Coco Chanel Efsanesi ve Hayatı – Justine Picardie

 

“Chanel’in hikayesi terk edilmiş bir çocuk olarak başladı. Karanlık bir peri masalının kahramanı olan bir kız kadar kayıptı… Justine Picardie, Chanel’in bir manastır yetimhanesindeki yılları ve alışılagelmişin dışındaki yetişkinlik dönemine geçişiyle ilgili yeni detayları açığa çıkarırken, efsanevi moda ikonasının ışıltılı dış görüntüsünün altında yatanları da keşfediyor. Chanel’in çalkantılı ve tutkulu ilişkilerine ışık tutan, son derece güzel bir şekilde resmedilen bu portrede, Coco Chanel’in kendine nasıl güçlü bir duruş yarattığını yeni ve keskin bir bakış açısıyla bizlere aktarıyor. Bu güvenilir kaynak, Chanel’in hayatta kalan son arkadaşlarının, çalışanlarının ve akrabalarının gözlemlerini ve onlarla yapılan röportajları esas alıyor. Aynı zamanda Chanel’in gizli dilini ve sembollerini ortaya çıkarırken, hayatının ilk yıllarının, efsanevi stilindeki etkilerinin izini de sürüyor. Moda dünyasının korkulan ve imrenilen figürü Coco Chanel, 1971 yılında 87 yaşında hayata veda etti ancak efsanesi hala yaşıyor. Chanel arşivine sınırsız erişim imkanıyla Justine Picardie, modanın gerçek kalbini gözler önüne seren hikayesinde Gabrielle Chanel’i gizlendiği yerden çıkarıyor ve gerçekle efsanenin arasındaki dikişleri söküyor.”

 

“Bir insanı efsane yapan, yarattığı efsanelerdir,” diye belirtti Coco Chanel, hayat hikayesini anlatmayı deneyip de başarısız olan nice yazarlardan, arkadaşı Paul Morand’a. “İnsanların hayatları birer muammadır,” dedi bir başka arkadaşı Claude Delay’e, ölümünden kısa süre önce. Yüzü çoktan dünya çapında sabit bir maske olmuş ve efsanesi hala çözülememişti. Delay, o zamanlar henüz genç bir kadındı, meşhur bir Fransız psikiyatristin kızı olmasına rağmen şu anda kendisi seçkin psikanalist ve Chanel’in geçmişiyle ilgili gerçekleri örtbas etmek için kullandığı yalan ve sırlar labirentinin usta rehberi. Gerçi bir kadının kendiyle ilgili düşüncelerini yeniden tasarlamak üzerine kurulu kariyere sahip bir insanın hayatında herhangi bir gerçekliğe rastlamak mümkün değildir. Belki Chanel’in sanki her versiyonda geçmişine dair yeni bir şey gün yüzüne çıkacakmış gibi sürekli farklı hikayeler türetmesinin asıl nedeni de budur.

“Aile kavramını sevmem,” dedi Delay’e, ömrünün son on yıl içerisinde yaptıkları bir dizi açıklığa kavuşturucu, konudan konuya atlayan sohbetlerinden birinde. “Bir ailenin içinde doğarsın, ama ona ait değilsindir. Aileden daha korkunç bir şey düşünemiyorum.” Ve böylece aynı konunun etrafında dönüp dolaşıp gençliğiyle ilgili hikayeyi defalarca tekrarladı, dikişlerini söküp ipliklerini kestiği ve sonra yerine dikerek kollarını yenilediği ceketler gibi tarihi baştan yazdı. “Çocukluk – ancak çok yorgun olduğun zaman aklına gelir çünkü bu, umutların, beklentilerin olduğu bir zamandır. Çocukluğumu tüm kalbimle hatırlıyorum.”

Şayet Chanel’in hatıraları sağlam kalmışsa bile yine de acılarına baştan şekil verip kaba hatlarını yumuşatarak geçmişini diğerlerinden saklamaya devam etti. Doğum sertifikası bile yanıltıcıydı – memur hatası yüzünden babasıyla ikisinin soyadı Chasnel olarak yanlış yazılmıştı. Fakat tüm detayları gizleyemezdi: annesinin evlenmeden önceki adı Eugénie Jeanne Dévolles’dü ve Chanel’in sonraki yaşamında tarihi silmek için başvurduğu tüm girişimlere rağmen resmi kayıtlar annesinin Gabrielle’i 19 Ağustos 1883’te, Loire Nehri’nin yakınlarındaki küçük bir pazar kasabası olan Samour’daki düşkünlerevinde doğurduğunu gösteriyor. Jeanne adıyla bilinen Eugénie 20 ve Albert da 28 yaşındaydı. Gabrielle’in doğum sertifikasında babasının mesleği tüccar olarak geçiyordu. Henüz evlenmemişlerdi fakat bir yıldan kısa zaman önce, 11 Eylül 1882’de Julia adında bir kız çocuğu daha dünyaya getirmişlerdi.

