkaç kılcal damarı çatlattı. Kızıl saçlı bir aktris, beni hızla kadın sanatçıların soyunma odasına ittirdi ve işte, hepsi benden yaşlı, hepsi yarı çıplak o aktrisler, burnumun kanamasını durdurdular, enerji dolu ve pürneşe bir acele içinde beni soydular, kostümümü giydirdiler, repliğim için tam zamanında beni sahneye attılar. Bilmiyorum ama belki de o doğaçlama kurtarılışım nedeniyle dişil çıplaklık bana daima, karşı konulması imkânsız ölçüde zinde bir coşku ve heves verdi…

Neyse işte, ağabeyimin Donanmadan dönmesinin üstünden çok geçmeden nihayet Fred Karno’nun kumpanyası olan büyük sirkte, Fun Factory, haftada üç sterline yerimi aldım. Karno ile ilk karşılaştığımda tek bir kelime bile söylemeyi beceremedim. Benim, tiyatro işi için fazlasıyla çekingen, hüzünlü ve somurtkan olduğumu düşündü ve eğer, o sırada Karno için çalışmaya başlayan Syd olmasaydı Fred Karno bana asla bir fırsat vermezdi. Önce, benim aktör olarak değil de pandomimci olarak çalışmamı söyledi ama birkaç denemeyle o kadar çok hayalî lisan ve absürt aksan yarattım ki sesimle ilgili fikrini tamamen değiştirdi. Birkaç hafta içinde, her müzik parçasında bana danışmaya başladı ve çok geçmeden ona, programında kullanabileceği güzel fikirler vermeye başladım.

Hâlâ işin nasıl yapılacağına ilişkin temel noktaları öğrenme aşamasında olsa da benden daha iyi olan tek bir oyuncu vardı: sakar sakar dolaşan, düz ama dümdüz saçlı ve her an ağlamak üzereymiş gibi bakan, cılız bir oğlan. O zamanlar hâlâ kendi adını kullanıyordu: Arthur Stanley Jefferson. Fakat herkes onu, Stan Laurel  adıyla tanıyacaktı.

Bir turne için 1909 yılında ilk defa Amerika’ya gittiğimde Stan’le birlikteydim. Ancak Kanada kıyılarından ilerleyerek Newfoundland Adası’nı geçen, Saint Lawrence Nehri’nden yukarı çıkıp sisli ve yağmurlu bir günde Quebec City’ye demir atan gemide olaylar, tam olarak her yerde anlattığım gibi gelişmedi.

Evet, o yolculuğun gerçek hikâyesini –ve nereden icap ettiğinikendime sakladım. Gerçek, sadece ve sadece gerçek şu ki kısa bir süre önce Londra’da, on beş yaşındaki bir kıza âşık olmuştum. Taze kırmızı şarap renginde saçları, bir amforanın boynundan daha ince bir beli vardı ve sanki o güne kadar tanıdığım en iyi dansçıymış gibi geliyordu bana. Gerçekteyse ikinci sınıf bir gösteri dansçısıydı; fakat onu bir kere kuliste üstünü değişirken görmüş bulundum. Tam o anda ve orada, az daha kayıp yere düşüyordum ve hemcinsi dansçılar bana güldüler. Pek eğleniyormuş gibi bakan ela gözlerini bana dikti; bense onun dudaklarına ve bacaklarına baktım ve kendimi tanıttım. “Charlie Chaplin,” dedim, beceriksizce. “Hetty Kelly,” dedi. Sonraki iki hafta boyunca da onu aklımdan söküp atamadım; dalına sıkıca tutunmuş bir asma yaprağı gibi.

İlk defa başına geldiğinde nasıl olduğunu göreceksin: Nefes alamazsın, uyku tutmaz, bütün gece yatağında dönüp durursun ve her türlü saçmalığı yapmaya başlarsın. Acılarıma son verme kararlılığıyla daha ilk randevumuzda ona evlenme teklif ettim. Kadınlar karşısında hiçbir zaman ürkek olmamıştım. Dediğim gibi: Tiyatronun, karmakarışık atmosferi ve hiç de seçici olmayan bir ilişkiler yumağı içinde büyümüştüm; etrafım, bir gösteriden öbürüne soyunup giyinen yüzlerce aktris ve şarkıcının bedenleriyle çevriliydi ve hiçbir zaman, asla bir mahcubiyet hissetmemiştim. Fakat Hetty’nin dudakları ve tebessümü karşısında yüzüm kızarıyordu. Onu, Piccadilly Sirki yakınındaki Trocadero’da akşam yemeğine götürdüm ama muhteşem bir gece olmadı. İlişkimiz, on bir günde ve tek bir öpücükle bitti. Fred Karno benim hâletiruhiyemi fark etmiş olmalı; çünkü ertesi hafta beni Londra’dan uzaklaştırdı: önce Paris’teki Folies-Bergère’e, sonra da Kangaroo adlı bir buharlı gemiyle New York’a; yanımda da çorak suratlı Stan. “Siz ikiniz deli fişek bir ikili oldunuz,” dedi, biletleri elimize uzatırken. “Fakat tiyatrodan vazgeçmeden önce hâlâ biraz daha vaktiniz var. Bu seyahat size iyi gelecek.” Karno’nun ahırındaki, gelecek vadeden en iyi oyuncular bizdik; o da bizim, Amerikalıların vodvil dedikleri ve Fransızcası gayet yetersiz bir ifade olan müzikholün püf noktalarını öğrenmemizi istiyordu. Bize, eğer yolda kaybolmazsak mükemmel aktörler olacağımız konusunda bahse gireceğini söyledi.

