Çılgın Gibi – Suat Derviş

 

Selim İleri Çılgın Gibi için “Suat Derviş, bence önemli bir romancımız. Siyasî görüşleri dolayısıyla hem epey eziyet çekmiş, hem de unutturulmak istenmiş. İlk romanlarını çok genç yaşta kaleme almış. O zamanın büyük bir ustası, Ahmet Haşim, bu ilk eserleri özellikle salık vermiş; genç romancıyı bir ‘üslûpçu’ olarak esenlemiş. Edebiyat tarihimiz pek farkında değil. Birkaç kez basıldığı halde, edebiyatseverlerin üzerinde yeterince durmadıkları Çılgın Gibi, Suat Derviş imzalı çok güzel bir romandır. Acı bir aşk romanı. Aşkı Marksist açıdan tahlil eden bir roman; bence, edebiyatımızda kardeşi yok,” diyor. Çılgın Gibi’den okuma parçası yayımlıyoruz.

— Bu gece niçin böyle mahzunsunuz?

— Sana bu kadar yakın ve senden bu kadar uzak olduğum için.

Genç kadın böyle bir cevap beklemiyordu. Hele onun böyle, “sen” diye hitap edişi Celile’yi büsbütün şaşırtmıştı.

Soluk yüzü saçlarının ta dibine kadar kızardı. Bu sözdeki ve bu hitaptaki samimiyet, eğer Muhsin’in gözlerinde bu kadar acayip ve bu kadar hummalı bir bakış olmasaydı bir laubalilik…

Onun gözlerinde ve sesinin sıcak ahenginde öyle derin bir mânâ vardı, yahut Celile bunlarda öyle derin bir mânâ vehmediyordu ki, onun bu cüretine hiddet etmek istediği halde hiddet edemiyordu. Bütün gayretine rağmen buna muvaffak olamadığını hayretle görüyordu.

Halbuki, bu bir vakıaydı. Ancak pek kısa bir zamandan beri tanıdıkları bu yabancı adam ona birdenbire böyle “sen!” diye hitap etmekten ve “sen” diye hitap ederken ondan uzak olduğundan dolayı ıstırap duyduğunu belirtmekten çekinmemişti.

Münasebetsiz adam!

Celile beyhude yere kaşlarını çatmaya ve onun bu yersiz sözlerinden dolayı duyduğu hiddeti ona göstermeye gayret ediyordu. Fakat alelade münasebetsiz bir kompliman yapmaktan çok daha uzak ve bambaşka bir mânâ taşıyan sıcak bir sesle kulağına fısıldanmış bu sözler ve kulaklarına ve ensesine doğru yakıcı bir cenup rüzgârı gibi çarpmış olan bu nefes, onun bütün vücudunu bir alev gibi sarmıştı. Kalbi hızlı hızlı vuruyor, şakakları bile atıyor, kulakları uğulduyordu.

“Muhakkak sarhoşum!” diye düşünmeye çabalıyordu. Bu akşam alışık olmadığı bir sürü içki içmişti ve içinde maddi varlığından, vücudunun etinden, kemiğinden uzaklaşmanın, hiçbir sıklet taşımazmış gibi bulunmanın zevki var…

İçinde saadete benzer bir şey hissediyordu. Evet!.. Kalbinin böyle hızlı hızlı vurmasına, kulaklarının içindeki bu çınlayışa ve damarlarındaki kanın bu kadar süratle akışına rağmen içinde fevkalade bir huzur hissediyordu.

O, böyle bir saadeti ve huzuru eskiden daha minimini bir çocukken hissetmişti. Nerede ve ne zaman? Bunu iyi bilemiyordu.

Şimdi ancak demirlerinin pembe olduğunu hatırlayabildiği küçük bir karyola içinde yatardı. Kollarından ve yakasından dantel ve leylak kokusu taşan ve saçlarının arasında pırıl pırıl taşlardan bir yıldız taşıyan, yüzünü hatırlayamadığı bir kadın, alnında, çiçek yaprakları yumuşaklığında ılık bir el dolaştırırdı. Bu kadının dünyadaki bütün kadınlardan daha güzel, daha harikulade olduğunu hissederdi. Bu, bir kadın, hayır belki de bir melekti… Melek annesi… Sonra da ona öyle söylememişler miydi? Annesi melekti… Ve bir gün uçup meleklerin yanına gitmişti.

Celile pembe cibinliğindeki mavi kuşları seyreder ve bu ipek, bu çiçek elin tatlı okşayışlarını alnında hissederken birdenbire her şeyi unutur ve tatlı bir uyku içine ağır ağır düşerdi.

Ve işte şimdi o, bu anlarda duyduğu eşsiz huzur ve saadeti varlığında buluyordu. O zaman gözlerini açmak, daha açmak, koca koca açmak ve bu saadeti daha çok uzatmak isterken, yalnız çocuklara yaklaşan o müşfik uyku, onu kadife kollarına alıp, içinde altından pırıltılar, yaldızdan ve renkten yıldızcıklar uçuşan, renksiz bir boşluğa birdenbire çekiverirdi. Ve o, bu boşluğun içine, alnında bir çiçek elin teması ve bütün varlığını saran tatlı bir leylak kokusu içinde düşerdi. O, bu boşluğun içinde kalbinde en mesut bir sükûnetle erir, kayboluverirdi.

