Çıplaklar – Iva Procházková

 

“Baba, seninle konuşabilir miyim?”
“Konu nedir?”
“Sınıf öğretmeninden mektup var.”
“Kapıyı kapa.”
“Onun versiyonunu okumadan önce, gerçekten neler olduğunu sana anlatmak istiyorum.”
“Birkaç versiyon mu var? Ne hakkında?”
“Sınıf gezimizin son akşamı.”
“Robin, beni korkutuyorsun. Kayak kulübesini ateşe vermişsin gibi bakıyorsun. Parti mi yaptınız? İçki mi içtiniz? Durumu abarttınız mı? Hadi, dökül bakalım!”
“Gece yarısına kadar iznimiz vardı. Bütün sınıf, akşam yemeğinden sonra yemek salonunda kaldı. Parti hızını alınca, biz, Melinda’yla ben, ortadan kaybolduk.”
“Melinda kim?”
“Bir sınıf arkadaşım. Birlikte odaya çıktık.”
“Kimin odasına?”
“Onun. Odayı üç kızla paylaşıyordu, ama onlar aşağıda kaldılar. Melinda kapıyı kilitledi. Aslında… benden kilitlememi istedi. Ben de kilitledim.”
“Sonra ne oldu?”
“Birbirimize sarıldık ve… bir şekilde kendimizi yatakta bulduk.”
“Bulduk mu? Sadece senin fikrin değil miydi bu?”
“Hayır, bu… biz… ikimiz de eşit derecede aktiftik. Belli bir noktaya kadar. Sonra birden davranışları değişti.”
“Nasıl değişti?”
“Korktu herhalde.”
“Neden?”
“Bağırarak… çeşitli şeyler söyledi. Ben de kalkıp gittim.”
“Hepsi bu mu? Başka bir şey olmadı mı?”
“Sonra sınıf öğretmenine gitmiş ve…”
“Beni odada başka bir şey olup olmadığı ilgilendiriyor, yani aranızda, anlıyor musun?”
“Bilmiyorum, baba.”
“Bilmiyor musun? Neyi bilmiyorsun?”
“O an duramadım. Sonra durdum, ama biraz zaman aldı. Ne kadar ileri gittiğimi bilmiyorum… Acaba… acaba ben… Onun arzu etmediği bir şey yapmak istemedim, ama birden kontrolümü kaybettim. Çok üzgünüm, baba. Bu kadar zor olduğunu bilmiyordum. Daha önce hiç… ilk seferdi.”
“Ondan özür diledin mi?”
“Beni görmek istemiyor, benimle konuşmuyor. Kızlara ve sınıf öğretmenine şey demiş…”
“Ne demiş?”
“Benim…”
“Cümlenin sonunu getirecek misin, yoksa ağzından kerpetenle mi laf almam gerek?”
“Ona tecavüz ettiğimi iddia ediyor.”
“Mektupta bu mu yazıyor?”
“Okumadım.”
“Seni polise mi ihbar edecek?”
“Bilmiyorum. Baba, öyle bakma! Ben gerçekten…”
“Beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattın, Robin. Her şeyi beklerdim, ama bunu değil! Annenin haberi var mı?”
“Önce sana geldim.”
“İyisi mi ona ben söyleyeyim. Usturuplu bir şekilde.”
“Peki ya bu yüzden… ya yine hastanelik olursa?”
“Bunu vaktinde düşünmeliydin.”

Camın arkasındaki güneş, lav dolu bir fıçıya benziyor. Kaynıyor, fokurduyor, gökten yeryüzüne inip her şeyi yakıyor. Robin, kavurucu akıntıda nasıl eridiğini hissediyor. Öğleden sonra, vücudunda somut hatları olan ne varsa, biçimini çoktan yitirdi. Bütün organlarını eskiz defterinin üstüne akıtıyor. Şimdi karaciğerini, akciğerlerini ve kaslarının erguvan kırmızısını resmediyor. Bunun için tüpten boya almak gerek. İnceltilmemiş. “Yayınevine gitmem gerek, Robin. İki saate kadar dönerim. Muffin’i de yanıma alıyorum.” Annesi ellerini onun omuzlarına koyuyor. Cevap beklemiyor. Bir resmin başında oturmanın, resimle bir bütün haline gelmenin nasıl bir şey olduğunu biliyor.

“Buzlukta dondurma var,” diye sesleniyor holden.

