‘İnsanlar kökenlerini gizlemeye, neredeyse kökenleri nedeniyle utanç duymaya zorlandılar.’

 

“Ayak İzlerinde Uğultu adı altında toplanan öykülerin ortak yanı, kalmakla gitmek, mekânla mekânsızlık, gitmekle kalmak, aşina olunanla yabancı olunan, ertelenen dönme düşüncesi, evin eşiğinde bekletilmek, mültecilik, umutlar, göçmenlik, kırgınlıklar, ve elbette keşfetmenin tedirginliği… Öyküler çok farklı seslere; yakındaki dünyalara, uzak diyarlara ait, fakat yeterince duyulmayan seslere başka dünya hayallerine kulak veriyor. Sınırlar ve sınırsızlığın imkânı arasında dönüp dolaşan kurgunun içinde bir yerde, birkaç yerde ister istemez bu duygular/durumlar anlatının içinden çıkıverir. Öyküleri okurken mutlaka sınıra ilişkin bir şeyler duyacaksınız. Anlaşılan o ki sınır kavramı Cihan Aktaş’ın öykülerinde hep vardı ve var olmaya devam edecek.” Cihan Aktaş ile Ayak İzlerinde Uğultu kitabındaki öyküleri konuştuk.

Ayak İzlerinde Uğultu’daki öyküler ne başlangıcı ne de bitişi net olmayan, ara zamanlarda geçiyor. Gitmek böyle bir şeyi mi ifade ediyor sizin için? Bir tür ara zaman, yolculuk halinin kendisi?
Baskın ruh hali yerleşme kararsızlığı ya da bu kararsızlıkta yerleşme, diyebiliriz. Aslında kahramanların çoğu ister istemez yola düşmüş, bazıları için gitmek yeni bir hayata ulaşmanın biricik çaresi olmuş. Kendim de yaşadım bunu. Hep geri dönmek istiyorsun, giderken yola çıkma cesareti veren de bu ama geçen yıllar içinde sadece geri dönme planı oluyor yerleştiğin yer. Geri dönüp de yerleştiğinde aradan geçen yılların yol açtığı “kendisizlik” alanını fark etmek, bunun getireceği sorunlarla yüzleşmek korkutuyor belki. Sizin belirttiğiniz ara zaman bazen bütün zamanın icaplarından kaçmanın bahanesine de dönüşebiliyor. Yolda olmanın şartları kolay olmasa bile insan alışan bir varlık. Yerleşmemek ihtimallere açıklık anlamına geliyor tabii. Marguarite Duras’ın Elia Kazan ile yaptığı bir söyleşide benzeri bir tema vardı: Çocukken ister istemez ayrılan artık hep gurbette yaşar. Dönülemeyeceğini öğrendim ben de, istemeden veya isteyerek olsun yuvadan ayrılan bir daha aynı adrese dönmeyi başaramaz. Yolda olmak, sürekli öğrenmek, öğrenciliğin heyecanı… Onca tecrübe insana belirli bir adrese yerleştiğinde de aynı heyecanı nasıl koruyabileceğini öğretmiş olmalı aslında.

Kitabın ilk öyküsünde protestosunu kıpırtısızlığıyla ortaya koyan birinden söz ediyorsunuz. “Bana daha çok postmodern bir derviş gibi görünüyor. Kıpırtısızlığına güvenemiyor insan.” diyor kahraman. Gezi döneminde de Duran Adam aynı biçimde bir sembole dönüşmüştü hatırlarsanız. Onun için de aynı şeyi düşündüğünüzü söyleyebilir miyiz?
“Duran Adam” ilginçti. O tür buluşçu protestolar düşündürücü ve etkilidir. Eyleme yapıcı bir anlam yüklemeye matuftur. Kıpırtısızlık düşünmeye sevk eder, orada başka türlü bir hareket vardır çünkü, öngörülemez, hesap da sorulamaz. Ben Gezi’de en başından itibaren polis şiddetine karşı çıktım ve eylemcilerle belediye yetkililerinin, siyasilerin konuşması gerektiğini savundum. Ancak maalesef yetkililerin çeşitli hataları nedeniyle Gezi eylemleri maksadını aşan bir yöne çarpıldı, yenik fraksiyonların klasik taktikleri ve polis şiddetiyle çığırından çıktı.