Bu gece masada büyük bir leylak demeti vardı. Alnında, kulaklarında ve şakaklarında ve çıplak omuzlarına doğru, ılık bir elin temasına benzeyen ılık bir bahar rüzgârı dolaşıyordu. Ve o içinde bu âlemden bir başka âleme bir rüya, bir huzur ve saadet âlemine intikal edecekmiş gibi bir rahatlık hissediyordu.

Şuurunun bütün itirazı ve karşı koymalarına rağmen içinde yaprak kımıldamayan mehtaplı ve ılık gecelerin berraklığı ve sessizliği vardı.

Ona bakıyordu. Gözlerini onun gözlerinden çevireceği ve bu sözlere alelade bir şaka mahiyeti vereceği yerde, içinde hissettiği sadet bebeklerinden tutuşan sarı iri gözleriyle ona bakıyordu.

Gazinonun taraçasında ve bu masada sanki yapayalnızlarmış gibi, artık hiçbir şey görmeden, başkalarını fark etmeden, belki de bütün diğerlerinin nazar-ı dikkatini celbedebilecek bir mânâ ve ısrarla onun gözlerinin ta içine bakıyordu.

Gece epey ilerlemişti. Siyah kadife bir örtüye benzeyen karanlığın üzerinde cömert bir el tarafından saçılmış gibi görünen karşı sahilin ışıkları ve denizin üzerinde, bu ışıkların altın birer yol gibi uzanan akisleri görünüyordu.

Müzik hâlâ devam ediyor ve dans pistinde çiftler hâlâ dönüyorIardı.

Celile de dans edenlerin arasındaydı. Üstündeki pembe tüllerden tuvaleti içinde, tıpkı iyi açılmış pembe güllerden yapılmış bir demete benziyordu.

Muhsin’in siyah smokininin kolu bu demeti saran siyah bir kurdele gibiydi.

Celile, uzun boyuna rağmen Muhsin’in yanında ne kadar küçük kalmıştı. Başı ancak onun göğsüne, kalbinin hizasına kadar yetişiyordu. Ana olmamış kadın vücudu bir filiz gibi kıvrak ve inceydi.

Müzik, şimdi ağır ve nostaljik bir tango çalıyordu. Sinirleri gevşeten güzel, fakat kuvvetli bir kokuyu andıran bir tango…

İnsana yaşamak ve ölmek arzusunu aynı anda telkin eden acayip bir beste. Basit, fakat kavrayıcı…

Muhsin’in kolu onun ince beline gitgide daha sıkı ve daha sıkı dolanıyordu.

— Celile! diye fısıldıyordu. Celile, anlamıyor musun?

Ona “Celile” diye ismiyle hitap ediyordu ve Celile her şeyi anlıyordu ve anladığı şey çok müthişti.

Mümkün müydü?

Bu yabancı… Bu yabancı adam!..

Ancak dört beş kere rastladığı bu insan… Ve kendisi…

Müthiş olduğunu anladığı şeyden hiç korkmuyor, hiç çekinmiyordu. Halbuki izdivacından beri, daha bu gece birinci defa olarak bu yabancı erkeğe böyle gözlerle bakıyordu ve kalbinde bu anda hissettiği mukavemet edilmez duyguları hissediyordu.

Hayır… Hayır, bu mümkün değildi. Ve işte bir vakıaydı.

“Acaba çok mu ahlâksızım?” Neler düşünüyordu!

Bu bahar gecesi ne kadar güzel, tango ne kadar güzel, yaşamak ne kadar güzeldi.

Ve şu anda her şey bu kadar güzel, böyle rüya gibi güzel diye ölmek istiyordu.

Ve her şey böyle güzel olduğu için, yaşadığı için, onun kolları arasında bulunduğu için, onunla şu iğfal edici besteyle tango oynamaktan ıstırap verici bir zevk duyduğu için ağlayabilirdi.

Celile büyülenmiş gibiydi: “Muhakkak çok içtim. Niçin bu kadar çok içtim!”

O, kalbinde bu yaşına kadar böyle bunaltıcı, böyle çılgın duygular hissetmemişti. Benliğinin ta içinde her zaman derin bir sükûnet vardı. Bu gece birdenbire bu sükûna ne olmuştu? Birdenbire… Bu kendisi miydi… Bu bambaşka duygularla sarsılan kadın?..

O manevi varlığını ve ruhunu, bugüne kadar, sade satıh halinde görmüş ve öyle mütalaa etmiş, bu sathın arkasında başka şeylerin bulunabileceğini hiç de tasavvur etmemişti. Halbuki şimdi ruhunda başka buutlar keşfediyordu. Girintili çıkıntılı köşeler, kenarlar, bu köşe ve kenarlarda gizlenmiş, kendini saklamış kudretli ve kahhar duygular: “Eğer bir defa daha böyle içersem…”

Celile!..

Muhsin’in, kulaklarının dibinde inleyen sesi düşüncelerini yarı yerde kesiverdi.

Başı omuzlarına düşen gür ve kızıl saçlarıyla sanki külçeleşmiş, ağırlaşmış gibiydi. Onu dik tutamıyor, arkaya doğru atıyordu. Gözkapakları geniş geniş açılıyor, kızıl dudakları yarı aralık ona bakıyordu. Tavrında dudaklarını Muhsin’e uzatmak ister gibi bir tahrik olduğunun farkında değildi.

Kalbi sanki duracaktı.

— Celile sizi seviyorum.

— Celile sizi hasta gibi, sizi çılgın gibi seviyorum.

