Ciğer – Will Self

 

“Çağdaş İngiliz edebiyatının aykırı kalemi, farklı üslubuyla kendi yolunu açan ödüllü yazar Will Self’in bu dört öyküsünün ortak noktası, farklı hastalık ve çöküş halleriyle iç organlarımızın en büyüğü olan karaciğer. Duygusal açıdan tükenmiş, hepsi de siroz adayı müdavimleriyle yalnızca üyelere açık bir Soho barı; hissizlik ve sıradanlık içindeki yaşamını bir an önce bitirmek adına ötenazi için Zürih’e giden ölümcül kanser hastasının hayatında gelişen beklenmedik olaylar; herkese her şeyi satabilecek yetenekteki “hayranlık verici derecede başarılı” reklamcı Prometheus’un, ünlü girişimci Zeus ve güzeller güzeli kızı Athena’yla yolunun kesişmesi; kokain, eroin ve Peter Sellers’ın unutulmaz filmi Parti’nin iç içe geçtiği bir kaybedenler dünyası… Hepsi Will Self’in kıvrak zekası, dil ve betimleme yeteneğiyle birleştirerek yarattığı tuhaf dünyasında buluşuyor.” Ciğer’de yer alan Foie Humain’den bir bölüm yayımlıyoruz.

Foie Humain

Val Carmichael, cini bırakıp votkaya geçmesinin müsebbibi olarak, herkesin “Marslı” diye bildiği Pete Stenning’i gösteriyordu.

“Kafası çalışıyor götün,” dedi Plantation Club’ın barında her zamanki yerinde dizili duran ekibe. Soldan sağa: Kasanın yanındaki taburede Val, onun yanında Scotty Henderson (“İt Herif”), onun yanında ise Dan Gillespie (“Dümbük”) ama bu adamın durduğu yer biraz sıkıntılı; çünkü taburesinde geriye kaykılacak olursa, ki kaykılır, o anda kapıyı açacak birinin toslamaması mümkün değil.

İkinci sırada ise Bernie Jobs (“Göt”) ve Neil Bolton (“Figüran”) oturuyordu. Lakapların çoğu, “Dümbük uğradı mı?” ve benzeri şekillerde sahiplerinin gıyabında kullanılırken, Bolton’ın yuvarlak yakışıklı suratına karşı “Figüran” denirdi. Britanya’nın önde gelen karakter oyuncularından biriydi ve onu en uzun süredir tanıyan sıfatıyla Val’in çıkarttığı kararnameyle, Batı Yakası’ndaki bütün tiyatroların –ve Hollywood’da filme çekilen bir dizi çok başarılı müzikalin– orospusu olmuş bu adama daha samimi bir lakap takılması kati surette yasaklanmıştı. Bolton kabullenmişti bu durumu.

Ayyaş tayfasını arkada duran Phillip McCluskey (“Haşmetmeap”) tamamlıyordu. Orta halli bir bulvar gazetesinde dedikodu sütunu yazan McCluskey, gazetecilik camiasında McCluskey Hamlesi ile tanınmıştı. Bu hamle için elini sarhoş kafayla genç kadınların eteğinin altına sokar, donlarına pençe gibi yapıştıktan sonra devrilip sızar, donun lastiği imdat freni gibi terli avcunda kalırdı.

Hamlenin başarısı, kısmen McCluskey’nin ermişvari hallerine bağlıydı. Hamlesini yapana kadar, kilise korosunda elli senesini geçirmiş, yaşlanmışsa da hiç büyümemiş bir oğlan çocuğuna benzer, öyle de davranırdı. Kaldı ki McCluskey’nin uzun kariyerinin başında bu tür davranışlar olağan karşılanıyordu, sonrasında ise işvereninin korumasına girmişti; adam, McCluskey’nin Orta İngiltere’de ne kadar ev varsa posta kutusuna sızan yakası açılmadık dedikodularını pek beğenmekten başka, sarkıntılık etmeye kendisi de çok meraklıydı.

