Queer Temaşa

 

“Temaşa: Seyir. Gezinti. Hoşlanarak bakma. Seyretme. Seyredilecek görüntü. Görülmeye değer şey. Bu derleme, bedeni ve cinselliği zapturapt altına alan hetero-normatif düzende ve ikili cinsiyet sisteminde bir delik açma, straight düşüncenin ötesinde bir yaşayışa, bir tahayyül alanına kapı aralamak için beden ve cinsellik düzeninde bir temaşa davetidir. Queer teori, LGBT olmanın kişiyi radikalize etmediğini ve na-trans bir heteroseksüel olmanın daonu straight yapmadığını savunur; cinselliğe ve bedene dair kurduğu normlar nedeniyle straight olabilir, LGBT olmanın kendisi ise heteroseksist, ikilicinsiyet düzenini ihlal yahut ilga etmez. Dolayısıyla odağımız artık kimlikler, özler ya da doğadeğil, beden ve cinsellik üzerine kurulan kod sisteminin, normalin, normun kendisidir. Queer bir tahayyüldenbahsedebilmemiz için ise sadece heteroseksüel dünyanın değil, LGBT camiasının da cinselliğe ve bedene bakışını masaya yatırmamız gereklidir.  Queer Temaşa yalnızca hetero-normativiteyle değil, homo/trans-normativiteyle de şekillenen bir yolculuk…” Queer Temaşa’dan Petra L. Doan’ın Cinsiyetlendirilmiş Alanların Tahakkümü: İkili Cinsiyet Sisteminin Ötesinden Yansımalar başlıklı yazısından okuma parçası sunuyoruz.

Cinsiyetlendirilmiş Alanların Tahakkümü: İkili Cinsiyet Sisteminin Ötesinden Yansımalar – Petra L. Doan

 

Bu makale ikili cinsiyet sistemi normlarının doğurduğu sonuçların hem gündelik hayatında cinsiyetin sınırlarını aşanlar hem de hayatları bu normlarla çevrelenenler tarafından bir çeşit cinsiyet tahakkümü olarak nasıl deneyimlendiğini eleştirel bir şekilde tartışıyor. Feminist coğrafyacılar ve kent teorisyenleri şimdiye kadar mekânların cinsiyetlendirilmiş olduğunu ve bu cinsiyetlendirmenin kadınlar açısından çok büyük sonuçları olduğunu söylediler. Bu makale bu analizi genişletiyor ve katı cinsiyet kategorilerinin geniş bir nüfusunun küçük ve fazlasıyla marjinalleştirilen bir kesimi olan interseks ve trans birey nüfusunu içermekte nasıl eksik kaldığını gösteriyor. Bu makale, cinsiyet normlarını ihlal edenlerin kamusal ve özel hayatlarının neredeyse her bölümünü şekillendiren cinsiyet tahakkümünü deneyimleyişini örneklendirmek için oto-etnografi metodunu kullanıyor. Ortaya çıkan verilerin mahiyeti; park alanları, umumi tuvaletler, alışveriş merkezleri, işyeri ve evi içerecek şekilde transgender ve queer literatürüne başvurularak ve aynı zamanda bu tahakkümü aralıksız bir bütün olarak kamusal ve özel alanlarda deneyimleyen yazarın yaşamına bakılarak araştırılıyor.

Tahakküm zalimce ya da acımasızca uygulanan güç kullanımına işaret eder; genelde de gücü elinde tutanın daha az güçlü olan üzerinde uyguladığı çeşitli baskı yöntemlerini içerir. John Stuart Mill (1869) çoğunluğun tahakkümü konusunda bizi uyarmıştı, zira sırf rakamların ağırlığına bakmak adaletsiz bir eylemi adil hale getirmek için asla yeterli olamaz. Tarih, galipler tarafından yazılmıştır ve kazananlar da ekonomik gücü ve toplum baskısını ellerinde tutarlar. Böylece kabul edilebilir politik ve sosyal davranışlar için standartlar oluşturabilirler. Bu tarihler ve standartlar her zaman azınlık gruplarını dışlar ve tahakküm ortaya çıkar.