Kaşlarını çatmak, yarı ciddi yarı şaka ahengi gizleyen bir sesle, “Bu da artık biraz fazla değil mi?” diye ona sormaya, ona pek ileri gittiğini anlatmaya çabalarken, bu işi tamamıyla ciddiye aldığını ihsas etmemeye gayret etmek ve eğer ciddiye alsaydı yapacağı bu olmazdı hissini ona telkin ederek onu utandırmanın daha münasip olacağını düşünüyordu. Bu, kendisine ve bütün aile kadınlarına yakışan bir hareket değil miydi?

Halbuki bütün bu arzusuna ve arzusunun samimiyetine rağmen ona, onu kıracak bir söz söyleyemiyordu. Hayır, bir şey söyleyemiyordu. Ve siyah smokinli kol, bu susuştan, bu duruştan, bu bakıştan aldığı cesaretle daha şımarıklaşıyor ve sanki bu ince beli daha ziyade hırpalamak ve koparmak ister gibi haşin haşin onu göğsünün üstüne doğru çekiyordu.

Ve Celile’nin her zaman vakur duran dik ve azametli vücudu böyle yabancı nevazişlere alışık bir alüfte vücudu gibi uysal, kendisini göğsü üstüne doğru çeken erkeğe daha sokuluyor ve başı yavaş yavaş öne doğru eğilerek, hızlı hızlı vuran bu erkek kalbi üstüne abanıyordu.

Evet, saadetten ağırlaşmış ve yorulmuş bir halde onun kalbinin üstüne dayanıyordu. Ve birbirini tutan iki el, Muhsin ile Celile’nin eli, birbirini yavaş yavaş sıkıyordu. Yavaş yavaş ve sonra, daha kuvvetli, daha kuvvetli, Celile’nin uzun parmaklarının ucundaki pembe ve sivri tırnaklar yavaş yavaş Muhsin’in ellerinin derisine geçiyordu.

Konuşmuyorlardı. Artık susuyorlar ve tango çalarken ayakları ahenkle uymuş, rüya görür gibi dönüyorlardı.

Evet, konuşmuyorlardı. Konuşmaya ne lüzum vardı? Söz söylemiyorlardı. Söz söylemeye ne hacetti? Celile bütün tavrıyla ve halinin lisanıyla bu aşkı sadece kabul etmekle kalmadığını, ona mukabele etmeye de bütün ateşiyle hazır olduğunu ihsas ediyordu.

Evet, on bir seneyi tecavüz eden evlilik hayatında ve ondan daha evvel genç kızlığında da, hiçbir zaman, hiçbir erkeğe böyle bir cesaret vermemiş, bu nevi bir harekete hiçbir zaman müsaade ve müsamaha göstermemişti.

Kocasıyla aralarındaki mahremiyet ve samimiyette de Celile’nin kendini tamamıyla vermesini bilmeyen bir çekingenliği ve bir yabancılığı vardı.

Halbuki şimdi, otuz beş senelik hayatında yapmadığı şeyi yapıyor, egzotik bir tango havası içinde dans ettiği bir erkeğin kolları arasına vücudunu ve bu vücudun bütün vaatlerini tereddütsüzce bırakıyordu.

Hiç utanmadan…

Tıpkı bu işe alışmış bir bar kızı gibi hiç çekinmeden…

Ve içinde iffetinin en ufak bir isyanı, en küçük bir hicabın gölgesi yoktu.

Bilakis, içinde kabahat işleyenlerin azabı değil, ibadet edenlerin huzur ve sükûnu vardı. İçinde ne bir nedamet, ne bir vicdan azabı, ne de başka bir düşünce vardı.

— Celile, artık dönelim mi eve?

Masanın üzerindeki küçük lambanın abajurlarından süzülen ışık altında Ahmet’in yüzü ona yabancı görünüyordu.

Celile uykudan henüz uyanmış bir insan şaşkınlığıyla, adeta tanımaz gibi kocasına bakıyordu.

Ve o karşısındaki kadının içinden geçenlerden habersizdi. Yüzünde her zamanki çizgiler ve sonsuz bir kayıtsızlık, gülümsüyordu.

— Celile yoruldun galiba, biraz soldu yüzün. Gece epey geç oldu.

Evet Celile yorgundu. Başını yastıklara gömmek, gözlerini yummak, leylak kokuları arasında ve sıcak bir el alnını hafif hafif okşarken uyumak istiyordu.

Nuri ve Müjde de yorgundular. Gece çok eğlenilmişti. Çok içki içilmiş, çok dans edilmişti.

Ve şimdi hepsinde hafif bir baş ağrısı, bir kesiklik ve bir gidip, yatıp uyumak hevesi vardı.

Sade Muhsin’in ne düşündüğü belli değildi. Yorgun muydu?

Anlaşılmıyordu.

Mahzun muydu? Belki…

Yüzünde, dudaklarının yanında iki derin çizgi vardı. Belki de uykusuz gecenin yorgunluğu…

Fakat gözleri… Gözlerinde en ufak bir yorgunluk eseri yoktu.

Bilakis bu gözler en canlı ve en uyanık bakışlarıyla şikârını paralamak isteyen vahşi bir hayvan bakışlarıyla Celile’ye ve arada bir onun kocasına bakıyordu.

Fakat ağzından, onlar kalsınlar, biraz daha kalsınlar diye en ufak bir teklif çıkmadı.