“Frenküzümlü!” Muffin havlıyor, kapı çarparak kapanıyor. Hava cereyanı odadaki sıcağı şöyle bir dağıtıp kesiliyor. Öldürücü sıcak. Muhteşem sıcak. Sarı katıp kendi terinle kâğıdın üstünde karıştır, işte bu! Şimdi tek eksik… Robin eskiz defterine gözlerini dikip bakıyor. Bir şey eksik. Önemli bir şey, hayati bir şey. Beynini ne kadar zorlarsa zorlasın, fikir gitti. Kaçan bir ilhamı, düşünerek geri getirebildiği şimdiye dek hiç görülmedi. Ayağa kalkıp mutfağa yöneliyor. Akan suyun altında fırçaları yıkıyor. Güzelce kuruluyor. Bütün tüplerin ağzını kapatıyor, sonra resmi duvara yaslayıp bir süre inceliyor. Şimdi, yaratıcı an geçince, resim ona kitsch geliyor. Üç saatlik çalışma ne getirdi? Bir renk karmaşası, o kadar. Kâğıdı yırtıp atmak geliyor içinden. Tortop etmek. Hayal kırıklığına var gücüyle direniyor.

“Bir süre bekle. Demlensin. Resmi dolabın arkasına koy ve üç gün sonra bir kez daha bak. Başka bir gözle göreceksin,” diye tavsiye eder annesi her seferinde. Onun huyunu biliyor. Frenküzümlü dondurmanın tadı, insanı yeniden canlandırıyor. Robin arka arkaya birkaç kaşık yiyor. Pencereden aşağı, sokağa bakıyor. Annesi arabayı garajdan çıkarmış, şehir merkezine doğru uzaklaşıyor. Yavaşça, disiplinli bir şekilde; yaptığı her şeyde olduğu gibi. Geçen yıldan beri, doktorların tavsiyelerine uygun yaşamaya çalışıyor. Heyecanlanmamaya. Dış dünyadan gelen saldırılara geçit vermemeye. Peki ya iç dünyası? O da böyle sakin ve düzenli mi? Robin onun içine bakmayı çok isterdi. Şeyi biliyor mu..? Babası söyledi mi..? Kendisi onunla Melinda hakkında konuşmadı; oysa tam da onunla bu konuyu konuşmak isterdi. Ama korkuyor, babası bunun uygun bir konu olmadığını açıkça belli etti. Gerçi annesinin sağlık durumu stabil, ancak konu kalpse, hiç belli olmaz.

Robin CD-çalarını alıp balkona çıkıyor. Parka bakan köşeye güneş vurmuyor artık; çok geçmeden tamamen ağaçların gölgesinde kalacak. Çatı terasıysa hâlâ güneş ışınlarının bombardımanı altında. Orada adamakıllı terleyebilir.

“Ter kokuyorsun,” derdi Melinda ona. Sitemkâr bir sesle, burun kıvırarak. Aralarında her şey yolundayken de onun kokusuna tahammül edemezdi. “Giysilerini değiştirmiyor musun?”

Tişört ve gömleklerini her gün değiştiriyor, sabah ve akşamları duş alıyor, yine de tipik kokusundan bir türlü kurtulamıyordu. Ona “pis koku” demeye alıştı, çünkü herkes böyle diyordu; ama içten içe, teri hoş bir şey olarak görüyordu. Yaşayan bir şey. Son derece doğal bir şey. Kendinin ve başkalarının terini iğrenmeden kokluyor, aldığı sinyalleri dikkatle değerlendiriyordu. Kızlarda ve kadınlarda, ne yazık ki, sinyal düşüktü –tere savaş ilan etmişlerdi. Ulaşabildikleri bütün yöntemlerle onu defediyorlardı. Robin, ter kokusunun tersine, deodorant kokusunu pis koku olarak görüyordu. Özellikle kozmetik kokularının birbirine karışıp, ağır, sızdırmaz bir perde oluşturduğu, pencereleri kapalı bir sınıfta.

Dökme demir merdiven, ayak tabanlarının altında yanıyor. Robin basamakları olabildiğince çabuk çıkıyor ve terası kaplayan tahta parmaklığın üstüne sıçrıyor. Tam tahmin ettiği gibi: Güneş ışınları buraya doğrudan ve acımasızca vuruyor. Burada kurtuluş yok. Saksılardaki cılız serviler bile kayda değer bir gölge vermiyor. Robin yavaşça, keyifle nefes alıyor. Tam doğru derecede ısıtılmış bir sauna. Melinda onunla saunaya gitmeyi hiç istemezdi. Aşırı sıcağın ona sıkıntı verdiğini iddia ederdi, ancak Robin bunun arkasında başka bir şeyin yattığını biliyordu. Soyunup, öbür çıplakların arasına oturmayı teşhircilik olarak görüyordu Melinda.