Bu makalede, cinsiyet değiştiren ve değişken cinsiyetli kişilerin cinsiyete göre ayrılmış alanları, özel bir tahakküm şekli (toplumsal cinsiyet tahakkümü) olarak deneyimlediklerini savunuyorum. Bu tahakküm, Batı toplumunda kabul görmüş cinsiyete uygun davranış beklentilerine insanlar kafa tutmaya cesaret ettikleri zaman ortaya çıkar. Bu cinsiyetlendirilmiş beklentiler ataerkil ikili cinsiyet sistemi tarafından üretilir ve birçok insan için çok büyük ve acılı sonuçlara sebep olur. Değişken cinsiyetli olanlar için cinsiyet tahakkümü yaşadığımız her tür alana zorla müdahale eder ve sergilediğimiz davranışları kısıtlar. Bu zulmün benim ve cinsiyeti bu kısıtlı ikiliğe uymayanların hayatlarını nasıl şekillendirdiğini anlatmak için oto-etnografik bir yöntem kullanacağım.

Transgender terimi atandığı cinsiyeti “icra etmeyen ya da bu cinsiyetle özdeşleşmeyen ve başka bir cinsiyeti sergilemek için kalıcı ya da geçici bazı aşamalardan geçen” kişilere gönderme yapan kolektif bir terimdir (D. Valentine 2003, s. 27-28). Sıklıkla bu kategoride transseksüeller, travestiler, crossdresserlar, drag queenler, drag kingler, dönme oğlanlar [tranny bois] ve basit kategorizasyonları reddeden gender queerler yer alır. Bu kategorinin sınırları çok net değildir; mesela bazı interseks bireyler kendini transgender olarak tanımlarken bazıları tanımlamaz (Chase 1998; Kessler 1998; Turner 1999). Hatta bazı kişiler doğduğu cinsiyetle kendini tanımlar, fakat cinsiyetlerinin sıklıkla karıştırılmasına yol açan muğlak pratikler sergilerler (Browne 2004; Lucal 1999). Tüm bu bireyler için transgenderların da bir bileşeni olduğu değişken cinsiyetli terimini kullanıyorum (Doan 2007).

İlerleyen sayfalarda bir trans kadın olarak kendi penceremden cinsiyetlendirilmiş alanlardaki deneyimlerimi derinlemesine düşünmek için kullandığım oto-etnografi kültürel analiz ve kişisel anlatının bir arada yorumlanmasıdır (Chang 2008). Böylece çeşitli yöntemlerle kişinin duygularını ve iç yüzünü ortaya çıkaran yoğun bir hayat deneyimi betimlemesi ortaya çıkar (Ellis 2004). Moss (2001) bu tekniğin kişinin güç ağları içindeki pozisyonunu ve konumlanışını dikkatlice düşünmesine imkân sağlayabileceğini söyler. Knopp (2001) kırsal alanın ekonomi politiği konusundaki birikimini queer teori ile birleştirmeye çalışan bir queer coğrafyacı olarak hayat macerasını anlatmak için otobiyografi kullanır. Reed-Danahay (1997) bazı otoetnografilerin “doğal” antropoloji olduğunu iddia eder çünkü genelde etnograflar tarafından çalışılan insanlar kendi çalışmalarını yazmaya başlarlar. Bu tarz bir yazım sömürgeleştirilmişlerin, sömürgeciler karşısında yeniden güç kazanmalarına izin verir (Besio 2005) ve azınlık gruplarının parçası oldukları bir düzeni anlatmalarına müsaade eder (Ellis 2004).

Son yıllarda trans aktivistler ve araştırmacılar kendi hikâyelerini düzeltmek için uğraşıyor. Birleşik Krallık (Morris 1974), ABD (Hunt 1978; Martino 1979; McCloskey 1999; Jorgenson 2000; Dent 2002) ve Avustralya’dan (Cummings 1992) bazı transseksüel yazarlar otobiyografi kullandılar ve karışık sonuçlar elde ettiler. Prosser (1998) Amerika bağlamında DSM ’nin (Amerikan Psikiyatri Derneği Mental Bozukluklar Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) özel kriterlerine göre hormon kullanımı ve ameliyata uygun görülmek için yapılan teröpatik geçiş ritüellerinde transseksüel anlatının çok önemli bir yeri olduğunu söyler. Sonuç olarak ortaya çıkan anlatılar genellikle normatif cinsiyet kalıplarını desteklemiş olur; çünkü bazen transseksüellerin tıbben kabul edilebilir olmak için cinsiyet inşasını özcü bir yaklaşımla sergilemeleri gerekir (Butler 2004, s. 71).