Masadan kalktıkları zaman iki kadın önden yürüdü. Müjde:

— Pek bitabım, diyordu. Neredeyse sabah olacak.

Celile anlamayan gözlerle ona bakıyordu. Ve mihaniki bir edayla onu tasdik ediyordu:

— Evet, neredeyse sabah olacak.

Müjde ile kocası ilk otomobile bindiler.

İkinci otomobile binerlerken Ahmet gülüyor ve Muhsin’e:

— Benim karım, diyordu. Geceleri gezmeyi hiç sevmez. Sade evde oturmasını sever. Bu akşam nasıl oldu da dönmek arzusu göstermedi anlamadım.

Celile gayri ihtiyari bir hareket yaparak kendisini otomobile bindirmek için kolundan tutan kocasının elinden kolunu kurtardı.

Sanki bu söz birdenbire bu gecenin bütün güzelliğini son hecesine takıp sürüklenmişti; sözlerin gidip kaybolduğu boşluğa sürüklenmişti.

Ahmet susmuştu. Fakat sözü bir tılsım gibi bütün bu sihri çözmüştü. Artık ne rüya vardı, ne pırıltılı ve renkli ışıklar, ne de leylak kokusu.

Celile kendisini bu iki erkek arasında pek garip hissediyordu. Ahmet ne kadar acayipti bu gece.

Utanmasaydı “ne kadar gülünç” diye düşünebilirdi. O da biraz sarhoştu galiba. Hızlı hızlı konuşuyordu.

— Bu mucizeyi siz yaptınız Muhsin Bey. O kotra gezintisi, geçen iki akşam sofrada o kadar geç kalışlar… Hep sizin mucizeniz. Benim merdümgiriz karımı hayata siz alıştırıyorsunuz.

Gazinonun kapısını gündüze çeviren ışıklar altında Celile, Muhsin’in Ahmet’e baktığını görüyor. Hayır… Tahmin ediyordu ve onun kibirli gözlerinin bir kurşun gibi delen bakışları altında kocasını biraz daha küçülmüş, fena bir vaziyete düşmüş hissediyordu.

Ve bundan kalbi sıkılıyordu.

Hayır… Hayır, gece artık güzel bir gece olmak vasfını kaybetmişti.

Çocukluk rüyalarını andıran bu gece birdenbire bir hakikat oluvermişti.

Her şey hakikattı. Bir yanında iki seneden beri şişmanlamaya başlamış olan kocası ve diğer yanında mağrur ve mütekebbir bir yabancı vardı.

Öyle bir yabancı ki… Biraz evvel genç kadın ne yaptığını hiç düşünmeden, vücudunu en çılgın isteklerinin vaadiyle onun kuvvetli kollarına terk eder gibi bırakmış ve onunla dans ederken kulağına fısıldadığı küstah sözleri hazla dinlemiş, sıcak nefesini alnında ve saçlarının arasında hissetmekten umulmaz bir zevk duymuştu.

Ve bu yabancı, şimdi acaba bu kadınla koca hakkında neler düşünüyordu?

Otomobilin içi karanlıktı…

Asfalt üzerinde otomobilin fenerleri uzayıp gidiyordu.

Ağır ipekten beyaz mantosuna sarılan genç kadın yine ikisinin ortasında oturuyordu.

Solda sahillerin ışıklarını aksettiren karanlık bir deniz vardı. Evet her şey karanlıktı.

Celile’nin başı karanlığa girdiği andan itibaren yine değişmişti.

Bu başın içindeki düşünceler tamamıyla kararmıştı.

Sağında oturan kocası susuyordu. Ve sağ koluna geçmiş olan şişman kol hareketsiz duruyordu.

Solunda oturan Muhsin de susuyordu. Gazinonun kapısındaki ışıklarla beraber yine hakikat ortadan silinmiş, kaybolmuş gibiydi.

Artık şuurunda deminki itirazları ve tenkitleri bulmuyor, ruhunda biraz evvelki tiksintiyi duymuyordu.

Halbuki, şimdi, şu anda, hummalar içinde yanarmış kadar sıcak bir elin kavuran temasını kolunda hissediyordu. Muhsin’in eli onun kolunu tutuyordu ve bu kolun kadife yumuşaklığındaki çıplak teni üzerinde yavaş yavaş dolaşıyordu. Bazen dirsekleri aşıyor, bazen incecik bileklere doğru iniyordu.

Ve Celile artık hiçbir şey düşünemiyordu. Kocasının sağ kolundaki kolunu bile artık fark etmiyor gibiydi.

Bütün vücudunda bu geceye kadar hissetmediği bir zevkin titreyişi ve ruhunda sonsuz bir saadet duygusu vardı.

Bu yolun hiç bitmemesini, bir daha ışıkların hiçbir zaman yanmamasını, bir daha kimsenin konuşmamasını, bu sessizliği hiç bozmamasını istiyordu. Ve otomobil asfalt bir yol üzerinde süratle kayıp gidiyordu.

Bu süratin onun ruhundaki hamlenin şiddetiyle bir münasebeti vardı.

Eterle bayılanlar gibi pırıltılı, berrak, adeta nurdan bir boşluk içine umulmaz bir süratle yuvarlanmak üzere bulunduğunu hissediyordu.

İçindeki bu tatlı yürek kabarışının heyecanıyla gözlerini yumdu. Bileklerinden eline ve parmaklarına doğru inen eli, ince ve uzun parmaklı elinin bütün ihtirasıyla kavradı.