“Beni tanımayan birinin boyumu bosumu yargılamasını istemiyorum. Benim için hiçbir şey hissetmeyen birinin,” diye açıklamıştı. “Önemli olan vücut değil. En önemlisi benim duygu ve düşüncelerim.”

Robin bunları duraksayarak doğruladı; çünkü, aslında Melinda’nın kişiliğinin yapıtaşını vücudunun oluşturduğunu düşünüyordu. Düşünceleriyse benzersiz sayılmazdı. Ne zaman bir görüş bildirse, Robin onu bir yerden duyduğu hissine kapılıyordu. Ona bakmak, dokunmak hoşuna gidiyordu, ama onunla düşüncelerini paylaşma ihtiyacı duymuyordu. Onun duygusallığıyla ne yapacağını bilmiyordu. Bir şey bekliyormuş izlenimi uyandırıyordu Melinda. Robin onun ne beklediğini bilmiyordu. Bunu ilk kez kışın, dağlarda anladı. Son akşam patlak veren olaydan sonra. Çatının üzerindeki hava, çalkantılı bir sıvı gibi titreşiyor. Robin en yakındaki koltuğa erişip onu güneşe çevirmek için kaldırdığı sırada, birden kızı fark ediyor. İçinde sarmaşık olan bir saksının arkasında yüzüstü yatıyor. Bikinisinin üst kısmını başına koymuş, yüzünü, kavuşturduğu kollarına gömmüş. Robin duraklıyor. Selam verip vermemesi gerektiğini düşünüyor. Onu uyandırmak istemez. Ancak hiçbir şey söylemezse ve kız birden başını kaldırıp onu görürse, kesin korkar. Hatta belki de çığlık atar. Bu düşünce kanını donduruyor –bir çığlığımız eksikti! Öksürerek dikkati üzerine çekmeye karar veriyor. Etkisini gösteriyor. Kız başını biraz çeviriyor. Tek gözle ona bakıyor. Ses çıkarmadan.

“Rahatsız ediyor muyum?”
“Mmmm.”

Bariz bir hayır. Yoksa değil mi? Tabii ya, gözünü yine kapadı; demek ki rahat. Robin koltuğa çöküyor, kulaklığını takıyor ve play’e basıyor. Clayton’ın basgitarını duymayı beklerken, onun yerine kulağına bir kadın sesi geliyor: “Ornel’in roketi, sabun köpükleri gezegeniyle on üç uydusu arasındaki mesafeyi motor çalıştırmadan katetti. Ornel bu yolu sevmiyordu, çünkü galaksiler arasında gidip gelen araca kimin ilk önce ve var gücüyle çarpacağı konusunda uydular hep birbiriyle yarışıyordu…”

Utanmazlık değil mi bu? Robin, erkek kardeşinin bunu kasıtlı yapıp yapmadığını bilmek isterdi. Kasıtlı yapmamıştır. Her zamanki gibi CD-çalarını ödünç almış ve çok sevdiği gezegenlerarası öykülerinden birini silmeyi unutmuştu. Ne olacak şimdi? Ayağa kalk, aşağı in, cayır cayır yanan merdivenden yine buraya çık, öksür ve sarmaşığın arkasındaki kızı gözünü açmaya zorla, öyle mi?

“Roketin dış kaplamasının darbelere dayanıklı olduğunu biliyordu, ama çarpışmalar bellek termometresinin zarar görmesine yol açabilirdi; bu da uçuşunun devamında çok kötü sonuçlar doğururdu,” diye devam ediyor kulaklıktaki kadın sesi. Sırnaşık değil. İnsanı çevreden soyutluyor, ama rahatsız etmiyor. Berlin’e hâkim bir yerde, onun eşliğinde oturabilir ve güneşten kavrulabilirsin. Clayton’ın gitarı o kadar nötr değil. Bazen pekâlâ insanın sinirine dokunabiliyor. Belirli koşullar altında. Örneğin, o olayın patlak vermesinden birkaç saat sonra, yaşadığı talihsizliğin suçlusu olan ve bakışlarını inatla ondan kaçıran kişiye otobüste bakmamaya çalışırken. Ama böyle bir anda, dünyanın hiçbir CD-çaları ve bas solosu, son geceyle ilgili fısıldaşmaları bastıramaz.

“Artık yemek salonunda olmadığımız dikkatlerini çekmez mi?”
“Çeker, ama iş işten geçtikten sonra.”

Melinda’nın dudakları. Norveç motifli kazağı.