Fakat bazı trans aktivistler, Foucault tarafından (1978) düzenleyici iktidar olarak teşhis edilen tıp âleminin bu kapı bekçiliğini eleştirirler. Bazı araştırmacılar bu anlayışın derinlerine iner ve bu alanın queer çalışmalarla bağlantısı üzerine çalışır (Butler 1990; Stone 1991; Bornstein 1994; Stryker 1994, 2004; Rothblatt 1995; Feinberg 1996; Wilchins 1997, 2004; Namaste 2000; Sullivan 2003; Green 2004; Hines 2006). Bu yazarların ikili cinsiyet sistemine getirdikleri eleştiriler ve bu alandaki çalışmaları, heteronormativiteden ayrışan cinsiyetlerle ilgili anlayışıma altyapı sağlamıştır.

Bu makalede kendi hikâyemden otobiyografik parçaları trans ve queer teori ile birleştiriyorum ve değişken cinsiyetin içine girdiğim her alanda hissedildiğini iddia ediyorum. Cinsiyet tahakkümünün derin etkilerini örneklemek için çeşitli kamusal alanlardan başlayarak, üniversitenin sözde kamusal alanlarından, yarı özel alan olan alışveriş merkezlerine ve evimdeki özel alanıma uzanarak farklı mekânlarda yaşadığım deneyimleri sunuyorum. Bu mekânların her birinde, cinsiyet tahakkümünün transgender bir birey olarak farklı mekânları deneyimleyişim üzerinde nasıl büyük bir etki yarattığını ortaya koyuyorum. Tüm bu sınırlamalara rağmen ikili cinsiyet sisteminin ötesinde bir yerde açık ve dürüst olarak yaşamanın yollarını arıyorum. Eşitsizlik örüntülerini ortaya çıkarmak için kendi kişisel hikâyemi kullanırken ayrımcılıkla ilgili farkındalık yaratmak için kendi taciz hikâyelerini (G. Valentine 1998, Lucal 1999) kullanan diğer feminist sosyal bilimcilerden ilham aldım. Bu şekilde kendimden yansıtarak feminist bir araştırma yapmak bazı içsel direnişleri (Gibson-Graham 1994) ortaya çıkardı ve kendi transgender perspektifim üzerine yeniden düşünmeme sebep oldu. Yansıtmacı araştırma sürecinin benmerkezci olma ve aynı zamanda kendi yaşadıklarımdan büyük genellemeler çıkarma tehlikesi taşıdığının farkındayım (Rose 1997) ama görünür bir transseksüel kadın olarak kendi kişisel pozisyonumun biricik bir bakış açısı oluşturmak ve cinsiyet tahakkümünün cinsiyetlendirilmiş alanların algılanışını nasıl şekillendirdiğine dair belirgin bir tasvir yapmak için bir fırsat sağladığını düşünüyorum.

Kendi transgender varoluşumla yüzleşmek

Uzun yıllar toplum tarafından bana atanmış cinsiyete uyum sağlamaya çalışsam da küçük bir çocukken “oğlan” denilen kalıba sığmadığımın güçlü bir şekilde farkındaydım. Birbiriyle iç içe geçmiş olan cinsiyetimin ve ruhsal yolculuğumun detayları birçok yerde bulunabilir (Doan 2000, 2002) ama bu geçişin sonuçları bulunamaz. Genç bir insan olarak anladım ki erkek bedeninde dünyaya gelmiştim ama içten hissettiğim cinsiyetle, dışarıdan görünen oğlan olarak benden beklenen davranışlar arasında bir çelişki hissediyordum. Yıllar sonra bir terapiste, toplumsal cinsiyet rollerine boyun eğmiş olmamın transgender bir birey olma konusunda güvenilirliğimi sarsıp sarsmadığını sormuştum. O da bana 1959 yılında cinsiyet değişkenliğinin mental bir hastalık çeşidi olarak görüldüğünü ve kız olmak istediğimi aileme söyleseydim elektroşok tedavisi alabileceğimi ve hiç hoşlanmayacağım terapiler görebileceğimi söylemişti. Demek ki o zamanlar, cinsiyet rollerine dair algım devreye girmiş ve hissettiklerimi bastırarak kendimi koruyabilmemi sağlamıştı.

Bu nedenle cinsiyetimi bedenimin derinlerinde yok ettim ve erkekliğimi göstermek için sakallı bir yüzle ve giderek kırılganlaşan bir dış kabukla yaşamaya devam etmek için kuvvetle mücadele ettim. Uzun mücadele yıllarından sonra gerçekliğimden yoksun olmak uykusuz gecelere yol açıyordu ve göründüğüm gibi bir erkek olarak hayatımı sürdürüp sürdüremeyeceğim konusunda kendimi sorguluyordum. Bir noktada, ruhum karanlık geceleri deneyimlerken çok derin bir depresyon hissi ortaya çıktı. Birçok düşünsel arayıştan sonra hayatta kalabilmek için “gerçek benliğim” üzerinden dünyayla yüzleşmek zorunda olduğumu fark ettim (Brown ve Rounsley 1996). Bu değişikliği yapmak hayatımın en zor deneyimlerinden biriydi. Kırk iki yaşında aileme ve iş arkadaşlarıma “açıldım” ve hissettiğim cinsiyetimi artık saklayamayacağım gerçeğini açıkladım.