Haşmetmeap, Plantation’a o kadar sık gelmezdi; meslek icabı Langan’s veya Bertorelli gibi yerlerde uzun öğle yemekleri ona daha uygundu, burası ise bir akşamüstü kulübüydü. Sık uğramaması, diğer üç müdavimin bar müşterileriyle gönüllerince takılabilmesi anlamına geliyordu.

Marslı ve Margery De Freitas (“Hanımefendi”), bir sürme pencerenin göz kamaştırıcı aydınlığıyla biten eğimli cumbaya tıkıştırılmış duvar piyanosunun durduğu bölmeyi ayıran duvara bitişik, küçük, yuvarlak, melamin tablalı bir masaya oturmuşlardı. Piyano girintisiyle ön kapının arasındaki mesafenin tam ortasına denk gelen bir yerde tabureye tünemiş olan ise, bir unvan taşımayı Hanımefendi’den daha çok hak etmesine rağmen “Daktilo” olarak bilinen Sarah Mainwaring’di; köylü tavırlarından, güğüm gibi memelerden, kaskatı saçlardan anlaşılmasa da, pek ciddi ve bir o kadar da elit bir yayınevinin baş editörüydü.

“Şimdi,” diye devam etti Val, “Marslı diyor ki, cinde kullanılan ardıç tohumları içkiyi bozarmış. Toksinler türermiş içinde. Şerefsizler. Fazla vitamin olurmuş. Sakat işler. Fakat votka öyle böyle saf değil. Sadece hububat var içinde, başka hiçbir şey yok. Hatta öyle ki,” –Val bir dirseğini diğer eliyle tutup sigarasının ucuyla anlaşılmaz duman işaretleri çizdi havada– “votka içenler –ama bak yüzde yüz saf olanını diyorum– yaşlanmıyor bile. Öyle değil mi Marso?” Taburesinde dönüp yaşam koçuna bir baş selamı verdi, o da karşılığında votka-portakal kadehini kaldırdı.

Diğer elemanlar buna pek inanmayıp düşüncelerini kendilerine has yollarla dile getirdiler: İt Herif (Scotch) hımladı; Dümbük (Campari-soda) kıkırdadı; Göt (o da Scotch) kıs kıs güldü; Figüran (lager) kahkahayı bastı. Daktilo (cin-acı limon) ve Hanımefendi’den (cin tonik) ses çıkmazken, ilkinin üstdudağını fondötenini çatlatacak kadar kıvırmasından, diğerinin kara üzüm salkımı şeklindeki berbat küpeleriyle oynamasından, ikisinin de buna katılmadığı anlaşıldı.

“Öyle valla” dedi Marslı. Sesi alçak ve burundan olduğu için, her bir hecesi dikkatli bir telaffuzla tınılıyordu. “Ben o yüzden votka içiyorum ama tonik yerine portakal suyu katıyorum … bazı sağlık sorunlarından ötürü.” Sonra içkisinden bir yudum alıp küt parmaklarını yeşilimtırak saçlarında dolaştırdı.

Marslı’ya lakabını bu yeşil saçı kazandırmıştı – bir saçı, bir de tarifi zor olsa da varlığını kimsenin inkâr edemeyeceği hafiften uzaylı tavırları. Marslı, Kilburn’deki Melrose Caddesi’nde büyük ve köhne bir evde tek başına yaşardı. Evin içindeki rutubet dışarıdan fazlaydı, kabaran cephe sıvaları patır patır dökülüyordu, bir defasında az daha postacı kadının kafasına düşüyordu.

Marslı’nın mesleği matbaacılıktı. Diğerleri ona işini sormazlardı pek –zaten Plantation’da iş konuşmak ayıp sayılırdı– ama Old Compton Sokağı’ndaki sado-mazo pornocu dükkanı Sadus’u işleten Göt’le yakınlığından, Marslı’nın sabahlarını ve akşamlarını işkence gören insan etinin baskı kalitesini irdelemekle geçirdiğini çıkarıyorlardı.