image28

“Seyahat sırasında doğmuşum,” dedi Chanel, Amerikalı bir gazeteciye, asıl doğum yeriyle ilgili sorusuna karşılık olarak. Kaçamak bir cevaptı aslında – Sisters of Providence adıyla tanınan bir grup rahibe tarafından yönetilen, yoksul insanlara özel bir yurtta doğmuştu. Ailesi düğme, bone, önlük ve tulum satarak tıpkı büyükannesiyle babası gibi şehirler arasında mekik dokuyan birer seyyar pazarcı olduğu için genellikle hareket halindeydiler. Gabrielle’in babası bir işportacının oğluydu ve o da tıpkı kızı gibi 1856 yılında Nîmes’deki bir düşkünler evinde doğmuş, onun da soyadı doğum sertifikasına yanlış yazılmıştı fakat bu sefer Henri Albert Charnet olarak kayda geçmişti. Bu hata, sertifikadaki Charnet isminin ‘gerçek soyadı olan’ Chanel’le değiştirilmesini öngören bir mahkeme kararıyla ancak yirmi yıl sonra, 1878’de düzeltilebilmişti.

“Babam orada bile değildi,” diye açıkladı bir başka gazeteci Marcel Haedrich’e (Marie-Clarie’in genel yayın yönetmeni ve kendini onun bir arkadaşı olarak kabul edecek kadar Chanel’le vakit geçirmiş bir adamdı. Ölümünden kısa bir süre sonra da bu sohbetlerini Chanel’in biyografisinde derleyip bir araya getirdi). “O zavallı kadın, yani annem, babamın peşine düşmek zorunda kaldı. Bu gerçekten üzücü ve sıkıcı bir hikaye – daha önce defalarca dinledim.”

Böylece hikayesinin başlangıcını geçiştirmeyi başardı ve hiçbir zaman ne doğru düzgün bir şekilde anlattı, ne de açıklanması zor gelen gerçeklerin sıkıcılıktan çok öte olduğunu kabullendi. Sonrasında da birçok kez tekrar edildiği gibi babası gerçekten de Gabrielle’in doğumunda orada değildi. Sürekli ailesinden kaçan bir adam portresi çizen baba, Jeanne ilk çocuklarına hamile kaldığında çoktan ortadan kaybolmuş ve kızları Julia’nın doğumundan bir ay öncesinde nihayet izi bulunduğundaysa, kadınla evlenmeyi reddetmişti. Haliyle her iki kız da gayrimeşru doğdu ve annesiyle babası 1884’ün kasım ayında nihayet evlendiğinde Gabrielle 15 aylıktı. Çok geçmeden annesi tekrar hamile kaldı ve Jeanne’in köylü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiği Courpière kasabasının bulunduğu Fransa’nın güneyindeki Auvergne bölgesine doğru yola koyuldu. Burada az da olsa rahat yüzü görebilirdi: Kaçak müstakbel kocasıyla tanıştığında anne ve babası çoktan ölmüştü ve hamile kaldığı dönemde çıkarlarını korumak için ağabeyinin elinden geleni yapmasına rağmen gayrimeşru bebekleri, yerel kınamaların yükünü hafifletmekten başka bir şeye yaramıyordu. Vaftiz adıyla Alphonse, 1885’te doğdu. 1887’de Antoinette adında başka bir kız daha dünyaya geldi, 1889’da Lucien adında bir erkek ve son olarak da 1891’de henüz emekleme çağındayken yaşamını yitiren Augustin doğdu.

Chanel, doğumuyla ilgili koşullardan nadiren bahsederdi ancak sık sık annesinin kaçak Albert’i bulma uğruna çıktığı bir tren yolcuğuna değinirdi. “O dönemin kıyafetlerini dikkate alırsak,” diye belirtti Haedrich’e yine o alışılagelmiş, dolambaçlı, belirsiz havasıyla, “herhalde kimse hamile olduğunu anlamamıştır. Ona yardım edenler olmuş – çok kibar davranmışlar: Onu evlerine alıp doktora göndermişler. Fakat annem orada kalmak istememiş.