Dönüşümüm, kısıtlamalardan kaçınan ve ikilikleri aşan, çok yönlü kimliğimi (cinsiyeti deneyimleyişim gibi) keşfetmemi cesaretlendiren terapistim (psikiyatristim) tarafından kolaylaştırıldı. Bununla birlikte sorduğu sorular dünyanın geri kalanına değişken cinsiyet kimliğimi sergilememin sonuçlarını anlamama yardım etti. Gençliğimden beri umutsuzca bir kız çocuğu olmak istememe rağmen şunu anladım ki asla “sadece bir kız” olamazdım; her zaman ya biraz daha fazlası ya da biraz daha azı olacaktım. Değişken cinsiyetli bir kadın olmama rağmen, pek çok kamusal alanda kadın olarak sunuluyor ya da algılanıyorum. Çünkü ataerkil sosyal yapı arada olan cinsiyetlere katlanamaz, erkek etiketini reddetmek demek kadın etiketini benimsemek anlamına gelir. Bu sebeple cinsiyet değiştirme operasyonu geçirdim; böylece sürücü belgem ve pasaportum kadın olduğumu söyleyecekti. Fakat “operasyon sonrası” dolabına kapanmayı ve pasaportumda bir zamanlar “erkek” yazdığının ortaya çıkması korkusuyla yaşamayı da reddediyorum. Bir zamanlar bir başka cinsiyette yaşamış olduklarının “ifşa edileceği” korkusuyla yaşayan, operasyon geçirmiş bazı transseksüellerin girdikleri dolaba girmeyi reddediyor, queer ve transgender bir birey olarak görünür bir yaşam sürmek istiyorum.

Kadrolu bir profesör olmam, cinsiyetimin kamusal alandaki algılanışı dönüşürken bana görece güvenilir bir alan sağladı. Aynı zamanda ücretli izin yılımda geçirdiğim bir dönem boyunca “keşfettiğim” feminist ve queer coğrafya alanına araştırma gündemimi kaydırabilmemi sağladı. Daha önceleri transgender ve transseksüel kimlikler üzerine çalışmıştım fakat transseksüel olarak açılana dek bu denli ihtilaflı bir konu üzerine yazmaktan ötürü marjinalize edilmek kaygısı yüzünden içgörülerimi akademik çalışmalarıma dahil etmekten çekiniyordum. Ücretli izin yılımda queer kimliğin uzamsal boyutları üzerine zengin bir araştırmayla karşılaşmak beklenmedik bir altın madeni bulmak gibiydi.

Entelektüel yolculuğum yaşadığım, çalıştığım ve oynadığım her alanın içten içe cinsiyetlendirilmiş olduğu yönünde evrildi. Uzun yıllar gerçek benliğimin cinsiyetini ancak kendi evimin özelindeki en gizli alanlarda (net sınırları olan dolabımda) ifade ettim. Dolap Amerika’da gey ve lezbiyenlere yönelik baskıyı anlatan bir metafor olmakla birlikte (Sedgwick 1990) farklı uzamsal gerçekler içerisindeki materyal gerçekliğin bir formudur (Brown 2000). Fakat transgender bireyler için dolap, yaşadığımız yer ve olmazsa olmaz bir alandır ve bazen kendi kimliklerimize ait kıyafetleri ya da aksesuarları sakladığımız yerdir. Mekânın kamusal ya da özel doğasına olan ilgim, açılmakla ilgili son derece kişisel bir anlayışa dayanıyor. Açılmak, dolabımın korunaklı sığınağından çıkıp biraz daha riskli olan yatak odamın özeline, yarı özel alan olan, akşamları perdeleri sıkıca örtülmüş oturma odama, komşularımın ve tüm dünyanın gözü önünde olacağım gün ışığının parlaklığına çıkmak demekti.