“Tabii tonikte,” diye devam etti Marslı, “hatta Val’in içip durduğu at sidiği Schweppes’te bile kinin var; kinini de sıtmayla mücadele için sömürgelere gönderirlerdi zamanında. Altından değerliydi ulan! Ateşi düşürür, sıtma parazitlerinin alyuvarlara girmesini, sonra gidip karaciğere yerleşmesini engeller.”

İki kelimelik iletişim çalışmalarıyla tanınmış Marslı için bir söylev uzunluğunda olan bu konuşma, diğerlerinin ağzını bir karış açık bırakmıştı.

Cevaplama girişiminde bulunmak, Plantation’ın son gediklisine kalmıştı. Hilary Edmonds (“Oğlan”), yarım daire şeklindeki minicik barın –çevresine bez gerilmiş virgül kadar tahta tezgah, altında tabanı yok– gerisinde durmuş, yüzünü ön sıradaki müdavimlere dönmüş, elindeki kirli bezle kirli bardaklara kir bulaştırıyordu. “İ-İyi de P-Pete,” dedi kekeme zarafetiyle, “Soho’da sıtmaya yakalanmayacaksın herhalde.”

Herhalde; ama bağrından Plantation Club çirkinliğinin yükseldiği Soho gerçek bir bataklıktı. Çiş ve dökülmüş içki göletleri gökyüzünü yansıtırken, dört katlı taş sıra evleri, kıçı başı ayrı oynayan mahalleliye, sazdan kerevet kadar güven telkin ediyordu yalnızca.

Wardour Sokak’ın cıvıl cıvıl dükkanları ile Berwick Sokak’ın şekerli çürük kokulu pazarını birleştiren izbe Blore Aralığı’ndan iki kat merdivenle çıkılan Plantation ayrı bir dünya olduğu için, bu durumu hemen fark etmek mümkün değildi.

Blore Aralığı bir zaman tüneli, çevresinde şehrin büyümeye devam ettiği bir sokak fosiliydi. Gelip geçenlerden biri, ateş tuğla yamaçlar arasındaki bir buçuk metrelik bu aralığı fark edip burnunu içeri uzatacak olursa, doğru dürüst yıkanmamış çamaşırlarla bezeli is karası duvarların sarhoş şehre çatlak damar koyuluğunda ve inceliğinde yayılan ara sokaklara devrildi devrilecek durduğu gecekondu mahallelerinin çağına alınıp götürülüverirdi.

Blore Aralığı’nın sağ tarafını, şifa için tek bir penceresi veya kapısı bile bulunmayan yirmi metre yüksekliğinde bir tuğla duvar boydan boya kaplıyordu. Bunun gerisinde, gömlekli adamların reklam komisyoncularıyla telefonda bağıra çağıra pazarlık ettiği, ayakçıların nefes nefese film kutularını beklediği bir film yapım şirketi vardı.

Farazi kâşifimizin gözü kesip de Blore Aralığı’nın derinlerine girse, kurumuş çükleri nemli ortam arayan başı önde fahişe müşterilerinden olmadığı için, kafasını kaldırıp sokağın sol tarafının daha da tuhaf olduğunu fark edebilirdi: On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, sağ duvarın daha alçak ya da henüz inşa edilmemiş olduğu kısa bir dönemde inşa edilmiş, balkonları kunt, sundurmaları enlemesine kesik bir iş hanıydı burası.

Aradan geçen yıllarda, bir dönemin vızır vızır işleyen perdecileri ve tuhafiyecileri, girişimciliğin hastalıklı dehası sayesinde defalarca kapanıp açılmıştı. Vitrinleri kırılmış, tahta perdeyle kapatılmış, yeniden cam taktırıldıktan sonra bir daha kırılmıştı; ışıktan yoksun dükkanlarda işletmelerin biri açılıp öbürü kapanırken, üstlerindeki rutubetli asma katlar ve tavan aralarında sayısız zanaatkâr göz nurunu yitirirken, aynı tabelalar defalarca boyanıp silinmişti.