image12

Yine aynı öyküde, bulunduğu ülkede kaçak yaşayan bir kahraman şöyle diyor: “…aslında istesem resmileştirebilirim buradaki varlığımı, birkaç slogan atsam yeter. Kürt olduğumu söylerim, anadilini konuşmasına izin verilmeyen, kültürel haklarından mahrum bir Kürt.” Kürt meselesi hem içeride hem dışarıda böyle mi okunuyor dersiniz?
Benzeri cümleleri hem Kürtlerden hem İranlılardan duymuşumdur. Gerçekten baskı gören, çile çeken belki de o kadar kolay ifade edemez yaşadıklarını, ama bir de çekenler üzerinden kendi açıklamasını geliştiren mülteciler var. Tabii bu öykü cümlesi Kürt meselesini bütünüyle özetliyor değil, bu çok saçma bir iddia olurdu. Kim vatanını, doğduğu toprakları bırakıp gitmek ister ki… Köyler yakıldı, insanlar göçe zorlandı, insanlar çocuk yaşlı denmeksizin ana dilleriyle konuştukları için cezalandırıldılar. İnsanlar kökenlerini gizlemeye, neredeyse kökenleri nedeniyle utanç duymaya zorlandılar. Bu yaşananların sebeplerini zamanında idrak edemedik belki, ama daha fazla gecikmeden anlamak zorundayız. Sonuçları itibarıyla da üzerimize düşen sorumluluğu üstlenmemiz gerektiği muhakkak.

Aynı öyküden devam edecek olursak: “Doğulu ve Müslüman kadın profilini ‘öteki’ yargısı dışında irdeleme iddiası… Bana öyle geliyor ki önceden hazırlanmış bir kalıp var ve her türlü cümle farklı içeriklerine karşılık aynı kalıba akarken asıl öne çıkması gereken cümleleri silip süpürmüş oluyor.” Bu yalnızca Batı’nın Doğu’ya bakışı değil bana kalırsa, Doğu da Batı’ya biraz bu biçimde bakmıyor mu bazı zamanlarda?
Kuşkusuz öyle, oryantalizmle oksidentalizm birçok açıdan birbirini tekrarlıyor. Ancak Batı gerek iletişim organları gerekse akademik alanda tanımlama ve simülasyon etkisine sahip. Enerji kaynakları denildiğinde akan sular duruyor, yani insan hakları söylemleri paranteze alınıyor hemen. Birinci Körfez savaşı sırasında Baudrillard bunu dile getirmişti. Medya ve silah tüccarları birlikte bir düşman, bir savaş oluşturdular. Bu arada akademisyenlerin İkinci Körfez Savaşı ve Afganistan’a çeşitli saldırılar konusunda Batı ve NATO’ya metinleriyle destek sundukları biliniyor. Dolayısıyla çeşitli iktidar alanı projeleri ve saldırıları bağlamında iki tarafın eşit değerlendirilemeyeceği açık.

Benzer eksenden bakıldığında, Çürük Ayva Kokusu öyküsündeki “Ateist hocamın yanında kendimi insan, Müslüman müdürün yanında ise başarısız bir öğretmen gibi hissediyorum.” diyor muhafazakâr anlatıcı ve okur için şöyle bir cevap doğuyor sanki: Türkiye içindeki her iki kesim de birbiri içindeki kimselerin hatalarına bakmaktan kaçınıyor. Kaçınmasa belki tam da böyle bir cümle sol ve sağ fraksiyonlar arasındaki çatışma için de geçerli sayılabilecek. Siz ne dersiniz?
“Muhafazakâr” sıfatı çok muğlak bir işleve sahip artık, kim muhafazakâr, kim mütedeyyin, kim devrimci, altında bulunduğu çatıya bakarak kolayca karar veremiyoruz. Öykümdeki kahramanım mekân olarak şehrini mahallesini özlese bile insan olarak konum olarak şartlara teslim olmamak için kendini sorgulayan, güçlendirmeye çalışan bir genç kadın.

Hep bir ikilikler içinde var oluyor hayat. Karşıtını bir söyleşi ortağı olarak görme veya biçimlendirme bizim tercihimiz olduğu gibi başarımızın da eseri. İnsan olarak kendimizi içinde bulduğumuz zıtlıklara teslim olma gibi bir konforumuz yok. Annemizden doğduğumuzdan farklı bir şekilde kendi kendimizi doğurmakla mükellefiz, hidayet olgusunun bir başka açıklaması da böyle yapılabilir. Yok etmek üzerinden değil, doğurmak ve var etmek üzerinden sürdürülen bir hayat layıkıyla yaşanmış olur, diye düşünüyorum.


Kitabın ikinci öyküsü Telmih uzun zamandır görüşmeyen iki tanıdığı, iki arkadaşı anlatıyor. Ev sahibi kişi ise kendi iç hesaplaşması esnasında “Aklımdan şu da geçiyor: Ya pişkin ya da fazlasıyla mahcup. Bir zamanlar öğretmenlik yaptığım özel okulda öğrencilere roman tavsiye ediyorum diye okuldan atılmama sebep olmuştu, bunu unutayım mı istiyor…” diyor bir yerde. Bugün durum ne kadar farklı peki? Halen bir biçimde edebiyat öğretmenlerinin hazırladığı okuma listeleri birer soruşturma aracına dönüşebiliyor, yanılıyor muyum?