Bana göre bu alanlar kamusal ve özel alan gibi net ikili ayrım örnekleri değildi; daha zengin bir sürekliliğin parçasıydılar (Kofman ve Peake 1990; Duncan 1996; Fincher 2004). Bu alanların gey ve lezbiyen kimliklerle etkileşim halinde olarak queerleşmeleri özellikle ilgimi çekmiştir (Peake 1993; G. Valentine 1993; Bell vd. 1994; Bell ve Valentine 1995; Binnie 1995; Ingram, Bouthillette ve Ritter 1997; Nast 2002; Rushbrook 2002; Knopp ve Brown 2003; Browne 2007). Bununla birlikte cinsiyet kimliğinde ve performanstaki çeşitliliğin cinsiyetlenmiş alanların öznel doğasını nasıl değiştirebileceğine dair birkaç istisna da buldum (örnek için Browne 2004, 2006b; Knopp 2007). Örneğin gey ve lezbiyenlerin kendi toplumsal cinsiyetlerini kategorize ederken gösterdikleri çeşitlilik, kendi cinsiyetlerinden ziyade mekân dolayımıyla hareket ettiklerinin göstergesidir (Doan ve Higgins 2009).

Diğer transgender kişilerle karşılaşmak bana cinsiyetin ne olduğu ve nasıl sergilenmesi gerektiği algısına dair ne kadar geniş bir çeşitlilik olduğunu gösteriyor. Cinsiyet ikilikten ibaret değildir; aksine çeşit çeşit deneyim ve performansın tüm görkemiyle sergilenişidir. Bondi’nin argümanıyla aynı noktadayım: “Cinsiyetin ikili inşası … konuyu insan oluşumuzun gerçekliğinden fuzuli ve yersiz bir şekilde saptırmaktır.” Bondi transseksüel cinsiyet değiştirme operasyonlarının, “bazı feministler tarafından çok tartışıldığını” not düşer. Bu feministler, trans bireylerin toplumsal cinsiyeti bedenlerin dış yüzeyine iliştirilen bir şey olarak kabul etmektense, toplumsal cinsiyeti bedenin dışı yerine yanlışlıkla içine yerleştirdiklerini savunurlar. Bondi şunu sorar: “Transseksüellik, melez kimlikler, queer kimlikler ya da üçüncü cinsiyetler olarak anlayabileceğimiz muğlak cinsiyetlere alan açabilir mi? Yoksa transseksüellik de ikili bir ‘ya öylesindir/ya böylesindir’ modelinin içindeki tutarlı cinsiyetler masalını desteklemenin başka bir yolu mudur?” (2004, s. 12).

Benim anladığım cinsiyet akışkan ve performatiftir (Butler 1990) ve insan bedeninin sınırlarını aşar. Bedenimizle deneyimlediğimiz belli durumlar meydana geldikleri kamusal ve özel alanları hem şekillendirir hem de onlar tarafından şekillendirilirler (Rose 1993; Longhurst 1995). Vücut bulan her deneyimimiz hem doğal hem de kültüreldir (Alcott 1996). Fenomenoloji, öznelliği kesin olarak bedene yerleştirse de bedenler ve ortamlar arasında “karmaşık bir geri bildirim ilişkisi” vardır ve karşılıklı olarak birbirlerini üretirler (Grosz 1992, s. 242, Longhurst 1997’den alıntılandığı şekliyle). Butler’ın performativitesi, cinsiyetin bedenselleşmiş olduğu ve basit kategorizasyonları reddettiğine dair anlayışımıza bir de akışkanlığı ekler. Mekânda cinsiyetin icra edilmesi sadece performanstan performansa değişmez, aynı zamanda her bir performans icra edildiği alanı da gerçek anlamda değiştirir (Gregson ve Rose 2000; Browne 2006b). Cinsiyetlerin ve mekânların değişken yapısı Herakleitosvâri bir anoloji sunar: Kişi aynı cinsiyeti iki kere icra edebilir mi? Çünkü her bir performans performe edene, gözlemleyene ve performansın gerçekleştiği mekâna bağlıdır. Bu mekân aynı zamanda akışkansa elimizde sonsuz sayıda olası cinsiyetler dizisi olur.

İnşa edilmiş kimliklerin özenle çizilmiş sınırlarına karşın öznelliklerin akışkanlığını keşfetmek için cinselliklerin coğrafyasını bir çağrı olarak okumak beni kendi cinsiyetlendirilmiş konumumun akışkanlığı üzerine yeniden düşünmeye itti. En temel cinsiyet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin sürüp gitmesini sağlayan yapıların sabitliğini ima eden sınırlamalara ve kalıplara olan bağlılığı reddediyorum (Lucal 2008) (sürücü belgemin üstünde bulunan K harfinin bazen bana fayda sağladığını kabul etsem de). Bazı queer teorisyenler, tıpkı Bornstein’ın kendi cinsiyetini transgender olarak tanımlayarak cinsiyetinin anlamına dair yeni bir anlayış getirdiğini anlatması gibi, bu eşitsizliklere ikili olmayan ve kapsayıcı (Wilchins 2004) bir cinsiyet vizyonuyla cevap vermeyi önerir.