Hikâyemizin geçtiği yıllarda –Plantation Club’ın ikinci büyük çağında– Blore Aralığı iyice çaptan düşmüştü. Eski vitrinlerin büyük bölümü tahta perdeyle kaplıydı; Berwick Sokak’a bakan ucunda tek bir “butik” –ismiyle bile anakronizmin doruklarında gezerken– ta Wolfenden Raporu’nun yayımlandığı günlerden beri “moda” olmamış “esvapları” iteklemeye uğraşıyordu. Aralığın geri kalanında, dökülen duvarları nokta nokta kaplayan kapı zilleri, kördüğüm kablolardan geçip kendini et pazarında satılığa çıkarmış “serbest meslek erbabının” odalarına bağlanıyordu. Fakat bunların yanında diş teknisyenleri ve şapka kalıpçıları, anadili Lehçe olan Fransızca çevirmenleri ve lehçesini düzeltememiş Fransız mobilyacılar, müşterileri tilki gibi dönüp dolaşıp gelen kürkçü dükkanları ve bir baltaya sap olamamış bileyiciler de bulunuyordu.

Blore Aralığı 5-7 numaranın zillerinden birinde ince bir yazıyla “Fransızca Dersi,” diğerinde ise “Model” yazıyordu – herhalde çalışmalarında ne doğal ışık, ne de canlıya benzer modeller arayan ressamlar için. Gezginimiz 5-7 numaraların önünde durup yukarı baksa, fahişelerin lambalarının en üst kattaki iki pencereden taşıp karşı duvara vuran kırmızı ışığını görebilirdi.

Fakat yılların sillesini yemiş, her daim aralık kalan orijinal demir kapıdan içeri girse, yıllar önce burayı terk etmiş Vinci Biraderler Napoli Kahve İthalat Şirketi’nin artık işlevsiz tabelasından başka tek mirası olan ve izbe koridorla büyük tezat içinde evcimenlik taşıyan kavrulmuş kahve kokusu çarpardı burnuna. Vinci Biraderler’in zemin kattaki dükkanını devralan Bay Vogel’ın da tabelasında ithalat işleriyle uğraştığı yazsa da, kendisiyle hiç karşılaşmamış olan diğer bina sakinleri tam olarak neyi ithal ettiğini bilmezlerdi.

Taş basamakları tırmanan gezginimiz, sırf tabanlarındaki çelik pençelerin şakırtısıyla bile önemli bir iş yaptığı hissine kapılabilirdi. Birinci katta Sahaf Oswald Spengler ve Çilingir Veerswami’nin yanından geçerken, işaretparmağına Plantation Club, Üye Olmayan Giremez yazılı şişman, eldivenli bir elin resmedildiği karikatürümsü tabelanın üst kata davetinde bir cazibe sezebilirdi. Fakat merakına yenik düşmek büyük bir hata olurdu; zira halısı yenmiş, ahşabı çoktan açığa çıkmış bu basamakları da tırmanarak üzerinden yeşil çuha parçaları sarkan başka bir ağır kapıyı itip açarsa, karşısına çıkanlar içerinin jelatin gibi ağırlaşmış havasında kendi suyunda bekleşen salyangozlar misali debelenen Dümbük, İt Herif, Figüran ve ekürisinin suratları olurdu. Sonra kulağına, Val’in hem sızıltılı hem gıcırtılı detone sesiyle, İngilizce ikinci diliymiş, anadili ise eskiden tiyatrocuların, sonra da eşcinsellerin argosu olan Polari’ymiş gibi özenti bir aksanla söylediği, selam mı küfür mü belli olmayan “Kim ulan bu hıyar?” lafı gelirdi.