“Yarınki trene binersin, diyerek onu yatıştırmaya çalışmışlar. Kocanı yarın bulursun. Fakat doktor annemin hasta falan olmadığını anlamış. Bebek doğurmak üzere, demiş. O noktada ona karşı kibar davranan herkes bir anda öfkeden kudurmuş. Onu evden atmak istemişler. Doktor da anneme göz kulak olmaları konusunda ısrar etmiş. Böylece onu bir hastaneye götürmüşler, ben de orada dünyaya gelmişim. Hatta hastanedeki rahibelerden biri vaftiz annemdi.”

Chanel’in anlattıklarına göre bu rahibenin adı Gabrielle Bonheur’dü. “Dolayısıyla bana Gabrielle Bonheur Chanel adı verildi. Uzunca bir süre bunların hiçbirini bilmiyordum. Vaftiz sertifikamı kontrol etmek için elime hiç fırsat geçmedi. Savaş sırasında bütün evraklarımı toplattım çünkü insan her zaman en kötüsünden korkuyor…” Aslında Bonheur adı vaftiz sertifikasında geçmez ama belki Gabrielle hayatının ilerleyen dönemlerinde bu ismi kendine layık gördü, bu adın altında yatan manaya, yani mutluluğa sahip çıkmak istedi.

Doğumuyla ilgili başka bir arkadaşı André-Louis Dubois’ya anlattığı diğer bir hikayede Gabrielle tekrar bir trenden bahsederek annesinin trenle yolculuk ederken doğum yaptığını ileri sürdü. “Sürekli trenlerden konuşur, hatta bazen trende doğduğunu iddia ederdi,” dedi Dubois, ölümünden kısa süre sonra bir Fransız gazeteciye Chanel’i anlatırken. “Trenlere karşı olan bu takıntısının nedeni neydi?” Bu soruya verilecek makul cevaplardan biri, tren yollarında çalışan bir amcasının olmasıydı fakat yine de trenlerin Chanel için bundan daha derin bir anlamı varmış gibiydi. Sürekli hareket halinde ama yine de sabit sınırlar içinde, kendi seçtiği hedeflere ilerleyen geçmişiyle arasındaki bir bağlantıydı adeta.

Tren yolculuklarıyla arasındaki ilişki ne olursa olsun, aynı zamanda düşkünlerevinin Gabrielle Chasnel adıyla bilinen bir çocuğuydu. Ve bütün çocukluğu boyunca Gabrielle adıyla çağrılmıştı -Coco sonradan gelen bir buluştu- gerçi kendini yalanlarıyla ele veren bir hikaye uydurmuştu. “Babam daha düzgün bir şey bulana kadar bana Minik Coco demeye başladı,” dedi Haedrich’e. “Gabrielle ismini hiç sevmezdi, onun seçimi de değildi. Ve haklıydı. Çok geçmeden Minik kayboldu ve kısaca Coco oldum.” Fakat hikayenin aslı babasının Gabrielle’i sevmemesi, çocuk sahibi olmayı kendisinin tercih etmemesi olabilirdi çünkü çok geçmeden onları terk etti. Evlilik ve baba olmak onu tatmin etmemiş, her zaman daha iyisinin arayışı içinde olmuştu.

Gabrielle bazen Coco’nun korkunç bir isim olduğunu söylerdi ve babası tarafından ihmal edilmesine rağmen inkar edilemez varlığının bir kanıtı olarak tüm dünyaca bilinen bir isim olmasından ötürü gurur duyardı. Fakat kendi aksini iddia etse de bu babasının asla öğrenmediği bir isim, bir şifreydi. “Eğer biri bana savaştan önce tüm dünyanın Coco Chanel’i olacağımı söyleseydi çok gülerdim,” dedi Haedrich’e. “Matmazel Chanel’in dört bini aşkın çalışanı vardı ve İngiltere’nin en zengin adamı ona aşıktı. Ve şimdi ben Coco Chanel’im! Yine de bu benim adım değil… İnsanlar beni yolda durdurup siz gerçekten Coco Chanel misiniz? diye soruyor. İmza dağıtırken, Coco Chanel yazıyorum. Birkaç hafta önce trenle Lozan’a giderken bütün vagon önümde sıraya girdi. Kendi evimde bana Matmazel derler, bunu söylemeye lüzum yok. Chanel Evi’nde kesinlikle Coco olarak çağrılmak istemem.” (Bu birbiriyle bağlantısız görünen cümleler aynen Haedrich’in aktardığı gibidir, adı ve trenle ilgili deyindiği kaçamak ayrıntılar kaydettiklerinin birebir aynısıdır.)