Okuma listelerimizi başka bilinçlere teslim etmemiz büyük hata. Ödünç listelerle iyi okur olunmaz, kaldı ki okumayı seviyorsak başlangıç yardımlarından sonra neleri okumamız gerektiği açık seçik belirir önümüzde. Bir kitabın ardından çağıracağı kitap da her okur için değişiklik gösterebilir. Ne yazık ki kitap konusunda kuşkuları olan bir toplumuz. Ekran karşısında zamanın kıymetini bilmeden savurgan bir yaklaşım sergilerken eve girecek, çantada taşınacak kitaplar konusunda evhamlara kapılıyoruz. Bunun önemli bir sebebi kitabın askeri darbelerde bir suç unsuru olarak gösterilmesi, bir bakıma okuyanı “suçlu” konumuna düşürecek bir delil sayılması. Edebiyat konusunda da kuşkularımız var. Kısa yoldan paraya ve şöhrete ulaştırmaya gönül indirmeyen zengin muhayyile bedbahtlık sebebi sayılabiliyor. Sadece eğitim kurumları değil aile çevreleri de öğrencinin kitap düşkünlüğünden tedirginlik duyabiliyor. Okuma listeleri yapılacaksa da esnek tutulmalı, kaldı ki klasiklerin her zaman bir ayrıcalığı olmalı.

Kirli Paslı Köşeler öyküsünde temizlikçilik yapan Nurcan zaman geçtikçe temizlik yaptığı evle bütünleşip, neredeyse aileden biri haline dönüşüyor. Bir sınır yırtılıyor yani. Hal böyleyken, günü geldiğinde ev sahipleri bu yakınlığı hiçe sayıp aşağılanabilir birine nasıl dönüştürüyor Nurcan gibileri?
Bir evin mahrem alanına girip her türlü temizlik işini üstlendikten sonra herhangi bir kadının hâlâ yabancı sayılması tuhaf geliyor bana. Konulan mesafe bir tür ruhsuzluk pahasına gerçekleşir olsa olsa. Asrı Saadet döneminde bir evde çalışan insanlar o evin halkından sayılırmış. Bu tutumu Osmanlı geniş aileleri de sürdürmüşler büyük ölçüde. Şimdilerde çok korkunç hikayeler duyuyoruz. Temizlikçi kadınlar için özel bardaklar koyuyorlarmış raflara. Gül Özyeğin’in “Başkalarının Kiri” kitabı bu alanda bilgi veren çok iyi bir çalışma. Aslında bu çok anlaşılır gelmeli: Evin mahrem alanında gezinen gözün, kirli paslı köşelerini temizleyen ellerin artık o evde hakkı var. Hem emeğe hem de insana saygı konusunda bir bilinç geliştirememiş, yüreği de körelmiş insanlar meseleyi mekanik bir alış-verişe indirgiyor. Ev işçiliğinin tanımları ve sınırları yok. İşverenin talepleri işçiyi canından bezdirebilir, ama kime güvenip de itiraz edecek? Ev içi işçiliğinin özel/kamusal bağlamındaki belirsizliği işçinin çalışma alanını ve şartlarını işverenin keyfi yaklaşımlarına daha bir bağımlı hale getiriyor maalesef. Bir adım atıp fazladan bir titizlik gösterdiğinde veya tersi olduğunda suçlu konumuna düşürülebilir. O evden biri değil, ancak en mahrem alanlara girmesi bekleniyor. Yakışıksız halleri, mide bulandırıcı kirli sahneleri görebilir. O giriş ise onu imtiyazlı ve yakın birine dönüştürmez her zaman. Ölçüsü bu tür bir emek açısından tanımlanmamış kirleri temizlemesinin beklendiği oranda soyut duvarlarla yabancılaştırılır. Hiçleştirmek, uzaklaştırmanın veya sözünü/yargılarını/ifadelerini itibarsızlaştırmanın bir yolu. Daha profesyonel davranmak burada aslında bir tür paryalaştırma işlemi.

“İnsanlar kirli paslı işlerini temizlemeye gelen kadını bir tür sefalet, tükenmişlik, perişanlık içinde görmeyi yeğliyor.”