Karno’nun yerinde olsam kendi üstüme bir poundluk bir bahse bile girmezdim. Paris’te, bir kez daha dilsizleştim. Montmartre’ın vitrinlerinde kendi yansımamı görüyordum: ayaklı bir portmanto gibi, ince, uzun ve cılız. O kız olmadan okyanusu geçemeyeceğimden emindim. Bu yüzden, Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmek için gemiye bineceğimiz gece, kaçmaya kalkıştım. Fakat Karno her ihtimali düşünmüştü. Kendi kendine Mosca –sinek- diyen bir İspanyol cüceyi de başıma musallat etmişti. Mosca beni asla gözünün önünden ayırmıyordu. Teknik olarak Hetty benim teklifime hiçbir zaman cevap vermedi; sadece, bu ilişkiyi pek de ciddiye almadığını duyurdu bana. Ancak benim için o teklif, küstah ve beş parasız bir aktörün şakası değildi. Gerçek şu ki aşk söz konusu olduğunda ben hep bir acemi çaylak oldum ve benim bu kurdeşenli davranışlarımı, kısmen de olsa sadece senin annen tedavi etti. Amerika, ne taraftan bakarsan bak, benim kulaklarım için hem tatlı hem de zehirli bir kelimeydi: Babam, ben doğduktan hemen sonra New York’a turneye çıkmıştı; fakat en nihayetinde o turne, evliliğinin bozulmasından ve babamın çöküşünün başlamasından sorumluydu.

O buharlı gemiye ayağımı bastığım andan itibaren hiçbir şekilde ağlamaktan kurtulamadım. Gözyaşı dökmeden ağladım ve denize açılır açılmaz da mide bulantısı ve kramplara yenik düştüm. İki gün sonra bir ceset gibi görünüyordum. Bütün yolculuğu ot bir yatağın kucağında geçirdim. Mosca ayak ucumda uyudu. Yattığım yer pek rahat olmasa da, en azından aşağıdaki denizi görmüyordum.

Korkunç bir yolculuktu. Hudson Nehri’nin ağzına varmamız üç hafta sürdü; gemi kazanlarının arızalanması ve kötü hava koşulları arasında Atlantik’in göbeğinde saatler boyunca takılıp kaldığımız oldu. Üç haftalık mide bulantısı ve öğürmeler içinde Kangaroo yolcuları, geminin kıyısından denize kusmaktan başka bir şey yapamadılar; öyle şiddetli kusuyorlardı ki hıçkırık krizlerine tutuluyorlar ve sanki şakaklarına veya tırnaklarının altına veya akciğer keseciklerinin içine gizlenmiş minik çakıl taşlarından kurtulmaya çalışıyorlardı. Ve sonra, okyanus onların geçmiş mevcudiyetlerini sürükleyip götürürken bomboş mideleri ve yemyeşil dilleriyle baş başa kalıyorlardı. Kireç gibi suratlar, kafataslarının içinde geriye devrilen şiş gözlerle su yüzeyinde dalgalanışını seyrettikleri eski hayatları, bir dizi kokuşmuş beyaz çiçeği andırıyor ve usul usul suyun derinlerine doğru kayıyordu. En beter çileyi, yaşlılar ve kadınlar çekti. Deniz, onların tenlerini yavaş yavaş kuruttuğu gibi kelimelerini de kuruttu. Hatta bedenlerinin içinde inatla devam eden derdin o son lokmasının bir adı bile yoktu; dile getirilemiyor veya tükürülüp çıkarılamıyordu. Diğer yandan çocuklar, hemen hemen hiç sıkıntı çekmeden çabucak denize alıştılar. İlk birkaç gün hastalandılar; fakat seyahatten ve gemideki hayatın ilginçliğinden duydukları heyecanla kısa zamanda yeni oyunlar icat ettiler.