Şimdi avuçları birbirine sıkı sıkı yapışmış ve parmakları kilitlenmiş gibi birbirinin arasında şiddetle kıvrılmış duruyordu.

Bir sarsıntı oldu… Otomobil birdenbire durdu. Evlerine gelmişlerdi.

Şoför küçük lambayı yakmıştı. İki el birbirinden güçlükle ayrıldı. Ahmet de yerinden kıpırdıyordu:

— Amma da yorulmuşum, diyordu! Neredeyse uyuyacaktım! Uykudan kalkarmış gibi gözlerini açıyordu.

Ahmet içinde bir çocuk saflığı mı yoksa ahlâksız bir koca pişkinliği mi taşıdığı belli olmayan bir sesle neşeli neşeli konuşuyordu:

— Galiba ihtiyarlıyorum. Eskiden geceleri sabahlara kadar kalsam en ufak bir yorgunluk duymazdım. Hem de mesela sabahlardan sonra, en çetin ecnebi takımlarıyla oynadıktan sonra bir de maç kazanıldı mı sabahlardık değil mi Celile? Hiç yorulmazdım ve ertesi gün yine de işbaşına giderdim. Hem de saatinde… Hem de bir yorgunluk hissetmezdim. Fakat şimdi yazıhane beni fena yıpratıyor. Çok yoruyor. Her şeyi benim düşünmem lazım.

Tam otomobilden çıkarken sanki birdenbire aklına gelmiş gibi ilave ediyordu:

— Yazıhane, dedim de aklıma geldi. Yarın değil öbürsü gün sizin yazıhaneden geçeceğim, yoksa fabrikada mı demiştik. Yazıhane değil mi efendim?.. Size iş hakkında daha fazla tafsilat vereceğim. Göreceksiniz mükemmel bir şey. Fakat işte o bizim için banka garanti mektubu meselesi. Neyse şimdi burada bunların yeri değil. Öbür gün yazıhanede. Allah rahatlık versin.

— Allah rahatlık versin Ahmet Bey, sizi bekleyeceğim.

Bu mukabelede bir can sıkıntısı gizli olduğu aşikardı. Fakat Ahmet bunu anlamak istemediği ve Celile hiçbir şey duymadığı için fark etmediler.

Şimdi Muhsin’in ateşli dudakları Celile’nin elleri üzerindeydi:

— Yakında yine görüşelim Hanımefendi.

Celile cevap vermemişti galiba. Çünkü otomobilin kapısı kapanıp da kaldırımda kocasıyla yalnız kaldığı zaman Ahmet:

— Ah karıcığım, diyordu. Adama sonunda çok kafa tuttun, “Yine görüşelim,” dedi, cevap bile vermedin. Halbuki onunla, biliyorsun iki gün sonra da işim vardı. Ah benim kibar karıcığım, para için kimseye tabasbus edemez. Sevmezse, sevdim diye gösteremez!..

Celile ateşli gözlerle köşeden dönen otomobili takip ederken sabah serinliği tatlı bir şifa gibi, yanan alnını öpüyordu.

Otomobil köşeden dönünce kalbinde garip bir ürperti hissetti. Muhsin gidiyordu. Elinde, Celile’nin elinin hırçın teması ve kulaklarında Ahmet’in sözleri otomobilde yalnız gidiyordu. Ve kim bilir içinde bu geceden, bu kocadan ve kadından nasıl intibalar götürüyordu.

Böyle yalnız gidişten duyduğu his üzüntü müydü, yoksa yalnız kalınca ondan tiksinmeye mi başlamıştı?

Bir an için şuuru bütün vuzuhuyla ona bu karanlık otomobil içinde kocasını ne kadar gülünçleştirmiş olduğunu gösterdi. Fakat bu nedametin hakikaten bir andan daha uzun bir ömrü olmadı.

“Yine görüşelim” temennisinde bulunmuştu. Bu sadece nezaketen söylenmiş bir söz değildi. Bu bir temenniden de fazla bir şey: “Yine görüşelim!” Acaba bir daha ne zaman, nerede görüşeceklerdi? Son günlerde her buluşmalarının sonunda beraberce bir başka akşam buluşmak üzere sözleşiliyordu. Halbuki bu gece hiçbir şeye karar verilmeden birbirlerinden ayrılmışlardı.

Ahmet, apartmanın kapıcısını uyandırabilmek için tekrar tekrar kapıyı çalıyordu. Nihayet elektrik yandı.

— Çok şükür uyandırabildim!

Kaldırımlar aydınlanmıştı ve içeriden terliklerini sürüyerek yürüyen bir ayak sesi geliyordu. Bir dakika sonra karşısındaki merdivenin altından kısa boylu, ince bir kadın hayali belirdi. Siyah bir mantoyu omuzuna atmıştı. İçinden turuncu renkte bir gömlek görünüyordu. Genç bir kadındı. Dağınık saçları yüzüne doğru bukle bukle düşmüştü. Bu saçlar arasından gelenlere bakarak kapıya yaklaştı.

— Aşkolsun Mevlüde Hanım… Amma da ağır uykun varmış!

Kadın cevap yerine bir şeyler homurdandı ve Ahmet’in uzattığı bahşişi teşekkür bile etmeden aldı ve onlar daha kapıdan içeri girmeden merdiven altına doğru ilerledi.