 

Nurcan, öyküdeki birçok kişiye göre giyinişi, süslü püslü oluşu itibariyle bir temizlikçiden başka her şeye benziyor. Nurcan kendini olmak istediği biçimde ayakta tutup kabulleniyor ve fakat onun bu durumu diğerlerince neden eleştirilebilir olarak görülüyor?
İnsanlar kirli paslı işlerini temizlemeye gelen kadını bir tür sefalet, tükenmişlik, perişanlık içinde görmeyi yeğliyor. Kendisiyle aynı tüketim tarzı ve ifadesine sahip birine iş yaptırırken o kadar rahat olamıyor belki ev sahipleri, yukarıda anlattığım gerekçelerle, derli toplu ve çekingen olma gereği duyuyor. İş yapan kadın veya erkek dışarıdan gelen biri olduğunda “parya” misali bir kabul ev halkı açısından kendi ev sorumlulukları konusundaki ihmallere de izin veriyor. Ev işini değersiz sayma tabii ki böyle bir kabulde rol oynuyor. Oysa hayatımız bu değersiz sayılan işlerin çok dikkatli ve özenle yapılmasından o kadar çok etkileniyor ki…

Japon Resmi öyküsünde birbirinden uzak ülkelerde yaşayan anne-kızın Skype yazışmalarına da yer veriyorsunuz. Türkçe yeterliliği düşük, grameri bozuk tümceler… Sanki “gerçekten” bu konuşmaların kaydı bir yerlerde duruyormuş gibi… Bu sahiciliği kurarken nasıl bir yol izlediniz acaba
Skype’la konuşmalar yaptığım bir dönem oldu Tahran’da yaşarken. Aslında görüntülü konuşma mizacıma pek uymuyor, fakat bazen insan mecbur kalıyor. Kısa bir dönemdi zaten. Bunun dışında normal olarak bilgisayar başında geçirdiğim günde en az on saatin hiç olmazsa yarım saatinde benzeri yazışmalar yapıyorum. Ben ne kadar düzgün cümle kurarsam kurayım karşımdaki mesela “tmm” diyor, veya “çogzlmş” gibi bir bilmece sunuyor. Yazılan cümleler rastgelelik nedeniyle değil zamanla yarışmak için alelacele kuruluyor bence benzeri yazışmalarda, sadece meramını anlatmaya dönük oluyor. Özellikle gençler hem sosyal medyada hem de internet yazışmalarında acele ediyor, kelimeleri küçültüyor, noktalama işaretlerini göz ardı ediyorlar. Atlamalarla özetlerle yeni kelimeler icat ediyorlar neredeyse. Sosyal medyanın tabiatı bunu gerektiriyor galiba, kaldı ki Twitter’da 140 vuruş kısıtlaması nedeniyle ben de bazı bozmalar yapıyor, meramım çerçeveye sığsın diye kelimelerle oynuyorum. Ne yadırgıyor ne küçümsüyorum, herhalde artık bir cümleyi kullanıldığı pencereyi hesaba katarak değerlendirmemiz gerekiyor ki bağlam her zaman önemlidir.

Son olarak, Altın Dişlerim öyküsünde bilinçli olarak mı yoksa basım hatası mı olduğunu anlayamadığım bir kısım var. Yaklaşık bir paragraflık bölüm kalın harflerle yazılmış. Bunun belli bir göndermesi mi var?
Yok, yanlışlık eseri. Bazen son tashihlerde yapılan çalışmaları belirtmek için koyu yazılır ya normalleşmesi ihmal edilmiş. Bu konuda kimseye kusur bulamam doğrusu. En son aşamalara kadar karışırım metne ve bu karışma ihtiyacı sürdüğü için de bir metne basımından sonra dönmek bana ağır gelir.

Ayak İzlerinde Uğultu / Yazar: Cihan Aktaş / İz Yayıncılık / Hikâye / Kapak Fotoğrafı: Merve Semsar / Kapak: Medine Efe / 1. Basım Mayıs 2013 / 159 Sayfa

Cihan Aktaş, 1960 Refahiye-Erzincan doğumlu. Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nu (1982) bitirdi. Mimar, basın danışmanı, gazeteci ve okutman olarak çalıştı. Roman ve öykü kitapları yanı sıra kadın, kamusallık, sanat ve siyaset etrafında araştırma ve denemelerden oluşan kitaplar yayımladı.1995’te Türkiye Yazarlar Birliği, 1997’de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikayecisi’, 2002’de TYB tarafından yılın romancısı olarak ödüllendirildi. 2009’da “Kusursuz Piknik” isimli hikaye kitabı ESKADER tarafından yılın hikaye kitabı ödülüne değer bulundu. Halihazırda, www.dunyabulteni.net, www.hayalperdesi.net, www.sonpeygamber.info sitelerinde yazıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.