Hakkını yememek lazım; Val’in en sıkı üyelerine bile –üyeler kulübün değil Val’indi; ne de olsa kulüp bir şahıs şirketiydi– sarkıttığı selamlar bundan hoş olmazdı: “Kim sıçtı seni buraya”; “Götünü kaldırıp gelebildin nihayet” ve tam bir paradoks ürünü “N’aber lan göt?”

Bu götlerin sürttüğü sahne muhayyel gezginimizin gözleri önüne serilirken, Soho’nun berduşlarından bir başkası olan De Quincey’nin zamanında belirttiği gibi, mutaassıp bir hanım teyzenin etekleri savrulmuş da altından dantelli donu, jartiyeri çıkmış gibi olurdu.

Yedi metreye beş metrelik tek bir oda; yamuk duran kapının hemen sağında bar; bunun arkasında olağan bardak ve şişe rafları; bir de viski, votka ve rom şişelerini tutan küçük şişe ayağı. Tozlu bardakların ve solmuş Bass Ale, Merrydown, Harp etiketlerinin aralarında, gezenti üyelerin yolladığı ilginç kartpostallar diziliydi. Barın bir ucunda, büyük ve süslü, eski bir kasanın yanında Val oturur, üzerinde bazen gömlek ve kravat, çoğu zamansa iri göbeğine enlemesine mavi beyaz kontörlerle kuşatan kazak olurdu. Val’in korkunç maske gibi suratının yanında kostümünün hiçbir önemi yoktu ya, ona sonra geleceğiz.

Val’in yanındaki yüksek bir sehpada duran salon sarmaşığının yaprakları, yanında hiç sönmeyen abajurun sıcak ışığında bakır rengine bürünürken, kafasının arkasında kalan turuncu renkli plastik modüler raf ünitesi 1973’ten beri aynı kağıtla kaplı duvara vidalanmıştı – işte o bambu desenli berbat duvar kağıdı sonradan gelenlerin sandığı gibi kulübün adından esinlenilerek seçilmemiş, bilakis kulüp adını o kağıttan almıştı. Yuvarlak köşeli rafta pullu taşlı el çantaları, Biba’dan yolunmuş boyalı tavus kuşu tüyleri, kıçlarına giren kurşunkalemler yüzünden hafif şaşkın duran bez bebekler, lahana ve trol bebekler gibi kızsal şeyler diziliydi. Bu lüzumsuzlukların üstünde, müessesenin çocukça ve çaresizce sarıldığı ironi çabasını tek başına özetleyen değerli bir sembol vardı: Etiketinde “Beş Göt Önce, On Göt Sonra – Ortanın Götü” yazılı, çerçevelenmiş altın 45’lik plak.

Barın zemininde kurumuş bok rengi bir halı, kapının karşı köşesinde ise ahı gitmiş vahı kalmış bir duvar bölmesinin ardında bulaşık damlalığı genişliğinde bir hela vardı. Hem tarihöncesinden kalma çatlak klozet, hem de kuş yemliği kadar lavabo leş gibi amonyak kokardı.

Plantation’da taşak geçilmeden tek kelime edilmesi söz konusu olmadığından, helanın kulüp salonuna tecavüzünde de duruma layık bir kinaye vardı; giyotin penceresinden sızıp klozetin pruvasında patlayan ışık, bu durağan evrende zamanın geçtiğine tek işaretti. Zaman demişken, ezgi yutan tabut kılığındaki piyanonun sokuşturulduğu kaya mezarı gibi oyuğun yanında Marslı ve Hanımefendi’nin müdavimi olduğu masaya dönmemizin zamanı da geldi.

Dümbük’ün ara sıra parmaklarını gezdirdiği piyanodan dökülen eski film şarkılarına diğerleri de katılır, el birliğiyle katlederlerdi. Piyanonun kapağında, Prens Albert’ın porselen büstü dururdu. Büstün 1850’lerde Royal Doulton Seramik tarafından vurulmuş sır kaplaması hâlâ üzerinde olsa da, Punk çağında burnuna halka yerine takılmış çengelli iğnesi, boynuna sarılmış sifon zinciri daha çok dikkat çekiyordu.