Asansörün içine girer girmez, Ahmet asansör düğmesine basmadan karısına sarıldı.

— Canım karıcığım, diyordu. Artık işimiz oldu, göreceksin. Muhsin beni çok seviyor ve bana itimadı var. Esasen bankada da heyet-i idare azası, eğer bana garanti mektubunu temin etmezse, ben iki elimi keserim. Yok karıcığım, yok… Artık bizim eski işler beş para etmiyor. Şimdi yapılacak bu neviden taahhüt işleri… Bir kere müteahhit oldun mu?..

— Çok yorgunum, asansörü işlet!

Asansör hareket etmişti. O hep konuşuyordu:

— Şükranzadeleri görmedin mi? Sahi, sen nereden göreceksin?

Tanımazsın bile… Ben de sana gösteremedim… Geçen defa beni o kauçuk işinde yere vurdular. Bu defa ben onlara göstereceğim. Muhsin’i yanımızda görünce herif bitti. Yediği, içtiği gırtlağında kaldı. Muhsin demek ne demek biliyor musun benim için? Muhsin demek ne demek?.. İtibar demek, muvaffakiyet demek, zenginlik, parlak istikbal demek!.. Göreceksin, bak nasıl işle alakadar olacak. Zaten sen Nuri’yle dans ederken, ben işi biraz çıtlattım. Hafif anlattım. Çok mükemmel adam. Öyle bir alakayla dinledi ki… Bana çok itimat ediyor. Beni çok beğeniyor, anlıyorum.

Asansörün kapısını arkadan kaparken:

— Münakasayı ben kazanmazsam adam değilim!.. Şükranzadeler hacı gemisi gibi şapa oturacaklar. Nazmi’yi elli gündür Ankara’ya gönderiyorlar. Gidip geliyor, gidip geliyor. Ama benim projelerim var. Bir de Muhsin benim tarafımda olduktan sonra… Ama sen de bu akşam fevkaladeydin. Canımın içi benim. Bir kraliçe gibiydin. Dur gör, yakında İstanbul’un en pahalı giyinen kadını da sen olacaksın!

Yatak odalarının kapısından içeri girmişlerdi.

— Seninle nasıl iftihar ediyorum bilsen. Müjde masada, senin yanında, vallahi besleme gibi duruyor. Güya bir de Avrupa’da tahsil etmişmiş. Hiç anlamam. Şu Nuri de öyle değil mi? Doğru dürüst bir kravat bağlamasını bilmiyor. Halbuki yeni smokinim vücuduma iyi gitmişti, değil mi?.. Terzi müthiş bir herif. Beni adeta zayıf gösterdi.

Celile el alışkanlığıyla lambayı yakmıştı. Ahmet karşısındaki gardırobun aynaları içinde kendisine bakıyordu.

— Benim kraliçe karıcığım. Dünyanın kraliçeleri senin yanında ahretlik olamazlar. Seni onlara, seni bütün dünyaya göstermekten bilir misin ne zevk duyuyorum. Eskiden böyle değildi. Seni dünyaya gösteremezdim. İktidarım yoktu. Sen benim en büyük iftiharımsın karıcığım, sen benim bütün hayatımsın. Senin için yaşıyorum. Senin için çalışıyorum. Refaha ve servete layık olan sensin. Ben seni servete ulaştırmak için bir vasıta olmaktan başka bir şey olmak istemiyorum. İnan bana. Celile, ne istiyorsam senin için istiyorum.

Celile beyaz mantosunu çıkarmış, bir koltuğun üzerine atıvermişti. Halbuki o böyle gezmeden döndükleri zaman ne kadar yorgun olursa olsun, elbiselerini muntazam surette yerlerine asmadan yatmazdı.

— Sen, kazanacağım yüz binlere, milyonlara layık kadınsın. Halbuki sen hiçbir zaman benim böyle bir iş adamı olacağımı düşünmedin ya!.. Şükranzadeler… Ya o melunlar… Kauçuk işinde beni atlatınca kendilerini bir mal zannettiler. Onlar dededen kalma tüccarlarmış. Bu işleri bilirlermiş. Sanki ticaret krallık gibi babadan evlada intikal eden bir şeymiş gibi heriflerde bir caka… İnsan iş adamı olmalı. Otuz üçüne kadar banka memuru olursun, otuz üç buçuğunda da fabrikatör… Sonra ticaret, şahsi teşebbüs meselesi değil mi ya!..

Muhakkak sarhoştu. Ne kadar abuk sabuk konuşuyordu.

— Kauçuk işinden sonra bir daha belimi doğrultamam zannettiler ama görecekler… Bu akşam Müjde’yle dans etmekten dönerken önlerinden geçerken, “Ooo Ahmet Bey, hiç görünmüyorsunuz?” dedi. O şimdi Muhsin’le aramızda ne var öğrenmek için çatlar. Ben de kendisine bir şey söylemem. Ve iki yüz bin lirayı kazandığım gün…

Karısının kendisini dinlemediğini ancak şimdi fark etmişti:

— İnanmıyor musun, iki yüz bin lira kâr vallahi… Böyle bir iş…

İki yüz bin lira kâr!.. Buna kendisi pek inanmıyordu. Ahmet daima hayalperestti. Fakat son senelerde hayalperestliğini destekleyen epeyce şansı olmuştu. Sonra da onun kazançlarına sadece şans denilemezdi. O kendi kendisine, “Açıkgöz bir iş adamıyım vesselam” diye düşünüyordu. Açıkgöz müydü? Açıkgöz olması çok muhtemeldi. Fakat muhakkak olan şey, zengin olmaya bir kere karar vermiş bulunmasıydı. Şimdi zengin olmak için önünde büyük fırsatlar vardı. Sermayesi az olmasaydı… hayatta sadece zengin olmaktan ve para kazanmaktan başka hiçbir gayesi olmayan onun gibi bir insana büyük kazançlar temin etmek için ortada birçok fırsatlar vardı. Fakat çok kazanmak için çok sermayeye ihtiyacı olduğu için büyük işler yapamıyordu. Geceleri rüyalarına giren büyük işler…

Şimdi Muhsin’i alakadar etmek istediği işte yalnız elli bin liralık bir kâr vardı. Fakat o, Muhsin söyledi, bir iş adamını bir işle alakadar etmek için yüz binlerin üstünde rakamlarla konuşmak, öyle hesaplamak lazım geldiğini zannediyordu. Belki de yanılmıyordu. Fakat onu bu işe lazım gelen şiddetle alakadar edebilmek için bu işin iki yüz bin liralık bir kâr işi olduğuna yalnız onu değil, kendisini de inandırması icap ediyordu.

Elli bin liralık bir kazanç!.. Bu da Ahmet için umulmayacak bir rakamdı. Samsun’daki dayısından kalan tütün deposunu satıp da, bankayı terk ederek ticaret hayatına atıldığı andan beri, hiçbir zaman on bin lirayı aşan kazançlar elde etmemişti.

On bin liraya yaklaşanları bile pek azdı.

İlk defa on bin lira kazandığı gün duyduğu sevinç ve iftihar ne müthiş olmuştu.

Celile ne bin lirayı, ne iki bin, ne on bin lirayı eve getirdiği gün bir sevinç göstermemişti. Şimdi iki yüz bin lira kârdan kocası bahsederken yine susuyordu. Her zaman olduğu gibi, kocasının iş ve kazançlarına ait bahislere gösterdiği büyük kayıtsızlığının içindeydi ve Ahmet onun bu akşam da kendisini dinlemediğini hissediyordu.

Hiç olmazsa başka zamanlarda, hiç olmazsa nezaketen, hiç olmazsa onun gönlünü almış olmak için onu dinler görünüyordu.

Ahmet, karısına dikkatle baktı. Herhalde çok yorulmuştu bu gece. Böyle gezintilerden hiç hoşlanmayan Celile bu akşam da sadece kendi hatırı için, Muhsin’le daha sıkı fıkı arkadaş olabilmeleri için, sabahın bu saatine kadar dışarıda kalmaya razı olmuştu. Zavallı yavrucak, ne kadar solgundu ve gözlerinde sanki hastaymış gibi garip bir ışıkla pırıldayan bakışlar vardı.

— Celile, nen var? Hasta mısın?..

Celile kocasının bu sözünü de işitmemişti galiba. Ahmet tekrarladı:

— Celile yavrum nen var? Hasta mısın?

— Yoook!.. Hiçbir şeyim yok! Yorgunum…

Aynanın önünde ayakta duruyor ve acele soyunuyordu. Bir an evvel yatmak, yatağının çarşafları arasına uzanmak, gözlerini yummak ve yalnızlığa kavuşmak istiyordu.

On seneyi aşan müşterek hayatlarının hiçbir anında, Celile kocasının kendisine bu kadar yabancı geldiğini ve herhangi bir hissin tesiri altında bulunduğu sırada, onun mevcudiyetinden böyle kaçmak istemediğini hiç hatırlamıyordu; Ahmet’le izdivacından beri öyle iyi geçinmişlerdi ki, onu daima kendisini tamamlayan bir parça gibi telakki etmiş, onu bir ikinci mevcut gibi görmemiş, onun yanındaki mevcudiyetinin kendinden ayrı bir şey olduğunu, onun kendinden bir başkası bulunduğunu, bir gün ondan da saklayabileceği duygular hissedeceğini hiç tasavvur etmemişti. Fakat şimdi onunla beraber olduğu zamanlarda da kendisini tek kişi gibi rahat hissettiği yatak odasında, bu sabaha karşı gezinti dönüşünde birdenbire bir başkasının da mevcudiyetini fark etmişti… Bu başkasıyla arasında paylaşamayacakları ve birbirine söyleyemeyecekleri, hatta saklamaya mecbur oldukları hislerle meşbu bulunduğunu hayretle duyuyordu. Ondan kaçmak, uzaklaşmak istiyordu. Yalnız kalmak istiyordu. Yalnızlığa ihtiyacı vardı ve daimi bir alışkanlıkla karşısına geçmiş bulunduğu aynasına bile bakmaya cesaret edemeden hep önüne bakarak soyunuyordu. Aynada her günkü, hayır, dünkü Celile’yle karşılaşmaktan korkuyordu.

Dünkü Celile…

Yarabbi, şu anda kendi kalıbı içinde yaşayan kadınlardan nasıl bambaşkaydı ve şimdi aynaya gözlerini kaldıracak olsa, bugün bu hüviyetiyle o Celile’nin karşısında durmaya nasıl cesaret ederdi?

— Karıcığım, otur, çoraplarını çıkarayım!

— Teşekkür ederim Ahmet. Ben çıkarırım.