“Kazağını çıkarabilir miyim?”
“Beni seviyor musun?”

Karanlık odaya ışık, sadece pencerenin ardındaki karlı yamaçtan vuruyor.

“Işığı neden söndürdün?”
“Utanıyorum. Şimdiye kadar bir oğlanla hiç… böyle olmadım.”

Kazak çıktı. Tişört de. Bir tek sutyen kaldı.

“Sutyenini açabilir miyim?”
“Beni seviyor musun, Robin?”

Nihayet elleri onun çıplak vücudunda. Sıcak, yumuşak. Titriyor.

“Üşüdün mü?”
“Hayır. Sen?”
“Ben de. Ama… yani istersen…”

Artan telaş duygusu. Kendilerini yatakta buluyorlar. Hâlâ fısıldayarak konuşuyorlar.

“Beni seviyor musun?”

Kızın başının yastıktaki hatları; daha fazlası karanlıkta seçilmiyor. Görme gücü işin içine girmediğinde, öbür duyular keskinleşiyor. Melinda’nın teni acıbadem kokuyor. Tadıysa öyle değil.

“Neydi bu?”
“Seni yaladım.”
“Biraz tuhaf değil misin sence?”
“Tadının neye benzediğini merak ettim, bunun nesi tuhaf?”

Robin onun bacağına dokununca, elektrik çarpmış gibi oluyor. Tutkuyla ona sokuluyor.

“Korkuyorum, Robin.”
“Korkuyor musun? Benden mi?”

Kızın sözlerine zoraki gülüyor. Gülecek halde değil. Patlayacak kadar gergin.

“Gülme. Beni seviyor musun?”

Robin artık fısıldayamıyor bile. Her şey ona acı veriyor, öylesine gergin. Neden böyle olmak zorunda? Böyle stresli? Onu okşamayı, tadına bakmayı, onun ellerinin kendi vücudunda gezmesini çok isterdi. Sınırı yavaşça aşmak isterdi. Bunun yerine, kafasızca hedefe koşturuyor.

“Dur… Robin, hayır… istemiyorum. Bırak, Robin!”

Bırakmak mı? Şimdi mi? Olmaz ki! Ciddi olamaz! Kesin öylesine söylüyordur. Onun için bir ilk bu. Robin için de.

“Korkma, güzel olacak,” diye sakinleştiriyor onu, oysa kendisi sakin değil. Kırık dökük sesini duyuyor.

Nefesini kesen bir fırtına bu. Sürükleyip götüren. Onunla başa çıkamıyor.

Birden bir çığlık.

“Bana cevap veremez misin? Bir tanecik soruya cevap vermek senin için büyük bir sorun mu?”
“Hangi…” diye kekeliyor Robin, “… hangi soru?”

“Beni sevip sevmediğini sordum!” Melinda onu iterek kendinden uzaklaştırıyor. “Beni seviyor musun?”
“Hayır.” Madem cevap istiyor, işte ona cevap. “Seni sevmiyorum.”

Sonra da doğruca kulağına söylüyor. En az onun kadar yüksek sesle. İyice duysun diye. Nihayet sorularına bir son versin diye.

“Seni sevmiyorum, Melinda! Sev – mi – yo – rum!”

Çatının üzerindeki hava giderek daha fazla titreşiyor. Robin koluyla alnındaki teri siliyor. Keşke güneş ışınlarını vücudunun içine sokmak mümkün olsaydı! Güneş bir lazer, ama beynindeki düşünceleri yakmayı beceremiyor.

“Ornel son uyduyu başarıyla savuşturdu ve inişe geçti. En çok sabun köpükleri gezegenini seviyordu, çünkü burada…”

Sarmaşığın arkasındaki kız başını eğiyor. Robin’e bakıp bir şeyler söylüyor.

“Efendim?” Robin kulaklığını çıkarıyor.

“Burada nerede yüzülebildiğini bana söyleyebilirsin herhalde.”

Robin bir süre şaşkın şaşkın ona bakıyor. Sonra anlıyor. Bitişik evdeki mimar kadının kızı bu. Polonya’dan ya da oralardan bir yerden gelmiş.

Birkaç gün önce, merdivende karşılaştıklarında,

“Yüzmek için çıldırıyor. En çok da pis suyu seviyor,” diye çıtlatmıştı kızın annesi Robin’e.
“Pis su mu?”
“Klorsuz demek istiyorum. Su parkı değil.”
“Ben hep Schlacht Gölü’ne giderim, orada kesinlikle klor yoktur.”
“Bir gidişinde onu da götürebilir misin?”