Aynı anda hem özel hem genel, hem mahrem hem ayan beyan meydanda olan bu mekânın bütün aydınlatması tek giyotin pencere, bir abajur, eski Chianti şişelerine sokulmuş birkaç mum ve nikotin tavana monte edilmiş vızıldayan neon tüpünden ibaret olduğu için, kasvetli ortama tam bir morg havası çöküyordu.

Zira yukarıda sayılanlarla her şey bitmedi; duvarlara iliştirilmiş müşteri fotoğraflarını, icabet edilmemiş davetiyeleri, gazete kupürlerini ve “aykırı” ressamlarına musallat olan bin türlü cini iblisi tasvir eden tuvalleri saymadık. Dünya Kupası maskotlarının, barlardan aşırılmış kül tablalarının, eski kurabiye kutularının, vudu bebeklerinin, pirinç zillerin, kar kürelerinin, geçen zamana kayıtsız bir dekorasyon anlayışının on yıllar içinde adeta bir buzul gibi buraya biriktirdiği ıvırın zıvırın çetelesini tutmadık.

Zaten muhayyel gezginimizin Plantation Club’a 1999 yılında yolu düşse, içeriyi 1989’dan, 1979’dan, hatta 1969’dan pek farklı bulmayacağını düşününce, içerinin anlamlı bir şekilde “dekore edildiğini” öne sürmek de tuhaf kaçar; kulübün içindekiler daha çok bir şamanın gelişigüzel toparladığı, sonra belli sihirli etkiler elde etmek için düzenlediği totemleri ve simgeleri andırmaktaydı.

Fakat bir şerh düşmek gerek: Plantation Club’ın şamanı Val Carmichael’ın bir şeyin yerini değiştirdiği görülmüş şey değildi ve her ne kadar Maria isimli Filipinli kambur temizlikçi her sabah tam saatinde temizliğe gelse de, sadece silinebilir yüzeylerle ilgilendiğinden içerideki öteberi yıllar geçtikçe betondan da kısıtlayıcı, sabitleyici bir nesne olan toz ile yerlerine tespit edilmişti. “Toz,” demişti kulübün en seyrek uğrayan ama en çok hürmet gören üyelerinden Trouget, “huzurdur.”

Dünyaca ünlü bir ressam olan, bu nedenle kulüp arkadaşları tarafından “Taşak” diye anılan Trouget, böyle anlaşılmaz laflar etmeye yatkındı ve her ne kadar kendisi içeride belli bir huzur potansiyeli keşfetmişse de o kadar derinlerine inmez, Daktilo ve Dümbük’ün arasındaki sandalyeye, fermuarını boğazına kadar çektiği deri motosiklet ceketi nedeniyle dimdik kurulur (kendisi motosiklet sahibi değildi fakat motosikletçilere karşı zaafı vardı, isteyeni bir tur bindirmeyi de ihmal etmezdi), etrafındakilerin goygoyunu dinlerken birbiri ardına içkiler ısmarlardı onlara.

Trouget yeşil kumaş kaplı kapıyı ardına kadar açıp Val ressamın kısmen doğal, kısmen ayakkabı cilasıyla üstünden geçilip parlatılmış, silinmeye yüz tutmuş kaşını gözünü karşısında gördüğünde, “Götüne koduğumun götü” gibi bir selam savururdu. Plantation’da “göt” aynı anda özne, tümleç ve yüklem, icabında noktalama işareti olarak bir alt-dilin nüvesini oluşturur, buradan türeyen cümleler söz konusu “göt”ün hiç tasvip edilmediğini ya da çok daha nadir olarak pek beğenildiğini ifade etmekte kullanılırdı.