İşin aslı, Gabrielle’e çocukluğunda hangi isimle hitap edildiğini ya da Coco adının nereden geldiğini tam olarak bilen yoktur. Chanel yaşlılık dönemlerinde, Claude Delay’e babasının İngilizce bildiğini söylemişti -“taşrada şeytani olarak nitelendirilen bir durumdu”- ki böyle bir şey pek mümkün gözükmese de hikayenin gençlik yıllarında aşık olduğu İngiliz asıllı (Boy Capel ve Westminster Dükü, ikisi de Chanel’i aldatmıştı) erkeklerle bağlantılı olması mümkün. Ayrıca Delay’e babasının gittiği sayısız seyahatlerden birinden dönüşünde ona bir hediye getirdiğini (bir tarafında Notre Dame ve öteki tarafında da Eyfel Kulesi’nin resmi olan, aşık kemiğinden yapılmış bir kalemlikti), bu yeniden yapılandırılmış kemik için mezarlıkta bir çukur açtığını ve ölülere sunulan bir armağan niyetine hediyesini gömdüğünü söyledi.

Eğer Chanel’in anlattıklarına inanacak olursak, altı yaşına geldiğinde vaktinin büyük kısmını mezarlıkta geçirmeye başlamıştı. “Her çocuğun kendine özel, saklanmayı, oyun oynamayı ya da hayaller kurmayı sevdiği bir mekanı vardır,” dedi Paul Morand’a (kendisi Chanel’in anılarını L’Allur de Chanel adını verdiği kitabında toplamıştı). “Benimki de Auvergne mezarlığıydı. Orada kimseyi, hatta ölüleri dahi tanımıyordum.” Ve yine de buradaki ölüler, mezarları kadar sessiz kalsalar bile onun için hayat kazanmıştı. “Ben bu gizli bahçenin kraliçesiydim. Toprağın altında yaşayan sakinlerini severdim. Biz onları düşünmeye devam ettiğimiz sürece ölüler henüz ölmüş sayılmazlar, derdim kendi kendime.”

İki isimsiz mezartaşına merak salıp onları yabani çiçeklerle -gelincik, papatya ve peygamberçiçekleri- donattı ve bez bebeklerini de beraberinde mezarlığa götürdü. Kendisi için özel olarak yaptığından bunlar en sevdiği bebekleriydi. “Sevildiğimden emin olmak istedim,” dedi Morand’a, “ama acımasız insanlarla yaşadım. Kendi kendime konuşmayı severim ve bana söylenenlere kulak asmam. Muhtemelen bunun öncelikli nedenlerinden biri de, ilk defa yüreğimi açtığım insanların şu anda ölü olması.”

Annesi Gabrielle’in hafızasında sadece silik, belli belirsiz bir figür oluşturuyor, zira Chanel’in sürekli değişen hikayelerindeki boş sayfaları lekeleyen birkaç kan kırmızısı damla da var – hasta bir kadınının bembeyaz mendile öksürdüğü kanla ilgili hikayeleri ve Jane Eyre’ın çocukken hapsedildiği uğursuz, kırmızı odayı andıran bir iç dünya. Chanel, hayatının sonraki dönemlerinde Brontë’lerin büyük hayranıydı ve Jane Eyre’la Uğultulu Tepeler’i (her ikisi de kısmen ensest bir tutkunun, kilitli kapıların ve kaçık beyinlerin öyküsüydü) defalarca kez okudu. Ancak kırmızı oda tasvirleri aynı zamanda bir başka on dokuzuncu yüzyıl romanını, Charlotte Perkins Gilman’ın ilk çocuğunu doğurduktan sonra aklını yitiren ve kendini kapattığı odanın duvar kağıtlarını soyan bir kadını konu alan Sarı Duvar Kağıdı’nı da çağrıştırır. Chanel’in, Paul Morand’a anlattığı hikayede duvar kağıtları kırmızıydı. Beş yaşındaydı ve annesi çok hastalanınca diğer iki kız kardeşiyle beraber yaşlı amcalarından birinin evine götürülmüştü. “Kırmızı duvar kağıtlarıyla kaplı bir odaya kapatıldık. Başlarda hiç yaramazlık yapmadık, derken kırmızı duvar kağıdının aşırı nemli olduğunu ve kolayca soyulabildiğini fark ettik.” Kızlar, önce ufak parçalar soyarak başladı, sonra sandalyelerin üstüne tırmanıp alttaki çıplak pembe badana ortaya çıkana kadar bütün odayı soydu. “İnanılmaz bir keyifti!” Anneleri odaya geldiğinde kızlarına hiçbir şey söylemeden sessiz kalarak bu felaket karşısında sadece bakakaldı ve tek bir ses çıkarmadan gözyaşlarına boğuldu.