Celile, Ahmet’in ellerinin ayaklarına temasından adeta çekinmişti. Bunun için çoraplarını süratle ayaklarından sıyırıp bir kenara attı. Halbuki onların, senelerden beri devam eden bir oyunları vardı. Bir balodan veya bir eğlenceden döndükleri geceler her zaman Celile yorgun yorgun ayaklarını uzatır, Ahmet karşısında bağdaş kurup oturur ve Celile’nin ölmüş dadısı Nazikter’in taklidini yaparak, onun ince ve mevzun bacaklı minimini ayaklarını dizlerine alır ve o ayaklardan çorapları çıkarırdı.

Celile›de çıplak ayak yere basmaya karşı marazi bir tiksinti ve bir korku vardı. Ahmet karısının ayağından iskarpin ve çoraplarını çıkardıktan sonra terliklerini odanın herhangi bir köşesine saklar, kendisi koşarak yatağa girer, yatar… Celile’yi ya kucağında taşımak veyahut terliklerini ona vermek için dakikalarca yalvartır, dururdu.

Celile’nin yere çıplak ayakla basmaya karşı duyduğu bu korku böyle eğlence gecelerinin sonunu daha neşeli bitirmeye her zaman bir vesile olurdu.

Ahmet bu gece nihayet Muhsin’e işten bahsedebildiği ve iki gün sonra için ondan bir randevu alabildiği için çok bahtiyardı ve karısının karakterindeki kuvvete, hiçbir maddi şeye karşı kıymet vermeyişindeki kudret ve azamete bir kat daha hayran oluyordu… Celile çıplak ayaklarını kırmızı tüylü terliklerine geçirmişti. Banyoya doğru gitti. Yanan alnını, şakaklarını soğuk suyla yıkamak ihtiyacını hissediyordu. Bütün vücudu ateşler içinde yanıyordu.

Yatak odasındaki gardırobun aynasına bakmaktan çekinmişti.

Musluğun üzerindeki aynada kendi aksiyle karşılaşınca büyük bir hayret içinde kaldı; aynadaki bu kadının kendisi olabileceğini adeta anlayamadı. Aynadaki kadını adeta tanıyamadı.

Kocası ona, “Nen var hasta mısın?” diye sormuştu. Bunu sormakta meğer ne kadar haklıydı.

Celile’nin yüzü daima terbiyeli bir gülümseyişle aydınlanan terbiyeli bir kız çocuğu yüzü, yuvarlak ve pembe bir yüzdü. Halbuki şimdi karşıda aynada bir kadın yüzü vardı. Elmacık kemikleri biraz çıkık, avurtları süzük, gözlerinin içi hummalı bir bakışla dolu ve gözlerinin etrafı mor bir haleyle çevrilmiş solgun ve günahın lezzetli vaadini bilen bir kadın yüzü.

Bu solgun kadın yüzü, ıstırap ve azap çekmiş bir mânâ taşıyan bu yüz hakikaten kendisine mi aitti?..

“Sahi nem var benim kuzum?” Nesi vardı!.. Niçin yüzünde ıstırap ifadesi ve niçin gözlerinde saadet ateşi vardı ve niçin içinde bütün şuurunun üzüntü ve isyanlarını boğan bir huzur ummanı… Öyle bir umman ki, yavaş yavaş kabarıyor, coşuyor, bütün varlığını sarıyordu.

“Çok mu yoruldum?”

Evet ölesiye yorgundu… Bir an evvel gidip yatağına yatmalıydı. Eski Celile ve Ahmet’ten kaçtığı gibi, aynada kendisine bakan bu yepyeni kadından da kaçmalıydı. Yatağının serin çarşafları içine gömülüp her şeyi unutmalıydı. Bu müthiş geceyi ve içinde birdenbire tutuşan bu cehennemi…

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Suat Derviş İstanbul’da doğdu. Tıp profesörlerinden İsmail Derviş Bey’in kızı olan Suat Derviş, çocukluk yıllarında özel eğitim aldı. Daha sonra Kadıköy Numune Rüştiyesi’yle Bilgi Yurdu’nda eğitim hayatına devam etti. Konservatuvar eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya’ya giderek piyano dersleri almaya başladı ve edebiyat fakültesine yazılarak felsefe derslerine yöneldi. Konservatuvar eğitimini bırakıp Almanya’daki çeşitli dergi ve gazetelerde yazmasıyla gazetecilik hayatı başladı. 1932’de Türkiye’ye döndükten sonra da Son Posta, Vatan, Cumhuriyet, Gece Postası, Yeni Ay, Tan gibi gazetelerde röportajları, hikâyeleri, romanları yayımlanarak yazı hayatına devam etti. Reşat Fuat Baraner ile birlikte Türkiye’de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan Yeni Edebiyat Dergisi’ni yayımladı. Bu dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazdı. 1944 tutuklamaları sırasında eşi Reşat Fuat Baraner’i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi’ne katıldığı gerekçesiyle yargılanarak bir yıl hapse mahkûm oldu. Ardından Paris’e giderek 1953-1961 yılları arasında Fransa’da kaldı. 1961’de Türkiye’ye döndükten sonra romanlarının yazımı ve yayınıyla uğraştı. Birçok ilke de imzasını atan Suat Derviş, yazı hayatına adım attığı Alemdar gazetesindeki “Hezeyan” şiiri başta olmak üzere, gerek farklı mahlaslarla gerek kendi ismiyle yazılmış birçok eseri geride bırakarak 1972’de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.