Val ile aranızı iyi tutmuş, böylece olumlu anlamda “göt” sıfatına erişmişseniz, adam –çok daha nadiren kadın– olmuşsunuz demekti. Plantation’a girip çıkabilir, ister bir saat ister bir ay kalabilirdiniz. Defter dolana kadar yazdırmak, hatta bardak altlığına senet niyetine imza atıp devasa kasadan borç almak bile mümkündü. Fakat yanlış türden bir “göt” olarak yaftalanırsanız –ki münhasıran Val’in tasarrufunda bulunan gayrikabilirücu bir karardı– alnınıza kara leke sürülmüş demekti, mezara kadar da çıkmazdı. Müdavimlerin en eskisi size kefil olsa da yetmezdi, Val’e yaranmak için Old Compton Sokak’taki gazeteciden Racing News at yarışı bültenini alsanız, bahislerini D’Arblay Sokak’taki bahisçiye yatırsanız, bir koşu sigara kapıp gelseniz, o sigaraları yaksanız ve tabii içki üstüne içki ısmarlasanız da kifayet etmezdi. Belki bir hafta idare edilirdiniz, belki üç yıl; ama er ya da geç Val’in sigarasının filtresi tehditkâr bir açıyla –bir ortaçağ engizisyon başpiskoposunun istavrozu gibi– yüzünüze karşı yükselir ve ferman okunurdu. “Yıkıl karşımdan” diye zırıldardı Val ve sıradan bir herifin sıradan bir heriften bekleyebileceği makul süre içinde bu emre uymazsanız, peşinden “Atın bu götü dışarı” gelirdi. Bu emrin muhatabı, Göt’ün ta kendisiydi; 1960’larda Toynbee Hall’daki boksörlük macerasından, 1970’lerde Richardson’ların emrinde elin adamlarının orasına burasına elektrik verme deneyiminden ötürü gönüllü fedailik üstlenmişti.

Plantation gibi götlük bir mekânda “Göt” lakabını belli hasletler olmadan elde edemezdi kimse; Bernie Jobs da kapıdan dışarı yaka paça adam atmayı iyi bilirdi. İkinci Dünya Savaşı Alman miğferi gibi kafası –bir kulağından diğerine uzanan posbıyığı haricinde kel ve pasparlak– ve tıknaz cüssesi –nükleer bombaya dayanıklı tuğladan hela mübarek– bu işler için biçilmiş kaftandı.

Öte yandan, doğru cinsten bir “göt” olmaya layık görüldüyseniz, 1976 ila 1983 yılları arasında –sahiden bu kadar uzun sürdü bu iş– herhangi bir akşamüstü, Plantation’ın kadrolu barmeni olan ve süreç tamamlanana kadar bir lakaba bile layık görülmeyip Val ve ekürisi tarafından özel bir vurgu ile “kızım” olarak anılan Hilary Edmonds’ın bir ritüel halinde aşağılanışına ve –hiç de ağır kaçmayan bir ifade ile– insanlıktan çıkarılışına tanıklık etmiş olabilirdiniz.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Will Self, 26 Eylül 1961 tarihinde Londra’da doğdu. Oxford’da felsefe ve siyaset okumasına rağmen, yazarlık kariyerinden önce uzun süre temizlik işçiliğinden telefonla satışa çok farklı işlerde çalıştı. Self, roman ve öykülerinin yanı sıra çeşitli gazetelerde eleştiri ve köşe yazarlığı, televizyon programlarında yorumculuk da yapıyor. Kuzey Londra’da yetişmesine rağmen annesi Amerikalı olan ve yaşamının bir bölümünü Amerika’da geçiren yazar, kitaplarında hem Londra hem de Amerika sokaklarından farklı karakterleri anlatma becerisi, keskin bir gözlem yeteneği, betimleme zenginliği ve geniş hayal gücüyle birlikte, farklı çevrelerin argosunu yansıtması ve dile hâkimiyetiyle de dikkat çekiyor. Edebiyatın sıradışı yazarları arasında sayılan Self’in Şemsiye’si, 2012 The Man Booker ödülünün en güçlü adaylarındandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.