Fakat bir noktada herkes hastalandı. Ben hariç: Ben her şeyi ağzımda tuttum. Mide krampları yüzünden iki büklümdüm ama hiçbir şeyi unutmak istemiyordum. Hetty Kelly’nin bir tiyatro koridorunda gördüğüm bacaklarını unutmak istemiyordum –ki bunu asla başaramayacaktım- ve kim olduğumu, nereden geldiğimi, annemin tıkıldığı tımarhaneyi, Zarmo ve Marceline arasında geçen o konuşmanın yıllar önce dinlediğim kelimelerini unutmak istemiyordum. Kendi kendimle mücadele ettim. O güne kadar dünyada gördüğüm

her şeyi bütün öfkemle çiğnedim ve aşağıya yolladım.

Atlantik’in ortasında her duruşumuzda, motorlar susmuş ve rüzgâr esmezken Kangaroo, su üstünde dinlenen bir kuşa benziyordu ve mutluluk hissediyordum. O duruşlar benim ümitlerimi canlandırıyordu: Rotamızı tersine çevirmek ve kaderimizi askıya almak hâlâ mümkündü. Ama sonunda gemi tribünleri demir hırçınlığıyla çalışmaya başlıyor, bizim için asla yeterince hızlı gitmiyor, günde 200 milden daha fazla bir yol almıyordu. Gemi hareket eder etmez yeni bir münasebetsiz panik vücuduma yayılıp ateşimi yükseltmeden önce, ambardaki deliğime girmek için acele ediyordum.

Kangaroo, sağlıklı olanları gruplara ayırıyor, zorda olanları topluyordu. Ne seyahat şartları ne de seyahat süreci zevk için yapılan gemi yolculuklarına benzetilebilirdi ama fiyat açısından, herkes için gayet uygundu.

Bizi her hafta muayene eden doktor demişti ki: “Gözlerinizi fal taşı gibi açın, yoksa Amerika’ya giremezsiniz.” Ve birkaç yıl önce New York’un, yeni göçmen muayene istasyonlarını nasıl açtığını anlatmıştı. İstasyonlar, birçok isim bile edinmişlerdi: The Island of Tears, The Penal Colony, The Customs House … Büyük granit

kütleleri, bazen adaların tamamını kaplıyormuş. “Sizler gemiden iner inmez ilk kontrol edecekleri şey,” diye anlattı bize doktor, “gözleriniz ve görüşünüz olacak; eğer gemide bir göz hastalığı kaptıysanız geri gönderileceksiniz. Hastalığın bilimsel adı, trahom.”

O bunları anlatırken kolera bile böyle bir dehşet yaratamazdı.

“Hilkat garibelerini de geri gönderiyorlar,” diye ekledi doktor, “sağır ve dilsizlerle zekâ geriliği olanları da. Sırtlarına tebeşirle bir X koyuyorlar, hamile kadınlarla birlikte geldikleri gemilere geri tıkıyorlar.”

Fakat Mosca, Stan ve ben, o istasyonlardan herhangi birinden hiç geçmedik. Kendilerini denize atan ve Özgürlük Heykeli’nin altında, balık avlar gibi sudan toplanan bazı münasebetsizlerin aksine, bizi almak için bir tekne de gelmedi. Bütün geçiş belgelerimize ve takdim mektuplarımıza rağmen Mosca, onun gibi bir cüceyi ülkeye almayacaklarına kanaat getirmişti. Stan’i de almazlardı; çünkü hiç kimse, onun ne kadar zeki olduğunu bir bakışta hayal bile edemezdi. Ama konuşmasını duysalar… Esprilerini, karşısındakini sersemleten bir hızla ardı ardına patlatırdı ve onu bir dakikalığına bile dinlesen kendini tepeden tırnağa deniz tutmuş gibi hissederdin. Ve aslında o vesileyle bir plan yapan da Stan oldu; bense kendime göre bir dalavere çevirmekte ısrar ediyordum: Beni geri göndermelerini garantilemek için, güverteden düşmek veya geminin orasına burasına çarpa çarpa her yerimin çürüklerle kaplanması tehlikesine rağmen, gözlerimi hep kapalı tuttum.

Bir gece, gemideki bütün çocukların benim gibi yaparak benimle birlikte tökezleye tökezleye gemide dolaştıklarını gördüm rüyamda; kaptanı, sanki gemide berbat durumda hırpani vebalılar varmış da hiçbir limana demir atamamış gibi, bir tehlike bayrağı çekmeye zorluyorlardı. Rüyamdaki gemi, sırf dünyada işler böyle yürüyor diye onların kanlarını veya gözlerini daha fazla zehirlememek ve de onları geleceklerini başka bir yerde kurmaya zorlamamak için bu suları terk etmek ve kör çocuklardan oluşan yükünü evlerine götürmek üzere, derhâl gerisin geri oradan ayrılmak zorunda kaldı.