Fark ettim ki, cinsiyet akışkanlık da içerebilir ve bu, muğlaklıktan farklıdır. Eğer muğlaklık, önceden tanımlanmış cinsiyet kodlarını reddetmekse, akışkanlık da bir cinsiyette ya da bir diğerinde sabit kalmayı reddetmektir. Cinsiyet akışkanlığı, belli bir süre için, belli bir zamanda, serbestçe ve bilerek bir ya da birçok sınırsız sayıda cinsiyette olma kapasitesidir. Cinsiyet akışkanlığı sınır ya da kural tanımaz. (1994, s. 51-2)

Kimliğimin rastlantısal olduğunu fark ettim ve kimliğin “jenerasyondan jenerasyona, zamandan zamana değişen faktörler, sosyokültürel anlayışlar ve pratiklerle ilişki içinde inşa edildiğini” (Hines 2006, s. 64) düşünüyorum. Fakat bu rastlantısallığın önemli bir bileşeni, ikili olmayan cinsiyet ifadelerinin baskın sosyal yapı tarafından hâlâ baskı altında tutulduğunun bilincinde olmaktır. Şunu açıkça anlıyorum ki, değişken cinsiyetli kimlikler belli bir sosyal bedel karşılığında cinsiyet normlarıyla mücadele ederler. Bu bedeller “toplumsal iktidar, toplumsal olarak kabul edilme, maddesel faydalar gibi bazı şeylerden fedakârlık etmek”tir (Mehta ve Bondi 1999, 70). Cinsiyet tahakkümü, sosyal olarak kabul edilmiş cinsiyet kategorilerine davranış, duruş ve kendini ifadesiyle meydan okuyanlar üzerinde baskı kurar. Cinsiyetlendirilmiş bedenler, layıkıyla cinsiyetlenmiş davranışların sınırlarını yürürlükte tutan düzenleyici rejimlere (Foucault 1978) tabidir. Browne (2004) bu cinsiyet polisliğini “genderism” olarak adlandırmıştır ve “diğer kişilerin cinsiyet normlarının bekçiliğini yapmalarına karşı olan aktif mücadele, ben ve öteki arasındaki dikotomileri istikrarsızlaştıranların defedilmesi yönündeki çabaya dikkat çeker” der (Browne 2006b, s. 122). Bu denetim hem kendi içimizde, hem de ikili cinsiyet sistemini ihlal edenleri yargılamaya izin veren dış alanlarda meydana gelir. Kendi deneyimlerime dayanarak şunu ispatlayabilirim ki cinsiyet normlarını ihlal etmekte ısrarcı olan kişiler hem queer, hem de diğer kamusal alanlarda marjinalize olurlar (K. Namaste 1996; Doan 2001, 2006, 2007). Bu makale farklı mekânsal bağlamlarda cinsiyet polisliği mekanizmalarını araştırıyor.

Cinsiyetlendirilmiş Alanlarda Transgender Deneyimim

İlerleyen bölümlerde trans kadın olarak deneyimlerimi kamusal alandan özel alana doğru, mekânlar üzerinden anlatıyorum. Deneyimlerimin öncekine göre daha zorlu olmasına rağmen karmaşık birtakım ayrıcalıklar ağı içerdiğinin de bilincindeyim: Üniversitedeki pozisyonum, beyaz etnik kimliğim ve üst orta sınıf yetiştirilme tarzım… Cinsiyetim sebebiyle hiç tartaklanmaya uğramadığım için kendimi şanslı görüyorum (K. Namaste 1996); ama açıkça “genderism”i deneyimlemişliğim (Hill 2003; Browne 2004) ve cinsiyet statümden ötürü transfobik şiddete (Feinberg 1996) maruz kalmışlığım var. Bazı transgender bireyler bu zorbalığa kontrol edilemeyen bir sinirle yanıt verirler ve bu sinir de değişim için bir manifestonun ve yükselen bir toplumsal cinsiyet aktivizminin ortaya çıkarılmasını sağlar.