Robin irkildi. Özel hayatına her türlü müdahaleye karşı çıkmayı alışkanlık haline getirmişti. O olay patlak verdiğinden beri, kimseyi yanına yaklaştırmamaya kararlı. Birisinin ona sorular sormasına ve ondan zorla cevaplar istemesine göz yummuyor. Tek başına kalmayı tercih ediyor. Mimar kadın cana yakın biri. Her karşılaşmada Robin’e gülümsüyor, onun hakkında hiçbir şey bilmiyor. Robin, sınıf arkadaşına tecavüz ettiğini söylese, kadın nasıl tepki verirdi acaba? Kızını göle götürmesini kesinlikle rica etmezdi.

“Her yerde yüzülebilir,” diyerek geçiştiriyor sarmaşığın arkasındaki kızı. Buraya çıktığı için kendine kızgın. Odada kalıp resim yapmaya devam etmeliydi. Ya da babası ve erkek kardeşiyle Harz’a gitmeliydi. Kardeşi onu ikna etmeye çalışmıştı. Geçen yıl birlikte gitmişlerdi, ancak bu kez Robin babasıyla dağlarda bir hafta geçirmeyi göze alamadı. Ne kadar zorlarsa zorlasın, onun yanında kendini rahat hissetmiyor.

“Annene yardım et ve terbiyeli bir çocuk ol,” dedi babası Robin’e, veda ederken. Sesi sitemkârdı. Yine senin için kendimi ateşe atmak zorunda kalmayayım, diye yorumladı Robin bunu. Babasının ses tonu, yüz ifadesi, bakışları –bütün hal ve tavrı, Robin’in içinde yoğun bir tiksinti uyandırdı. Hiçbir şey anlamamıştı. Oysa Robin dürüstçe ona açıklamaya çalışmıştı.

“O istedi, baba. İnan bana, o da en az benim kadar istiyordu.”
“Çeneni yorma, öyle olsa başka türlü davranırdı herhalde!”
“Başka bir şey hayal ediyordu. Onu hayal kırıklığına uğrattım.”
“Nasıl?”
“Duymak istediği şeyi ona söylemeyi reddettim. Ona yalan söyleyerek her şeyi berbat etmek istemedim. Bunun ikimizi de nasıl küçülteceğini anlıyor musun? Sonra hangi düzeyde olacağımızı? Ne kadar alçak ve sefil bir hale geleceğimizi?”
“Böylesi çok daha asil tabii!”

Babası olgularla çalışmaya alışkındır. Başka bir şeyle ilgilenmez. Yine de Robin’e yardım etmek için elinden geleni yapıyordu. Robin aslında ona müteşekkir olmalıydı. Babasının hukuki deneyimleri olmasa, mesele nasıl sonuçlanırdı, kim bilir. Melinda suçlamasını geri alır mıydı, kim bilir.

“Çok kalabalık olmayan bir yer,” diyen kızın sesi duyuluyor saksının arkasından. Belki daha önce de bir şey söyledi. Bikininin üst kısmı kayıp omuzuna düşüyor. Onu yakalayıp yerine koyuyor.
“İnsanlardan kaçmak pek mümkün değil,” diye cevap veriyor Robin. Hâlâ gayet mesafeli. “Bu sıcakta su kenarında yalnız olacağın bir yer bulamazsın.”
“Ya sen? Sen böyle bir yer biliyor musun?”
“Ben akşamları göle giderim.”

Ne dedi? Kız onu ani bir merakla süzüyor. Hatta başını hepten kaldırıyor. Yarışmalara giren bir yüzücünün omuzlarına sahip, sırtının derisi esmer ekmek gibi yanmış. Kürekkemiklerinin arasında incecik bir ter akıntısı parıldıyor.

“Ben de seninle gelebilir miyim?”

Robin bacak bacak üstüne atıyor, sonra bacaklarını yine yan yana koyuyor. Kulaklığıyla oynuyor. Esmer ekmek cevap bekliyor. Her zaman bir yerde birileri cevap bekliyor.

“Eğer istersen…”

Mesafeye rağmen babasının bakışlarını hissediyor.

Meydan okuyarak karşılık veriyor ona.

“Ve köpekten rahatsız olmazsan,” diye ekliyor. “Kanişimiz Muffin’i hep yanıma alırım.”

“Köpek umurumda bile değil,” diyor kız. Yine saksının arkasına uzanıp gözlerini kapıyor. “Hiç umurumda değil.”

*Bu okuma parçasının yayını için ON8 Kitap’a çok teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.