Gözlerim kapalı, gemi ambarına giden basamakları teker teker inerken dalga dalga dışarı çıkan bedenlerin arasından ite kaka geçtim. Şimdi bile zaman zaman, bir buharlının iç koridorlarında el yordamıyla yolumu bulmaya çalışarak; boş şişeleri ve çöpleri aşağı indirmekte kullanılan pis merdivenlerin karanlığı önünde durup bana güç vermesi için yeminimi tekrarlayarak hâlâ orada olduğumun rüyasını görürüm. Bir kadın beni kolumdan yakalıyor ve beraberinde sürüklüyor. Kollarımı bir küpeşteye dayıyor ve bana, sıkı tutunmamı söylüyor. Artık hiç kimsenin umurunda değiliz. Sonra Kangaroo, bir fil çığlığı koyveriyor ve hayat piyangosunda son biletini oynamak için çıldıran, köklerinden sökülmüş, yerlerinden edilmiş bütün o insanlığın deliliği, ambarlardan ve geminin gövdesinden hürya fırlarken küpeşte demirleri ve güverte plakaları zangırdıyor, beni de beraberinde çekiyor…

Biz New York Körfezi’ne yaklaşırken ışığın en ince kıymığını bile görmemek için gözlerimi daha da sıkı yumdum. Ben yirmi yaşındaydım, Amerika ise dört yüzden fazla. Rüzgâr, güvertede toplanan ve küpeşteler üstünden Yeni Dünya’yı seyreden yolcuların yüzlerine tuzlu su püskürtürken benim hayatım da ebediyen değişmek üzereydi. Varışımızı kutlamak için mürettebat, kaçak yolcuları ve göçmen ailelerini bile dışarı çıkardı ve o itiş kakışta, denizcilerden biri beni omuzlarına kaldırarak temiz havaya taşıdı. Yere bırakırken ters koydu: sırtım karaya dönük.

Böylece, gemidekilerin geri kalanı New York’u seyrederken ben hâlâ okyanusa bakıyordum.

Ve bu, hayatımın ilk bölümüne dair hatırladığım son şey oldu: gözlerime dolan ve nefes almamı engelleyen engin bir su. Takvime göre, 1909 yılının Kasım ayı sadece iki günlüktü ve işte orada, yarı paslanmış bir buharlının üstünde, mavi ufuk çizgisi gözlerimin önündeyken kararımı verdim ve yeminimi tekrarladım.

Amerika: Ne olursa olsun ona bakmayacaktım.

O gün, tam da New York rüzgârı suratıma vurduğu anda, başka bir şey daha vurdu kafama.

Sert burunlu botlarıyla kafama vuran, Mosca’ydı. Bunu yapmasını ona Stan emretmiş. Güverteye devrildim. Mosca’yla birlikte Stan, beni yan odalardan birine taşıyıp bir kuyruklu piyanonun içine attılar ve kendileri de piyanonun içine gizlendiler. Buharlı gemi New York’un kim bilir hangi gözyaşı adasının iskelelerinden birine bağlanırken veya düğümlenirken ben vaktimi, balina karnındaki bir kukla gibi, kafamın içinde saçma sapan ezgilerle bir piyanonun karanlığında geçirdim. Bildiğim bütün siyah şeyleri listelemeye giriştim: ağabeyimin bana verdiği bir volkanik kaya parçası, anneannemin elbisesi; ayak tabanlarımdaki, sadece ponza taşıyla temizlenebilen katran lekeleri; mutfak tezgâhının üstündeki karınca kervanı, bir rahip cübbesi; Londra’da, bir masanın altından ta uyluk kemiğime kadar tırmanan bir hamam böceği, Thames Nehri üzerindeki gemiler, Covent Garden’daki ihtiyar adamın pantolonu, çalılıklardaki böğürtlenler…

Gemi yükünün tahliyesi başlamadan önce dermanım kesildi.

Obsidyen gibi kara,

Zift gibi kara,

Yağmur bulutu gibi kara,

Bilardo topu gibi kara,

Bir korsan bayrağı ve rahip cübbesi gibi kara,

Duman, çamur, kömür gibi kara,

Mürekkep gibi kara,

Bir bot gibi kara,

Kara… Amerika gibi kara: Amerika’nın bana sunduğu ilk renk buydu.

(…)

Çevirmen: Zeynep Ünalan

*Bu okuma parçasının yayını için Olasılık’a teşekkür ederiz.

** Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.