Bu baskı karşısında sinirlenmek hakkımız: Bizim sinirimiz kendimize bir mesajdır; yaşayabilmek için aktif olmak ve bir şeyleri değiştirmek zorundayız. Sonuçta baskıya ve şiddete karşı direniyoruz; bizi şaka gibi gören kültüre karşı da direniyoruz. (Bornstein 1994, s. 81)

Kendi durumumda ise sinirimi başka alanlara, Viviane Namaste’nin (2000) bahsettiği Kuzey Amerika’nın birçok kesiminde kendilerini halka görünmez kılan transgender bireylerin güçlü sessizliğine düşmemeye çalıştığım bir alana yönlendirmeye çalıştım. Cinsiyet geçişleri neredeyse hiçbir zaman özel meseleler değildir. Kasten kamusal alanda gerçekleşirler ve kamusal alanların cinsiyetlenişini gösteren farklı bakış açıları sağlarlar. Aşağıdaki örnekler cinsiyeti kolay kolay ikili kalıba sokulamayan biri olarak kamusal alanda yaşadığım deneyimleri gösteriyor.

Kamusal Alanlardaki Taciz

Cinsiyet tahakkümü, kamusal alanlarda bazı insanlar kendilerini heteronormatif olarak inşa edilen cinsiyetler sergilenmesinden sorumlu hissettiklerinde ortaya çıkar. Bu polislik tavrı bazen sessiz ama destekleyici başka izleyicilerin de varlığıyla iyice güçlenir. Bununla beraber geniş bir çevre tarafından desteklenen, kamusal alanda gerçekleşen değişken cinsiyetli performanslar bu ikiliğe karşı güçlü bir duruş sergileyebilir.

Toplu ulaşım ve kamusal alanda taciz

Caddeler, ulaşım araçları, asansörler gibi kamusal alanlar kuruluşu itibariyle cinsiyet tahakkümünün uygulanmasını sağlayan yapısal bileşenler içerir. Gardner (1995) kamusal alanlarda kadınların erkekler tarafından taciz edilmesini bizim toplumumuzda yaygın bir hastalık olarak tanımlar; fakat bu durum birazdan anlatacağım deneyimlerde görüleceği üzere, cinsiyet görünüşü heteronormativiteden farklı olanlar için biraz daha ciddi bir problem teşkil eder. Cinsiyet hanesinde K yazan yeni pasaportumla gerçekleştirdiğim ilk yurtdışı seyahatimden sonra JKF havaalanındaki ABD Gümrüğü’nden geçişim esnasında şaşkın bakışlara maruz kalmadım. Havaalanı limuzin şoförüyle önceden organize edilmiş bir buluşmam vardı. Havaalanı geliş terminali tıklım tıklım doluydu ve ben şoförü takip ederek aynı derecede kalabalık olan kaldırımları geçip park alanına ulaştım. Limuzin şoförü yolculuğumun nasıl geçtiğini sorunca hiç düşünmeden kalın, bas ses tonumla cevap verdim. Amerika’ya dönmüş olmaktan ötürü mutluydum. Her zamanki tetikte duran halimden sıyrılmıştım çünkü etrafımızdaki insan kalabalılığını hiç umursamamıştım. Kısa bir süre sonra yeraltındaki park garajına gitmek için karşıya geçmek üzereyken bir anda durdum. Bu da hemen arkamdaki adamın bana çarpmasına sebep oldu. Adam anında bana bağırmaya başladı. Öfkesinin, üzerimize gelmekte olan bir araba tarafından ezilmemize mani olan çarpışmamızdan değil; trans olduğumu fark etmesinden kaynaklandığını anladım. Biraz önce konuşmamı duymuş olmalıydı ve ani duruşum içindeki ateşli öfkenin bir anda parlamasına sebep olmuştu. “Senin ne olduğunu biliyorum! Beni kandıramazsın! İğrençsin!” diye bağırıyordu. Bu şekilde sindirilmeyi reddettim ve doğrudan adama, “Ne olduğumu düşünüyorsun peki?” diye sordum. Ben adamın yumruk atmasını beklerken o birden telaşlandı. Eğer limuzin şoförü beni destekleyen bir şekilde sessizce hemen arkamda durmasaydı orada saldırıya uğrayabilirdim. Kamusal alanda cinsiyet kimliğimi ifade etme biçimim, onun açısından toplumsal olarak kabul görmüş davranışlar kalıbına uygun değildi ve cinsiyet kimliğimin bu kalıpları ihlalini mümkün olduğunca kamusal bir şekilde cezalandırmak istiyordu.