Chanel’in iddialarına göre annesinin ölüm nedeni tüberkülozdu, ki aslında bu Jeanne’ı öldüren hastalığının pek de doğru bir teşhisi değildi. Asıl suçlanması gereken yoksulluk, gebelik ve zatürreydi. Delay’e anlattıklarına göre (sonrasında hepsi Chanel Solitaire adlı kitabında toplandı) aile, çocukların hasta annelerinden izole bir şekilde yaşamasına yetecek kadar geniş bir evde kalmıştı. Fakat aslında babaları bir kez daha yollar uğruna onları terk edince annesiyle beraber hepsi Brive-la-Gaillarde’daki tek odalı evlerden birine tıkılmaya mecbur olmuştu. Oysa Chanel’in Delay’e anlattığı hikayede babası da mevcuttu, öğle yemeklerini yerken ablası Julia’yla onu alnından öperdi (diğer kardeşlerinse adı hiç geçmezdi). “Saç kokusundan nefret ederdi ve bize sürekli saçımızı en son ne zaman yıkadığımızı sorardı.” Anneleri hasta yatağında yatarken ve babaları da firardayken Chanel ailesinin çocukları saçlarını kim bilir ne sıklıkla yıkayabiliyordu. Oysa Chanel anılarında babasına hep saçının temiz olduğunu söyler, “üç gün önce, sarı sabunla” yıkandığını söyleyerek cevap verirdi.

Ayrıca kendini babasının gözdesi olarak hayal ederdi. “Hiçbir zaman sevilmeyi istediğim kadar sevmedim,” dedi Delay’e. “Yani babamı da beni ablama tercih ettiği için seviyordum. İkimiz için de aynı hisleri beslemesine katlanamazdım.” Ama aynı zamanda bir rakibi, onu zehirlemeye çalışan bir hizmetçi olduğunu da iddia ederdi. “Babamla beraber olduğunu biliyordum – yani o zamanlar böyle şeylerden anlamazdım ama öyle olduğunu tahmin ediyordum ve kadını sürekli anneme söylemekle tehdit ederdim.” Evvel zaman içinde diyerek başlayan bu karanlık masalda, bir keresinde annesiyle babası evden kaçmış, Gabrielle’le ablası kötü kalpli hizmetçiden kaçmak için onları arayışa çıkmıştı. Nihayet anneyle babayı bulduklarında, Gabrielle babasının omzunda uyuyakaldı ve ertesi gün adam ona mavi bir elbise satın aldı.

Delay’e yaptığı itiraflardan birinde de (gerçeklerin kurgudan pek de kolay ayırt edilemediği hikayelerdi bunlar), Chanel çocukken hayaletlerden ve karanlıkta yatağının altında saklanan şeylerden korktuğunu söyledi. Gabrielle’in mezarlığa sunduğu armağanlar yeterli değildi ve geceleri ölüler, gündüz vakti mezarlıkta oynadığı oyunlarda olduğundan çok daha kötü görünüyordu. Ancak anlattığı hikayeye göre -dinleyicisinden çok kendisine hitap eden bir dizi öyküden biriydi- babası yanına gelir, korkularını dindirmek için her seferinde yanında olurdu. Her iyi babanın yapacağı gibi ona, “Korkma yavrum,” derdi. “Kimse sana zarar vermeyecek.” Yine de yatağının altında saklanan, ona buğday başakları atan adamdan ölümüne korkardı. “Ama buğday iyidir,” derdi babası onu kollarına alarak. O günden sonra da her zaman yanında bir demet buğday başağı bulundurduğunu söyledi Delay’e: Ritz’deki yatak odasında ve Rue Cambon’daki dairesinin her odasında.

Ancak ne yazık ki buğdayın tüm iyilikleri annesini ölmekten kurtaramadı. Gabrielle o sırada altı yaşında olduğunu öne sürdü, halbuki aslında on bir yaşındaydı. Jeanne, 1895’te buz gibi bir şubat sabahında, Brive’deki dondurucu odasındaki yatağında ölü bulunduğunda babası gene yoktu, evden uzakta yollardaydı. Gabrielle’in annesinin ölümüne seyirci kalıp kalmadığına veya kardeşleriyle onun cesetle beraber ne kadar süre kaldığına dair herhangi bir tarihi bilgi yok ve Matmazel Chanel de asla işin aslını açıklamadı.

(…)

*Coco Chanel Efsanesi ve Hayatı isimli kitabın 13-22 sayfaları arasındaki bu bölümün yayını için Artemis Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.