Asansördeki kırılganlık

Kalabalık kamusal alanlar, insanları her zamankinden daha yakın olmak durumunda bırakır ve böyle yerlerde cinsiyetlendirilmişlikten ötürü incinebilirlik daha mümkün hale gelir. Birkaç yıl önce bu cinsiyetçiliği açık bir biçimde kişisel olarak deneyimledim. İş seyahatinde olduğum bir akşam bir otelin zemin katından çok kalabalık bir asansöre bindim ve geceyi birlikte geçirmek üzere anlaşmış gibi görünen yaşlıca bir adamla genç bir kadının arasında durdum. Adam bariz bir şekilde sarhoştu ve ben alana girer girmez gözlerini bana dikti, açıkça cinsiyet kimliğimle ilgili bir şeyden rahatsız olmuştu. Bir sonraki kata varmadan hemen önce yanıma sokulup, çapkın çapkın göz kırptı: “Bakalım burada ne varmış!” dedi. Bakışlarımla geri adım attırmaya çalışsam da kapılar açılınca bana doğru uzanıp zorla göğüslerimi kavradı ve sıkıştırdı; belli ki drag queenlerin kullandığı takma göğüslerle karşılaşacağını umuyordu. Bu beklenmedik cinsel saldırı karşısında afalladım ve adam dönüp oradan uzaklaşırken şokun etkisiyle hiç konuşamadan öylece kalakaldım. Göğüslerimi sıkıştırarak Young’ın (1998) “kadının feminenliğinin en belirgin göstergesi” dediği şeyi nesneleştirmiş ve buna saldırmıştı. Kendince suni kadınlığıma saldırarak benim bir sahtekâr olduğumu ortaya çıkaracağını zannetmişti. Ne yazık ki yanıldığını anlaması yapmış olduğu saldırının iğrençliğini azaltmıyordu.

Asansörler tuhaf kapalı alanlardır. Caesar (2000) asansörlerin kamusal ve özel alan arasında bir köprü olduğunu ve örneğin Japonya’da iki kişi arasında başka hiçbir kamusal alanda oluşamayacak bir yakınlığın asansörde oluşabileceğini söyler. Bu yoğun yakınlık, yapılan bir çalışmaya göre oldukça büyük bir risk kaynağı da olabilir. Amerika’da transit suçlar üzerine olan bir çalışmaya göre şahsa yönelik saldırılar genelde asansörlerde, umumi tuvaletlerde ve karanlık köşelerde gerçekleşir (Loukaitou-Sideris, Liggett ve Iseki 2002). Diğer kadın arkadaşlarım da bana küçük yaşta tanımadıkları erkeklerle yakın alanlarda bulunmaktan kaçınmayı öğrendikleri için asansöre tanımadıkları insanlarla binme konusunda hep temkinli olduklarını söylemişlerdi. Bana saldıran kişinin yanında başka bir kadın olması güvende olduğum hissine kapılmama sebep olmuştu. Şundan tam olarak eminim ki eğer adam kadınlığı şüphe götürmez birini okşamaya çalışsaydı, yanındaki kadın adama dehşet içinde müdahale ederdi. Fakat bu olayda kadının cinsiyetimi sessizce gözlemlemesi ve adamın saldırganlığına göz yumması bu saldırının gerçekleşmesine zemin hazırlamış oldu. Bu olay en temelinde, cinsiyetinde bir gariplik olan kişilerin her türlü muameleye açık olduklarını gösteriyordu.

Havaalanı ve asansördeki deneyimlerim kalabalık kamusal alanlardaki kırılganlığımı fark etmeme sebep oldu. Ulaşım güvenliği ile ilgili literatür (Loukaitou-Sideris, Liggett ve Iseki 2002), izole edilmiş mekânların en tehlikeli alanlar olduğunu savunur; ancak benim deneyimime göre değişken cinsiyetli olan bireyler nereye seyahat ederlerse etsinler hep risk altındadır. Havaalanındaki kabadayı da, asansördeki dallama da bana karşı sözlü ve fiziksel tacizlerini gerçekleştirirken diğerlerinin varlığından destek buldular. Anladım ki benim cinsiyet performansım sesini daha çok çıkarabilen gözlemciler tarafından itiraz edilebilir bulunuyor; fakat onların cinsiyet polisliği yapmalarının bir tahakküm biçimi olabilmesi sessiz izleyicilerin gizli işbirlikleriyle mümkün kılınıyor. Buna karşılık sesimi yükseltmeyi ve kendim ve başkaları için zulüm halini alan cinsiyet tahakkümüyle ilgili konuşmayı öğreniyorum fakat şiddetin dönüştürülmesinde diğerlerinden gelen sessiz desteğin önemini de öğrenmiş oldum.

(…)

Yayına Hazırlayan: Leman S. Darıcıoğlu
Çeviri: Nihal Albayraktar

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.
**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.